Skip to main content

Full text of "Mezhebler Arasindaki Farklar Bagdadi Diyanet Vakfi"

See other formats


Mezhepler 
Arasındaki Farklar 

Ebu Mansur el-BAĞDADİ 



Derleyen: 
Huneyf el-Muhaciri 





"Topluca Allah'ın ipine sarılın, ayrılmayın. 

Ve Allah'ın üzerindeki nimetini hatırlayın. 

Hani, siz; düşman idiniz de O, kalblerinizin 

arasını uzlaştırdı da, O'nun nimeti sayesinde 

kardeş oldunuz. Siz; bir ateş uçurumunun 

tam kenarında iken, sizi oradan doğru yola 

eresiniz diye kurtardı. Alah ayetlerini size 

işte böylece açıklar." 



(Al-i İmran / 103) 



ÖNSÖZ 

Hâmd âlemlerin Rabbi olan Allah (a.c)'a mahsustur. O doğmamış ve 
doğurulmamıştır. O'nun öncesi ve sonrası yoktur. Ölüm ve yokluk O'na arız 
olmaz.O'nun dengi hiçbirşey yoktur. O'nun kürsüsü herşeyi kuşatmıştır. İlmi 
ile geçmiş ve gelecekteki herşeyi bilir. Kullarını herân görür ve gözetir. O'nun 
bütün kullarını herân görmesi, isteklerini duyması, yaptıklarını, kalplerinde 
olan biteni bilmesi O'na ağır gelmez. Bütün dualar O'na yükselir. O herân 
yaratma halindedir. Bütün kullarına Rahman yanlızca mü'minlere Rahimdir. 
En güzel isimler O'nundur. Kullarının kalbini çekip çeviren O'dur. Ona hiçbir 
kötülük dokunmaz, kulun yaptığı hiçbirşey de ona fayda sağlamaz. Hâmd ve 
sena, Medh-u, minnet onadır. O'ndan bağışlanma ve yardım dileriz. 

En güzel ve kıymetli sâlat ve selâm mahlukâtı uyarıp âlemi ervahta 
verdikleri sözü hatırlatmak onlara hâk yolu işaret etmek, bâtıl dan sakındırmak 
için Rahmet olarak gönderilen, sözü, özü doğrulanmış Önder, Rehber, 
Komutan Muhammed (aleyhiselatuveselam)'e ve onun ehl-i beytine, darlıkta, 
zorlukta, mutlulukta yanında olan güzide ashabına ve onlar gibi yaşamaya 
çalışıp kur'an ve sünnet merkezli yaşam süren, hayatına ona göre belirleyen, bu 
mukaddes dini dert edinip, selefinin metod ve menhecin den ayrılmadan adım 
adım takip eden, cefa çeken, horlanan, alay edilen garip muvahhid lere olsun 

Allah (azze ve celle) kime hidayet eder onu karanlıklar dan aydınlığa 
çıkarırsa, onu karanlığa sürükleyip saptıracak yoktur. Yine kimi saptırır 
karanlıklar da bırakırsa ona hidayet edecekte bulunmaz. Nefsimizin şerrinden 
ve kötülüklerinden, amellerimizin azlığından acziy etimiz den Alemlerin Râbbi 
olan Allah (azze ve celle) 'a sığınırız. 

Sözlerin en güzeli muhakkak Allah (azze ve celle) 'm kelâmıdır. Yolların 
en güzeli Muhammed (aleyhiselatuveselam) ve ashabının yoludur. Sonradan 
uydurulup dine ibâdet babında sokulan herşey bid'at, her bid'at delalet ve her 
delalette ateştedir. 



İÇİNDEKİLER 



MEZHEPLER ARASINDAKİ FARKLAR 
ÇEVİRENİN ÖNSÖZÜ 

Ebû Mansûr el-Bağdâdî: 

Eserleri: 
GİRİŞ 

8 BİSMİLLAHİRRAHMÂNİRRAHÎM 
"Rabbim! Kolaylaştır, güçleştirme!.." 
BİRİNCİ KISIM 

ÜMMETİN AYRILICA DÜŞMESİ HAKKINDAKİ 
ME'SÛR HADÎSİN AÇIKLANMASI 
İKİNCİ KISIM 
2. ÜMMETİN FIRKALARA AYRILIŞI 

1. İSLÂM MİLLETİNİN ANLAMI 

2. İSLÂM ÜMMETİNİN AYRILIĞA DÜŞMESİ 
ÜÇÜNCÜ KISIM 

SAPIK FIRKALAR 
1. RAVÂFIZ 
I. ZEYDİYYE 

1) Cârûdiyye 

2) Suleymâniyye -veya- Cerîriyye 

3) Butriyye (Betriyye=Ebteriyye) 

II. Keysâniyye 

III. İmamiyye 

1) Kâmiliyye 

2) Muhammediyye 

3) Bâkıriyye 

4) Nâvûsiyye 

5) Şumeytiyye 

6) Ammâriyye 

7) İsmâîliyye 

8) Mûseviyye 

9) Mubârekiyye 

10) Kat'iyye 

11) Hişâmiyye 

Hişâm B. Salim El-Cevâlikî'nin Görüşleri Hakkında: 

12) Zurâriyye 

13) Yûnusiyye 



14) Şeytâniyye 

2. HAVÂRİC 

1) El-Muhakkimetu'1-Ûla 

2) Ezârika 

3) Necedât 

4) Sufriyye 

5) Acâride 

(1) Hâzımiyye 

(2 ) Şu'aybiyy e 

(3) Halfiyye (Halefiyye) 
(4-5) Ma'lûmiyye-Mechûliyye 

(6 ) Saltıyy e 

(7) Hamziyye 

(8) Se'âlibe 

2. Ma'bediyye 

3. Ahnesiyye 

4. Şeybâniyye 

5. Ruşeydiyye 
6.) Mukremiyye 

(1 ) Hafsiyy e 

(2) Hârisiyye 
7) Şebîbiyye 

3. KADERİYYE- MUTEZİLE 

1) Vâsıliyye 

2) Amraviyye, (Amriyye) 

3) Huzeliyye (Huzeyliyye) 

4) Nazzâmiyye 

5) Esvâriyye 

6) Muammeriyye 

7) Bişriyye 

8) Hişâmiyye 

9) Murdâriyye 

10) Câferiyye 

11) İskâfîyye 

12) Sumâmiyye 

13) Câhızıyye 

14) Şahhâmiyye 

15 ) Hayyâtıyy e 

16) Ka'biyye 

17) Cubbâiyye 

18) Behşemiyye 



4. MURCIE 

1) Yûnusiyye 

2) Gassâniyye 

3) Tûmeniyye 

4) Sevbâniyye 

5) Merîsiyye 

5. NECCÂRİYYE 

1) Burğûsiyye 

2) Za'ferâniyye 

3) Mustedrike 

6. CEHMİYYE, BEKRİYYE, DIRÂRİYYE 

Cehmiyye 

Bekriyye 

Dırâriyye 

7. KERRÂMİYYE 

8. MÜŞEBBİHE 

Allah'ın Zâtını insana Benzetenler 

Allah'ın Sıfatlarını İnsanların Sıfatlarına Benzetenler 

DÖRDÜNCÜ KISIM 

İSLÂM'A MENSUP OLMADIKLARI HALDE İSLÂM'A NİSBET EDİLEN 

FIRKALAR 

1. SEBEİYYE 

2. BEYÂNİYYE 

3. MUĞÎRİYYE 

4. HARBİYYE 

5. MANSÛRİYYE 

6. CENÂHIYYE 

7. HATTÂBİYYE 

8. ĞURÂBİYYE, MUFAVVIDA, ZEMMİYE 

Gurâbiyye 
Mufavvıda 
Zemmiyye 

9. ŞURAYİYYE, NEMÎRİYYE 

Şurayiyy e 
Nemîriyye 

10. HULÛLİYYE 

1) Sebeiyye: 

2 ) Beyâniyy e: 

3) Cenâhıyye: 

4) Hattâbiyye: 

5-6) Şuray'iyye ve Nemîriyye: 



7) Bizâmiyye: 

8) Mukannaiyye: 

9) Hulmâniyye: 

10) Hallâciyye: 

11) 'Azâfira: 

11. ASHÂBU'LİBÂHA 

1) Bâbekiyye: 

2) Mâziyâriyye: 

12. ASHÂBUT-TENÂSUH 

13. HABİTIYYE 

14. HİMÂRİYYE 

15. YEZÎDİYYE 

16. MEYMÛNİYYE 

17. BÂTINİYYE 
Teferrüs: 



Te'nis: 

Rabt: 

Tedlîs: 

Teşkîk: 
BEŞİNCİ KISIM 
KURTULUŞA EREN FIRKA 
(el-Fırkatu'n-Nâciye) 

1. SÜNNET VE CEMÂAT EHLİNİN SINIFLARI 

2. SÜNNET VE CEMÂAT EHLİ'NİN KURTULUŞUNUN AÇIKLANMASI 

3. SÜNNET VE CEMÂAT EHLİNİN ÜZERİNDE BİRLEŞTİĞİ ESASLAR 

4. SELEF-İ SALİH 

5. EHL-İ SÜNNETİN UYUMU 

6. SÜNNET EHLİNİN FAZİLETLERİ 

7. SÜNNET EHLİNİN ESERLERİ 
BİBLİYOGRAFYA 



MEZHEPLER ARASINDAKİ FARKLAR 

ÇEVİRENİN ÖNSÖZÜ 

Mezheb, "gidilen yol" anlamına gelen Arapça bir kelimedir. İslâm dininin 
itikâdî ve amelî sahadaki düşünce "ekol"leri diyebileceğimiz mezhepler, ister 
siyâsî ve itikâdî, ister amelî, yani fıkhî olsun, dilimizde müştereken "mezheb" 
adıyla anılmakta ve bu yüzden, çoğu zaman bir karışıklığa sebep olmaktadır. 
Aslında, gerek bizim burada tercümesini sunduğumuz "el-Fark Beyne 'î-Fırak", 
gerek "Makaalâtu'l-İslâmiyyîn", "el-Milel ve'n-Nihal" ve benzeri başlıklı 
eserler, hep İslâm tarihinde siyâsî ve itikâdî gayelerle vücud bulmuş 
toplulukların görüşlerinin tedkîkini esas alırlar. Umûmî mânada, belli bir şahıs 
veya o şahsa uyan topluluğun, İslâm'ın ana esasları olan Kur'ân-ı Kerîm ve 
Sünnet'i anlayış şekillerini yansıtan bu mezheplerin, târihte ve kaynaklardaki 
isimleri, "Fırka" (Çoğulu: Fırak)'dır. Bazan "Nıhle" (Çoğulu: Nihal) de 
kullanılmıştır. Böylece Arapça'da, "fırka" veya "nıhle" adıyla anılan 
topluluklar veya bu ve benzeri başlıkları taşıyan eserler, fıkıh sahasındaki 
mezheplerden, tereddüde meydan vermeyecek şekilde ayrılmış olurlar. Ancak 
Türkçemizde, hem itikâdî ve siyâsî, hem de fıkhî sahadaki topluluklar için 
"mezheb" kelimesi yaygın olduğundan, biz de aynı kelimeyi kullanıyor; lâkin 
bu kelimeyle, İslâm târihinde siyâsî ve itikâdî gayelerle vücud bulmuş fırkaları 
kastediyoruz. 

İlk İslâm âlimlerinin, İslâm Mezhepleri Târihine verdikleri isim, "Makaalât", 
"İlmül-Makaalât" veya "İlmu Makaalâtil-Firak"dır. Zaten, özellikle 
"Makaalât", bu konuda bilinen ilk isim olduğu gibi, bu sahanın ilk kaynakları 
olmak hüviyetini de taşımaktadır. 

Hicretin daha birinci yüzyılından itibaren başlayan bir takım siyâsi ve itikâdî 
tartışmalar üzerine, muhtelif fırkalara mensup şahısların, kendi görüşlerinden 
birini veya birkaçını açıklayan sözleri, oldukça kısa idi ve bu sözlerden her biri, 
şu veya bu fırkanın yürüdüğü yol ile uyuşan bir görüşe işaret eden belli bir 
meseleyi bir "makale" çerçevesi içinde ele alıyordu. Ehl-i Sünnet'in dışındaki 
mezhep mensuplarınca yazılan bu küçük eserlere, bu sebepten, "Makale" 
(Çoğulu: Makaalât) bu eserleri koyanlara da "Ashâbül-Makaalât" deniyordu. 
Müslümanların büyük çoğunluğunun, itikadı bakımdan, Hz. Peygamberden 
sonra ortaya koydukları ve müdafaaaya ihtiyaç duydukları yeni görüş veya 
"makale"leri yoktu. Halbuki Müslümanların diğer bir takımını teşkil eden 
"Ashâbül-Makaalât", özellikle Hz. Osman'ın şehîd edilişinden sonra ve ilk 
Emevî halifeleri devrinde cereyan eden bazı tatsız ve yakışıksız olaylar üzerine, 
Kur'ân-ı Kerîm ve Hadîs-i Nebevinin hukuk, siyâset ve itikada müteallik 
meselelerini tatbik ve anlayış noktasından yeni ve farklı görüşler ileri sürmek 
durumunda kalmışlardı. 



Bu sebepten, ta başlangıcından itibaren bu "Makaalât" sahiplerinin, henüz o 
zamanlar bir "fırka" olarak teşekkül etmemiş olmasına rağmen, Ehl-i Sünnet'e 
karşı muarız ve muhalif bir tavırları olmuştur. Bu durumda Ehl-i Sünnet'in de, 
ortaya atılan her yeni görüşe, her yeni ayrılığa ve her yeni tefsire bakışı, 
bunların bid'atler olduğu ve bu işi yapanların da dalâlete düştüğü şeklinde 
tezahür etmiştir. 

"Makaalât" nev'inden eserler, muhtemelen parça parça veya küçük oluş- 
larından dolayı, ya da savaşlar, yangınlar, istilâlar veya Emevîler devrindeki 
siyâsî baskının doğurduğu "gizlilik" endişesinden ötürü, maalesef, 
zamanımıza kadar ulaşamamıştır. Nitekim İbnu'n-Nedîm (385/995), muhtelif 
fırkaların ve bu arada Havâric'in çeşitli kollarına ait birçok eserin adlarını ve 
yazarlarını bil diriyorsa da, "Bu eserler bize ulaşamamıştır" dedikten sonra, 
sebep olarak kitaplarının gizli tutulduğunu söylemektedir. Ül 
Burada, Mezhepler Târihinin bu ilk ve bunları takip eden devirlerine ait 
kaynakların tam ve esaslı bir incelemeye tâbi tutulması iddiasında bulun- 
maksızın, kaynaklar bilgisine kuşbakışı bir nazar atfetmek, herhalde isabetli 
olacaktır. Kaynaklarca, eserlerinin bize kadar ulaşamadığı bildirilen ilk 
"Makaalât" sahiplerinden bir kısmı şunlardır: 

1) El Yemân b. Rıbâb. Eseri, "Kitâbu'l-Makaalât"tır. Hâricilerin meşhur 
musannıflarmdandır. Sa'lebiyye'dendir.J^l 

2) Amiru'l-Hanefî Necdet b. Uveymir (69/688). Havâric'in Necdiyye fırkasının 
reisidir. Hâricilerin makaleleri hakkında münferid bir "Makaale"si vardır. 121 

3) Muhammed b. el-Heysam. Kerrâmiyye'dendir. "Makaale"si vardır. M 

4) El-Ka'bî Ebû'l-Kasım Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd el-Belhî (319/ 931). 
"Kitâbu'l-Makaalât"ı vardır. Mu'tezile'nin ileri gelenlerindendir. S 

5) Ebû Ali el-Huseyn b. Ali b. Yezid el-Kerâbisî (245/859). "Makaalât"ı vardır. 
Cebriyye' dendi. Hadîs ve fıkıhda arif dil. JS 

6) Muhammed b. Şeddâd Zurkan, "Kitâbu'l-Makaalât" vardır. Mu'tezile'den ve 
en-Nazzâm'm ashâbmdandı. J21 

7) Ebû İsâ Muhammed b. Harun el-Varrâk (247/861), "Makaalât"ı vardır. 
Mu'tezile mütekellimlerindendi. M 

Bilebildiğimiz kadarıyla, "el-Makaalât" denen bu eserlerin yazarlarının hepsi 
de Ehl-i Sünnet'in dışındadır. M Bu eserlerdeki görüşler de, yazarlarının 
mensûb oldukları fırkaların kendi inanışlarını dile getirmektedir. Bunun böyle 
olduğunu, ilk devir Sünnî Mezhepler Tarihçilerinin bu eserlerden yaptıkları 
nakillerden kolaylıkla takib edebiliyoruz. 

Maamafih Ehl-i Sünnet'e mensub olanlar da "Makaalât" kitapları yazmışlardır. 
Onların bu husustaki gayeleri Ehl-i Sünnet'in dışındaki fırkaların "Makaalât" 
kitaplarında ele alınıp savunulan görüşlerini açıklamaktı. Onların bu 
konulardaki görüşlerini ortaya koymaları, bir bakıma yeni inançlarını dile 
getirmek demekti. Bunun içindir ki, onlar da bu neviden eserlerinde 



"Makaalât" başlığını korudular. Nitekim Ebû'l Hasan el-Eş'arî (324/936), bu 
konuda kaleme aldığı meşhur eserine, içinde Ehl-i Sünnet'e muhalefet eden 
İslâm fırkalarının "makaale"lerinden ve ihtilâflarından söz ettiği için, 
"Makaalâ'tu'l-İslâmiyyîn va'htılâfu'l-Musallîn" adını vermişti. İM Aslında el- 
Eş'arî'nin bu eseri, "Makaalât" kitapları için koyduğumuz ölçüyü zorlayan ve 
hattâ dışına çıkan bir mahiyet arzetmekle beraber, burada yalnızca başlığı 
sebebiyle durulmuş olup, ilerde tekrar temas edilerek esas hüviyeti 
gösterilecektir. Yine İmâm el-Eş'arî, başka bir kitabına da "Cumelül-Makaalât" 
adını vermiş ve bu eserinde, "mülhidlerin makaale-leri ile sözlerini" 
toplamıştır. İM 

Öte yandan Ehl-i Sünnet'in büyük imamlarından biri olan Ebû Mansûr 
Muhammed b. Muhammed b. Mahmûd el-Mâturidî (333/944) de, bu konuda 
bir kitap yazmış ve buna "Kitâbül-Makaalât" adını vermiştik. İM 
"Makaalât" başlığı ile kitap yazan ve içinde "makaale"lerle beraber fırkaları da 
anlatan bir isim Şiî âlimlerinden Sa'd b. Abdillah Ebû Halef el-Eş'ârî el-Kummî 
(310/913)'dir. Eserinin adı, "Kitâbül-Makaalât. M 

Ayrıca "Makaale" veya "Makaalât" başlığı, İslâm medeniyetindeki tercümeler 
döneminde, Arapça'ya çevrilen kitaplar veya bu kitapların bölümlerinden 
birine konmaya başlanmıştı. 

Böylece "Makaale" veya "Makaalât" kelimeleri, ya Ehl-i Sünnet'in yoluna 
aykırı düşen konular, görüşler veya fırkalar hakkında, ya da İslâm'a dışardan 
giren ilimlere mahsus kötüleyici bir unvan olarak kullanılmıştır. Nitekim 
"Makaalâtu'l-Fırak" ilmi, Ehl-i Sünnet arasında, "İlâhi akidelere müteallik bâtıl 
mezhebleri kaydetmekten bahseden bir ilimdir" şeklinde tarif ve tavsif 
edilmiştir. İMİ 

Maamafih Mezhepler Tarihçiliğinde, "Makaalât" devrini, artık muhtelif 
fırkaların tamamen teşekkül ettiği ve her fırkanın itikâdî görüşlerinin ta- 
mamının birbiriyle ve özellikle Ehl-i Sünnet'in görüşleriyle kıyaslanıp tedkîk ve 
tenkide tâbi tutulduğu "Firak" (Fırkalar) veya "Milel ve Nihal" (Dinler ve 
Fırkalar) eserleri dönemi takib eder. Gerçi İslâm Târihi hakkında yazılan 
üçüncü ve dördüncü hicrî yüzyılın ilk eserlerinde, târihî olaylar anlatılırken 
muhtelif mezhep hareketlerinden ve bazı görüşlerinden söz edilmiştir. Söz 
gelişi Vâkıdî (207/822) 03 İbn Sa"d (230/844) M İbn Kuteybe (276/889) İM 
Belâzurî (27Ö/892) İM Ebû Hanîfe ed-Dîneverî (282/895). İM 
Ya'kûbî (292/905)1201 Taberî (310/922) 1211 Hemdânî (334/945), 1221 Mesudî 
(346/957) 1221 Makdisî İM İstahrî İM ve üçüncü ve dördüncü hicrî yüzyılın diğer 
tarihçi ve coğrafyacıları, olayların akışı içinde ve yeri geldikçe mezhep 
hareketlerinden ve fırkaların bazı görüşlerinden söz ederler. İM Ayrıca aynı 
yüzyıllarda Câhız (255/869) İM Muberred (285/898) İM İbn Abd Rabbihi 
(328/939) İM İsfahanı (356/967) İM gibi edebiyatçılarla, İbnu'n-Nedîm (385/995) 
İM de eserlerinde zaman zaman mezheplerin görüşlerinden ve faaliyetlerinden 



ıo 



bahsederler. Ancak bu neviden eserler, konuları itibariyle mezhep hareketlerini 
esas almadıklarından, bu ihtiyacı karşılamak üzere ve elimizde bulunanlara 
göre, üçüncü hicri yüzyıldan itibaren "Firak" veya "Milel ve Nihal" eserleri 
kaleme alınmıştır. 

Bu sınıfa giren eserlerden, bilhassa "el-Milel ve'n-Nihal" başlıklı olanlar, 
yalnızca İslâm fırkalarını değil, aynı zamanda diğer dinler ve mezheplerini de 
ihtiva eder. Bu da bir zaruretten doğmuştur; çünkü artık çeşitli din ve 
mezheplere mensup insanların da yaşamakta olduğu İslâm imparatorluğu'nda 
Müslümanların, hâkimiyetleri altında bulundurdukları veya komşu oldukları 
zümrelerin inanışlarını tanıtmak hakları idi. Ayrıca İslâm fırkaları arasında 
bazıları vardı ki, görüşlerinde eski inanışlardan etkilenmiş ve İslâm inancı 
dışında olan bir takım fikirleri benimsemişlerdi. Bu görüş ve fikirlerin 
kaynağını göstermek için, çeşitli din ve mezheplerin görüşlerini aksettirmek 
gerekli idi. İşte bu neviden eserler, böyle bir ihtiyaca da cevap veriyordu. 
Öte yandan, bu eserlerin yazılışındaki en mühim âmillerden biri ve belki de en 
önde geleni, Ehl-i Sünnetin İslâm'ı savunma vazifesini yüklenmiş olması idi. 
Bunların önde gelen vazifesi, Resülullah'dan miras kalan Kuran ve Hadîs'i, 
siyâsî, içtimaî veya yabancı kültürler istikametinde veya alışılmışın dışında ele 
alan tefsir ve te'vîllerin nüfuzundan kurtarmaktı. £21 Başka bir ifade ile, diğer 
din ve mezheplerin, Kur'ân-ı Kerîm'in tanıdığı geniş fikir hürriyetinden azamî 
istifade ile İslâm'ın inanç esaslarını saptırmak veya en azından yeni bir takım 
ilâvelerle tanınmaz hale sokmak, ya da İslâm inanç çemberini zorlayacak 
derecede te'vîle başvurmak yolunda giriştikleri faaliyet karşısında, Kur'ân ve 
Sünnet'i korumak vazifesi, Sünnet ve Cemâat Ehli'ne düşmüştü. Ehl-i Sünnet 
de, sırf kendi karşısındaki fırkaları ve dinleri tenkîd ve reddetmek, İslâm'ı 
savunmak gayesiyle bu neviden eserleri kaleme almıştı. Maamafıh bu 
yüzyıllarda ve daha sonraları, yalnızca Ehl-i Sünnet'e mensup bilginler değil, 
Şia'ya ve diğer fırkalara mensup müellifler de, kısmen aynı ölçüler içinde, 
"Firak" kitapları yazarak kendi görüşlerini savunmasını yapmış, muhaliflerini 
tenkîd veya reddetmişlerdir. 

Bu sebepten, "Firak" veya "Milel ve Nihal" nev'inden kitaplarda, birtakım 
yanlış anlatışlar ve polemikler bulunmaktadır. Nitekim bu neviden kıymetli bir 
kitabın yazarı olan İmâm Ebû'l-Hasan el Eş'arî (324/935) bile, bu duruma işaret 
etmek lüzumunu hissetmiş ve fırkalar ve dinler hakkında eser yazanlar 
arasında, anlattıklarını yanlış ortaya koyanların, mugalâtaya sapanların, 
muhaliflerini kötülemek için, fikirlerine kasden ilâveler yapanların 
bulunduğunu söylemiştir. £31 

Mezhep ileri gelenlerinin ve mensuplarının görüşlerini aksettiren "Makaalât" 
nev'inden eserler, muhtelif sebeplerle zamanımıza ulaşamadığına göre, 
mezheplerin görüşlerini ve hususiyetlerini tesbît edebilmek için, fırkaların 
doğuşlarından çok sonra ve en erken üçüncü ve dördüncü hicrî yüzyıllar ile 

ıı 



daha sonraki dönemlerde kaleme alınmış eserlerle yetinmek zorunda 
kalıyoruz. Bu yol, Ebû'l Hasan el-Eş'arî'nin de işaret etmiş olduğu gibi, insanı 
yanıltabilecek, yanlışa düşürebilecek bir yoldur; çünkü muhaliflerine karşı 
insaflı olamayan ve bazen doğruyu aksettirmeyen, muhaliflerinin görüşlerini 
naklederken ilâveler veya eksiltmeler yapan bir yazarın, hükümlerinde ve 
rivâyetlerindeki tarafsızlığı, daima şüphe götürebilecek ve tartışılabilecektir. 
Ancak bütün bu ihtimaller ve mahzurlarına rağmen, Milel ve Nihal kitapları, 
ihtiva ettikleri bilgiler, bu eserler dışında kalan tarih, 
coğrafya, tabakât, edebiyat, ensâb ve şâir kaynaklarla karşılaştırılarak bir 
sonuca varılmak şartıyla mezhepler Târihinin değeri inkâr edilemiyecek olan 
yegâne kaynaklarıdır. 

İşte burada tercümesini sunduğumuz İmâm Ebû Mansûr el -Bağdadî 
(429/1 037) 'nin "el-Fark Beyne'l-Fırak"mdan önce, münhasıran fırkalara dair 
yazılan ve zamanımıza ulaştığını tesbit edebildiğimiz eserlerin ilki, Ebû'l- 
Abbâs Abdullah b. Şirşîr en-Nâşî el-Ekber (293/ 1037) 'in Bursa Haraççıoğlu 
Kütüphanesi 1309 numarada kayıtlı ve muhtemelen tamamının üçte biri kadarı 
mevcûd olan (var: 1 b-51 b), "Kitâb fîhi-Usûlu'n-Nihal el-letî Ihtelefe fîhi Ehlu's- 
Salât" adlı eseridir. JM Bu eserin Josef Van Ess tarafından neşrolunan ve En- 
Nâşî el-Ekber'e ait olduğu bildirilen "Muktetafât minel-Kitâbi'l-Evsât fî'I- 
Makaalât" adlı bölümünde diğer dinler, feylesoflar ve İslâm fırkaları hakkında 
da bilgiler vardır. 

Bu sahanın en önemli ve meşhur eserlerinden biri de, Ebû'l-Hasan Ali b. İsmâîl 
el-Eş'arî (324/936)'nin yukarıda sözü edilen "Kitâbu Makaalât'il-İslâmiyyîn 
va'htilâfi'l-Musallîn" adlı eseridir. J^Şl Bu büyük eser, üç kısımdan meydana 
gelmektedir: 

(1) Şîa, Havâric, Murcie, Mu'tezile, Mucessime, Cehmiyye, Dırâriyye, 
Neccâriyye, Bekriyye, Nussâk gibi fırkalarla, Ehl-i Sünnet ve Ashâbu'l-Hadîs'in 
(el-Kattân, Zuheyr el-Eseri ve Ebû Muâz et-Tevmenî) fikirlerini gösterir (ss.l- 
300); 

(2) Bu kısım, Kelâm'm ince meselelerine ayrılmış olup, bilhassa Mu'tezîle'nin 
dinî ve felsefî inanışları incelenmektedir (ss.301-/482); 

(3) İnsanların, Allah'ın isimleri ve sıfatları hakkındaki ihtilâfları (ss.483-582) ile 
fırkaların Kur'ân hakkındaki görüşlerinin ele alındığı (ss.582-611) kısım, Eş'arî, 
eserinin "Mukaddime" sinde de söylediği gibi, fırkaların görüşlerini tamamen 
tarafsız bir şekilde ortaya koymaya çalışmış ve onları, tenkid veya redde 
girişmemiş; kendi görüşünü belirtmekten de kaçınmıştır. Ne var ki, Ehl-i 
Hadîs'in inanışını anlattıktan sonra, kendisinin de bu inancı kabul ettiğini 
söylemekle iktifa etmiştir (Bk.: s. 297). Bu vasfıyla Eş'arî, Ehl-i Sünnet'e mensûb 
olduğu halde, mezhepler hakkında en tarafsız kalan ve ilmî zihniyetten 
ayrılmayan ilk ve başlıca bilgindir. 



12 



Dördüncü hicri yüzyılın, Mezhepler Târihi sahasında verdiği eseri elimizde 
olan bir diğer âlimi, "et-Tarâifî" lakabıyla bilinen Ebû'l-Huseyn Muhammed b. 
Ahmed b. Abdirrahman el-Malatî eş-Şâfiî (377/987)'dir. Kitabının adı, "et- 
Tenbîh ve'r Redd alâ Ehli'1-Ehvâ 1 ve'l-Bida"dir. JM Eser, Hz. Peygamber'in, 
Ümmet'in 73 fırkaya ayrılacağı hakkındaki hadîsini esas almak suretiyle (as. 12- 
13), Ehl-i Sünnet'in beyânı ile Zanâdıka, Cehmiyye, Kaderiyye, Murcie, Ravâfız 
ve Havâric fırkalarını anlatmaktadır. 

Dördüncü hicrî yüzyılın bu konuda eser vermiş; ama eseri bize kadar ula- 
şamamış bilginlerinden biri de, Ebûl-Hasan Ali b. el-Huseyn b. Ali el-Mesudî 
(346/ 957)' dir. Onun bu konuda, "Kitâbul-Makaalât fî Usûli'd-Diyânât" adlı bir 
eseri olduğunu ve bu eserde mezhepleri incelediğini, kendisinin meşhur eseri 
// Murûcu'z-Zeheb"den öğreniyoruz. JM 

Üçüncü ve dördüncü hicrî yüzyıllarda, Ehl-i Sünnet dışındaki fırkalara mensup 
yazarların da "Firak" veya "Milel ve Nihal" kitapları yazmış olduklarını 
biliyoruz, öâl Burada, bunlar üzerinde ayrı ayrı durmak yerine, zamanımıza 
ulaşmış olanları arasında meşhur bir-ikisinden söz etmekle yetinmek istiyoruz. 
Bunlardan ilki, Ebû Muhammed el-Hasan b. Mûsâ en-Nevbâhtî (III. hicrî 
asır)'nm "Kitâbu Fırak'ış-Şîa" sidir. Helmut Ritter tarafından yapılan ilk neşrini 
(İstanbul 1931) müteakib değişik neşirleri yapılmıştır. Eser, müslümanlar 
arasında zuhur eden ihtilâflar sonucu vücud bulan fırkaları (msl.: Mutezile, 
Havâric, Murcie, Cehmiyye, Gaylâniyye, Ashâbu'r-Re'y, Ashâbu'l-Hadîs v.d.) 
kısaca anlattıktan sonra Şiî fırkalarını ve kollarını anlatır. Aynı üslûb içinde, 
ama kısmen daha geniş izahlı bir diğer Şiî eseri, Sa'd b.Abdillah Ebi Halef el- 
Eş'arî el-Kummî (301/913)'nin, "Kitâbu'l-Makaalât ve'l-Fırak"ıdır. Aynen en- 
Nevbahtî'nin "Fıraku'ş-Şîa"sma benzemektedir. 

Beşinci ve altıncı hicrî yüzyıllar, Mezhepler Târihi kaynakları bakımından 
şanslı devirlerdir; çünkü bu devirlerde yazılan Ehl-i Sünnet eserlerinden 
zamanımıza ulaşanları, azımsanamıyacak sayıdadır. 

Beşinci hicrî yüzyılın ilk ismi, koyu bir Ehl-i Sünnet mensub ve müdafii ve 
bizim tercümesini sunduğumuz bu eserin sahibi olan Ebû Mansûr el-Bağdâdî 
(429/1 037) 'dir. el-Bağdâdî ve eseri üzerinde, biraz sonra genişçe durulacaktır. 
Bu yüzyılın bir diğer Sünni yazarı, Zâhiriyye fırkasına mensub olan Ebû 
Muhammed Ali b. Hazm el-Endelusî ez-Zahirî (456/ 1063) 'dir. Onun, "Kitâbu'l- 
Fasl fî'1-Milel ve'1-Ehvâ' ve'n-Nihal" adlı eseri, tam anlamıyla İslâm fırkaları ile 
diğer dinler ve mezheplerden bahseden bir "Milel ve Nihal" kitabıdır. 
Diğer dinlerden söz etmeksizin İslâm fırkalarını ele alan bir Sünnî yazar da, 
Ebû'l-Muzaffer el-İsferânî (471/1078)'dir. "et-Tabsîr fî'd-Dîn ve Temyîzu'l- 
Fırakı'n-Nâciyeti 'ani'l-Fırakı'l Halikın" adlı eserini J2Ü birkaç noktadaki 
istisnasıyla, aynen Ebû Mansûr el-Bağdâdî'nin "el-Fark Beyne'l-Fırak"mm 
metod ve fikir bakımından tam bir benzeri olarak ortaya koymuştur. O kadar 



13 



ki, "et-Tabsîr "el-Fark"m kısaltılmış ve bazı kısımları tashih edilmiş özeti 
gözüyle bakılabilir. 

Yusuf Zıya (Yörükan), bu yüzyılın, Mezhepler Târihi sahasındaki mühim 
eserleri olarak şu kitaplardan da söz eder: Mİ Ebû Muhammed Osman b. 
Abdillah b. El-Hasan el-Irakî el-Hanefî "Kitâb fî-Zikril-Fırak ve Esnâfi'1-Kufr" 
1411 Ebû Muhammed, "Kitâbû'l-Fırak. M 

Bu eserleri, Ebû'1-Feth Muhammed b.Abdilkerim b. Ebî Bekr Ahmed eş- 
Şehrestânî (548/ 1153) 'nin "el-Milel ve'n-Nihal" adlı meşhur ve önemli eseri 
takib eder. Eş-Şehrestânî, eserinin birinci cildinde İslâm fırkalarını anlatır; 
ikinci cildinde ise, diğer din ve mezheplerle feylesoflardan söz eder. Mİ Eserini, 
mümkün olduğu kadar tarafsız bir ilmî görüşle yazmış ve dolayısıyle 
kendinden önceki birçok yazarın, bu arada el-Bağdâdî'nin yaptığı gibi, gö- 
rüşlerini diğer fırkaları red mahiyetinde açıklamamıştır. Bu tarafsızlığı yü- 
zünden de bazı ithamlara maruz kalmıştır. Birçok baskısı bulunmasına rağmen, 
matbu metinler, Merhum Hocam Prof. Muhammed Tancî'nin tesbitlerine göre, 
"Türkiye'de bulunan nüshalardan faydalanılmadığı için, eserin aslını 
aksettirmekten uzaktırlar. Bu bakımdan Türkiye'deki eski nüshalarına 
dayanılarak el-Milel'in yeni bir ilmî neşrini yapmak çok faydalı olacaktır". Mİ 
Altıncı hicrî yüzyıla ait diğer matbu eserler, Ebû Saîd Neşvânu'l-Himyerî 
(573/1178)'nin "Şerhu'1-Hûri'l-lyn Mİ V e Cemâleddîn Ebû'l-Ferec 
Abdurrahman b. el-Cevzî (597/ 1200) 'nin "Telbîsu İblis" (Mısır, 1928) 'idir. 
Yazma halinde iki eser de Ebû'l-Mu'în Meymûn b. Muhammed en-Nesefî el- 
Makhûlî (508/ 114) 'nin, "Mubahâsâtu Ehli's-Sunne ve'1-Cemâa ma'a Ehli'l- 
Fırakı'd-Dâlle ve'1-Mubtedi'a" Mİ ve Necmeddîn Ebû Hafs Ömer b. Muhammed 
b. Ahmed en-Nesefî el-Mâturîdî (537/ 1142) 'nin, "Risale fîl-Fırakı'l- 
İslâmiyye" sidir. Mİ 

Yedinci hicrî yüzyıla ait matbu bir eser de Fahreddin-er-Râzî (606/ 1209/nin 
"İ'tikadâtu Firakı'l-Muslimîn ve 1 -Müşrikin" adlı eseridir. M "El-Milel ve'n- 
Nihal" tarzında İslâm fırkaları ile islâm'ın dışındaki fırkalar ve dinleri anlatır. 
Burada Mezhepler Târihi kaynaklarının tam bir takdimini vermek niyetinde 
olmadığımızdan, daha sonraki eserler üzerinde olduğu kadar öncekiler 
hakkında da mufassal bir araştırmaya gidilmemiş; sadece Ehl-i Sünnet'in el- 
Bağdâdî'den önce ve sonraki Milel ve Nihal yazarlarına kısa bir bakışla 
yetinilmiştir. Bu kısa bakış sonucunda, anılan eserlerdeki özellikler şöylece 
hülâsa edilebilir: 

1) Burada isimlerini andığımız eserlerin hepsi de, mezheplerin târihi ge- 
lişmesini göstermekten uzaktır. Mezheb, bir şahısla veya şahısların görüşleriyle 
başlatılmakta ve hemen görüşlerinin incelenmesine geçilmektedir. Yahut da 
doğrudan görüşler ele alınmaktadır. Halbuki mezheb, birtakım siyâsî, içtimaî, 
iktisâdı olayların tesirlerinin mezheb kurucusu sayılan insan ile ona 
uyanlardaki fikri ve dinî tezahürüdür. Mezhebi doğuran târihî, coğrafî, siyâsî, 

14 



içtimaî ve iktisadî şartları tam olarak tanımadan, görüşleri ve davranışları 
sıhhatli bir şekilde temellendirmek, dolayısiyle de değerlendirebilmek ve o 
insanları anlayabilmek hemen de mümkün değildir. Şu bir gerçektir ki, 
şahısların veya toplulukların fikir ve görüşleri, içtimâi, târihî, siyâsî çevreden 
tecrîd edilemez. Bu bakımdan, mevcud Milel ve Nihal kitaplarının en büyük 
noksanlığı, bize göre, bu noktada toplanmaktadır. 

Bu noksanlığa, eserlerin yazılış maksatlarının sebep olduğu hususu pek 
muhtemel görünmektedir; çünkü mevcud eserlerin, bir -iki istisnâsiyla, hemen 
hepsi de muhaliflerin görüşlerini reddetmek için kaleme alınmıştır. Gerçi el- 
Eş'arî ve bir dereceye kadar eş-Şehrestânî, eserlerinde muhalif mezheplerin 
fikirlerini sâdece nakletmekle yetinmiş ve böylece ilmî bir davranışta 
bulunmuşlardır. Ancak öteki yazarlar, eserlerinde, İslâmiyet içinde doğan 
mezhepleri açıklarken, çürük gördükleri ve kendi görüş ve mezheplerine 
uymayan inanışları red ve iptal etmek gayesini gütmüşlerdir. Dolayısıyla 
içinde bulunulan târihî, siyâsî, içtimaî ve diğer şartlar muvacehesinde o 
mezhebin savunduğu görüşlerin doğruluğunu veya hiç değilse ilmî değerini 
dikkate almadan, sırf mezhebine bağlılıktan gelen bir taassubla reddederek 
mensubu bulunduğu fırkanın zaferini veya üstünlüğünü iddia etmiş; böylece 
de kendini dinî vazifesini yerine getiren ve İslâm'ı savunan bir insan saymıştır. 
Nitekim İbn Hazin, mensup olduğu Zâhiriyye mezhebini savunmak için 
kaleme sarılmış olduğunu, "el-Fasl"ın her yanında söylemektedir. El-Bağdadî 
de, elinizde bulunan eserinin daha ilk sahif esinde şöyle demektedir: "Sağlam 
dinin ve doğru yolun ortaya çıkarılması ve bu yolun, sapık yollar ve bozulmuş 
görüşlerden ayırt edilmesi hakkındaki dileğinizin yerine getirilmesini gerekli 
gördüm. Böylece, helak olacak da, hayat bulacak da, ya bu açık delillerle yok 
olacak, ya da onlarla hayat bulacaktır". El-İsferâinî de, bu konuda, hemen 
hemen aynı şeyleri söylemektedir. Iâ21 

Bir mezheb mensubunun, kendi mezhebini savunması ve başka fırkaları tenkîd 
ve reddetmesi tabiîdir. Ancak bu durumda, eserin, tenkid için yazıldığı 
belirtilmeli ve asgarî şart olarak, tenkide tâbi tutulan fırka veya fırkaların 
görüşleri aslına uygun bir şekilde nakl edilmelidir. Kaldı ki Mezhepler Târihi 
yazarının birinci vazifesi, hangi mezhebe mensub olursa olsun, mezheplerin 
içinde bulundukları her türlü şartları ve görüşlerini en iyi şekilde aksettirecek 
bir tarafsızlık anlayışıyla tesbit ve tasvir etmek olmalıdır. Başka bir ifade ile, 
Mezhebler tarihçisinin vazifesi, "descriptive" (tasvirî) bir çalışma yapmak 
olmalıdır. 

2) Eserlerde takib edilen sistem ve mezheplerin ele almış yolları da değişiklik 
göstermektedir. Maamafih bu hususta, şu iki yolda yürünülmüştür, denebilir: 
a) Ya meseleleri esas almak suretiyle, her fırka veya şahsın bu meselelere dair 
görüşleri açıklanmıştır; 



15 



b) Ya da fırkalar veya dinlerin kurucuları ve mensupları esas alınmış; önce 
şahıs veya fırka zikredilip sonra da görüşlerine geçilmiştir. 

3) Kitapların tertibleri de farklılık göstermektedir. Bir kısım yazar, fırkaları 
doğuş sıralarına göre yazmış ve Havâric ile başlatmışlardır. Bir kısmı da, Şia ile 
başlatmaktadırlar. Bir kısım yazar da, fırkaları, görüşlerinin iyilik ve 
kötülüğüne göre sıralamaktadırlar. Bazıları ise, İslâm'dan olmayan 
mezheplerden başlayarak, dinî olmayan felsefî veya siyâsî fırkalarla Müslüman 
olmayan fırkalara geçmiş, sonra İslâm olup da yazarın görüşlerinde olmayan 
fırkaları anlatmışlardır. Bir kısmı da, el-Bağdâdî gibi, İslâm'dan olan ve 
olmayan fırkalarla başlamış; sonra sapık fırkalara geçmiş; İslâm'a nisbet 
edildiği halde İslâm'dan olmayanları göstermiş ve sonunda da Ehl-i Sünnetle 
bitirmişlerdir. 

4) İslâm fırkalarından söz eden eserlerin hemen hepsinin de, mezheplerin 
tasnifinde büyük bir problemleri vardır. Bu da mezheblerin sayısıdır. 
Bilindiği gibi, mezheblerin sayısı ile ilgili olarak Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bir 
hadisinden söz edilir. Buna göre, İslâm Ümmeti 73 fırkaya ayrılacak ve 
Kurtuluşa Eren Fırka (el-Fırkatu'n-Nâciye) dışında kalan 72 fırka cehenneme 
gidecektir. Mİ Bunun tam zıddı bir rivayet, el-Makdisî (356/966) tarafından 
nakledilmiştir. J511 Buna göre Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: 
"Ümmetim, 73 fırkaya ayrılır. Onlardan yetmiş ikisi cennete, biri de cehenneme 
girecektir". El-Makdisî, bu rivayetlerden birincisinin, yani yetmiş iki fırkanın 
cehenneme, bir fırkanın da cennete gireceği yolundaki rivayetin daha meşhur 
olduğunu; ama öteki rivayetin, yani fırkalardan yetmiş ikisinin cennete, birinin 
de cehenneme gireceği şeklinde olanının, daha sahih bir isnada sâhib 
bulunduğunu söylemekle birlikte, ne yazık ki isnad zincirini vermemektedir. 
Bu hadîsin sübûtu hakkında, İslâm âlimleri farklı görüşlere sâhib olmuşlardır. 
Bir kısmı bu hadîsi sahîh sayarak, yazdıkları kitaplarda, İslâm mezheplerini bu 
sayıya bağLI kalarak tasnif etmeye çalışmışlardır. Ancak onların bu hususta 
başarıya ulaştıkları pek söylenemez; çünkü bütün gayretlerine rağmen, bir 
takım tutarsızlıklara düşmekten kurtulamamışlardır. Fırkaların ana kolları esas 
alınacak olursa, sayılan on-onbeşi geçmez; ama bu ana kollardan çıkan ve bir 
kısım Mezhepler Târihi yazarının sayıya dâhil ettikleri küçük kollar da 
hesaplanacak olursa, sayıyı yetmiş İki veya yetmiş üçte dondurmak hiç 
mümkün değildir. Bu sınırda dondurmak için de, ister istemez, birtakım 
şaşırtıcı ve akıl almaz yollara başvurmak, kısaca hadîse uymak uğruna, takip 
edilen metoddan fedakârlık etmek kaçınılmaz olmaktadır. Bu yolun güçlükleri 
içinde bocalıyanlar arasında, el-Bağdâdî başta olmak üzere el-İsferâ'inî ve eş- 
Şehrestânî'den söz edilebilir; çünkü bunlar, kitaplarında, bu hadîsi esas 
aldıklarını söyleyerek tasniflerini buna göre ayarlamışlardır. 

Bazı bilginler de bu hadîsin doğruluğu veya yanlışlığı hakkında susmuş ve 
sanki bu hadîsi bilmezlikten gelmişlerdir. Dolayısiyle bunların, mezheplerin 



16 



tasnifleri ve sayıları hakkında bir endişe veya meseleleri olmamıştır. Bu sınıfa 
da el-Eş'arî, Fahreddîn er-Râzî, İbnu'l-Cevzî, Neşvânu'l-Himyerî gibi bilginler 
sokulabilir. 

Milel ve Nihal yazarları içinde İbn Hazin ise, bu hadîse tam anlamıyla karşı 
çıkarak, "Bunlar, isnad bakımından kesinlikle sahih değildir" der ve "zayıf 
olduklarını ileri sürer. £21 

Bu konuda, hadîsin sıhhati hakkında söylenenler bir yana J521 Kur'ân-i Kerîm'in 
hedefi istikametinde bakmanın en isabetli ve çıkar yol olacağı kanaatindeyiz. 
Bize göre, hadîste geçen yetmiş (seb'ûn) kelimesi, kesin bir sayıyı göstermekten 
ziyade, çokluğu ifade etmektedir. Kaldı ki Kur'ân-ı Kerîm'de geçen yedi ve 
yetmiş gibi, yedi ve yedinin katları olan rakamlardan, ya ibâdet ve muamelâta 
dair hükümlerde, söz gelişi, "...Bulamayana hac sırasında üç gün ve 
döndüğünde yedi gün, ki o tam on gündür, oruç tutmak gerekir..." mealindeki 
Bakara Sûresi'nin 196. âyetinde görüldüğü gibi esas sayı, ya da çokluk ve 
mübalağa kastedilir. Meselâ, "Yedi göğü ve yerden de bir o kadarını yaratan 
Allah'tır..." mealindeki Talak Sûresinin 12. âyetinde sözü edilen "yedi" ile, 
"Sonra onu, boyu yetmiş arşın olan zincire vurun" mealindeki Hakka Sûresinin 
32. âyetindeki "yetmiş", çokluğu göstermektedir. Öte yandan, gerek İsrail 
oğullarının, yani Yahudi ve Hıristiyanların, gerek Müslüman'ların tarihte 
görülen fırkalarının sayısı, hadîste bildirilen sayıların çok üstündedir. 
Yahudi ve Hıristiyanlar 71 veya 72 fırkaya ayrılmış iken, İslâm fırkalarının 73 
ve dolayısiyle onlardan bir fazla oluşunun sebebini de, her şeyden önce İslâm 
dîninin özelliği ve Müslüman'lara tanınmış olan düşünce hürriyetinde aramak 
icâb eder. 

Ayrıca bu hadîs, Allah'ın Sünneti'nin insanlık üzerindeki tezahürlerini yansıtan 
nebevi bir açıklamadır. Şöyle ki, Cenâb-ı Allah, Müslümanları sürekli olarak 
Kur'ân-ı Kerîm ve Hz. Peygamber (s.a.s)'in Sünneti üzerine eğilmeye, kâinatın 
sırlarını anlamaya ve açıklamaya, maddî ve manevî değer hükümlerini 
kavramaya çağırmaktadır. Hz. Peygamber (s.a.s) de bu hadîsiyle, 
Müslümanların, konulmuş olan değer hükümlerini anlayıp takdir etme 
hususunda karşılaşacakları zorluklara ve düşecekleri ayrılıklara işaret etmiş 
olmaktadır; çünkü manevî değerleri, görünmeyenle ilgili meseleleri düşünme 
ve anlama hususunda doğan ayrılık, insan tabiatının içtimaî ve tabiî bir 
tezahürüdür ve insanlık, Müslümanlığın doğuşuna kadarki dönemde ve ondan 
sonra da bu ayrılığa düşmüştür. Neticede de, birtakım fırkalar halinde 
ayrılmışlardır; ama her fırka, ayrılışında, kendisinin hadîste sözü edilen 
"Kurtuluşa Eren Fırka" (el-Fırkatu'n-Nâciye) olduğunu iddia etmiştir. 
Sözkonusu hadîste, Hz. Peygamber (s.a.s), Fırka-i Naciye'yi, "Benim yü- 
rüdüğüm yola ve yürüdüğüm yolda beni takîb eden ashabımın yoluna uyan- 
lar" şeklinde tarif etmektedirler. 



17 



İmâm Gazzâlî, itikadı noktadan bu "yol"un esaslarını, derli toplu bir şekilde şu 

üç hükümde toplamaktadır. M Allah'a imân, (2) Nübüvvete imân-ki melekler 

ve kitaplara imânı da içine alır, (3) Ahirete imân. 

Resûlullah (s.a.s), bu esaslara inanan kimsenin, Müslüman olarak, bu dînin 

nimetlerinden faydalanacağını ve mü'min olacağını; birini veya tamamını inkâr 

edenin de, ne mü'min, ne de müslim sayılacağını bildirmiştir. Nitekim Sünnet 

Ehli'nin fakîhleri ve kelâmcılarmm büyük çoğunluğu, "dîne ait olduğu zarurî 

olarak bilinen şeylerin" dışında, itikâdî ihtilâflar yüzünden fırkaların tekfir 

olunamayacağı hususunda ittifak halindedirler. 

"Dîne ait olduğu zarurî olarak bilinen", yani inanç konusu yapılan bir 

meselenin şu iki şartı taşıması icâb eder: 

1) Kur'ân-ı Kerîm'in açık ve te'vîle ihtimal tanımayan âyetlerinin, bu meseleye 
imân etmenin şart olduğu hakkında tam bir ittifak halinde bulunması; 

2) Müslümanların, İslâmiyet'in başlangıcından bugüne kadar, bu meseleyi 
kabul hususunda birleşmiş olmaları. 

Kısaca, "Doğru yol"un esaslarına inanmak şartıyla, Müslüman'ların, bu 
esasları anlayış şekilleri, yani Müslüman'lar, Allah'ın sıfatlarını nasıl anla- 
mışlardır? Allah'ın sıfatları Zâtının gayrı mıdır, yoksa aynı mıdır? Kur'ân 
yaratılmış mıdır? Kulların fiillerini yaratan Allah mıdır, yoksa bizzat kendileri 
midir? Hz. Muhammed (s.a.s) 'in şefaati var mıdır? Hesâb, mizan, haşr, cennet 
ve cehennem ile nîmet ve azâbları ebedî mi, yoksa fâni mi? olacağı v.s. gibi 
hususları Müslüman'ların nasıl anladıkları ve bu hususlardaki değişik 
açıklamaları, İslâm akidesinin köküne ve özüne dâhil değildir. Onun için, bu 
anlayışlardan herhangi birini kabul etmemek veya beğenmemekle, inanç 
esaslarının özüne bir zarar gelmez. Bu veya şu açıklamayı benimseyerek, kendi 
anlayışına göre bir açıklamada bulunan kimse veya zümre, iyi niyetli ve bu 
konudaki delilleri Kur'ân'a dayalı, kuvvetli ve tutarlı olduğu müddetçe, ne 
kâfir, ne de İslâm çemberinin dışına çıkmış sayılır. İşte sözkonusu hadîsin 
gösterdiği uzak hedeflerden biri de bu olabilir. Zaten beşer hayatı devam ettiği 
sürece, fikirler sınırlandırılamaz, düşünceler dondurulamaz. 
İslâm Mezhepleri Târihi kaynakları hakkındaki bu sınırlı, kısa ve genel 
bakıştan sonra, tercümesini sunduğumuz eserin yazan ve eserinin özelliklerine 
geçebiliriz. ES 

Ebû Mansûr el-Bağdâdî: 

"Büyük İmâm", "Üstâd", "Kelâmcılarm Hücceti" gibi unvanlarla anılan Kbu 
Mansûr Abdulkaahir b. Tâhir b. Muhammed et-Temîmî el-Bağdâdî, el-Kutbî'ye 
göre 1^1 Bağdat' da doğmuş ve orada yetişmiştir. Babası, tahsili için, onu 
Horasan'a, Nişâpûr'a götürmüş ve orada yerleşmiştir. Abdulkaahir, onyedi ayrı 
ilim dalında hocalık yapacak derecede iyi yetişmişti. Özellikle fıkıh ve usûlü, 

18 



aritmetik, ferâiz ve kelâmda mahirdi. Aynı zamanda "nahv" ve şiirde de ârifdi. 
Üstelik zengindi de. Horasan'daki bilginlerin çoğu onun talebesi olmuştu. 
Türkmen isyanına kadar Nişâpûr'da kalmış; oradan İsferâin'e geçmiş ve 
ölünceye kadar da burada oturmuştur. Isferâin'de, hocası Ebû İshâk ibrahim 
b. Muhammed el-İsferâinî'den " usûlü' d-dîn" okumuştur. Hocasının ölümü 
üzerine, senelerce, onun Mescid-i Ukayl'deki yerine geçip derslerini devam 
ettirmiştir. 429/1037 yılında Isferâin'de vefat etmiş I5Z1 ve hocasının kabrinin 
yanına defnedilmiştir. MI 

Kaynaklar, Ebû Mansûr el-Bağdâdî'nin birçok eserinden söz etmektedirler. El- 
Kutbî, onun 17 eserinin adını verir. 1521 Es-Subkî ise, onun 15 eserini aşağıdaki 
şekilde sıralar. IöQl Ancak Yusuf Ziya (Yörükan), bu iki yazarın bildirdiklerinin 
dışında, el-Bağdâdî'nin "Kitâbu't-Tevârîh" adlı bir eserinden söz eder. Ona 
göre, bu eserin el-Bağdâdî'ye ait olduğu hususu, Köprülü Kütüphanesi'nde 857 
ve 858 numaralarda kayıtlı eş-Şehrestânî'nin "el-Milel ve'n-Nihal"inin 
sonundaki, "Büyük imâm Ebû Mansûr Abdulkaahir b. Tâhir el-Bağdâdî'nin 
Kitâbu't-Tevârih'inden Ondördüncü Asıl" başlığı ile görülen bir makaleden 
anlaşılmaktadır. ^H 

Eserleri: 

1. Kitâbu't-Tefsîr. Bu eserin Brockelmann'a göre adı, "Kitâbu Tefsiri Esmâ- 
illahi'l-Husnâ"dır. British Museum Or. 7547 numarada kayıtlıdır. (Bk.: Supp. 
1/667). El-Kutbî ise, "Tefsîru'l-Kur'ân" şeklinde nakleder. 

2. Kitâbu Fadâihi'l-Mu'tezile, Supp' da, "Fadâihu'l-Kaderiyye" (Bk.:Supp., 
1/667). 

3. Kitâbu Fadâihi'l-Kerrâmiyye. 

4. Kitâbu'1-Fasl fî-Usûli'1-Fikh. El-Kutbîde isim, "et-Tahsîl fî-Usûli'l-Fıkh' , dır. 

5. Kitâbu't-Tafdîli'l-Fakîri's-Sâbir 'ale'l-Ganiyyi'ş-Şâkir. 

6. Kitâbu Tevili Muteşâbihi'l-Ahbâr, Brockelmann'a göre, bu eserin adı, 
"Te'vîlu'l-Muteşâbihât fî'1-Ahbâr ve'l-Âyât"tır. Aligarh, 95de kayıtlıdır. (Bk.: 
Supp. 1/667). 

7. Kitâbu Nefyi Halkı'l-Kurân. 

8. Kitâbu's-Sıfât. 

9. Kitâbu İbtâli'1-Kavl fî't-Tevellud. 

10. Kitâbu'1-Meâd fî-Mevârîsi'l-'İbâd. 

11. Kitâbu Bulûği'1-Medâ fî-Usûli'1-Hudâ. 

12. Kitâbu't-Tekmile fî'1-Hisâb. Supp. 1/667'ye göre, Lâleli Kütüphanesi 2708 
numaradadır. (Ayr. bk.: Keşfu'z-Zunûn, 1/471). 

13. Kitâbu'1-İmân ve Usûluhu. Bu kitap, büyük bir ihtimalle, el-Bağdâdî'nin 
meşhur "Kitâbu Usûli'd-Dîn" adlı eseri olmalıdır. Usûlu'd-Dîn, Cârullah 
Kütüphanesi 2076 numarada kayıtlı yegâne nüshasına dayanılarak, 1928 

19 



yılında İstanbul'da neşrolunmuştur. Bilginin ve yaratılışın tabiatı ile başlayıp 
marifetullah, Allah'ın sıfatları ve öteki kelâm meseleleri hakkında sağlam 
bilgiler veren sistematik bir eserdir. Ayrıca muhtelif fırkaların her mesele 
hakkındaki görüşlerini de oldukça tarafsız bir şekilde verir. Bu arada Ehl-i 
Sünnet'in üzerinde birleştiği ve ayrıldığı hususlara da işaret edilir. 

14. Kitâbu'l-Milel ve'n-Nihal. İM Tritton'un JM kayıp olduğunu söylediği bu 
eser, gerek Brockelmann İM ve gerek Muhammed Zâhid el-Kevserî İM 
tarafından mevcut olarak gösterilmektedir. Brockelmann, eserin Aşir Efendi 
Kütüphanesi 555 numarada kayıtlı olduğunu söylerken, Zâhidül-Kevserî, buna 
bir de Bağdat Evkaf Kütüphanesindeki bir nüshayı daha ekler. İM Nitekim Dr. 
Albert Nasrî Nâdir, el-Bağdâdî'nin bu eserini, Bağdad Evkaf Kütüphanesi 6819 
numarada kayıtlı nüshasına dayanarak ve yazarın "el-Fark Beyne'l-Fırak" adlı 
eseriyle karşılaştırmak suretiyle neşretmiştir. İM (127) varaklık bu eser, 
maalesef baş tarafından noksandır ve (39 bl'de Keysâniyye ile başlamaktadır. 
Dr. Nâdir'in de, esere yazdığı uzun önsöz'de işaret ettiği İM ve bizzat el- 
Bağdâdî'nin "el-Fark" da zaman zaman belirttiği gibi, "Kitâbu'l-Milel ve'n- 
Nihal", "el-Fark Beyne 1-Fırak" dan önce yazılmış bir eserdir. Bu sebepten, 
"el-Milel"de sözkonusu edilmemiş birtakım mesele ve konular, "el-Fark"a 
eklenmiştir. Başka bir ifade ile "el-Fark" a, "el-Milel"in yeniden gözden 
geçirilmiş ve yeni bazı bölümler ilâve edilmiş şeklidir, diyebiliriz. Nitekim "el- 
Milel"de, "İslâm'a Nisbet dildikleri Halde İslâm'dan olmayan Fırkalar" ve 
"Ehl-i Sünnet'in Faziletleri", bölümler yoktur. Ayrıca fırkalar oldukça muhtasar 
bir şekilde ele alınmıştır. 

"El-Milel"deki bölümler şöylece sıralanabilir: Keysâmyye (s.47J, Kaderiyye- 
Mu'tezile (s.82), Murcie (s. 138), Neccâriyye (s. 142), Cehmiyye (s. 145) ve Sünnet 
ve Cemâat Ehlinin Kurtuluşunun Tahkiki (s. 154-159). 

^ _ __ __ 

Dr. Nâdir'in neşrettiği bu eserle, Aşir Efendi Kütüphanesi 555 numarada kayıtlı 
olduğu söylenen nüshanın karşılaştırılması herhalde isabetli bir iş olur. 

15. Kitâbu'1-Fark Beyne'l-Fırak ve Beyânu'l-Fırkati'n-Nâciyeti Minhum. 

Ebû Mansûr Abdulkaahir b. Tâhir b. Muhammed et-Temîmî el-Bağdâdî'nin bu 
meşhur ve önemli eserinin, bugüne kadar üç tahkikli neşri yapılmış, bir de 
tahkiksiz olarak basılmıştır. Bunlar: 

a) Muhammed Bedr neşri (Matba'atu'l-Maârif-Kahire, 1328/1910). Bu nesir, 
Berlin Konig. Kütüphanesi 2800 numarada kayıtlı bir nüshaya dayanılarak 
yapılmıştır. İM 

b) Eş-Şeyh Muhammed Zâhid b. el-Hasan el-Kevserî neşri (Neşru-s-Sakaafeti'l- 
İslâmiyye yay. -Kahire, 1367/1948). Bu neşir, Mevlânâ Celâleddîn Rûmî'nin 
soyundan Çelebi Zade' den alınmış yazma nüshaya dayanılarak yapılmış ve 
Berlin nüshasında bulunmayan Beşinci Kısmın Beşinci ve müteakip bölümleri 
ilâve edilerek eser tamamlanmıştır. 



20 



c) Muhammed Muhyiddîn Abdulhamîd neşri (Matba'atu'l-Medenî-Kahire, 
1964 ?). Öyle görünüyor ki, M.M. Abdulhamîd, bu neşrini yazma nüshalara 
değil, M. Bedr ve Zâhidu'l-Kevserî'nin neşirlerine dayanarak yapmıştır. 
Maamafîh eserde, ciddî bir kaç tashîhde bulunmuş ve değerli notlar ilâve 
etmiştir. 

Biz, tercümemizde, daha iyi ve yeni bir neşir olmasına rağmen M.M. 
Abdulhamîd'in değil de, daha tam ve belli bir yazmaya istinad ettiği için, el- 
Kevserî'yi esas aldık; ama gerektiğinde Abdulhamîd'in tashih ve notlarına da 
başvurduk. 

d) Eserin tahkiksiz yeni bir basımı da şudur: "El-Fark Beyne'l-Fırak ve 
Beyânu'l-Fırkati'n-Nâciyeti Minhum. (Dâru'l-Afâkı'l-Cedîde yay.), Beyrut, 
1393/1973)" 

Bu arada "El-Fark Beyne'l-Fırak", iki ayrı cild halinde ingilizce'ye de 

çevrilmiştir. 

Birinci cild: Kate Chambers Seelye, Moslem Schismes and Sects (Al-Fark Bain 

al-Fırak), Part. I. New York 1919. 

Seelye, uzunca bir önsöz ve birtakım notlar koymasına rağmen, maalesef 

oldukça bozuk ve hatalı bir tercüme yapmıştır. Biz tercümemizde, bu yanlışlara 

işaret etmek istemiştik; ama bunlar o kadar fazla oldu ki, sonunda bundan 

vazgeçtik. Seelye'nin bu tercümesi, "el-Fark"m başından Murcie'ye kadar 

devam etmektedi'r. 

ikinci cild: Abraham S. Halkın (Ph. D.), Moslem Schismes and Sects (Al-Fark 

Bain al-Fırak), Part, II, Tel- Aviv, 1935. 

Halkın Seelye'ye göre daha sağlam bir tercüme yapmış ve esere güzel ve 

faydalı notlar ilave etmiştir. Halkm'm tercümesinde, Beşinci Kısmın Beşinci ve 

müteakib bölümleri yoktur. Murcie'den başlayıp, Beşinci Kısmın Dördüncü 

Bölümü ile bitmektedir. 

Öte yandan "el-Fark", Abdurrezzâk b. Rızkıllah b. Ebî Bekr b. Halef er-Res'anî 

(647/1249) tarafından "Muhtasar Kitâbi'1-Fark Beyne'l-Fırak" başlığı ile ihtisar 

olunmuştur. Eser, Şam Zâhiriyye Kütüphanesinde numarada kayıtlı yazma 

nüshaya dayanarak Philippe Hitti tarafından neşrolunmuştur (Matba'atu'l- 

Hilâl-Mısır, 1924). 

Bu sahanın kendinden sonraki eserlerine büyük ölçüde tesir eden "el-Fark 

Beyne'l-Fırak", yazarının ifadesiyle, Hz. Peygamber (s.as.)'in, Ümmetin 73 

fırkaya ayrılacağını bildiren hadîsini açıklayıp doğrulamak ve "Sapık Fırkalar" 

ile "Kurtuluşa Eren Fırka (Fırka-i Naciye) "mn farklarını göstermek 

ihtiyacından doğmuştur. Esasen koyu bir Sünnî olan el-Bağdâdî'nin, eseri 

yazmaktaki gayesi, üçüncü ve dördüncü kısımlarda ele alman ve yazara göre 

72 fırka olduğu söylenen; ama aslında bu sayıyı çok çok aşan sapık fırkaları 

reddetmek ve "Kurtuluşa Eren Fırka (Fırka-i Nâci-ye)"nm, ancak Sünnet ve 

Cemâat Ehli olduğunu isbat etmektir. 

21 



El-Bağdâdî, eserini yazarken, diğer Milel ve Nihal kitaplarında görüldüğü gibi, 
mezheplerin doğuşu ve gelişmesinde târihî, siyâsî ve diğer şartlar ve sebeplere 
aldırış etmemiş, mezhebi vücuda getiren şeyin, bir şahıs veya şahıslar olduğu 
esasından hareket ederek, önce şahsı, sonra da görüşlerini incelemiştir. 
Görüşleri anlatırken de, muhaliflere sert dille hücum edilmiş: tahkir edici 
sözler kullanmaktan çekinilmemiştir. 

Tercümemizde, bu üslûb hususiyetlerini, mümkün olduğu kadar intikal 
ettirmeye çalıştık. 

Ayrıca esas aldığımız Zâhidu'l-Kevserî'nin metninin sahife numaralarını, 
tercümede sahife kenarında gösterdik. Şahısların ölüm tarihleri yanma milâdî 
karşılıklarını, söz gelişi (429/1037) şeklinde belirttik. Arapça metinde, fırkalar 
numaralanmamıştır. Bunları numaralayıp başlık veya ara başlıklar halinde 
yazdık. Ancak fırkaların başlangıcında, el-Bağdâdî tarafından verilen sıralama 
ile açıklamadaki sıralama sayı bakımından farklılık gösterdiği için, biz de bu 
farklılıklara uyduk. 

Tercümenin ifadesinde kitabın, "73 fırka hadîsi" istikametindeki Mezhepler 
Târihi geleneğinin en kesin çizgilerle belirlendiği bir kaynak eser olduğu 
gözönünde tutularak, Türkçe'den imkân nisbetinde fedakârlık etmeksizin 
metnin aynen tercümesini vermeye çalıştık. Muğlak bazı noktalar veya 
cümlelere, parantez içinde açıklayıcı sözler ekledik. Esasen Ehl-i Sünnet 
dünyasındaki önemi, yazarının koyu bir Sünnî oluşu bakımından fevkalâde 
büyük olan bu kaynak eseri Türkçe'ye kazandırırken ana düşüncemiz şu 
olmuştur: 

İlahiyat Fakültesi İslâm Mezhepleri Târihi Kürsüsü olarak, gerek talebelerimizi, 
gerek dinî kültür meselelerine alâka duyan ve bu hususta ciddî eserlere ihtiyaç 
duyan kitleleri, doğrudan doğruya kaynaklarla başbaşa bırakmanın en salim ve 
isabetli iş olduğuna inanmaktayız; çünkü en az ikiyüz yıldan fazla bir 
zamandan beri, dini, temel prensiplerin ışığı altında tefsir edecek ve yeniden 
kuracak ciddî çalışmalar yerine birtakım tekrarlar yapılır olmuştu. Oysa dînin, 
ilk devirlerdeki canlı ve aktif hüviyetine kavuşturulması, cemiyet bünyesi 
içinde çağdaş ihtiyaçlara cevap verecek sağlam bilgi ve anlayışla mücehhez 
kılınması, yine dînin ve hitâbettiği kitlelerin zaruret duyduğu bir ihtiyaçtır. 
Dînin terkipçi ve aslî hüviyetine kavuşturulması, herşeyden önce dînin ana 
kaynaklarına gidilerek sağlanabilir. Bu, hem bu konularla ilgili olanları 
kaynakların henüz kabuklaştırılmamış özleri ile temasa geçirmek ve hem de 
yüzyıllar boyu târihî, içtimaî ve bilhassa siyâsî olayların, dîn ilimlerinde yaptığı 
değişme ve gelişmeleri veya gerilemeleri göstermek bakımından yapılması icâb 
eden bir iştir. Öte yandan bu neviden çalışmalar, muhtelif mezheb ve fırkalar 
halinde zümreleşmiş toplulukların aslî hüviyetlerini hem tanımak, hem de 
kendilerine tanıtmak bakımından fevkalâde faydalıdır; çünkü herhangi bir 
fırkaya mensup bir kimsenin, ne kadar tarafsız ve ilmî zihniyete sahip olmaya 



22 



çalışsa da, başka bir fırkayı, o fırkanın kendini gördüğü şekilde göstermesi, 
hattâ görüşlerini olduğu gibi aktarabilmesi mümkün değildir. Bu sebepten 
bilhassa siyâsî ve itikadı mezhep ve fırkaları, kendi eserlerinden tanımak ve 
öğrenmek, bu zümreler hakkında tesir altında kalmaksızın bir hükme 
varabilmek imkânını sağlar. 

İşte bu yoldaki ilk adım, elinizdeki, Ehl-i Sünnet'in yılmaz bir müdafii olan 
İmâm Ebû Mansûr Abdulkaahir b. Tâhir b. Muhammed et-Temîmî el-Bağdâdî 
(429/1 037) 'nin "el-Fark Beyne '1-Fırak" adlı meşhur ve kıymetli eserinin; ikinci 
adım da Şiî-İmâmiyye fırkasmca "Dört Büyük Eser" (el-Kutubu'l-Erba'a)'den 
birinin yazarı ve "Şeyh Sadûk" lakabıyla meşhur olan "İmâm Ebû Cafer 
Muhammed b. Bâbeveyh el-Kummî (381/991) 'nin "Risâletul-İ'tikadâti'l- 
İmâmiyye" adlı ESİ küçük, fakat önemli kitabının Türkçe'ye çevrilmesiyle 
atılmıştır. Allah imkân verirse, İslâm Mezhepleri Târihi Kürsüsü olarak diğer 
kaynak eserlerin, aynı şekilde Türkçe'ye kazandırılması işine devam 
edilecektir. Ve tevfik Allah'tandır. EH 

GİRİŞ 

BİSMİLLAHİRRAHMÂNİRRAHÎM 

"Rabbim! Kolaylaştır, güçleştirme!.." 

Hamd, yaratılmışları yaratan ve var eden, hakkı ortaya çıkaran ve ayakta tutan 
Allah'adır. O, hakkı hakka inanan için bir zırh ve hakka dayanan için bir hayat 
kaynağı; bâtılı da onu isteyenler için bir günah ve bâtıla uyanlar için aşağılık 
sebebi kılmıştır. Salât ve selâm, safların en safı ve yol gösterenlerin biricik 
örneği Muhammed'e ve âlemin seçilmişleri ve hidâyetin ışık kaynağı olan 
yakınlarına olsun... 

Bana, -Allah isteğinizden dolayı sizi mes'ûd eylesin- Ummet'in yetmiş üç 
fırkaya ayrılacağına, bunlardan birinin kurtuluşa erip yüce cennete, ötekile- 
rinin de aşırılığa saparak derin bir çukur ve kızgın bir ateşe girecekleri 
hakkındaki, Nebî'nin, -Allah'ın salât ve selâmı ona olsun- Me'sûr hadîsinin 
açıklamasını soruyorsunuz. Benden, varlığından dolayı ayağın sürçmediği ve 
ondan iyiliğin ayrılmadığı kurtuluşa ermiş fırka ile; zulmün karanlığını nûr, 
hakka inancı temelli yok oluş olarak gören, sonsuz ateşe gidecek ve Allah'tan 
başka bir yardımcı bulamayacak olan sapık fırkalar arasındaki farkı 
göstermemi istiyorsunuz. 

Ben de, bunun üzerine, sağlam dinin ve doğru yolun ortaya çıkarılması ve bu 
yolun, sapık yollar ve bozulmuş görüşlerden ayırt edilmesi hakkındaki 
dileğinizin yerine getirilmesini gerekli gördüm. Böylece, helak olacak da, hayat 
bulacak da, ya bu açık delillerle yok olacak, ya da onlarla hayat bulacaktır. 

23 



İsteğinizin cevabını da bu kitapta topladım ve onun içindekileri şöylece beş 
kısma ayırdım: 

I) Ummet'in yetmiş üç fırkaya ayrılacağına dair me'sûr hadîsin açıklanması 
hakkındaki kısım; 

II) Ummet'in fırkalarının ve onlardan olmayanlarının topluca açıklanması 
hakkındaki kısım; 

III) Sapık fırkalardan herbirinin sapıklıkları hakkındaki kısım; 

IV) İslâm'a mensub olmadığı halde, ona nisbet edilen fırkaların açıklanması 
hakkındaki kısım; 

V) Kurtuluşa eren fırka (el-Fırkatu'n-Nâciye) ve bu fırkanın kurtuluşa 
erişmesinin incelenmesi ile İslâm dininin güzelliklerinin açıklanması hak- 
kındaki kısım. 

İşte bunlar, bu kitabın topluca kısımlarıdır. Bunlarden herbirinde, inşâallah, 
gerekli açıklamalarda bulunacağız. G3 

1- ÜMMETİN AYRILIĞA DÜŞMESİ HAKKINDAKİ ME'SÛR HADÎSİN 

AÇIKLANMASI 

(1) Bize, Ebû Sehl Bişr b. Ahmed b. Bişr el-İsferâinî ESİ haber verdi ve dedi: 
Bize, Abdullah b. Naciye Mİ haber verdi, dedi ki: 

Bize, Vehb b. Bakıyye Mİ Hâlid b. Abdillah'dan, Mİ Muhammed b. Amr'dan, 
Mİ o Ebû Seleme' den Mİ naklen Ebû Hureyre'nin Mİ şöyle dediğini bildirdi: 
Allah'ın salât ve selâmı ona olsun Allah'ın Resulü dedi ki: 
"Yahudiler yetmiş bir fırkaya ayrıldılar. Hıristiyanlar yetmiş iki fırkaya ayrıldılar. 
Ümmetim ise yetmiş üçfirkaya ayrılacaktır." 

(2) Bize, Ebû Muhammed Abdullah b. Muhammed b. Ali b. Ziyâd es-Simmezî' 
MLki adi sahibi ve sikadır- haber verdi ve dedi ki: 

Bize, Ahmed b. el-Hasan b. Abdilcebbâr Mİ haber verdi ve dedi: Bize el- 
Heysem b. Hârice Mİ haber verdi ve dedi: Bize, İsmail b. 'Ayyaş MI 
Abdurrahmân b. Ziyâd b. 

En'am'dan Mİ Abdullah b. Yezîd'den Mİ naklen Abdullah b. Amr'm Mİ şöyle 
söylediğini bildirdi: Allah'ın salât ve selâmı ona olsun, Allah'ın Resulü dedi ki: 
"İsrail oğullarının başına gelen şey, ümmetimin de başına gelecektir. İsrail oğulları 
yetmiş ikifirkaya ayrıldı; ümmetim de onlardan bir fazlasıyla yetmiş üçfirkaya 
ayrılacaktır ve biri dışında diğerleri cehenneme gidecektir. Dediler ki: 
"Ey Allah'ın Resulü! Ateşten kurtulacak bu fırka hangisidir?" 
"O, [ Benim ve ashabımın üzerinde bulunduğu fırkadır" buyurdu.". 

(3) Bize, el-Kâdî Ebû Muhammed Abdullah b. Ömer el-Mâlikî Mİ haber verdi 
ve dedi ki; 

Bize, babam babasından naklederek dedi ki: 
Bize el-Velîd b. Müslim Mİ haber verdi ve dedi ki: 

24 



Bize, el-Evzâ'î ^1 haber verdi ve dedi ki: 

Bize Katâde J2Q1 Enes'den 1 1211 naklen Nebî'nin -Allah'ın salât ve selâmı ona ol- 
sun- şöyle buyurduğunu haber verdi: "İsrail oğullan yetmiş bir fırkaya ayrıldı. 
Ümmetim ise yetmiş iki fırkaya ayrılacaktır; biri dışında hepsi cehennemdedir. Bu tek 
firka da Cemâat' tır." 
Abdulkaahîr der ki: 

Ümmet'in bölünmesi ile ilgili hadîs'in birçok isnadı vardır. 1221 Bu hadîsi, 
Allah'ın salât ve selâmı ona olsun Nebi' den Enes b. Mâlik, Ebû Hureyre, Ebu d- 
Derdâ M Câbir İM Ebû Saîd el-Hudrî, İM 

Ubeyy b. Ka'b IMAbdullah b. Amr b. el-Âs, Ebû Umâme İM Vasile b. el-Eska İM 
ve diğerleri gibi, sahabeden birçoğu rivayet etmiştir. 

İlk dört halifenin (Hülefâi-Râşidîn), kendilerinden sonra Ümmet'in fırkalara 
bölüneceğini; bunlardan yalnızca bir fırkanın kurtuluşa ereceğini ve di- 
ğerlerinin ise dünyada sapıklığa düşüp âhirette de perişan olacağını söyle- 
dikleri rivayet edilmiştir. 

Allah'ın salât ve selâmı ona olsun Nebî'den, Kaderiyye'nin yerilmesi ve onların 
bu Ümmet'in. Mecûsîleri olduğu rivayet edildi. İM Yine ondan Kaderiyye ile 
birlikte Murcie'nin yerilmesi de rivayet edilmiştir. Ayrıca ondan, Mârika, yani 
Havâricin yerilmesi de rivayet edilmiştir. 

Sahabenin ileri gelenlerinden Kaderiyye, Murcie, Mârika-Havâric'in yerilmesi 
rivayet edilmiştir. Ali -Allah ondan razı olsun-, onlardan, ez-Zehrâ' diye bilinen 
hutbesinde söz etmiş ve bu hutbede Nehrevân'da toplanan Hâricilerden 
uzaklaştığını bildirmiştir. 

İslâm'a nisbet edilen Makaalât sahiplerinden aklı başında olan herkes bilir ki, 
Nebi -Allah'ın salât ve selâmı ona olsun- yerilen, yani cehennemlik fırkalardan, 
dinin aslı üzerinde birleşmekle birlikte fıkhın teferruatı hakkında ayrılığa 
düşen tıkmaların mezheplerini demek istememiştir. Nitekim Müslümanlar, 
helâl ve haramın fürûu hakkında ikiye ayrılmışlardır: 

Birincisi, fıkhın füru'u hakkında bütün müctehidlerin doğruluğuna inananların 
görüşüdür. Onlara göre, bütün fıkıh mezhepleri doğrudur. 
İkincisi üzerinde ihtilâf edilen fer'î hususlardan yalnızca birinin doğru; diğer 
görüşlerin de, bu hususta yanlışa düşeni sapıklıkla vasıflandırmaksızm yanlış 
olduğuna inananların görüşüdür. 

Şu bir gerçek ki Nebi -salât ve selâm ona olsun-, yerilen fırkalardan söz 
ederken, kurtuluşa eren fırkaya ancak aşağıdaki konulardan birinde aykırı 
düşen sapık görüş sahiplerinin fırkalarını ortaya koymuştu. Bunlar, adalet ve 
tevhîd, va'd ve vaîd, kader ve istitâat (yapabilme gücü), hayır ve şerrin takdiri, 
hidâyet ve dalâlet, irâde ve meşîet, rü'yet ve idrâk., veya Yüce Allah'ın sıfatları, 
isimleri ve vasıfları, adalet ve zulüm (ta' dil ve tecvîr), peygamberlik ve şartları 
ile Re'y ve Hadîs ehlinden olan Sünnet ve Cemâat Ehlî'nin bir esas üzerinde 



25 



birleştikleri ve Kaderiyye, Havâric, Ravâfız, Neccâriyye, Cehmiyye, Mücessime 
ve Müşebbihe gibi sapık. ^^ 

2. ÜMMETİN FIRKALARA AYRILIŞI 

Bu kitabın kısımlarından ikinci kısım, Ummet'in nasıl yetmiş üç fırkaya 

ayrıldığını ve topluca İslâm fırkaları (Milletu'l-İslâm) adı altında toplanan 

fırkaların açıklanmasını ele almaktadır. Bu kısım iki bölümden meydana 

gelmektedir: 

Birincisi, kısaca İslâm fırkaları adıyla anılan çeşitli fırkaların altında yatan fikri 

açıklamaktadır. 

İkincisi de, Ummet'in nasıl ihtilâf ettiğini ve fırkaların yetmiş üçe ulaşmasını 

açıklamaktadır. 

Her iki bölümün her birinde, gerekli olan şeyleri anlatacağız inşaallah. HöH 



1. İSLAM MİLLETİNİN ANLAMI 

Bu bölüm, çeşitli fırkaların genel adı olarak İslâm fırkalarının (Milletu'l-İslâm) 

anlamının, ayrıntılara girişmeksizin açıklanması hakkındadır. 

İslâm'a bağlı olanlar, kimlere "İslâm Milletinden" genel adının verileceği 

hususunda ayrılığa düşmüşlerdir. 

Ebû'l-Kasım Û221 "Makalâtlmda şu görüşleri ileri sürmektedir: 

"İslâm Ümmeti sözü, Muhammed'in -Allah'ın salât ve selâmı ona olsun 

peygamberliğini ve onun getirdiklerinin doğruluğunu ikrar eden herkese 

delâlet eder; bir kimse, bu ikrardan sonra ne derse desin, bir şey olmaz." 

Bazıları da, namazda Kabe'ye yönelmenin gerekliliğine inanan herkesin "İslâm 

Ümmeti" olduğunu iddia ettiler. 

Horasan mücessimesi olan Kerrâmiye de "İslâm Ümmeti" sözünün, şehâdet 

kelimesini, yani Allah'dan başka ilâh bulunmadığını ve Muhammed (s.a.s)'in 

O'nun kulu ve elçisi olduğunu sözle ikrar eden herkesi içine aldığını iddia 

ettiler ve dediler ki: 

"Lâilâhe illallah Muhammedun Resûlullah, diyen herkes, gerçekten mümindir 

ve bu konuda, ister samimî olsun, ister küfür ve sapıklığını gizleyerek 

münafıklık etsin, İslâm topluluğunun bir üyesidir". Buna dayalı olarak şu 

iddiada da bulundular: 

"Allah'ın Resulü Allah'ın salât ve selâmı ona olsun- zamanında münafıklar, 

gerçekten mü'min idiler ve iki yüzlü inançları ve şehâdet kelimesini 

söylemelerine rağmen imânları Cebrail, Mikâîl, peygamberler ve meleklerin 

imânları gibi idi." 



26 



Bu anlayış, el-Kaloî'nin İslâm Ümmeti'nin açıklanması hakkındaki görüşü ile 
beraber, İsfahan Yahudilerinden İsevivye ÛÖ31 tarafından reddedilmiştir. Çünkü 
onlar, Allah'ın salât ve selâmı ona olsun peygamberimiz getirdiği şevlerin 
doğruluğunu kabul ve fakat yine de dediler ki: 

"Munammeu, Allah'ın Resulüdür." Bununla birlikte onlar, İslâm fırkalarından 
sayılmamaktadır. Yahudi Mûşikâniyye'den birtalum, Mûşikân' Üöâl diy e bilinen 
önderlerinin şöyle söylediğini rivayet ederler: 

"Muhammed, Yahudiler dışında Araplar ve diğer insanlara gönderilen Allah'ın 
elçisidir". Ve yine o, şunu söylemiştir: 

"Kur'an haktır; Kur'an'm getirdiği ezan, ikaamet, beş vakit namaz, Ramazan 
orucu, Kabe'yi haccetme şeylerin haktır; ancak bunlar, Yahudiler değil, 
Müslümanlar için farz kılınmıştır". Mûşikâniyye'nin bir bölüğü, muhtemelen 
bu yönde hareket ettiler. Şehadet kelimesinin "Aslan'dan başka, ilâh yoktur" 
(Lâüâhe illallah) ve "Muhammed Allah'ın elçisidir" (Muhammedun 
Resûlullah) ile onun dininin hak olduğunu ikrar ettiler. Ama buna rag İslâm 
şeriatının kendilerini bağlamadığını söyledikleri için, İslâm ümeti'nden 
değildirler. 

"İslâm Ümmeti" adını, namazın Mekke'de bulunan Kabe'ye doğru kılınması 
gerektiğini kabul edenler için kullanan bir kimsenin görüşüne gelince... Hicaz 
fakîhlerinden bir bölüğü, bu görüşü benimsediler; fakat Re'y ashabı (Kıyas ehli) 
reddettiler. Ebû Hanîfe'den I3M rivayet edildiğine göre, o da, Kabe'nin 
bulunduğu yer hakkında şüpheye düşse bile, namaz için Kabe'ye yönelmenin 
gerekliliğini kabul eden kimsenin imânının doğruluğunu söylemiştir. Ama 
Hadîsciler (Ashâbül-Hadîs), namaz için Kabe'ye yönelmenin gerekliliği 
hakkında şüpheye düşse bile, namaz için Kabe'ye yönelmenin gerekliliğini 
kabul eden kimsenin imânının doğruluğunu söylemiştir. Ama Hadîsciler 
(ashâbül-Hadîs), namaz için Kabe'ye yönelmenin gerekliliği hakkında 
imânlarının doğru olmadığını söyledikleri gibi, Kabe'nin yeri hakkında 
şüpheye düşenlerin imânlarını da doğru saymazlar. 

Bize göre doğru olan görüş şudur: İslâm Ümmeti, âlemin yaratılmış olduğunu, 
onu yaratanın birliği ve kıdemini, sıfatlarını, adaletini, hikmetini, O'nun 
herhangi bir şeye benzediğini reddetmeyi ve Allah'ın salât ve selâmı ona olsun 
Muhammed'in peygamberliğini ve onun risâletinin bütün insanları 
kapladığını, şerıatinin sonsuzluğunu ve getirdiği şeylerin hepsinin doğru- 
luğunu, Kur'an'm şeriat hükümlerinin kaynağı ve Kabe'nin namaz için 
yönelinmesi gekli kıble olduğunu kabul ve ikrar eden herkesi içine alır. Bütün 
bu hususları ikrar eden ve küfre götürebilecek olan herhangi bir bid'ate 
uymayan herkes sunnidir, (Allah'ın Birliğine inanan) muvahhiddir. 
Eğer bu sözünü ettiğimiz meselelere, iğrenilecek bir bid'at eklerse, durumuna 
bakılır: Eğer o, Bâtmiyye veya Beyâniyye veya Muğîriyye veya bütün 
imamların tanrılıklarına, ya da bir kısım imamların ilâhlıklarma inanan 

27 



Hattâbiyye'nin bid'atlerine veya hulul mezheplerine veya tenasühe inananların 
fırkalarına veya kızların kızları ve oğulların kızları ile evlenmeyi uygun gören 
Haricîlerin Meymûniyye mezhebine veya İbâdiyye'nin, "İslâm şerîati âhir 
zamanda kaldırılacaktır" diyen Yezîdiyye mezhebine "inanırsa veya Kur'ân'm 
haram kıldığını helâl sayarsa veya Kur'ân'm yorumlamaya (te'vîl) ihtiyaç 
duyulmayacak bir kesinlikle helâl kıldığını haram sayarsa, islâm Ummeti'nden 
değildir ve onun hiçbir değeri de yoktur. 

Fakat onun bid'âti, Mutezile'nin veya Havâric'in veya Râfiza'nm İmâmiyye 
kolunun veya Zeydiyye'nin veya Neccâriyye, Cehmiyye, Dırâriyye veya 
Mücessimenin bidatleri cinsinden bir bid'at ise, o kimse bazı bakımlardan islâm 
Ümmeti'ndendir; onun-Müslüman mezarlığına gömülmesine izin verilir ve 
Müslümanlarla birlikte savaştığı takdirde, ganimet ve fey'den payını almasına 
ve mescidde namaz kılmasına engel olunmaz; ama bunlar dışmdaki 
hükümlerde, İslâm Ümmetinden sayılmaz, yani ne cenaze namazı kılınır, ne de 
arkasında namaza durulur; ne kestiği helâl olur, ne de sünnî olan bir kadınla 
evlenebilir; sünnî bir erkeğin, onların inanışında olan bir kadınla evlenmesi de 
helâl olmaz. 

Allah ondan razı olsun Ali b. Ebî Tâlib, Hariciler hakkında şunu söylemişti: 
"Üzerimize gerekli olan üç şey vardır: Sizinle savaşı biz başlatmayız; içlerinde 
Allah'ın adını anmanız için sizleri Allah'ın mescidlerine girmekten alıkoymayız 
ve bey'atmız devam ettiği sürece, sizlerin ganimetten hisse almanızı 
yasaklamayız. Ve Allah en iyi Bilen'dir." ÜS^l 



2. İSLAM ÜMMETİNİN AYRILIĞA DÜŞMESİ 

Bu kısmın (İkinci Kısım) bölümlerinden ikincisi, Ümmet'in nasıl ihtilâf ettiği ve 
fırkaların sayısının yetmiş üçe ulaştığının açıklanması hakkında dır. ÜÖZ1 
Allah'ın salât ve selâmı ona olsun Allah'ın Resülü'nün vefatı sırasında 
Müslümanlar, görünüşte inanan, ama yalnızken münafıklık edenler dışında, 
dînin asıl ve füru'u hakkında tek yol üzerinde idiler. 

(1) Onların arasındaki ilk ayrılık, Nebî'nin selâm ona olsun- vefatında oldu. 
Onlardan bir kısmı, onun ölmediğini ve Yüce Allah'ın onu, İsâ b. Meryem'in 
Kendine yüceltişi (ref) gibi yükselttiğini ileri sürdü. ÜM Ama Ebû Bekr es- 
Sıddîk'in onlara, Allah'ın, selâm olsun Resulü hakkındaki, "Şüphesiz sen de 
öleceksin, onlar da ölecekler" 'J3M âyetini okuyunca, hepsi de onun ölümüne 
inandılar ve böylece bu ayrılık da son buldu. Ayrıca Ebû Bekr dedi ki: "Kim 
Muhammed'e tapıyorsa, Muhammed ölmüştür; kim Muhammed'in Rabbine 
tapıyorsa, şüphesiz O, Hayy'dır, ölmez..." ܱQi 

(2) Bundan sonra Nebî'nin -selâm ona olsun gömüleceği yer hakkında ihtilâf 
ettiler. Mekkeliler onun, doğduğu, peygamber olarak gönderildiği, kıblesinin, 

28 



soyunun ve dedesi İsmail'in -selâm ona olsun- kabrinin bulunduğu yer 
oluşundan dolayı Mekke'ye götürülmesini istediler. Medîneliler ise, onun 
hicret ettiği ve yardımcılarının yurdu oluşundan ötürü Medine'ye gömülmesini 
istediler. Diğerleri onun Kutlu Topraklara götürülmesini ve Kudüs'te (Beytu'l- 
Makdis), dedesi ibrahim el-Halîl'in -selâm ona olsun- kabrinin yanma 
gömülmesini söylediler. Bu anlaşmazlık da Ebû Bekr es-Sıddîk'in, Allah'ın 
salât ve selâmı ona olsun Nebi' den şu hadîsi rivayet etmesi üzerine son buldu; 
"Peygamberler öldükleri yere gömülürler" ÜH1 Bunun üzerine o, Medine'deki 
odasına gömüldü. 

(3) Bundan sonra imamet konusunda anlaşmazlığa düştüler. Ensâr, Sa'd b. 
Ubâde el-Hazrecî'ye. Iü2i bey'at hususunda anlaştılar. Fakat Kureyş, "İmamet 
ancak Kureyş'te olur" dedi. Daha sonra Ensâr, kendilerine, Nebî'nin selâm ona 
olsun "İmamlar Kureyş'tendir" sözü rivayet edilince Kureyş'le uyuştu. 0121 
Ancak bu anlaşmazlık günümüze kadar sürmüştür; çünkü Dırâr veya Havâric, 
imametin Kureyş dışından da olabileceğini söylemiştir. 

(4) Bundan sonra Fedek ÜML ve salât ve selâm onlara olsun peygamberlerin 
bıraktıkları miras konusunda anlaşmazlığa düştüler. Sonra Ebû Bekrin, 
Nebi' den -salât ve selâm ona olsun- rivayet ettiği, "Peygamberler miras bı- 
rakmazlar" IU51 hadisi ile bu konu çözümlenmiş oldu. 

(5) Bundan sonra zekâtın gerekliliğine engel olanlar hakkında anlaşmazlığa 
düşüldü. Sonra onlarla savaşmanın icâb ettiği hakkında Ebû Bekr'in görüşünde 
birleştiler. 

Sonra peygamberlik tasladığı ve dinden çıktığı zaman Şam'a sürülünceye 16 
kadar Tuleyha'nm Hlöl savaşları ile uğraştılar. Sonra o, Ömer zamanında ye- 
niden İslâm'a döndü ve Sa'd b. Ebî VakkasiHl^ ile birlikte Kâdisiyye harbinde 
bulundu. Bundan sonra Nihâvend savaşında bulundu ve bu savaşta şehîd 
edilerek öldürüldü. 

Bundan sonra yalancı peygamber Museylime'nin ûisı savaşı ile Yüce Allah hem 
onun, hem de yalancı peygamber Secah Ü121 ve el-Esved b.Zeyd el-'Ansî'nin" 
I3M hakkından gelene kadar, uğraştılar. 

Sonra, Yüce Allah haklarından gelene kadar, dinden çıkan diğerlerinin 
savaşları ile uğraştılar. 

Bundan sonra Rum ve Acemlerle savaştılar ve Allah Müslümanlara fetih nasîb 
etti. Bütün bu işler olurken onlar, adalet, tevhîd, va'd ve vaîd ve dînin aslı ile 
ilgili diğer hususlarda hep aynı ve bir görüşte idiler. Onlar yalnızca dedenin 
mirasının babadan ve anadan, ya da babadan olan erkek ve kız kardeşlerle 
beraberliği gibi, fıkhın fer'î meseleleri ile akrabalık, ortaklık, iade, baba ve 
anadan veya kızla birlikte babadan veya oğulun kızından miras hakkı 
meseleleri ile benzerleri üzerinde anlaşmazlığa düştüler; ama onların bu 
konudaki anlaşmazlıkları sapıklık ve fitne doğurmadı. Onlar Ebû Bekr, Ömer 
ve Osman'ın hilâfetinin altı senesinde bu görüşte idiler. 



29 



(6) Bundan sonra, Ü^ll Osman'ın yaptığı işler üzerinde anlaşmazlığa düştüler. 
Bu iş de, ona zulme dilerek öldürülmesine kadar vardı. 

(7) Onun öldürülmesinden sonra, katilleri ve onu yardımsız bırakıp terkedenler 
hakkında, günümüze kadar süren bir anlaşmazlığa düştüler. 

(8) Bundan sonra, Ali ve Cemel Ashabı, Muâviye Ashabı, Ü221 iki Hakem Ebû 
Mûsâ el-Eş'arî' Û221 ü e Amr b. el-As'm hükümleri hakkında anlaşmazlığa 
düştüler. Bu da günümüze kadar sürdü. 

(9) Sonra, son sahabeler döneminde Ma'bed el-Cuhenî Ü241 Gaylân ed-Dımeşkî 
112%1-Ca'd b. Dirhenı'm J3M görüşlerinden dolayı kader ve istitâat konularında 
Kader iyye anlaşmazlığı doğdu. Abdullah b, Ömer H^l Câbir b. Abdîllah Ebû 
Hureyre, İbn Abbâs Enes Mâlik. Abdullah. Û^l 

(10) Bundan sonra Haricîler, Û221 kendi aralarında anlaşmazlığa düştüler ve her 
biri ötekilerini suçlayan yirmi fırkaya ayrıldılar. 

(11) Sonra el-Hasan el-Basrî H221 zamanında kader ve "iki yer arasında bir yer" 
(el-Menziletu beyne'l-Menzileteyn) Ü2H konularında Vâsıl b. Atâ'nul ÖM anlaş- 
mazlığı doğdu. Sonra ona, bid'atiyle Amr b. Ubeyd b. ÖM da katıldı. El: Hasan, 
her ikisini de meclisinden uzaklaştırdı Böylece Du ikisi, Basra mescidinin 
sütunlarından birinin dibine çekildiler (ve orada yer tuttular). Bunların ikisine, 
İslâm Ümmeti'nden olan fâsıkm ne mümin, ne de kâfir olduğu şeklindeki 
iddialarıyla Ümmet'ten ayrıldıkları için "Mu'tezile" dendi. 

(12) Râfıza'ya gelince, bunlardan Sebeiyye, bid'atlerini, Allah ondan razı olsun 
Ali zamanında ortaya koydular. Onlardan bir kısmı, Ali hakkında, "Sen 
ilâhsın" dediler. Bunun üzerine Ali, onlardan bir takımını yaktırdı ve İbn 
Sebe'yi ÜM Medâin dolaylarına sürdü. Ali'ye ilâh dedikleri için, bu fırka, İslâm 
Ümmeti'nin fırkalarından değildir. 

Râfıza, Allah ondan razı olsun Ali devrinden sonra dört kısma ayrıldı: 
Zeydiyye. ö^şi İmâmiyye, Keysâniyye ve Gulât (Aşırılar). Zeydiyye, İmâmiyye 
ve Gulât, herbiri diğerlerini küfürle suçlamak suretiyle aralarında bölündüler" 
Bunlardan Gulât'm, bütün fırkaları, İslâm fırkalarının dışındadır. Zeydivye ve 
İmâmiyye fırkaları ise, İslâm topluluğunun fırkalarından savılır. 

(13) Rey dolaylarındaki Neccâriyye de, ez-Za'ferânî'den sonra birbirini 
suçlayan fırkalara ayrıldılar. 

(14) Abdulvâhid b. Ziyâd'm kızkardeşinin oğlu Bekr'in yüzünden Bekriyye; 
Dırâr b. Amr'dan Dırâriyye ve Cehm b. Safvân'dan Cehmiyye'nin anlaş- 
mazlıkları doğdu. Cehm, Bekr ve Dırâr'm çıkışı, Vâsıl b. Atâ'nm sapıklıklarını 
ortaya koyduğu zaman olmuştur. 

(15) (Halîfe) Me'mûn ÜML döneminde, Hamdan Kırmıt ve Abdullah B. 
Meymûn el-Kaddâh'la Bâtmiyye dâvetiJ3M başladı. Bâtmiyye, İslâm toplu 
fırkalarından değil aksine bundan sonra açıklayacağımız üzre Mecûsî 
fırkalarmdandır. Horasan'da, Muhammed b. Tâhir b. Abdillah b. Tâhir' HML 
döneminde, Mücessime'den olan Kerrâmiye'nin anlaşmazlığı ortaya çıktı. 

30 



(16) Râfıza'dan Zeydiyye üç fırkaya ayrıldı. 

(I) Cârûdiyye, (2) Aynı zamanda Cerîriyye de denen Suleymâniyye ve (3) 
Butriyye. Bu üç fırkanın hepsi de, ayaklandığı sırada Zeyd b. Ali b. el-Huseyn 
b. Ali b. Ebî Tâlib'in imametinde birleştiler. Bu ayaklanma, Hişâm b. 
Abdilmelik ÖM zamanında olmuştur. 

(17) Onlardan Keysâniyye pek çok fırkadan meydana gelmekle birlikte, netice 
itibariyle iki fırka halinde özetlenebilir. Bunlardan biri, Muhammed b. el- 
Hanefîyye'nim ölmeyip sağ olduğunu iddia eder ve dönüşünü bekler. İd- 
dialarına göre o, Beklenen Mehdi (el-Mehdiyyu'l-Muntazar)'dir. 
Onlardan ikinci fırka, onun hayatta iken imam olduğunu, sonra öldüğünü, 
ölümünden sonra da imametin diğerlerine nakledildiğini kabul; ama ondan 
sonra imametin kime geçtiği konusunda ihtilâf ederler. 

(18) Zeydiyye, Keysâniyye ve Gulât'tan ayrı olarak İmâmiyyeye gelince., 
bunlar onbeş fırkadır: (1) Muhammediyye, (2) Bâkıriyye, (3) Nâvûsiyye, (4) 
Şumeytiyye, (5) Ammâriyye, (6) Hişâmiyye, ki bunlar Hişâm el-Hakern veya 
Hişâm b. Salim el-Cevâlîkî'ye uyanlardır, (12) Zurâre b. A'yun'a uyan 
Zurâriyye, (13) Yûnus el-Kummî'ye uyan Yûnusiyye, (14) Şeytân et-Tâk'a uyan 
Şeytâniyye, (15) Allah onlardan razı olsun Ali ve diğer sahabiler hak" -kında en 
aşırı görüşleri ileri süren Ebû Kâmil 'e uyan Kâmiliyye. 

İşte bunlar, Ravâfız fırkalarından türeyen yirmi fırkadır. Bunlardan üçü 
Zeydiyye, ikisi Keysâniyye ve onbeşi de İmâmiyye'ye mensuptur. 

(19) Onların aşırıları (Gulât) ise, imamların tanrılıklarını kabul ettiler. Şeriatın 
haram kıldığını helâl saydılar. Şeriatın farzlarının gerekliliğini. Bunlardan, 
sözgelişi, Beyaniyye, Müğîriyye Cenâhiyye, Mansûriyye, Hattâbivye Hulûliyye 
ve benzeri görüşleri savunanlar, İslâm'a" nisbet edilseler bile, İslâm 
fırkalarından değildir. Onları, bu bölümden sonra, ayrı bir yerde alacağız. 

(20) Hâricilere gelince., onlar da ayrılığa düşünce, yirmi fırka oldular. Adları 
şöyledir: (1) el-Muhakkimetu'1-ûlâ, (2) Ezârika, (3) Necedât, (4) Sufriyye, (5) 
Acâride. Bunlardan Acâride, kendi arasında birçok fırkaya ayrıldı. Bunlar: (6) 
Hâzımiyye, (7) Şuaybiyye (5) (8) Malûmiyye, (9) Mechûliyye, (10) Mâbediyye, 

(II) Ruşeydiyye, (12) Mukremiyye, (13) Hamziyye, (14) İbrâhîmiyye (15) 
Vâkıfiyye'dir. Onlardan İbâdiyye de şöylece fırkalara bölündü: 

(16) Hafsıyye, (17) Hârisiyye, (18) Yezîdiyye, (19) Ashâb-ı Tâat (Ashâbu Tâatin 
lâ-Yurâdullahu bihâ-Niyetsiz bir fiilin tâat olduğuna inananlar.) Bunlardan 
Yezîdiyye, Yezîd b. Ebî Uneyse'ye uyanlardır. "İslâm serîati âhir zamanda 
Acem'den gönderilecek bir peygamber tarafından ortadan kaldırılacaktır 
(nesh)" şeklindeki görüşlerinden dolayı, islâm fırkalarından değildir. Aynı 
durum Acâride'nin Meymûniyye, denen bir fırkası için de sözkonusudur. Bu 
da islâm fırkalarından değildir; çünkü bunlar, Mecûsîler" gibi, kız evlâtların 
kızları ve oğulların kızları ile evlenmeyi mubah saydılar. Yezîdiyye ve 



31 



Meymûniyye'yi, İslâm'a nisbet edilmekle birlikte, ne muslu-" inanlardan, ne de 
onların fırkalarından olanları anlatırken ele alacağız. 

(21) Hakdan ayrılan Kaderiyye ise, her biri diğerlerini küfürle suçlayan şu 
yirmi fırkaya ayrıldı: 

(I) Vâsıliyye, (2) Amriyye, (3) Huzeliyye, (4) Nazzâmiyye, (5) Murdâriyye, (6) 
Muammeriyye, (7) Sumâmiyye, (8) Câhıziyye, (9) Hâbıtiyye, (10) Hımâriyy el 

(II) Hayyâtıyy el (12)""Şahhâmiyye, (13) Salih Kubbenin taraftarları, (14), 
Merîsiyye, (15) Ka'biyye, (16) Cubbâiyye, (17) Hâşim b. el-Cubbâî'ye bağlı olan 
Behşemiyye işte yirmiiki fırka bunlardı.Ü^l 

Onlardan ikisi, Hâbıtiyye ve Hımâriyye, İslâm fırkalarından değildir. Bu kişini 
İslâm fırkalarından olmadığı halde, İslâm'a nisbet edilen mezhepleri anltırken 
ele alacağız: 

(22) Murcie ise üç sınıftır: Onlardan bir sınıf, imân konusunda irca' (geciktirme) 
ve kaderi, Kaderiyye, mezhebine göre anladılar. Bu yüzden onlar, Ebû Şimr el- 
Murciî, Muhammed b. Şebîb el-Basri ve el-Hâlidî gibi, Kaderiyye ve 
Murcie'den sayılırlar. 

Diğer bir sınıf da, imânda ircaı ileri sürdüler ve ameller ile kesb konusunda 
Cehm'in görüşüne meylettiler. Onlar, Cehmiyye ve Murcie topluluğundandır. 
Üçüncü sınıf ise, kader dışında icra' konusunda samimidir ve bunlar beş 
fırkadır: (1) Yûnusiyye, (2) Gassâniyye, (3) Sevbâniyye, (4) Tûmeniyye, (5) 
Merîsiyye. 

(23) Neccâriyye ise, bugün Rey' de ondan fazla fırkadır; ama aslında üç fırkaya 
irca edilebilir: 

(1) Burğusiyye, (2) Za'ferâniyye, (3) Mustedrike. 

(24) Bekriyye ve Dırâriyye'ye gelince., bunlardan herbiri, taraftan çok olmayan 
yalnızca bir fırkadır. Cehmiyye de, aynı şekilde, bir fırkadır. 

(25) Horasan'daki Kerrâmiyye üç fırkadır: 

(1) Hakâıkıyye, (2) Tarâıkıyye, (3) İshâkıyye. Fakat bu üç fırka birbirlerini 
küfürle suçlamaz; bu yüzden onların hepsini de bir fırka saydık. 

(26) Anlattığımız fırkaların tamamı, böylece yetmiş iki fırka eder. Onların 
yirmisi Ravâfız, yirmisi Havâric, yirmisi Kaderiyye, onu Murcie Üâll ki bunun 
üçü Neccâriyye, Bekriyye ve Dırâriyye'dir, Cehmiyye ve Kerrâmiyye.. böylece 
yetmişiki fırka eder. 

(27) Yetmiş üçüncü fırka, Sünnet ve Cemâat Ehli'dir. Bu fırka, hadîsi bir eğlence 
olarak ele alanlar hâriç, Hadîs ve Re'y sınıflarından meydana gelir. Bu iki 
sınıfın hukukçuları (fukahâ), kurrâ'ları (Kur'ân bilginleri), muhaddîsleri ve 
Hadîs Ehli'ne mensup kelâm bilginlerinin hepsi de, Yaratanın Birliği ve 
sıfatları, adaleti, hikmeti, isimleri ve vasıfları, peygamberlik ve imamet 
konuları, mükâfat veya mücâzât ve dînin aslı ile ilgili diğer meseleler hakkında 
aynı görüşte birleşmişlerdir. Onlar, ancak fer'î hükümlerden doğan helâl ve 
haram hakkında anlaşmazlığa düşerler; ama anlaşmazlığa düştükleri şeylerde 



32 



ne delâlet, ne de sapıklık vardır. Onlar "Kurtuluşa Ermiş Fırka" (el-Fırkatu'n- 
Nâciye)'dır. Yaratanın birliği ve kıdemini, ezelî sıfatlarının kıdemini ve teşbih 
veya tecsîm'e düşmeksizin O'nun görülebileceğini kabul etme ve Allah'ın 
kitapları ve resullerine ve İslâm şerîatinin sonsuzluğuna inanma, Kur'ân'm 
mubah kıldığını mubah kılma, Allah'ın Resulünün (s.a.s.) sünnetinden doğru 
olan hususları kabul etmekle beraber, Allah'ın haram kıldığını haram kılma, 
haşr ve neşr'e (kıyamet günü ve ölümden sonra dirilme), kabirde iki meleğin 
sorularına inanma ve Kevser havuzu ve mîzân'ı ikrar etme, onları 
birleştirmiştir. İmânına, Havâric, Ravâfız, Kaderiyye ve diğer sapık fırkaların 
bid'atlerinden birşey karıştırmaksızın, sözünü ettiğimiz bu görüşlere inanan bir 
kişi, Allah onun ömrünü bu inanç üzre sona erdirirse, Kurtuluşa Ermiş Fırka 
mensuplarmdandır. Ümmet'in büyük çoğunluğu, onun daha büyük sayıdaki 
toplulukları, Mâlik UM eş-Şâfn UM Ebû Hanîfe UM el-Evzâ'i UM es-Sevrî' UM ve 
bunların taraftarları ile Ehl-i Zânir UM nep ku görüşe katılmışlardır. 
Bu kısımda açıklamak istediğimiz şeyler, işte bunlardır. Bundan sonraki 
kısımda, sözünü ettiğimiz sapık fırkaların herbirinin görüşlerinin açıklamasını 
yapacağız inşâallah. UM 

ÜÇÜNCÜ KISIM 

SAPIK FIRKALAR 

Bu kısım, sapık fırkaların (Fıraku'1-Ehvâ 1 ) görüşlerinin ve onlardan herbirinin 
saçmalıklarının ayrıntılı açıklamaları hakkındadır. Bu kısım, aşağıdaki şekilde 
sekiz bölümden oluşmaktadır: 

1. Bölüm: Râfıza fırkalarının görüşlerinin açıklanması. 

2. Bölüm: Havâric fırkalarının görüşlerinin açıklanması. 

3. Bölüm: İ'tizal ve Kader fırkalarının görüşlerinin açıklanması. 

4. Bölüm: Murcie fırkalarının görüşlerinin açıklanması. 

5. Bölüm: Neccâriyye fırkalarının görüşlerinin açıklanması. 

6. Bölüm: Dırâriyye, Bekriyye ve Cehmiyye fırkalarının görüşlerinin 
açıklanması. 

7. Bölüm: Kerrâmiyye'nin görüşlerinin açıklanması. 

8. Bölüm: Sözünü ettiğimiz bu fırkaların pek çoğu içinde bulunan 
Müşebbinenin görüşlerinin açıklanması. 

Bütün bu bölümlerde, söylenmesi icâb eden şeyleri söyleyeceğiz inşâallah. UM 



1. RAVAFIZ 



33 



Bu kısmın (Üçüncü Kısım) bölümlerinden birincisi, Râfiza fırkalarının 
görüşlerinin açıklanması hakkındadır. 

Daha önce söylediğimiz gibi, bu takımdan Zeydiyye üç J3M Keysâniyye iki, 
İmâmiyye de onbeş fırkadır. Bunları (I) Zeydiyye, (II) İmâmiyye, sonra da (III) 
Keysâniyye sırasıyla ele alacağız inşâallah. ü^ü 

I. ZEYDİYYE 
I) Cârûdiyye 

Zeydiyye fırkasından el-Cârûdiyye hakkında: 

Herşeyden önce bunlar, Ebûl-Cârûd J3M diye bilinen bir şahsa uyanlardır. 

Onlar, Allah'ın salât ve selâmı ona olsun Nebinin, Ali'yi isim olarak değil de, 

özellikleri ile imamete tayin ettiğini iddia ettiler. Aynı zamanda onlar, Ali'ye 

bey'atı terketmekle, sahabenin de küfre girmiş olduklarını iddia etmişlerdir. 

Yine demişlerdir ki: 

"el-Hasan b. Ali ÜM Ali'den sonra imam idi. Sonra kardeşi el-Huseyn EM de, el- 

Hasan'dan sonra imamdı. 

Cârûdiyye, bu sıralama yüzünden, iki fırkaya ayrılmıştır. Bir fırka şöyle Gerçek 

şu ki Ali, imam olarak, oğlu el-Hasan'ı; el-Hasan da, kendisin, Sonra el- 

Huseyn'i tayin etmiştir. el-Hasan ve el-Huseyn' den sonra el-Hasan ve el- 

Huseyn'in oğulları arasında bir şûra konusu olmuştur. Böylece onlardan bilgili 

ve arif olmak şartıyla kılıcını çekip yoluna davetle ortaya çıkan kişi imam olur. 

Onlardan ikinci fırka ise, Ali'den sonra el-Hasan'ı ve el-Hasan' dan sonra el- 

Huseyn'i imamete tâyin eden, Allah'ın salât ve selâmı ona olsun bizzat 

Nebî'dir, iddiasında bulundular. 

Bundan sonra Cârûdiyye, Beklenen İmam (el-İmâmu'1-Muntazar) hakkında da 

çeşitli fırkalara ayrılmıştır. 

a) Onlardan biri, "beklemek" (el-intizâr) ile ilgili bir şahsı belirtmeyenlerdir. 
Demişlerdir ki: 

"el-Hasan ve el-Huseyn'in oğullarından kılıcını çeken ve yoluna çağıran 
herkes, imam olur." 

b) Onlardan bir diğeri de, Muhammed b. Abdillah b. el-Hasan b. el-Hasan b. 
Ali b. Ebi Tâlib'i ÖMl bekleyen; onun ne öldürüldüğünü, ne de ölümünü kabul 
eden fırkadır. Bunlar, onun hurûc ederek dünyaya sahip olacak Beklenen 
Mehdi (el-Mehdiyyu'1-Muntazar) olduğunu ileri sürerler. Bunların bu 
konudaki görüşleri, İmâmiyye' den Muhammediyye fırkasının Muhammed b. 
Abdillah b. el-Hasan b. el-Hasan b. Ali'yi bekleyişleri hakkındaki görüşleri 
gibidir. Û§â 

c) Onlardan bir fırka da, et-Tâlikân'm efendisi Muhammed b. el-Kâsım'ı 
bekleyen ve ölümünü kabul etmeyenlerdir. E^Zl 



34 



d) Onlardan biri de, Küfe' de ayaklanan Muhammed b. Ömer'i bekleyen ve 
onun ne öldürüldüğünü, ne de ölümünü kabul edenlerdir. Ö^l 
İşte bunlar, Cârûdiyye'nin görüşleridir. Allah'ın salât ve selâmı ona olsun 
Allah'ın Resulünün ashabını tekfir etmelerinden ötürü, küfürle suçlanmaları 
vâcibdir. H^â 

2) Suleymâniyye -veya- Cerîriyye 

Zeydiyye'den Suleymâniyye veya Cerîriyye hakkında ÖM Bunlar, Süleyman b. 
Cerîr ez-Zeydî'nin taraftarlarıdır. O, "İmamet bir şûra meselesidir ve Ümmet'in 
ileri gelenlerinden iki kişinin uyuşmaları ile gerçekleştirilebilir" der. O, 
mefdûl'ün (daha az üstün olan) imametini uygun görmüş ve böylece Ebû Bekr 
ve Ömer'in imametlerini kabul etmiştir. İddiasına göre Ümmet, bu ikisine 
bey'at etmekle, aslah'ı (en iyi-en doğru) terketmiştir; çünkü Ali, imamete, 
onlardan daha layık idi. Ancak Ümmet'in Ebû Bekr ve Ömer'e bey'atlarm d aki 
hatâ, ne küfrü, ne de fâsıklığı gerektirir. Süleyman b. Cerîr, (Osman'ı) I2M 
intikamcıların kendisinden öçlerini aldıkları bid'atlarmdan ötürü tekfir eder? 
Sünnet Ehli de, Süleyman b. Cerîr'i, Allah ondan razı olsun Osman'ı küfürle 
suçladığı için tekfir eder. Ü^l 

3) Butriyye (Betriyye=Ebteriyye) 

Zeydiyye'den Butriyye hakkındaki J3£21 Bunlar şu iki kişinin taraftarlarıdır: 
Biri el-Hasan b. Salih b. Hayy J3MI öteki de "el-Ebter" lakabıyla anılan Kesîru'n- 
Nevâdır. Ü^l Onların imamet konusundaki görüşleri, ne kötülemeye, ne de 
medhetmeye kalkışmaksızm Osman hakkında susmaları dışında, Süleyman b, 
Cerîr'in görüşü ile aynıdır. Bunlar, Sünnet Ehli katında, Süleyman b. Cerîr'in 
adamlarından çok daha iyi kabul görürler. Müslim b. el-Haccâc, "es-Sahîh" 
denen müsnedinde el-Hasan b. Salih b. Hayy' dan hadîs rivayet etmiştir. 
Muhammed b. İsmâîl el-Buhâri ise, "es-Sahîh"inde onun hadîsini nakletmemiş; 
ama "et-Târîhu'l -Kebîr" adlı kitabında şöyle demiştir: 

"el-Hasan b. Salih b. Hayy el-Kûfi, Semmâk b. Harb'den nakillerde bulunmuş 
(semr) ve 167/783 yılında ölmüştür. O, Hemedân smırlarmdandır ve künyesi 
de Ebû Abdillah'dır".H661 

Abdulkaahir der ki: 

Zeydiyye'den bu, Butriyye ve Suleymâniyye fırkalarının hepsi de, yine 

Zeydiyye'den olan Cârûdiyye'yi, Ebû Bekr ve Ömer'i tekfir ettikleri için, 

küfürle suçlarlar. Cârûdiyye de Suleymâniyye ve Butriyye'yi, Ebû Bekr ve 

Ömer'i tekfir ettikleri için, küfürle suçlar. 

Önderimiz Ebû'l-Hasan el-Eşrarî, "Makalât"mda, Zeydiyye'den kendilerine 

Ya'kûb isimli bir kişinin taraftarı oldukları için, Ya'kûbiyye denen bir 

35 



topluluğun Ebû Bekr ve Ömer'i benimsediklerinden (tevellî) ve fakat bu 
ikisinden uzaklaşanlardan (teberrî) uzaklaşmadıklarından söz eder.ÜiZl 
Abdulkaahir der ki: 

Zeydiyye'nin sözünü ettiğimiz bu üç fırkası şu görüşte birleşir Ü^Ü İslâm 
topluluğuna mensub olanlardan büyük günah işleyenler, temelli cehennemde 
kalacaklardır. Bu hususta onlar, "..Allah'ın yardımından ümidinizi kesmeyin, 
doğrusu kâfirlerden başkası Allah'ın yardımından ümidini kesmez" Ü^l buyurulduğu 
halde, kötülüklerinden dolayı, günahkârları ümitsizliğe sevkeden Hâricilere 
benzerler. Bu üç fırkaya ve mensuplarına hayatı süresince Zeyd b. Ali b. el- 
Huseyn b. Ebî Tâlib'in'b J3Z01 Zeyd' den sonra da oğlu Yahya b. 
Zeyd'inimametini ileri sürdükleri için, "Zeydiyye" denmiştir. Zeyd b. Ali'ye, 
Kûfelilerden onbeş bin kişi bey'at etmişti. Zeyd, onlarla birlikte, Hişâm b. 
Abdilmelik'in Irakeyn ÜZÜ üzerindeki âmili olan Irak Valisi Yûsuf b. Ömer es- 
Sakafî'ye I3Z21 karşı ayaklanmıştı. Onunla Yûsuf b. Ömer es-Sakafî arasındaki 
savaş sürerken, taraftarları ona, "Gerçek şu ki biz, düşmanlarına karşı sana, 
atan Ali b. Ebî Tâlib'e haksızlık eden Ebû Bekr ve Ömer hakkındaki görüşünü 
söyledikten sonra yardım edeceğiz" dediler. Bunun üzerine Zeyd, "Bu ikisi 
hakkında iyilikten başka bir şey söylemem ve babamdan da, onlar hakkında 
iyilikten başka şey söylediğini işitmedim. Ben atam el-Huseyn'i öldüren ve el- 
Harra ÖZ31 gününde Medine'ye saldıran; sonra da Allah'ın Evi'ni (Kabe) 
mancınıkla taşa tutup ateşe veren Ü2H Umeyye oğullarına karşı ayaklandım" 
dedi. Bunun üzerine onlar, ayrıldılar. O da onlara, "Beni bırakıp kaçtınız, 
terkettiniz (rafaztumûnî)" dedi. O gündenberi de onlara "Hafıza" dendi. 
Onunla birlikte Nadr b. Hazîme el-'Ansî ve Muâviye b. Yezîd b. Harise ile 
ikiyüz kadar insan kaldı ve bunlar da son nefeslerine kadar Yûsuf b. Ömer es- 
Sakafî'nin ordusuyla çarpıştılar. Zeyd öldürüldü, sonra kabrinden çıkarıldı ve 
idam edildi; bundan sonra da cesedi yakıldı. 

Oğlu Yahya b. Zeyd ise Horasan'a kaçtı ve Cuzcân dolaylarında Horasan valisi 
Nasr b, Seyyâr'a J3Z51 karşı ayaklandı. Bunun üzerine Nasr b. Seyyar, Selm b. 
Ahûz el-Mâzinî' ÖZ61 üçbin kişilik bir kuvvetle onun üstüne yolladı ve onlar da 
Yahya b. Zeyd'i öldürdüler. Onun Cuzcân' daki türbesi meşhurdur. 
Abdulkaahir der ki: 

Küfe râfızîleri vefasızlık ve cimrilikle vasıflandırılmışlardır. O kadar ki, bu iki 
hususla ilgili olarak onlar hakkında, "Kûfeli'den daha cimri; Kûfeli'den daha 
hâin ve vefasız" deyimi söylenir olmuştur. Onların vefasızlık ve hainliklerinin 
şu üç örneği pek meşhurdur: 

a) Onlar, Allah ondan razı olsun Ali'nin şehid edilmesinden sonra oğlu el- 
Hasan'a bey'at ettiler. Fakat o, Muâviye'ye karşı savaşa çıkınca, ona Medâin 
yolunda ihanet ettiler ve Sinan el-Cu'fî, onun böğründen dürterek atından 
aşağı düşürdü. Bu olay, onun Muâviye ile anlaşmasının sebeplerinden biri idi. 



36 



b) Onlar, Allah ondan razı olsun el-Huseyn b. Ali'ye mektup yazdılar ve onu, 
Yezîd b. Muâviye'ye I3ZZ1 karşı, kendisine yardım etmek üzere Kûfe'ye ça- 
ğırdılar. Böylece o, onlar tarafından aldatıldı. Onlara gitmek üzere yola çıktı; 
ama Kerbelâ'ya varınca, onlar el-Huseyn'e ihanet ettiler ve el-Huseyn ile 
ailesinin çoğunluğu Kerbelâ'da şehid edilinceye kadar, ona karşı Ubeydullah b. 
Ziyâdla I2M elbirliği halinde oldular. 

c) Onlar, Yezîd b. Ali b. el-Huseyn b. Ali b. Ebî Tâlib'in safında, Yûsuf b. Ömer 
üzerine yürüyüşe geçtikten sonra, ona ihanet ettiler. Sonra ona ettikleri bey'atı 
bozdular ve onu, savaşın en kızgın anında ölümüne terkettiler. İşte onun 
başına gelen şey de bu idi. ÜZ21 

II. Keysâniyye 

Râfıza'dan el-Keysâniyye hakkında J3M Bunlar, el-Muhtâr b. Ebî Ubeyd 
Sakafî'ye EMİ uyanlardır. el-Muhtâr, el-Huseyn b. Ali b. Ebû Tâlib'in öcünü 
almak üzere ayaklandı ve Kerbelâ'da el-Huseyn'i şehîd edenlerin pekçoğunu 
öldürdü. Adı el-Muhtâr olmakla birlikte, Keysân da deniyordu. Yine 
söylendiğine göre o, görüşlerini, Allah ondan razı olsun Ali'nin adı Keysân 
olan azadlı kölesinden almıştı. 
Keysâniyye, iki hususta birleşen birçok fırkaya ayrılmıştır: 

a) Bunlardan birincisi, Muhammed b. el-Hanefiyye'nin ÖM imameti hakkındaki 
görüşleridir. Nitekim el-Muhtâr b. Ebî Ubeyd de, insanları ona çağırıyordu. 

b) ikincisi de, Güçlü ve Ulu Allah'a bedâ' (Allah'ın fikrini değiştirmesi, yeni bir 
görüş ortaya koyma) 'yi uygun görme hakkındaki görüşleridir. Bu 
bid'atlerinden dolayı, Yüce Allah'a bedâ"yi uygun görmeyen herkes, onların 
tekfir edilmelerini kabul ettiler. 

Keysâniyye, Muhammed b. el-Hanefiyye'nin imamet sebebi hakkında ayrılığa 
düştüler. Onlardan bir kısmı, onun, babası Ali b. Ebî Tâlib (r.a.)'den sonra 
imam olduğunu ileri sürer ve buna, Ali'nin, Cemel savaşında, sancağı ona 
verdiğini ve şöyle söylediğini delil getirirler: 
Baban gibi saldır ki yüceltilesin. 
Köpürmedikçe, savaşta bir hayır yoktur. 
Onlardan diğerleri derler ki: 

Ali'den sonra imamet el-Hasan'mdı. el-Hasan'dan sonra imamet, Yezîd b. 
Muâviye'ye bey'at etmesi istendiğinden, Medine'den Mekke'ye kaçtığı zaman 
kardeşi el-Huseyn'in vasiyeti üzerine Muhammed b. el-Hanefiyye'ye geçmiştir. 
Muhammed b. el-Hanefiyye'nin imametini ileri sürenler de ayrılığa düş- 
müşlerdir. 

Onlardan, kendilerine "el-Kerbiyye" denen Ebû Kerb ed-Darîr'in ÖM 
taraftarları şu iddiada bulunmuşlardır: Muhammed b. el-Hanefîyye sağdır, 
ölmemistir. O, Radva dağmdadır ve yanında yiyeceklerini sağladığı su ve bal 

37 



pınarları vardır. Sağında bir Aslan, solunda da bir panter, onu ortaya çıkacağı 

(hurûc) zamana kadar düşmanlarından korumaktadır. O, Beklenen Mehdi (el- 

Mehdiyyu'l-Muntazar) ' dir, 

Keysâniye'nin öteki takımı, Muhammed b. el-Hanefîyye'nin öldüğüne 

inanmışlar ve ondan sonraki imam konusunda ayrılığa düşmüşlerdir. Böylece 

onların arasında, imametin ondan sonra, kardeşinin oğlu Ali b. el-Huseyn 

Zeynelâbidîn'e GM geçtiğini iddia edenler olmuştur. 

Yine onların arasında, imametin ondan sonra Ebû Hâşim Abdullah b. 

Muhammed b. el-Hanefîyye'ye J3£5i intikal ettiğini söyleyenler vardır. Bunlar, 

Ebû Hâşim' den sonraki imam konusunda ayrılığa düşmüşlerdir. Bir kısmı, 

imametin, Ebû Hâşim'in vasiyeti ile Muhammed b. Ali b. Abdillah b. Abbâs b. 

Abdilmuttalib 1 J3M geçtiğini söylemiştir. Bu görüş, er-Râvendiyye'nindir. Bir 

kısmı da, imametin, Ebû Hâşim' den sonra Beyân b. Sem'ân'UM ait olduğunu 

iddia etmiş ve demişlerdir ki: 

"Yüce Allah'ın ruhu, Ebû Hâşim'de idi. Sonra ondan Beyân'a geçmiştir." 

Onlardan bir kısmı da, bu ruhun, Ebû Hâşim'den Abdullah b. Amr b. Harb'e 

EM geçtiğini ileri sürmüştür. Bu fırka, Abdullah b. Amr b. Harb'in ilâhlığmı 

iddia etmiştir. 

Beyâniyye ve Harbiyye fırkalarının ikisi de Gulât fırkalarmdandır. Bunları, 

Gulât fırkaları anlatacağımız bölümde ele alacağız. 

Şâir Kuseyyir' ܧ21 Muhammed b. el-Hanefîyye'nin ölümünü kabul etmeyerek 

sağ olduğunu iddia eden Keysâniyye mezhebine mensuptu. Nitekim bir 

kasidesinde diyor imamlar Kureyş'tendir; Hakk'm dostları birbirine eşit 

dörttür. 

Ali ve onun üç oğlu; onlar torunlardır; onlardan gizli bir şey yoktur. 

Torunlardan biri imân ve doğruluk torunudur. Bir torunu da Kerbelâ'da 

kaybetmiştir. 

Bir torunu ise, önünde sancakla süvarilere komutanlık edene kadar ölümü 

tatmayacaktır; 

O kaybolmuştur; bir süre halkın arasında görünmez; Radvâ dağmdadır; 

yanında da bal ile su vardır. 

Abdulkaahir der ki: 

Onun bu beyitlerine, şu sözlerimizle cevap verdik: 

Hak' km dostları dörttür; ancak "iki kişinin ikincisi" nin H2Q1 şöhreti kendini 

geçmiştir. 

Kâinatın Faruk'u imam olarak ışıklarını saçtı ve ondan sonra da Zu'n-Nûreyn 

ölümünü karşıladı. 

Onlardan sonra Ali, imanı olarak ışıklarını saçtı. Benim verdiğim bu sıra içinde 

geldiler; takdir böyle indi. 

Andıklarımıza buğz eden lanetlenmiştir ve cezasını cehennem ateşinde 

çekecektir. 



38 



Râfızîler, Hıristiyanlar gibi, şaşkınlığa düşmüştür ve şaşkınlıkları için de bir 
ilâç yoktur. 

Yine Kuseyyir, kendi Rafızîliği hakkında şunu söylemiştir: 
İbnu Ervâ EM ve Hâricilerin yolundan Allah'a sığındım (teberrî); Ömer ve 
Atîk'ten EM de, Emîru'l-Mü'minîn olarak ilan edilince uzaklaştım (teberrî); 
Bu iki beyte de şöylece cevap verdik: 

Sen, bir kavme duyduğun buğzla Allah 1 dan uzaklaştm; oysa Allah, onlarla 
mü'minlere hayat vermiştir. 

Sana, İbnu Ervâ'nmki değil, senin buğzun zarar verir ve muttakîye buğz etmek 
kâfirlerin dînidir, 

Râfızîlerin hepsine rağmen, Ebû Bekr bizim hak imamımızdır. 
Kâinatın Faruk'u Ömer'e de hakkıyle Emîru'l-Mü'minîn denir. Kuseyyir, bir 
kasidesinde de şöyle der: 
Doğrusu Vasî'ye de ki: 

Canım sana feda olsun! Sen bu dağda oturuyorsun. 

Aramızdan sana uyanlara ve seni halîfe ve imam olarak adlandıranlara eziyet 
ettiler. 

Dünyanın insanları, sana, aralarında kaldığın altmış yıl süresince düşmanlık 
ettiler. 

İbnu Havle EM ölümü tatmadı ve toprak da onun kemiklerini içine almadı. 
O, melekler ona söz söylemek üzere etrafında dönüşürlerken, Radvâ va- 
dilerinde akşamladı. 

Onun her gün için rızkı ve suyu vardır ve onlarla yiyeceği sağlanır. 
Bu şiire, şu sözlerimizle cevap verdik: 

Ömrünü, kemiklerini toprağın kucakladığı birini beklemekle tükettin. 
Radvâ vadisinde, etrafında meleklerin söz söylemek üzere dönüşüp durdukları 
bir imanı yoktur. 

Onun yanında, yiyeceğini sağladığı ne bal, ne su, ne de içecek bir şey vardır. 
Babasının ölümü tadışı gibi, İbnu Havle de ölümü tatmıştır. 
Eğer değeri ve yüceliğinden dolayı bir adam temelli yaşasaydı, şüphe yok kî 
Mustafa daima yaşardı. 

es-Seyyîd el-Himyeri EMadıyla bilinen şâir de, Muhammed b. el-Hanefîyye'yi 
bekleyen ve onun, tekrar ortaya çıkışma izin verileceği güne kadar Radvâ 
dağında tutulduğunu ileri süren Keysâniyye mezhebinden idi. Bu sebepten o, 
bir şiirinde şöyle söylemektedir: 

Fakat dünyadaki herkes fânidir; bu, imamları Yaratan'm hükmüdür. 
Muhammed b. el-Hanefîyye'nin imameti hakkındaki Keysâniyye 'nin çağırışını 
yapan ilk insan, el-Muhtâr b. Ebî Ubeyd es-Sakafîdir. Bunun sebebi şu idi: 
Ubeydullah b. Ziyâd, Müslim b. Akîl EM Ve el-Huseyn b. Ali'nin -Allah ondan 
razı olsun- şehîd edilmeleri işini bitirince, ona, Müslim b. Akîl ile ayaklanan ve 
sonra gizlenen kişinin el-Muhtâr b. Ebî Ubeyd olduğu söylendi. Bunun üzerine 



39 



Ubeydullah, onun, huzuruna getirilmesini emretti. el-Muhtâr, Ubeydullah'm 
huzuruna girince, elindeki çomağını ona fırlattı ve böylece onun gözünü 
parçaladı. Bunun üzerine de o, el-Muhtâr'ı hapsetti. Daha sonra bir kısım 
halkın, kendisinden, el-Muhtâr'a şefaat etmesini istemeleri üzerine, onu 
hapisten çıkardı ve, "Sana üç gün mühlet veriyorum. Bu süre içinde Küfe' den 
çıkar gidersen ne âlâ! Aksi halde boynunu uçururum" dedi. Bunun üzerine el- 
Muhtâr, Kûfe'den Mekke'ye kaçtı ve Abdullah b. ez-beyr'e ÜM bey'at etti. el- 
Muhtâr, İbnu'z-Zubeyr'in, Yezîd b. Muâviye'nin el-Huseyn b. Numeyr es- 
Sekûnî kumandasındaki ordusuyla çarpışmasına kadar onunla kaldı, el- 
Muhtar "in Şamlıları altetme arzusu, bu savaşlarda alabildiğine şiddetlendi. 
Sonra Yezîd b. Muâviye öldü ve Şam ordusu, Şam'a döndü. Hicaz, Yemen, Irak 
ve İran'ın yönetimi, İbnu'z-Zubeyr'e kalmış oldu. el-Muhtâr, İbnu'z-Zubeyr'in 
sert davranışlarıyla karşılaştığından, Kûfe'ye kaçtı. O sırada Küfe valisi, 
Abdullah b. ez-Zubeyr'in emri altında olan Abdullah b. Yezîd el-Ensârî H2Z1 idi. 
el-Muhtâr Kûfe'ye varınca Küfe ve Medâin'e kadar uzanan bölgelerdeki 
taraftarlara (Küfe şiîleri) elçilerini gönderdi; onları Allah ondan razı olsun el- 
Huseyn b. Ali'nin öcünü almak üzre ayaklanacağına söz vererek, kendine 
bey'at etmeye çağırdı. Ayrıca onları, Muhammed b. el-Hanefiyye'yi tanımaya 
çağırdı ve İbnu'l-Hanefıyye'nin kendisini halîfe olarak seçtiğini ve yine İbnu'l- 
Hanefiyye'nin, onlara, kendisine (el-Muhtâr) itaat etmelerini emrettiğini ileri 
sürdü. İşte bu sıralarda da İbnu-z-Zubeyr, Abdullah b. Yezîd el-Ensâri'yi Küfe 
valiliğinden azletmiş ve yerine, Abdullah b. Muti' el-Adavî'yi J3M tayin etmişti. 
el-Muhtâr'a gizlice bey'at edenler, onun etrafında toplandılar ve sayıları da 
onyedi bin kişiyi bulan bir topluluktu. el-Muhtâr'm bey'atma, devrinde ondan 
cesur biri daha bulunmayan Abdullah b. el-Hırr Û221 ile Küfe şiîleri arasında 
ondan daha yakışıklısı ve daha çok taraftarı olmayan İbrâhîm b. Mâlik el-Eşter' 
120Qlde girmişlerdi. el-Muhtâr, bu kuvvetle, o sırada yirmi bin kişiye kumanda 
etmekte olan Küfe valisi Abdullah b. Muti'ye karşı çıktı. Aralarındaki savaş 
günlerce sürdü. Sonuçta, Zubeyrîler bozguna uğratıldılar ve el-Muhtâr da Küfe 
ve dolaylarını hâkimiyeti altına almış oldu. J^J Ayrıca o, Kerbelâ'da el-Huseyn 
b. Ali'ye karşı çarpışmış olan Kûfe'deki herkesi öldürdü. Sonra halka bir ko- 
nuşma yaptı ve bu konuşmasında şöyle dedi: 

"Dostlarına yardım, düşmanlarına da yenilgi vaad eden ve her ikisinin de 
zamanın sonuna kadar, kesin bir takdir ve mutlak olacak bir sözle bağlayan 
Allah'a hamd olsun! 

"Ey insanlar! Biz, Dâvetçinin çağrısını işitmiş ve onun, erkek ve kadın kaç 
isyankâr ve kaatil bulunduğuna dair görüşünü kabul etmiş bulunuyoruz. Ey 
Allah'ın kulları! Doğru yolda olanın bey'atma ve düşmanlarıyla çarpışmaya 
koşunuz. Gerçek şudur ki ben, sözlerinden cayanlarm tepelerine dikilecek ve 
Peygamberlerin Sonuncusunun kızının oğlunun hakkını arayacağım!" 



40 



Sonra muhafız komutanına, Ömer b. Sa'd'm £021 evine giderek başını getirmek 
vazifesini verdi. Sonra onun oğlu Ca'fer b. Ömer'in kafasını kesti ki, bu şahıs, 
el-Muhtâr'm kızkardeşinin oğlu idi. Bunun üzerine, "Bu, el-Huseyin'in, şu da 
el-Huseyn'in büyük oğlunun başı içindir" dedi. Sonra ibrahim b. Mâlik el- 
Eşter'i altı bin kişi ile, o sırada Abdulmelik b. Mervân'm üzerlerine vali olarak 
tâyin ettiği, seksen bin kişilik Suriye ordusunun başında, Musul'da bulunan 
Ubeydullah b. Ziyâd'a karşı savaşa gönderdi. İki ordu Musul kapısında 
karşılaştıklarında, Şam ordusu bozguna uğradı ve onlardan yetmiş bin kişi 
savaş meydanında öldürüldü. Ubeydullah b. Ziyâd ve el-Huseyn b. Numeyr 
es-Sekûnî 12031'de öldürüldü. İbrahim b. el-Eşter, onların kafalarını el-Muhtâr'a 
gönderdi. el-Muhtâr, Küfe, el-Cezîre ve Ermenistan sınırlarına kadar Irakeyn'in 
idaresini eline geçirince, kâhinliğe başladı ve kâhinlerin seçili sözleri gibi, seçili 
ve kafiyeli sözler söyler oldu. Ayrıca onun, kendisine vahy geldiğini iddia 
ettiği de rivayet edilir. Onun seçili sözlerinden bir bölümü şöyledir: 
"Kur'an'ı indiren, Furkân'ı açıklayan, dinleri koyan ve isyanı beğenmeyen 
Allah'a and olsun ki, Ezd ve Umân'm, Mezhic ve Hemdân'm, Nehd ve 
Havları'm, Bekr ve Hezzân'm Su'al ve Nebhân'm, 'Abs ve Zubyân'm, Kays ve 
Gaylân'm âsilerini öldüreceğim." (Emâ ve'1-lezî enzele'l-Kur'ân, ve beyye-ne'l- 
Furkân, ve şerea'l-edyân, ve kerihe'l-isyân; le-aktulenne'1-bağâte min Ezd-i 
Uman, ve Mezhic ve Hemdân, ve Nehd ve Havlan, ve Bekr ve Hezzân, ve Su'al 
ve Nebhân, ve 'Abs ve Zubyân, ve Kays ve Gaylân.) 
Sonra dedi ki: 

"İşitici, Bilici, Yüce, Ulu, Hakim, Rahman ve Kahin olan Allah'a and olsun ki, 
Temimi oğullarının ileri gelenlerini baştan sona silip süpüreceğim!" (Ve 
hakku's-Semîu'1-Alî, el-Aliyyu'1-Azîm, el-Azîzu'1-Hakîm, er-Rahmanu'r- 
Rahîm, le-a'rekenne 'arke'1-edîm, Eşrefe Benî Temim.). 

Sonra el-Muhtâr'm faaliyetleri, İbnu'l-Hanefiyye'ye ulaştı. Bu durumda dinî bir 
fitneden endişe etti. Ve böylece, imametine inananların, kendi etafmda 
toplanmalarını sağlamak için, Irak'a gitmek istedi. el-Muhtâr da bunu işitti ve 
başkanlığı ile velayeti elinden gideceği için, onun Irak'a gelmesinden korktu ve 
askerlerine şöyle dedi: "Gerçek şu ki biz, Mehdî'ye bey'at etmişizdir. Ancak 
Mehdinin bir özelliği vardır. Şöyle ki, ona bir kılıçla vurulur' eğer kılıç derisini 
kesmezse, o Mehdî'dir." Onun bu sözü, İbnu'l-Hanefîyye'ye ulaştırıldı. Bunun 
üzerine o, el-Muhtâr'm kendisini Kûfe'de öldürmesinden korkarak Mekke'de 
kaldı. 

Sonra el-Muhtâr, Râfızîlerin Gulât'mdan olan Sebeiyye tarafından aldatıldı. 
Bunlar ona, "Sen bu devrin hüccetisin" dediler ve onu, nübüvvet iddiasına 
götürdüler. Bunun üzerine o da, özel dostları yanında, bu iddiayı ileri sürdü ve 
kendisine vahy geldiğini iddia etti; sonra da secîli bir biçimde şöyle dedi: 
"Yürüyen bulutlara, şiddetli azaba, çabuk hesaba, Azîz ve Zengin Verici'ye ve 
üstün gelenlerin en Güçlüsüne and olsun ki, iftiracı, yalancı, derecesiz 



41 



günahkâr İbnu Şihâb' J^M kabrini açıp ölüsünü çıkaracağım. Sonra Âlemlerin 
Rabbi'ne, emniyetli ülkenin (Mekke -Medine) Rabbi'ne and olsun ki, bâtıl 
şeylerin etrafında toplanan ve bana karşı sözler uyduran alçak şâiri, Mârika'nm 
râcizini, kâfirlerin dostlarını, zâlimlerin yardımcılarını, şeytanın kardeşlerini 
öldüreceğim. Sözlerim güzel ahlâk, iyi işler, hayır görüşler ve mutlu nefis 
sahibi olanlar için değildir." 

Bundan sonra tekrar konuştu ve hutbesinde şöyle dedi: 
"Beni görücü kılan, kalbimi aydınlatarak nurlandıran Allah'a hamd olsun... 
Allah'a and olsun ki, bu bölgedeki bütün oturulan yerleri yakacağım, kabirleri 
deşeceğim ve oralardaki göğüslere şifâ vereceğim. Yol gösterici ve yardımcı 
olarak Allah yeter." 
Sonra yemin etti ve dedi ki: 

"Rabbu'l-Haram'a, Kutlu Ev'e, (Kabe'nin) Kutlu Köşesi'ne, Saygı duyulan 
Mescid'e ve Kalem Sâhibi'nin hakkına and olsun ki, benim için, tâ buradan 
İzam'a EQ51 SO nra da Zû-Selem'in J2Q6l kenarlarına kadar bir âlem 
yükseltilecektir." 
Sonra dedi ki: 

"Doğrusu göklerin Rabbi'ne and olsun ki, gökten ateş indirilecek ve o, Esmâ'nm 
evini yakacaktır." Bu söz Esma' b. Hârice'ye I2QZ1 ulaştı. Bunun üzerine o, "Ebû 
İshâk, benim için, seçili sözler söyledi ve muhakkak ki o, evimi de yakacaktır" 
dedi ve evinden kaçtı. el-Muhtâr, geceleyin onun evine, yakması için birini 
gönderdi ve yanındakilere de ateşin semâdan indiğini ve evi yaktığını 
göstermek istedi. 

Sonra Kûfeliler, bazı şeylerde kehânette bulunması için, el-Muhtâr'a çıktılar. 
Sebeiyye, Küfe halkının köleleri ile birlikte onun etrafında toplandılar, çünkü o, 
onlara efendilerinin mallarından vermeye söz vermişti. Nitekim o, onlarla 
birlikte, kendisine karşı çıkanlarla çarpışmış ve onları yenerek birçoğunu 
öldürmüş ve birçoğunu da esir almıştı. Esir edilenler arasında kendisine, 
Surâka b. Mirdâs el-Bârikî J2Q§1 denen bir adam vardı. Bu adam, el-Muhtâr'm 
huzuruna getirildi. el-Bârikî, el-Muhtâr'm kendisinin öldürülmesini 
emretmesinden korkarak, kendisini esir eden ve el-Muhtâr'm huzuruna 
getirenlere hitaben şöyle dedi: 

"Bizi esir edenler, ne sizlersiniz, ne de sizler bizi gücünüzle yenilgiye 
uğrattınız. Bizi bozguna uğratanlar, askerlerinizin üstünde benekli atlar 
üzerinde gördüğümüz meleklerdir." Onun bu sözü, el-Muhtâr'ı hayrete 
düşürdü ve onu serbest bıraktı. Bunun üzerine o, Basra'da Mus'ab b. ez- 
Zubeyr'e I2Q2i S ığ m dı ve oradan, el-Muhtâr'a, şu beyitleri yazıp gönderdi: 
Doğrusu Ebû İshâk' a susmuş benekli siyah atları gördüğümü bildiriniz. 
Gözlerime, görmedikleri şeyleri gösteririm ve her iki gözüm de bunun bir 
uydurma olduğunu bilir. 



42 



Senin vahyini inkâr ediyorum ve ölüme kadar, senin öldürülme işini kendime 
adak kıldım. 

Sözünü ettiğimiz bu şeyde, el-Muhtâr'm kehânetinin sebebi ve kendisine vahy 
geldiği iddiası görülebilir. 

Onun Aziz ve Celîl olan Allah'a bedâ'yı caiz görüşünün sebebine gelince., bu 
da şöyle olmuştur: 

ibrahim b. el-Kşter'e, el-Muhtâr'm kehânetlerde bulunduğu ve kendisine vahy 
geldiği haberi ulaşınca, el-Muhtâr'a yardımdan vazgeçti ve el-Cezîre ülkelerini 
kendi adına yönetti. Mus'ab b. Zubeyr de, İbrahim b. el-Eşter'in artık el- 
Muhtâr'a yardım etmediğini öğrenince, el-Muhtâr'ı yok etmeyi arzuladı. 
Ubeydullah b. el-Hırr el-Cu'fî I21Q1 Muhammed b. el-Eş'as el-Kindî 12111 allarını ve 
kölelerini ele geçirdiği için, el-Muhtâr'a karşı kinle dolu olan K'feli ileri 
gelenlerin pek çoğu ona katıldılar. Böylece Mus'ab, kendi yanında bulunan 
yedibin kişiden başka Kûfe'li ileri gelenlerden kendisine katılanlarla birlikte 
Basra'dan yola çıktı. Mus'ab, ordusunun ileri koluna Ezd'li raftarları ile birlikte 
el-Muhelleb b. Ebî Sufra'yı 12121 tayin etti. Süvarilerin kumandasını Ubdeydullah 
b. Ma'mer et-Temîmıye 12121 verdi. el-Ahnef b. Kavs'ı I2M da Temîm'li atlıların 
kumandasına getirdi. Bunların hareket haberleri el-Muhtâr'a ulaşınca, 
kumandam Ahmed b. Şumayt'ı 12151 seçme askerlerinden oluşan üç bin kişi ile 
Mus'ab'ı öldürmek üzere gönderdi ve onlara zaferin kendilerinde olacağını 
bildirdi; kendisine de bu yolda vahy geldiğini iddia etti. İki ordu, Medâin'de 
karşılaştı ve el-Muhtâr'm taraftarları hezimete uğradı ve önderleri İbnu Şumayt 
ile el-Muhtâr'm kumandanlarının pek çoğu öldürüldüler. Geride kalanlar el- 
Muhtâr'a döndüler ve ona, "Düşmanlarımız üzerine bize niçin zafer vaad 
ettin?" dediler. O da, "Yüce Allah, bana böyle söz vermişti; ama bu fikrini 
değiştirdi (bedâ 1 )" dedi ve Aziz ve Celîl olan Allah'ın şu sözünü delil olarak 
ileri sürdü: 

"Allah dilediğini mahveder, dilediğini bırakır I2M Keysâniyye'nin bedâ' 
hakkındaki görüşünün sebebi, işte bu idi. 

Sonra el-Muhtâr, Mus'ab b. ez-Zubeyr'i, Kûfe'nin ilçelerinden Mizâr'da 
öldürme işini bizzat kendi üstüne aldı. Bu olayda Muhammed b. el-Eş'as el- 
Kindî öldürüldü. Bunun üzerine el-Muhtâr, "el-Huseyn'i öldürmüş olanlardan, 
ondan başkası kalmamış olduğundan, onun ölümü beni sevindirdi. Artık 
bundan sonra ölüme aldırmam" dedi. Sonra el-Muhtâr ve taraftarlarının 
hezimeti vuku buldu, ve onlar Kûfe'de imamet konağına kaçtılar ve kendisini 
bu konakta, dörtyüz taraftarı ile birlikte. Mus'ab, onları, burada yiyecekleri 
bitene kadar üç gün muhasara etti. Sonra dördüncü günde öldürülme isteği ile 
çıkış hareketinde bulundular. Böylece öldürüldüler; el-Muhtâr da onlarla 
birlikte öldürüldü I21Z1 Onu, kendilerine Tarif denen iki kardeş öldürdü. Bu iki 
kardeş, Benû Hanîfe'den Abdullah b. Decâce'nin oğulları idiler. A'şâ Hemdân, 
bu konuda der ki: 

43 



Ben haber verdim ve haberler de, el-Mizâr'da geçen facialardan dolayı büyür; 

Sapık bir yolda oldukları için vuku bulmuşsa da, kavmimin yok edilmesi beni 

sevindirmedi; 

Ancak ben, Ebû İshâk'm cezasını ve ayıbını çekmiş olmasından sevinç 

duydum. 

İşte bu, Keysâniyye'nin Güçlü ve Ulu Allah'a bedâ' isnâd edişlerinin sebebinin 

açıklanmasıdır. 

Muhammed b. el-Hanefîyye'yi bekleyen ve onun, ortaya çıkmasına izin 

verileceği güne kadar Radvâ dağında sağ ve mahpus olduğunu iddia eden 

Keysâniyye, Muhammedm burada hapsedilmesinin sebebi ile ilgili aşağıdaki 

iddiaları yüzünden ayrılığa düştüler: 

Onlardan bir kısmı, "Allah'ın işleri gizlidir; onları Ondan başkası bilemez; bu 

yüzden hapsinin sebebi bilinemez" dediler. 

Onlardan bir kısmı da şöyle diyordu: 

"Gerçek şu ki Yüce Allah, Muhammed b. el-Hanefiyye'yi, el-Huseyn b. Ali'nin 

şehîd edilmesinden sonra Yezîd b. Muâviye'ye gittiği, ondan âmân dilediği ve 

yardımlarını kabul ettiği, sonra da İbnu'z-Zubeyr meselesi üzerine Mekke'den 

İbnu'z-Zubeyr'den kaçarak Abdulmelik b. Mervân'a sığındığı için, 

cezalandırmıştır." Bunların iddiasına göre, arkadaşlarından Amir b. Vasile el- 

Kinânî onun huzuruna gitmiş ve bu gidişi ile ilgili olarak, onun taraftarlarına 

şöyle demiştir: 

Ey kardeşlerim, ey taraftarlarım! Uzaklaşmaymız ve el-Mehdî'ye yardım ediniz 

ki, hidâyet olunasmız; 

Cömert Muhammed, ey Muhammed! Temiz ve doğru imam sensin; 

Dinsiz olan İbnu'z-Zubeyr es-Sâmirî ve bizim kendisine yöneldiğimiz biri 

değil... 

Ama bunlar dediler ki: 

Doğrusu onun İbnu'z-Zubeyr ile savaşması ve kaçmaması gerekirdi. Onunla 

savaşmadığı için, Rabbine karşı geldi. Yine aynı şekilde o, Abdulmelik b. 

Mervâna yönelmekle de O'na karşı geldi. Fakat bundan da önce o, Yezîd b. 

Muâviye'ye yönelmekle zaten O'na isyan etmişti. Bundan sonradır ki o, 

yolundan Taife İbnu Mervân'a döndü. İbnu Abbas orada vefat etmiş ve onu da 

Tâif de İbnu'l-Hanefiyye defnetmişti. Sonra oradan Zerre geçti. Fakat Radvâ 

geçidine varınca, burada (ne olduğu hakkında) ayrılığa düştüler. Onun 

ölümüne inananlar, orada öldüğünü ileri sürdüler. Onu bekleyenler ise, 

Allah'ın onu orada hapsettiğini ve tekrar ortaya çıkmasına izin verileceği güne 

kadar, ona yükledikleri günahlar yüzünden, bir ceza olmak üzere halkın 

gözlerinden uzak tuttuğunu ve onun Beklenen Mehdi (el-Mehdiyyu'l- 

Muntazar) olduğunu iddia ettiler. I2M 



44 



III. İmamiyye 

Râfıza'dan el-İmâmiyye hakkındadır. Zeydiyye, Keysâniyye ve Gulât'a muhalif 
olan İmamiyye onbeş fırkadır 12121 (i) Kâmiliyye, (2) Muhammediyye, (3) 
Bâkıriyye, (4) Nâvusiyye, (5) Şumeytiyye, (6) Ammâriyye, (7) İsmâîliyye, (8) 
Mubârekiyye, (9) Mûseviyye, (10) Kat'ıyye, (11) İsnâ-aşeriyye, (12) Hişâmiyye, 
(13) Zurâriyye, (14) Yûnusiyye, (15) Şeytâniyye. 12201 

1) Kâmiliyye 

Onlardan el-Kâmiliyye hakkında: J2211 Bunlar, Râfıza'dan Ebû Kâmil adıyla 
bilinen bir adama uyanlardır. O, Ali'ye bey'atı terkettikleri için, sahabenin 
küfre girmiş olduklarını; Ali'nin de onlarla savaşmadığından, kâfir olduğunu; 
onun, Sıffîn halkı ile savaşmasının gerekli oluşu gibi, onlarla da savaşmakla 
yükümlü bulunduğunu iddia ediyordu. Kör bir şâir olan Beşşâr b. Burd, J2221 b u 
mezheptendi. Birinin kendisine şöyle söylediği rivayet edilir: "Sahabe 
hakkında ne diyorsun?" O, "Küfre girmişlerdir" dedi. Ona, "Peki Ali hakkında 
ne diyorsun?" diye sorulduğunda, şâirin şu sözlerini örnek olarak söyledi: 
Üçünün (üç halifenin), bizimle dostluk kurmayan 12231 se nin dostuna karşı 
kötülükleri nedir, ey Ummu Amr? 

Makalât sahiplerinin Beşşâr' dan naklettiklerine göre o, sahabe ve Ali'yi tekfir 
hususundaki sapıklıklarına şu iki sapıklığı daha eklemiştir: 

a) Bunlardan birincisi, Râfıza'dan ric'at taraftarlarının inandığı gibi, kıyametten 
önce dünyaya geleceği hakkındaki görüşüdür. 

b) ikincisi de, İblîs'in, ateşi toprağa üstün tutuşunu tasvîb etmesidir. Bu 
hususta Beşşar'm bir şiirindeki şu görüşünü delil getirmişlerdir: 

Toprak karanlıktır, ateş ise parlak; Ateş var olduğu içindir ki, ateşe tapılmiştır. 

Safvân el-Ensârî, onu kasidesinde şöyle söyleyerek reddetmiştir. I22£ u nsur 

bakımından ateşin en yüce olduğunu ileri sürdün; oysa dünyada o, çakmak taşı 

odunla hayat bulur. 

Yeryüzünde ve onun derinliklerinde, öylesine hayret verici şeyler yaratılmıştır 

ki, ne yazmakla, ne de saymakla biter. 

Denizlerin diplerinde, gizli inciler ve kırmızı mercanlar gibi, insanlara faydalı 

şeyler vardır. 

Her uçan ve uçurulan yere; derinlerde yüzen her yüzücü de, bir kıyıya 

muhtaçtır. 

Yine yürüyen hayvanlar, sürünerek yürüyen hayvanların bir hedefe yönelerek 

yeryüzünde sürünüp gidişi gibi, yerde yürürler. 

Dağların çevresinde, Mukattam üzerinde, meliklerin saraylarını ve evlerini 

süsleyen zümrütler vardır. 



45 



Siyah taşlarla örtülü er-Reclâ' denen yerde, öyle madenler vardırki, oradaki 
mağaralardan para kaynamaktadır; 

O mağaralardan çıkan saf altın ve gümüşler o derece güzeldirki, zühd ve 
kanâat sahiplerini hem duygulandırır, hem de zengin eder. Bakır ve kalayın 
bütün ham maddeleri yerden elde edildiği gibi, Çin (Sind) nişadırı ve cıva da 
yeryüzünden elde edilir. 

Göztaşı, şap, billur taşı, oluşmuş ve henüz oluşmamış mermer yerden elde 
edilir. 

Katranın çeşitleri, zift, inci taşı, uzun zaman yanan kibrit madenleri (kükürt) 
yine yerdedir. 

En üstün sürme taşı, kireç, gümüş, hind tutyası maden ocakları yine yerdedir. 
Bütün insanların ziynet eşyası, yakutları ve gururlandıkları bütün kıymetli 
taşlar yine yerdedir. 

Hacıların selâmlayıp yüz sürdükleri Ebedî Cennet'ten gelen Haceru'l-Esved, 
Safa, Kabe ve ihramsız olarak her şeyin helâl olduğu bölgeler de 
yeryüzündedir. 

Bunlar, biz insanoğlunun aslını teşkil eden toprağın iftihar ettiği hususlardır ve 
hiç şüphesiz biz de toprağın çocuklarıyız. 

insanoğlunun topraktan yaratılmasında, toprakta insanoğlu için faydalanılacak 
şeylerin varlığını gösteren Allah'ın tedbir ve hikmeti vardır. İşte bunlar, 
Allah'ın birliğinin apaçık delilleridir. 

Ey karamsar ahmak, ey âdi kör adam! Sen Allah'ın, Allah'a giden doğru yoldan 
en uzak olan yaratığısın. 

Sen Ebû Bekr'i mi yerersin? Sen ondan sonra, Ali'yi mi azledersin? Bu 
yaptıklarının hepsini de Burd'e mi bağlarsın? 

Sanki sen, büsbütün dine kızgınsın. Menfaat peşinde koşan, dine bir şeyler 
sokmaya çalışan, kin ve düşmanlık duygularının ateşinden rahat uyku 
uyuyamaz. 

Deprem geçirmiş arazi biçimli yüzünle, dolunaylarla yarışmaya kalkışıyorsun. 
Sen, Allah'ın yaratıkları içinde, maymun nesline en yakın olanısın. 
Hammâd b. Acred, 12251 Beşşâr'ı hicvetti ve hicvinde şöyle söyledi: 
Ey kör bir maymundan daha da çirkin bir maymun olan, 12261 
Denir ki, Beşşâr'ı bu beyitin dışında üzüntüye düşüren başka bir şey olmamış 
ve bu yüzden şöyle söylemiştir: 

Beni görüyor ve tavsif ediyor; ben ise, onu göremiyorum ve tavsif ediyorum. L 
Abdulkaahir der ki: 
Ben, bu Kâmiliyye'yi iki sebepten tekfir ediyorum: 

a) Birincisi, bir ayırımda bulunmaksızın, bütün sahabeyi tekfir etmeleri; 

b) ikincisi de, ateşi topraktan üstün görmeleri yüzündendir. 

Beşşâr b. Burd'un sapıklıklarından bir kısmını anlatmış durumdayız. Allah da 
ona hak ettiğini vermiştir. Sebebi de şudur: 

46 



O, el-Mehdî'yi J22Z1 hicvetmişti. Bunun üzerine o da, onun Dicle'ye atılarak 
boğulmasını emretti. Bu ise, onun için dünyadaki bir ceza, sapıklıklarına 
uyanlar için de âhiretteki acı bir azâbdır. 12281 

2) Muhammediyye 

el-Muhammediyye hakkında: 1229i 

Bunlar, Muhammed b. Abdillah b. el-Hasan b. el-Hasan b. Ali b. Ebî Tâlib'i 
beklerler ve onun, ne öldürüldüğüne, ne de ölümüne inanırlar. İddialarına göre 
o, tekrar ortaya çıkmasının emredileceği zamana kadar, Necd dolaylarındaki 
Hâcır dağmdadır. el-Muğîre b. Saîd el-Iclî' 123Q1 teşbih hakkındaki sapıklıkları ile 
ilgili olarak arkadaşlarına şöyle diyordu: 

"Gerçek şu ki Beklenen Mehdi, Muhammed b. Abdillah b. el- 37 Hasan b. el- 
Hasan b. Ali'dir." Buna delil olarak da onun adının, Allah'ın salât ve selâmı ona 
olsun Allah'ın Resülü'nün adı gibi, Muhammed; babasının adının da, Allah'ın 
salât ve selâmı ona olsun Allah'ın Resülü'nün babasının adı gibi, Abdullah 
olduğunu ileri sürüyordu. O, selâm ona olsun Nebi' den rivayet edilen, Mehdi 
hakkındaki Nebî'nin sözünü şöylece nakleder: 

"Gerçek şu ki onun adı benim adıma, babasının adı da babamın adına uygundur" '.12311 
Muhammed b. Abdillah b. el-Hasan b. el-Hasan b. Ali, Medine'de halkı 
kendine çağırmaya başladığı zaman, Mekke ve Medine'yi ele geçirmiş; kardeşi 
İbrahim b. Abdillah 12321 Basra'yı istila etmiş ve üçüncü kardeşleri İdrîs b. 
Abdillah da Mağrib ülkelerinden bir kısmını zaptetmişti. Bu işler, halife Ebû 
Cafer el-Mansûr'un 12331 zamanında olmuştu. el-Mansûr, İsâ b. Musa'yı 123İİ 
büyük bir ordu ile Muhammed b. Abdillah b. el-Hasan b. el-Hasan'a karşı 
savaşmak üzere gönderdi. Bu ordu, Muhammed'le Medine'de çarpıştı ve onu 
savaş meydanında öldürdü. Sonra el-Mansûr, yine İsâ b. Musa'yı, ordusu ile, 
İbrahim b. Abdillah b. el-Hasan b.el-Hasan b. Ali'ye karşı savaşmaya gönderdi. 
Onlar İbrahim'i, Kûfe'den onaltı fersah uzaklıktaki Himrîn Kapısı'nda 
öldürdüler. İdrîs b. Abdillah b. el-Hasan da bu fitne sırasında Mağrib 
topraklarında öldü. İdrîs'in orada zehirlendiği de söylenir. Bu üç kardeşin 
babaları Abdullah b. el-Hasan b. el-Hasan 12251 da, el-Mansûr'un hapishanesinde 
ölmüştür. Kabri el-Kadisiyye' dedir ve burası, meşhur bir ziyaret yeridir. 
Muhammed b. Abdillah b. el-Hasan b. el-Hasan, Medine'de öldürülünce, el- 
Mugiriyye, onun hakkında, iki fırkaya ayrılmıştır: 

a) Bir fırka onun öldürülmesini kabul etmiş ve el-Mugîre b. Saîd el-İclî'den 
teberrî etmiş, uzaklaşmışlardır. Bunlar, el-Mugîre, Muhammed b. Abdillah b. 
el-Hasan b. el-Hasan'm dünyaya hâkim olacak mehdî olduğu; ama 
öldürüldüğü için, dünyaya hakim olamayacağı şeklindeki görüşüyle yalan 
söylemiştir, derler. 



47 



b) Onlardan bir fırka da; el-Mugîre b. Saîd el-'İclî'ye bağlı kalmakta devam 

etmiş ve demişlerdirki: 

"O, mehdinin Muhammed b. Abdillah olduğu, onun öldürülmediği, ama 

insanların gözünden gizlendiği ve tekrar ortaya çıkmasının emredileceği güne 

kadar Necd dolaylarındaki Hacir dağında oturmakta olduğu şeklindeki 

görüşünde doğrudur. O (Muhammed) tekrar çıkacak; dünyaya hâkim olacak; 

ona, Mekke'de er-Rukn ile el-Makâm arasında bey'at edilecek ve onun için, 

herbirine Yüce İsmin harflerinden birinin verileceği onyedi ölü kimse 

diriltilecek; bunlar da, orduları hezimete uğratacaklardır". Bunların iddiasına 

göre İsâ b. Musa'nın Medine'de öldürdüğü kimse, Muhammed b. Abdillah b. 

el-Hasan değildi. 

İşte bu fırkaya, Muhammed b. Abdillah el-Hasan'ı beklediklerinden dolayı "el- 

Muhammediyye" denir. 

Câbir b. Yezîd el-Cu'fî ^M bu mezheptendi ve ölülerin kıyametten önce 

döneceklerini (ric'at) söylüyordu. Bu konuda, bu mezhepten olan bir şâir bir 

şiirinde şöyle söylemiştir: 

İnsanların Hesâb'dan önce dünyalarına dönecekleri güne kadar... 

Ashabımız, bu fırka hakkında şöyle demişlerdir: 

"Eğer siz, Medine'de öldürülenin Muhammed b. Abdillah b. el-Hasan' dan 

başkası ve orada öldürülenin, insan olarak Muhammed b. Abdillah b. el- 

Hasan'm şekline bürünmüş şeytan olduğunu kabul ediyorsanız, o halde, 

Kerbelâ'da öldürülenlerin de el-Huseyn ve dostlarından başkası ve onların, el- 

Huseyn ve dostlarının şekline bürünmüş şeytanlar olduğuna inanınız; ve 

böylece, Muhammed b. Abdillah b. el-Hasan'ı beklediğiniz gibi, el-Huseyn'i de 

bekleyiniz veya sizlerden, Ali'nin bulutlarda bulunduğunu ve Abdurrahman b. 

Mulcem'in öldürdüğü kimsenin, Ali'nin şekline bürünmüş insan kılığmdaki 

şeytan olduğunu iddia ederek onu bekleyen Sebeiyye gibi, siz de Ali'yi 

bekleyiniz". 

Bu, onlarla bu fırka arasında bir farklılık olmadığını gösterir. Bundan dolayı 

Allah'a hamd olsun. I22Z1 

3) Bâkıriyye 

Onlardan el-Bâkıriyye hakkındadır. &M g u topluluk, imameti, Allah ondan razı 
olsun Ali b. Ebî Tâlib'den, oğulları yoluyla el-Bâkır lakabı ile tanınan 
Muhammed b. Ali'ye &M götürürler. Derler ki: 

"Doğrusu Ali, imamete, oğlu el-Hasan'ı tayin etmiştir. el-Hasan da, imamete, 
kardeşi el-Huseyn'i, el-Huseyn ise oğlu Ali b. el-Huseyn' Zeynelâbidîn'i, 
Zeynelâbidîn de, el-Bâkır olarak tanınan Muhammed b. Ali'yi tayin etmiştir. 
Bunlar, selâm olsun Nebî'nin Câbir b. Abdillah el-Ensâri'ye ^M. "Doğrusu sen 



48 



onunla görüşeceksin; o zaman, ona, benim selâmımı söyle!" şeklindeki 
rivayetine dayanarak, onun Beklenen Mehdi olduğunu iddia ederler. 
Câbir, Medine'de vefat eden sahabilerden sonuncusu idi ve ömrünün son 
günlerinde gözleri görmez olmuştu. Medine'de dolaşır ve, "Ey Bakır, ey Bakır! 
Seninle ne zaman karşılaşacağım?" der dururdu. Bir gün Medine sokaklarının 
birinden geçerken, bir câriye ona, kendi odasında küçük bir çocuğun 
bulunduğunu haber verdi. Câbir, ona "Bu kimdir?" diye sordu. Kadın, 
"Bu, Muhammed b. Ali b. el-Huseyn b. Ali'dir" dedi. 
Bunun üzerine o, çocuğu bağrına bastı; başını ve ellerini öptü; sonra da 
"Ey oğlum! Allah'ın Resulü olan deden sana selâm söylüyor" dedi. 
Sonra Câbir, "Sen bana ölüm haberimi getirdin" dedi ve o gece öldü. 
Onların bu konudaki delilleri, Resûlullah'm, ona selâm söyleyen birini 
göndermiş olmasıdır. Bunu, onun Beklenen Mehdi oluşuna delil gösteriyorlar. 
Oysa biz diyoruz ki, Allah'ın Resulü, Ömer ve Ali'ye şöyle buyurmuştur: 
"Üvey s 1 e benden selâm söyleyinizl" Bu, onun hiçbir zaman Beklenen Mehdi 
olmasını gerektirmemiştir. Selâm ona olsun el-Bâkır'm ölümü hakkındaki 
rivayetler, Üveys el-Karanî'nin 12411 Sıffîn'de şehîd edilmesi ile ilgili rivayetler 
gibi, birbirini takip etmektedir. Bu bakımdan onlardan birini, ölümünden sonra 
beklemek doğru değildir. 1242i 

4) Nâvûsiyye 

en-Nâvûsiyye hakkında 12431 bunlar, Basra'lı bir adamın taraftarları olup, 39 
Basra'da Nâvûs'a intisâb ediyorlardı. Onlar imameti, el-Bâkır'm tayini yoluyla 
Cafer es-Sâdık'a I2M götürürler. İddialarına göre o, ölmemiştir ve Beklenen 
Mehdî'dir. Onlardan bir takımı, insanlara görünen kişinin Cafer olmadığını; 
ancak onun insanlar için o surette göründüğünü ileri sürmüşlerdir. Sebeiye'den 
bir topluluk da bu fırkaya katılmış ve topluca, Cafer'in aklî ve şer'î bütün din 
bilgilerini bildiğini ileri sürmüşlerdir. Nitekim onlardan birine, "Kur 1 ân veya 
rü'yet veya bundan başka dinin aslı veyafüru'u ile ilgili şeyler hakkında ne dersin?" 
diye sorulduğunda, şu cevabı verirdi: "Bu konularda, ancak Cafer es-Sâdık'm 
söylediğini söylerim". Yani onu taklîd ederler. 12451 

5) Şumeytiyye 

eş-Şumeytiyye hakkında: 

Bunlar, Yahya b. Şumeyt'a 12161 mensuptur. İmameti, tâyin yoluyla, Cafer'den 
oğlu Muhammed b. Cafer'e geçirmiş ve Cafer'in ölümüne inanmışlardır, onlar, 
Cafer'in, imameti, oğlu Muhammed'e vasiyet ettiğini iddia etmişler; sonra da 
imameti, Muhammed b. Cafer'in oğullarına geçirmişlerdir. İddialarına göre 
Beklenen (el-Muntazar), onun oğullarından biri olacaktır. I2İZ1 

49 



6) Ammâriyye 

el-'Ammâriyye hakkında J2I81 Bunlar, kendi aralarından 'Ammâr adındaki 
iddiacıya mensupturlar. İmameti, Cafer es-Sâdık'a geçirirler. Ondan sonra 
imamın, onun oğlu Abdullah olduğunu iddia ettiler. Abdullah, onun büyük 
oğlu idi ve düztaban (eftahu'r-ricleyn) idi. Bu yüzden ona uyanlara, "el- 
Eftahiyye" denir. 12491 

7) İsmâîliyye 

el-Ismâîliyye hakkında £501 Bunlar, imameti, Cafer'e götürmüş ve ondan sonra 
imamın, oğlu İsmail olduğunu iddia etmişlerdir. İki fırkaya ayrılmışlardır: 

a) Bunlardan bir fırka, tarihçilerin İsmail'in, babasının sağlığında ölmüş 
olduğunu kabul etmelerine rağmen, İsmail b. Cafer'i beklemektedir. 

b) Diğer bir fırka da, Cafer'den sonra imam, torunu Muhammed b. İsmail 
b.Cafer'dir, demiştir. Cafer, oğlu İsmail'i, kendisinden sonra imamete tayin 
etmiştir. Ancak İsmail, babasının sağlığında vefat edince, onun, oğlunu (İs- 
mail), yalnızca oğlu Muhammed b. İsmail'in imametine delil olmak üzre tayin 
etmiş olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz. Bâtmiyye'nin İsmâiliyye fırkası, işte bu 
görüşe meyletmiştir. Onları, Gulât fırkaları anlatırken ele alacağız. I2Ş11 

8) Mûseviyye 

Onlardan el-Mûseviyye hakkında J2Ş21 Bunlar, imameti Cafer'e götürenlerdir. 

Cafer'den sonra imamın, oğlu Mûsâ b. Cafer I^şşi olduğunu ileri sürmüşlerdir. 

İddialarına göre Mûsâ b. Cafer sağdır, ölmemiştir ve o, Beklenen Mehdi' dir. 

Dediler ki: 

"O, er-Reşîd'in J^ŞİL evine girmiş; ama oradan çıkmamıştır. Biz onun imametini 

bekliyor ve ölümünden şüphe ediyoruz. Bu yüzden kesin bir delil olmadıkça, 

onun ölümüne hükmetmeyiz." 

Bu Mûseviyye fırkasına denir ki: 

"Eğer onun hayatı ve ölümünden şüphe 40 ediyorsanız, imametinden de 

şüphe ediniz ve onun bakî ve beklenen mehdi olduğu hakkındaki görüşe, kesin 

gözüyle bakmayınız. Üstelik siz de biliyorsunuz ki, Mûsâ b. Cafer'in türbesi 

Bağdad'm batı yakasında, meşhur bir ziyaret yeridir." 

Bu fırkaya, Mûsâ b. Cafer'i beklediklerinden dolayı "Mûseviyye" denir. Bu 

fırkaya, "el-Memtûra" (yağmur yemiş) da denir; çünkü Yûnus b. Abdirrahmân 

el-Kummî, Kat'iyye' dendi ve Mûseviyye'den bazıları ile münazara yaptı ve 

sözlerinin bir bölümünde şöyle dedi. £551 "Sizler, benim gözümde yağmura 

tutulmuş köpeklerden daha zararsızsınız." 12561 

50 



9) Mubârekiyye 

el-Mubârekiyye hakkında" J2ŞZ1 Bunlar, imametin, Bâtmîlerin bu konudaki 
iddiaları istikametinde, Muhammed b. İsmail b. Cafer'in oğullarından olmasını 
isterler; fakat biyografi bilginleri (ashâbu'l-ensâb), kitaplarında, Muhammed b. 
İsmail b. Cafer'in bir çocuk bırakmaksızın öldüğünü söylerler. J^sşı 

10) Kat'iyye 

Onlardan el-Kat'iyye hakkında J^2l Bunlar, imameti, Cafer es-Sâdık'tan, oğlu 
Musa'ya geçirir ve Musa'nın ölümüne kesinlikle inanırlar. İddialarına göre, 
ondan sonra imam, Ali b. Mûsâ er-Rızâ'nm torunu olan Muhammed b. el- 
Hasan'm torunudur. Onlara, Beklenen İmanı'm (el-İmâmu'1-Muntazar), Allah 
ondan razı olsun Ali b. Ebî Tâlib'den gelen yolla onikinci şahıs olduğu 
şeklindeki iddialarından dolayı, "el-İsnâ-aşeriyye" de denir. Ama onlar, bu 
onikinci şahsın ölümü sırasındaki yaşı hakkında ayrılığa düşmüşlerdir. On- 
lardan, onun dört yaşında bir çocuk olduğunu söyleyenler vardır. Yine on- 
lardan, onun sekiz yaşında bir çocuk olduğunu söyleyenler bulunmaktadır. 
Ayrıca onlar, onun o zamanki hükmü hakkında da ayrılığa düşmüşlerdir. 
Onlardan, onun, o zaman, imanım bilmesi gereken herşeyi bilen bir imam ve 
bu sebepten de halkın ona itaatinin şart olduğunu iddia edenler vardır. Yine 
onlardan, onun, o zaman, ondan başkası imam olamıyacağı için, manen imam 
olduğunu ve o bulûğ çağma ulaşıncaya kadar, o zamanki hükümlerin 
mezhebinin bilginlerince sağlanacağını ve ona itaatin icâbettiğini ve onun şu 
anda gâib olsa bile, itaat gereken imam olduğunu söyleyenler de vardır. E6Q1 

11) Hişâmiyye 

Onlardan el-Hişâmiyye hakkında ££Ü Bunlar iki fırkadır. Bir fırka, Hişâm b. el- 
Hakem er-Râfızî'ye bağlanır. İkinci fırka ise, Hişâm b. Salim Cevâlîkî'ye 
bağlanır. Bu iki fırka da, imamet hakkındaki şaşkınlıklarına tecsîm 
konusundaki sapıklıkları ile teşbih hususundaki bid'atlerini de eklemişlerdir. 
Hişâm b.el-Hakem'in görüşleri hakkında: 

Hişâm b. el-Hakem, (taptığı şey) hakkında şu iddialarda bulunmuştur: 
"O, sınırlı ve sonlu olan bir cisimdir. Uzunluğu, genişliği ve derinliği vardır. 
Uzunluk ve ' genişlik yalnızca uzun ve geniş olarak sabit kalırken, onun 
uzunluğu genişliğinin genişliği de derinliğinin aynıdır." Yine o demiştir ki: 
"Onun uzunlum yönünden boyu, genişliği yönünden boyundan fazla 
değildir." Ayrıca o, onun gümüşten yapılmış saf bir zincir ve her yanı yuvarlak 
bir inci gibi, ışıldayan parlak bir nûr olduğunu ileri sürmüştür. İddiasına göre 

51 



onun rengi, tadı kokusu ve dokunması vardır; rengi tadı, tadı kokusu, kokusu 

da dokunmasıdır. O (Hişâm), renk ve tadın onun zâtının dışında şeyler 

olduğunu söylemez; aksine onun bizzat renk ve tad olduğunu iddia eder. 

Sonra der ki: 

"Mekân yok iken Allah vardı. Sonra O, hareketle mekânı yarattı; böylece O'nun 

hareketi ile mekân meydana geldi ve O, onun içinde oldu; O'nun mekânı da 

arştır." 

Bazılarının Hişâm 1 dan naklettiklerine göre o, mâbûdu hakkında şöyle 

söylemiştir: 

"O, kendi karışı ile yedi karıştır." Sanki böyle yapmakla o, bu işi insanla kıyas 

etmiştir; çünkü her insan, büyük bir çoğunlukla, kendi karışı ile yedi karış 

gelir. 

Ebû'l-Huzey 1262i kitaplarından birinde, Hişâm b. el-Hakem ile Mekke'de Ebû 

Kubeys dağı yakınlarında karşılaştığını ve ona şu soruyu sorduğunu anlatır: 

"Senin mabudun mu, yoksa şu dağ mı büyüktür?" O, eliyle işaret ederek şu 

cevabı verdi: 

"Doğrusu dağ, Yüce olan O'nun üzerinde yükselir ve dağ, Ondan daha 

büyüktür." 

İbnu'r-Râvendi I263ikitaplarmdan birinde, Hişâm'm şöyle söylediğini nakleder: 

"Allah ile hissedilebilen cisimler arasında, bazı yönlerden benzerlikler vardır. 

Böyle olmasaydı, O'na delâlet etmezlerdi." 

el-Câhız I26J1 kitaplarından birinde, Hişâm'm şöyle söylediğini anlatır: 

"Gerçek şu ki, Yüce ve Ulu Allah, toprağın altındaki şeyleri, Kendisine bağlı 

olan ve toprağın derinliklerine nüfuz eden bir şuâ ile bilir." Dediler ki: 

"O'nun şuası, gizli olan cisimlerin ötesiyle temas etmemiş olsaydı, onların 

arkasındaki şeyleri göremez ve bilemezdi." 

Ebû İsâ el-Varrâk, kitabında, Hişâm'm dostlarından bir kısmının, ona, Yüce ve 

Ulu Allah'ın arşına temas ettiğini ama ne O'nun arşdan, ne de arşın O'ndan 

ayrıldığı şeklinde cevap verdiklerini anlatır. 

Hişâm'm, tevhîd konusundaki sapıklığına ek olarak, Allah'ın sıfatları hakkında 

da sapıklığa düştüğü ve "Allah, eşyayı ezelden bilir" şeklindeki fikrin muhal 

olduğu görüşüne dayandığı rivayet edilir. 

Onun iddiasına göre Allah, eşyayı, bir bilgi ile bilmeden bilir ve bilgi O'nun 

aynı, gayrı ve bir parçası değil, sıfatıdır." 

Ayrıca o dedi ki: 

"O'nun ilmine ne kadî, ne de muhdes (sonradan olmuş) denebilir; çünkü o, bir 

sıfattır." Ve onun iddiasına göre sıfat, tavsif olunamaz. 

Yine o, Allah'ın kudreti, işitmesi, görmesi, hayatı ve irâdesi hakkında şunları 

söylemiştir: 

"Bunlar ne kadîmdir, ne de muhdesdir; çünkü sıfat, tavsif olunamaz." Bu 

konuda o demiştir ki: 

52 



"Bunlar ne O'dur, ne de O'nun dışında (gayrı) şeylerdir." 

O şunları da söylemiştir: 

"Eğer O, bilgilerle âlim olmasaydı, bilgiler ezelî olurdu; çünkü bir bilinen 

olmadıkça, birinin âlim olması gerçekleşemez." Bu görüşüyle sanki o, ilmin 

gerçekleşmesini, var olmayana (ma'dûm) bağlamış olmaktadır. 

Yine o demiştir ki: 

"Eğer Allah, kullarının yaptığı işleri, onlar yapmadan önce biliyor olsaydı, 

kulların seçme işlemi ve sorumlulukları mümkün olmazdı." 

Hişâm, Kur'ân hakkında da şöyle diyordu: 

"Gerçekten o, ne yaratıcıdır (hâlık), ne de yaratılmıştır (mahlûk). Kur'an için, 

yaratılmamıştır da denemez; çünkü o, bir sıfattır." Ve ona göre, sıfat, 

vasıf landırılamaz . 

Kulların fiilleri hakkında ondan nakledilen rivayetler de birbirinden farklıdır. 

Ondan nakledilen bir rivayete göre, kulların fiilleri, Yüce ve Ulu Allah'ın 

yarattığı şeylerdir. Başka bir rivayete göre de onlar, anlamlar olup ne "şey", ne 

de cisimdir; çünkü ona göre "şey" ancak bir cisim olabilir. 

Hişâm, imamların günahlardan korunmuş (mâsûm) olduklarını söylediği 

halde, peygamberlerin (Tanrı'ya) isyanını caiz görüyordu. İddiasına göre, 

Allah'ın salât ve selâmı ona olsun O'nun Peygamberi, Bedr esirlerinden fidye 

alırken Güçlü ve Ulu Rabbine karşı gelmiş; ama Güçlü ve Ulu Allah onu 

bağışlamıştı. Bu hususta o, Yüce Allah'ın şu âyetini tevil etmişti: 

"Allah böylece, senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlar." £651 

Bu şekilde o, bu konuda, nebi ile imamın arasını ayırmıştır. Şöyle ki, nebi âsi 

olduğu takdirde, kendisine, yanlışlarına dikkati çekmek üzere vahy gelir; 

imama ise vahy gelmez. Bu yüzden imanım günahdan korunmuş (mâsûm) 

olması gerektir. 

Hişâm, imamet konusunda, İmâmiyye'nin öteki kolları, kendisini nebilerin 

günah işlemesini caiz gördüğü için tekfir etmelerine rağmen, İmâmiyye 

mezhebine bağlı idi. 

Hişâm, cismin parçalarının (ecza 1 ) sonlu olmadıklarım ileri sürüyordu. 

Nâzzâm, daha küçük parçalara ayrılmayan cismin (cuz'un lâ-yetecezzâ') 

bulunmadığı görüşünü ondan almıştır. 

Zurkân 12661 makalesinde, onun cisimlerden bazısının diğer bazısına 

geçebildiğim söylediğini nakleder. Nitekim en-Nazzâm da, iki latif cismin, aynı 

ver ve zamanda bir arada bulunabileceklerini uygun görmüştür. Ayrıca 

Zurkân onun şöyle söylediğini nakleder: 

"İnsan, beden ve ruh olmak üzere iki şeyden ibarettir. Beden ölüdür. Ruh ise, 

hisseden, idrak eden ve işleyen bir şeydir ve o, nurlardan bir nurdur." 

Hişâm, depremin oluş şekli hakkında da şöyle söylemiştir: 



53 



"Doğrusu dünya, bir diğerine sımsıkı yapışmış çeşitli unsurlardan (tabiat) 
oluşmuştur. Eğer tabiatlardan biri zayıf düşer, diğeri de kuvvetlenirse, deprem 
olur. Eğer tabiatın zayıflığı daha da artarsa, ay tutulur." 
Zurkân'm naklettiğine göre o, peygamber olmayan birinin su üzerinde 
yürümesini uygun görmüştür. Bununla birlikte o, peygamber olmayan birinin 
mucize göstermesinin caiz olmadığını söylemiştir. I26Z1 

Hişâm B. Salim El-Cevâlikî'nin Görüşleri Hakkında: 

Bu el-Cevâlikî, imâmiyye mezhebindeki aşırılıkları yanında, tecsîm ve teşbih 
konusunda daha da aşırıdır, müfrittir; çünkü iddiasına göre Mâbûdu, insan 
şeklindedir; ama O, et ve kandan olmayıp yükseklerde parlayan beyaz bir 
nurdur. Ayrıca O'nun, insanın duyuları gibi, beş duyusu olduğunu; elleri, 
ayakları, gözleri, kulağı, burnu ve ağzının bulunduğunu; gördüğü şeyden 
başka bir şeyle işittiğini, diğer duyularının da aynı şekilde farklı olduklarını ve 
O'nun (Mâbûd), üst yarısının boş, alt yarısının da dolu olduğunu iddia etmiştir. 
Ebû İsâ el-Varrâk'm naklettiğine göre o, mabudunun siyah nurdan siyah saçları 
bulunduğunu ve O'nun geri kalan kısmının beyaz nur olduğunu iddia etmiştir. 
Üstadımız Ebû'l-Hasan el-Eş'arî, Makalât'mda şöyle diyor &M. "Hişâm b. Salim, 
Yüce Allah'ın irâdesi konusunda, Hişâm b. el-Hakem ile aynı görüşü ileri 
sürmüştür. Buna göre O'nun irâdesi bir harekettir ve bu irâde; manevî yönden 
olup ne Allah'tır, ne de O'ndan başka bir şeydir. Yüce Allah bir şeyi 
istediğinde, hareket eder ve böylece istediği olur." O (el-Eş'arî) dedi ki: 
"Râfızîlerin ileri gelenlerinden olan Ebû Mâlik el-Hadramî ile Ali b. Heysem; 
Yüce Allah'ın irâdesinin hareket olduğu görüşündedirler; ancak onlar, Yüce 
Allah'ın irâdesi, O'nun gayrıdır demişlerdir." 

el-Cevâlîkî'nin kulların fiilleri hakkında da şöyle söylediği nakledilmiştir: 
"Kulların fiilleri cisimdir; çünkü âlemde, cisimlerden başka bir şey yoktur." 
Böylece o, kulların cisimleri yapabileceğine cevaz vermiştir. Benzeri bir görüş, 
Şeytânu't-Tâk'dan da rivayet edilmiştir. 1269i 

12) Zurâriyye 

Onlardan ez-Zurâriyye hakkında; Bunlar, Zurâre b. A'yun'a uyanlardır. I2Z01 
Zurâre, Abdullah b. Cafer'in imametine inanan Eftahiyye mezhebine bağlı idi. 
Sonra Mûseviyye fırkasına geçti. Ona nisbet edilen bid'at şudur: 
Güçlü ve Ulu Allah, Kendisi için hayat, kudret, ilim, irâde, sem' (işitme) ve 
basarı (görme) yaratmcaya kadar hayy (hayat sahibi), kaadir (güçlü), semi' 
(işitici), basîr (görücü), âlim (bilici) ve murîd (irade eden-isteyen) olmamıştır. 
O, ancak bu sıfatları Kendisi için yarattıktan sonra Hayy, Kaadir, Alim, Murîd, 
Semî' ve Basîr olmuştur. 

54 



Basra Kaderiyecileri, Allah'ın kelâmının hudûsû hakkındaki görüşlerini, bu 
sapık fikre dayamışlardır. Kerrâmiye de, Allah'ın kelâmının hudûsû, irâdesi ve 
O'nun kavranılması hakkındaki görüşlerini, bu fikirden almışlardır. İ2Z11 

13) Yûnusiyye 

Onlardan el-Yûnussiyye hakkında J^21 Bunlar, Yûnus b. Abdirrahmân el- 

Kummî'nin taraftarlarıdır. Yûnus, imamet konusunda, Mûsâ b. Cafer'in 

ölümüne kesinlikle inanan el-Kat'iyye mezhebine bağlı idi. Bu Yûnus, teşbih 

konusunda, alabildiğince aşırılığa giderek şu iddiada bulundu: 

"Bir turna kuşunun, J2Z31 iki bacağından daha kuvvetli olmasına rağmen, iki 

bacağı tarafından taşınması gibi, Güçlü ve Ulu Allah da, onlardan daha 

kuvvetli olduğu halde, arşının taşıyıcıları tarafından taşınır." Allah'ın 

taşındığına delil olarak şu âyeti nakleder: 

"...O gün Rabbinin arşını onlardan başka sekiz tanesi yüklenir" '. I2M Ashabımız bu 

âyetin, Yüce Rab dışında, arşın taşındığına işaret etmekte olduğunu söylerler. 

[2751 

14) Şeytâniyye 

Onlardan eş-Şeytâniyye hakkından J^ZâL Bunlar, Şeytânu't-Tâk lakabı ile anılan 

Muhammed b. en-Nu'mân er-Râfızî'ye J^ZZl uyanlardır. O, Cafer es-Sâdık 

zamanında yaşamıştır. Ondan sonra bir süre daha yaşamıştır. İmameti, onun 

oğlu Musa'ya geçirmiş, Musa'nın ölümüne kesin gözüyle bakmış onun 

torunlarından bazısını beklemiştir. Kulların fiillerinin cisim olduğu kulun cismi 

yapabileceği iddialarında Hişâm b. Salim el-Cevâlikî'ye katılıştır Hişâm b. el- 

Hakem'e de katılmış ve, "Yüce Allah eşyayı, takdir ve Vâde ettiği takdirde 

bilebilir; eşyayı takdirinden önce bilemez; aksi takdirde "kulların sorumluluğu 

doğru olmaz" iddiasında bulunmuştur. 

Abdulkaahir der ki: 

Bu bölümde Râfıza'dan Zeydiyye, Keysâniyye ve İmâmiyye'nin fırkalarını 

anlattık. Bugün bunlardan Keysâniyye, Zeydiyye ve İmâmiyye karışımının 

karanlıkları içinde bilinmeme durumundadır. Zeydiyye ve imâmiyye 

arasındaki düşmanlıklar da, birbirlerini sapıklıkla suçlamak suretiyle sürüp 

gitmektedir. Nitekim İmâmiyye şâirlerinden biri, Zeydiyye'yi şöylece 

hicvetmektedir: 

Ey faydasız Zeydiyye! İmanımız, bir kenara savrulup atılmış talihsiz biridir; 

Ey havanın akbabaları yok olsun; sizler suya daldınız ve bize oradan taşlar 

çıkardınız. 

Bir Zeydî şâir, buna şu cevabı vermiştir: 



55 



İmamımız tayin olunmuş ve açıkta durmaktadır; o, bilmece çözer gibi, 

aranılarak bulunan biri gibi değildir; Açıkça görünmeyen her imam, bizim 

katımızda hardal tanesine bile eşit değildir. 

Abdulkaahir der ki: 

Bu iki fırkanın şiirlerine, şu sözlerimizle cevap verdik: 

Ey asılsız Râfıza! İddialarınız temelinden değersizdir; 

Eğer imanımız karanlıklarda kaybolmuş ise, kaybolanı bir meş'ale ile bulmaya 

çalışın, 

Veya kinlerinizle örülmüşse, örülü olanı elekle eleyip ortaya çıkarınız; Fakat 

gerçek imanı, bize göre, sünnet veya indirilmiş âyetledir, 

Ve kendisine hidâyet edilmiş olan için, bu ikisi de inandırıcıdır; bu ikisi de, 

bize, indirilmiş şeyler olarak yeter. I2ZS1 



2. HAVARIC 

Bu kısmın (Üçüncü Kısım) bölümlerinden ikincisi, Havâric fırkalarının 
görüşlerinin açıklanması hakkındadır. I2Z21 

Daha önce, Havâric'in yirmi fırka olduğunu söylemiştik. Bu fırkaların adları 
şunlardır: (1) el-Muhakkimetu'1-Ûlâ, (2) Ezârika, (3) Necedât, (4) Sufriyye, (5) 
Sonra bir çok fırkaya ayrılmış Acâride, (6) bunlardan Hâzımiyye, (7) 
Şuaybiyye, (8) Ma'lûmiyye, (9) Mechûliyye, (10) Ashâb-ı Tâat, (11) Saltıyye, (12) 
Ahnesiyye, (13) Şebîbiyye, (14) Şeybâniyye, (15) Ma'bediyye, (16) Ruşeydiyye, 
(17) Mukremiyye, (18) Hamzıyye, (19) Şemrâhıyye, (20) İbrâbimiyye, (21) 
Vâkıfa, (22) İbâdiyye. 

Bunlardan İbâdiyye birçok fırkaya ayrılmıştır. En büyükleri Hafsıyye ve 
Hârise'dir. İbâdiyye'den Yezîdiyye ile Acâride'den Meymûniyye, İslâm top- 
luluğunun dışına çıkmış aşırı fikirlere sahip iki fırkadır. Bu iki fırkayı, bundan 
sonra Gulât fırkaları ele alacağımız bölümde anlatacağız inşâallah. 
Mezheplerinin birbirlerine göre ayrılıklarına rağmen, Haricîlerin üzerinde 
birleştikleri hususlar hakkında ihtilâfa düşülmüştür. el-Ka'bî Makalât'mda der 
ki: 

"Mezheplerinin ayrılıklarına rağmen, Havâric, Ali, Osman, iki hakem, Cemel'e 
katılanlar (Ashâbu'l-Cemel) ile iki hakemin hükmünü kabul eden herkesi ve 
büyük günah işleyenleri tekfir etme ve zâlim imama karşı ayaklanmanın 
gerekliliği hususlarında birleşirler." 

Üstadımız Ebû'l-Hasan (el-Eş'arî), onların, Ali, Osman, Cemel ashabı, iki 
hakem ve tahkime razı olanlar ile iki hakemi veya birini doğru bulanları tekfir 
etme ve zâlim imama karşı ayaklanma hususlarında birleştiklerini söyler ama 
el-Ka'bî'nin, onların, büyük günah işleyenleri tekfir hususunda birleştiklerine 
dair söylediklerini kabul etmez. Bu meselenin doğrusu, onlar da üstadımız 

56 



Ebû'l-Hasan'm söyledikleridir. el-Ka'bî, Haricîlerin günah işleyenleri tekfir 

etme hususunda birleştiklerine dair iddiasında yalanlamıştır. 12801 Nitekim 

Havâric'den Necedât, kendi görüşlerinde olanlardan suç işleyenleri tekfir 

etmez. 

Haricilerden bir kısmı şöyle söylemiştir: 

"Tekfir ancak haklarında belirli cezalar bulunmayan günahlar için yapılır; ama 

hakkında Kur' an' da bir ceza veya tehtit bulunan günahlar için bir günahı 

işleyen kimse, sadece zani (zina eden), hırsız ve benzeri gibi, o hususta varit 

olan adlardan fazla bir şeyle adlandırılmaz. 

Öte yandan Necedat, kendi görüşlerindekilerden büyük günah işleyen birinin 

"kafir-i nimet" öldüğüne ve onun hakkında "küfr-ü dîn"e 

hükmedilemeyeceğini ileri sürer. 

Bu açıklamalar, ister onlardan ister onların dışından olsun, bütün Haricîlerin 

büyük günah işleyenleri küfürle suçlama hususunda birleştiklerini nakleden el- 

Ka'bî'nin yanlışa düştüğünü göstermektedir. 

Haricîlerin üzerinde birleştikleri hususlar hakkındaki doğru görüş, Allah 

rahmet eylesin Üstadımız Ebû'l-Hasan'm naklettikleridir. Buna göre onlar, Ali, 

Osman, Cemel ashabı, iki hakem ve onların ikisini veya birini doğrulayan, ya 

da tahkime razı olanları tekfir hususlarında aynı görüşleri paylaşmaktadırlar. 

Şimdi, Haricîlerden herbir fırkayı genişçe ele alacağız inşâallah. I2ŞH 

1) El-Muhakkimetu'1-Ûla 

Onlardan el-Muhakkimetu'1-ûlâ (İlk Muhakkime) hakkında: 

Havâric'e "Muhakkime" ve "Şurât" denir. Onlardan nefsini Allah'a satan 

(teşerrâ) ilk şahsın kimliği hakkında ayrılığa düşülmüştür. Bu kişinin Mirdâs 

el-Hâricî'nin kardeşi Urve b. Hudeyr olduğu söylenir. Yine onlardan Haricî 

olan iki kişinin Yezîd b. Asım el-Muhâribî olduğu da söylenir. Bu kişinin, 

Mirdas el-Harici'nin kardeşi kabilesinin Yeşkûr oğullarından biri olduğu da 

söylenmiştir. Bu şahıs, Sıffin de, Ali ile beraberdi. £§21 (Savaşan) Her iki takımın 

hakemler konusunda anlaştıklarını görünce, atma atladı ve Muâviye'nin 

taraftarlarında hücum ederek onlardan bir kişiyi öldürdü; ayrıca Ali'nin 

askerlerine de saldırdı ve onlardan birini öldürdü; sonra da yüksek sesle şöyle 

bağırdı: 

"Bilin ki ben, Ali ve Muâviye'yi terkettim ve bu ikisinin kararlarından 

uzaklastim (teberrî)." Sonra Hemdân kabilesinden bir takım, onu öldürünceye 

kadar, Ali'nin taraftarları ile çarpıştı. 

Sonra Havâric, Ali'nin Sıfftn'den Küfe'ye dönüşünü müteakib, Harurâ'ya 

çekildiler. O sırada sayıları onikibin idi. Bunun içindir ki Havâric'e 

"Harûriyye" denir. O zaman, başkanları Abdullah b. el-Kevvâ' ve Şebes b' Rib'î 

idi. 12§3i Ali onlarla görüşmek üzere yanlarına geldi. Ali delillerini öylesine 

57 



açıkladı ki, İbnu'l-Kevyâ 1 on atlı ile birlikte ona sığındı. £841 Ötekiler de en- 

Nehrevan'a Kendilerine Abdullah b. Vehb er-Râsıbî £§51 {\ e 2u's Sudeyye 

olarak bilinen Hurkus b. Zuheyr el-Becel £§6i adlarında iki kişiyi emir (başkan) 

tâyin ettiler. J2§Z1 Nehrevân'a doğru giderken, yolda, kendilerini görünce 

kaçmaya başlayan bir adama rastladılar; ve hemen etrafını çevirerek, ona "Sen 

kimsin?" dediler. 

O, "Abdullah b. Habbâb b. el-Eret'im «dedi. 

Ona, "Bize, babanın, Allah'ın salât ve selâmı ona olsun Allah'ın Resûlü'nden, 

senin de babandan işittiğin bir hadîsi söyle" dediler. Bunun üzerine Abdullah 

şunu söyledi: 

"Babamın şöyle dediğini işittim: 

Allah'ın salât ve selâmı ona olsun Allah'ın Resulü buyurdu ki: 

Bir fitne kopacaktır? Bu sırada oturan ayakta durandan, ayakta duran 

yürüyenden, yürüyen koşandan daha iyidir. Öldürülme imkânına sahip olan 

kimse, sakın katil olmasın". Bunun üzerine Hâricilerden kendisine Mesma' 

denen bir adam, kılıcıyla onun üstüne atıldı ve onu öldürdü. Kanı, nehir 

suyunun üstünde dağılarak nehrin karşı kıyısına aktı. Sonra onlar, onun, köyde 

bulunan ve kapısında kendisini öldürdükleri evine girdiler ve çocuğu ile 

çocuğunun anası olan cariyesini öldürdüler. Sonra Nehrevân'da ordugâhlarını 

kurdular. Onlarla ilgili haberler, Allah ondan razı olsun Ali'ye ulaştı. Bunun 

üzerine o, aralarında Adiyy b. Hâtem et-Tâî'nin £Ş9i de bulunduğu dörtbin 

kişilik bir taraftarı ile onların üzerine yürüdü. Nitekim Adiyy, şu şiirinde diyor 

ki: 

Bir topluluk geri çekildiği ve gizlice savuştuğu takdirde, biz, kanat çırpan 

kartallar gibi, doğruluk sancağı ile biraraya toplanan ve insanların ilâhı, 

doğruların Rabbi'ne düşmanlık eden Şurât'tan bir topluluğun şerrine, ve hepsi 

de O'nun kavlinde sâdık olmayanlar olarak görülen isyankâr, kör ve doğru 

yoldan çıkanlara karşı yürürüz. Ve aramızda yücelik sahibi Ali, parlayan 

kılıçlarla, açıkça bize önderlik etmektedir. 

Ali onlara yaklaşınca, haber göndererek Abdullah h. Habbâb'm Ona şu cevabı 

gönderdiler: 

"Gerçek şu ki onu, biz, hepimiz öldürdük. Sana karşı da zafere ulassaydık, seni 

de öldürürdük," Bunun üzerine Ali, ordusu ile üzerlerine gitti. Onlar da ona 

karşı, kitle halinde topluca çıktılar. Savaştan önce onlara, "Benden niçin 

intikam almak istediğimiz şeylerin başında şu gelmektedir: 

Biz, Cemel Günü, senin saflarında savaştık. Cemel ashabı yenilgiye 

uğradığında, sen, bize yalnızca onların askerlerinde bulduğumuz malları 

almamıza izin verdin ve onların kadınları ile çocuklarını almayı yasakladın. Bu 

durumda, kadınlar ve çocuklar dışında mallarını nasıl oldu da" helâl kildin? 

Bunun üzerine Ali şöyle dedi: 



58 



"Ben size, onların mallarını, yalnızca, ben üzerlerine yürümeden önce Basra 
Beytul-Mâli'nden aldıkları şeylerin karşılığı olmak üzere mubah kıldım. Kadın- 
ları ve çocukları ise, bizimle savaşmamışlardı, İslâm'ın onların hakkındaki 
hükmü, Dâru'l-İslâm (İslâm toprağı) hükmü şeklindedir ve üstelik, 
onların İslâm'dan çıkmış değildir. 

izin verseydim, hanginiz Aişe'yi 1220i hissesine alırdı?" Bu söz üzerine topluluk 
utandı ve sonra ona dediler ki: "Senden öç almak istiyoruz; çünkü seninle 
Muaviye arasındaki yazışmada, Muâviye, seninle bu konuda çekiştiği için, 
adının başındaki Emîru'l-Mu'minîn sıfatını şildin." Ali, buna şuceva verdi: 
"Ben, Allah'ın salât ve selâmı ona olsun Allah'ın Resûlü'nün Hudeybiye günü 
yaptığını yaptım. O zaman, Süheyl b.Amr 12911 Q na, 

'Eğer senin Allah'ın Resulü olduğunu bilseydim, hiç seninle çekişir miydim? 
Onun için, (Resûlullah) da, "Bu, Muhammed b. Abdülah ile Süheyl b. Amfin 
üzerinde anlaştıkları şeydir..." diye yazdı. Allah'ın salât ve selâmı ona olsun 
Allah'ın Resulü, bana, onlarla ilgili olarak, böyle bir şeyin bir gün benim de 
başıma geleceğini haber vermişti". Böylece benim bü konudaki oğullarla olan 
hikâyem, salât ve selâm olsun Resûlullah'm, onların babalarıyla olan 
hikâyesinin aynıdır." Bunun üzerine ona dediler ki: 

"İki hakeme, niçin, eğer ben hilâfete ehil isem beni tasdik ediniz, dedin? Eğer 
halifeliğin hakkında, bizzat sen kendin şüphe içinde olursan, başkaları, senin 
hakkında şüpheye düşmekte, elbette daha haklı olacaklardır." Bunun üzerine 
Ali, şu cevabı verdi: 

Davranmakla, yalnızca Muâviye'ye karşı âdil olmak istedim. Eğer hakemlere, 
"Benim halifeliğime hükmediniz" demiş olsaydım, buna, Muâviye razı 
olmazdı. Allah'ın salât ve selâmı ona olsun Resûlullah, Necrân Hıristiyanlarmı 
mübâheleye çağırmış ve onlara şu âyeti okumuştu: 

"Gelin oğullarımızı, oğullarınızı, kadınlarımızı, kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi 
çağıralım; sonra lânetleşelim de, Allah'ın lanetinin yalancılara olmasını dileyelim" . ^221 
Böyle yapmakla o, onlara, kendiliğinden adaletli davranmış oldu. Eğer, 'Sizi 
lanetliyor ve Allah'ın lanetinin sizin üzerinize olmasını diliyorum' dese idi 
Hiristiyanlar buna razı olmazlardı. Bu sebepten ben de, Amr septen ben de, 
Amr b. el- As düşünmeksizin, Muâyiye'ye kendiliğimden adalet göstermiştim." 
Onlar "Sen haklı olduğun halde, niçin hakemlere karar verdin?" dediler, cevabı 
verdi: 

"Allah'ın salât ve selâmı ona olsun Resûlullah'm Benu Kureyza hakkında Sa'd 
b. Mu'az'ı hakem tayin ettiğini gördüm. Oysa o, isteseydi bu yola 
başvurmayabilirdi. İşte ben de bir hakem diktim. Ne ki Allah'ın" salât ve 
selâmı ona olsun Resûlullah'm hakemi adaletle karar vermişti. Benim hakemim 
ise, başımıza olmayacak işleri açana kadar aldatıldı. Siz bundan başka birşey 
biliyor musunuz?" Bunun üzerine" topluluk sustu ve pek çoğu şöyle dediler: 
"Allah'a and olsun ki doğru söyledi." 

59 



Ayrıca, "Tövbe ediyoruz" dediler. 

Böylece, o gün, onlardan sekiz bin kişi ona sığındı. Dörtbin kişi de Abdullah b. 
Vehb er-Râsıbî ve Hurkus b. Zuheyr el-Becelî ile birlikte, ona karşı savaşmak 
üzere, onlardan ayrıldılar. Ali, kendisine sığınanlara. "Benden bugünlük 
ayrılınız" dedi. Kendi taraftarlarına da "Onlarla dövüşünüz, nefsimi elinde 
tutana and olsun ki, bizden on kişiden fazla öldürülmeyecek, onlardan da on 
kişiden fazlası kurtulamıvacaktır" dedi. 

O gün, Ali'nin taraftarlarından dokuz kişi öldürüldü. Bunlar Zu'yebe b. Vebre 
el-Becelî, Sa'd b. Mücâhid es-Sabi'î, Abdullah b. Hammâd el-Cgrîrî, Rufa'a Vali 
el-Erhabî, el-Feyyâz b.Halil el-Ezdî, Keysûm b. Seleme el-Cuhenî, 'Utbe b. 
Ubeyd el-Havlânî? Cumey' b. Cuşem el-Kindî, Habîb b. Asım el-Evdî idi. Bu 
dokuz kişi, o gün. Allah ondan razı olsun Ali'nin sancağı altında öldürüldüler 
ve sayıları da bu kadardı. O gün, Hurkus b. Zuheyr, Ali'nin karşısına çıktı ve 
ona, "Ey Ebu Talib'inoğlu! Seninle çarpışırken, Allah'ın yüzü ve ahretten başka 
bir şey istemiyoruz" dedi. Ali de ona, "Aksine sizin durumunuz, Güçlü ve Ulu 
Allah'ın şu buyruğundaki gibidir: 

'De ki: Size, amelce en çok kayıpta bulunanları haber vereyim mi? Onların dünya 
hayatındaki çalışmaları boşa gitmiştir; oysa onlar sağlam iş yaptıklarını 
sanıyorlardı"^^-. Kabe'nin Rabbi'ne and olsun ki siz, işte bu zümredensiniz" 
dedi. Sonra Ali, ashabının yanında ona saldırdl. Abdullah b. Vehb, karşılıklı 
dövüşte (düello) öldürüldü ve Zu's-Sudeyye de atından al-aşağı edildi. O gün 
Haricîlerin hemen tamamı öldürüldü; yalnızca dokuz kişi kurtulabildi. 
Kurtulanlardan iki kişi Siçistân'a gitti. Bu ikisine uyanlardan Sicistân Hâricileri 
doğdu. Diğer ikisi de Yemen'e gitti. Yemen İbâdîleri, bu ikisine uyanlardan 
meydana geldi. İki kişi de Umân'a gitti. Uman Haricîleri de onlara uyanlardan 
teşekkül etti. Öteki iki kişi de el-Cezîre dolaylarına gittiler. el-Cezîre Haricîleri 
de bu ikisine uyanlardan ortaya çıkmıştır. Kurtulanlardan bir kişi de Tlemsen'e 
gitti. Ali o gün taraftarlarına, dedi. Onu bir asmanın altında buldular ve elinin 
altında koltuğuna yakın bir yerde kadın memesine benzer bir şey gördüler. 
Bunun üzerine Ali "Allah ve Elçisi doğru söyledi" dedi; emretti ve öldürüldü, 
iste bu el-Muhakkimetu'1-Ulâ'nm hikâyesidir. Onların inanışları, Ali, Omnan 
Cemel ashabı, Muâviye ile taraftarlarını, iki hakemi, tahkime razı tanları, her 
günah ve suç işleyeni tekfir etmekten ibaretti. 

Bundan sonra, Haricîlerden el-Muhakkimetu'1-ûlâ'nm görüşlerini paylaşan bir 
topluluk; Ali'ye karşı ayaklandılar. Bunların arasında şunlar vardı: 
Esres b. Avf; bu, ona karşı el-Enbâr'da J2M ayaklanmıştı. Teym-u Adiyy kabile- 
sinden Gaf ele et-Temîmî, bu da ona karşı Mâsebezân'da J^M ayaklanmıştı, el- 
Eşheb b.b Bişr el-Urenî; bu ise, ona karşı "Cercerâyâ'da J2M ayaklandı. Sa'd b. 
Kufi; bu ona karşı, el-Medain'de ayaklanmıştı. Ebû Meryem es-Sa'dî; bu da ona 
karşı Küfe Sevâd'mda ayaklandı. Ali, bu Haricîler öldürülünceye kadar, 



60 



herbirine karşı birer kumandan idaresinde ordu şevketti. Sonra Allah razı 

olsun Ali, bu yolda, hicretin 38. yılı Ramazan ayında şehid edildi. J^M 

Halifelik Muâviye'ye geçince, el-Muhakkimetu'1-Ulâ'nm görüşünde olan bir 

topluluk, Muâviye ve ondan sonrakilere karşı, Ezârika'nm ortaya çıkışma 

kadar ayaklandılar. Onlardan biri, Muâviye'ye karşı, Küfe Sevâd'mdaki 

Nuhayle'de ayaklanan Abdullah b. Cevşâ et-Tâî idi. Muâviye, onların üzerine 

Kûfe'lileri şevketti; onlar da bu Haricîleri öldürdüler. 

Sonra ona karşı, Nehrevân günü Ali'ye sığınanlardan Havsere b. Veda 1 el- 

Esedî, 41/662. yılda ayaklandı. 

Sonra Kurre b. Nevfel el-Eşca'î ve el-Mustevrid b. Alkame et-Temîmî, o sırada 

Muâviye'nin Küfe emîri olan el-Mugîre b. Şu'be'ye ^M k ar ş! ayaklandılar ve 

ona karşı yaptıkları savaşta öldürüldüler. 

Sonra Mu'âz b. Cerîr, el-Muğîre'ye karşı ayaklandı ve onunla olan savaşta 

öldürüldü. 

Sonra Ziyâd b. Harrâş el-İclî, Ziyâd b. Ebîhi'ye karşı ayaklandı ve onunla 

yaptığı savaşta öldürüldü. 

Karîb b. Murre, Ubeydullah b. Ziyâd'a karşı ayaklandı. Ayrıca Zehâf b.Zihar et 

Tâî de ona karşı ayaklandı. Bu ikisi, yolda karşılarına gelen herkesi, sorgusuz 

sualsiz kılıçtan geçiriyorlardı. Bunun üzerine Ziyâd, bu ikisinin üzerine Abbâd 

bir gönderdi. Onlar da, bu Haricîleri öldürdüler. 

İşte bunlar, Ezârika fitnesinden önce, el-Muhakkimetu'1-ûlâ'nm görüşlerini 

destekleyen Hâricilerdir. Ve Allah en iyi Bilen' dir. İ2M 

2) Ezârika 

Onlardan el-Ezârika hakkında I2ML Bunlar, Ebü Râşid künveli Nâfi' huyanlardır. 
Hâricilerin, savı ve kuvvet bakımından bu fırkadan daha büyük ve güçlü bir 
başka fırkası daha olmamıştır. ÖöH 
Dinî bakımdan üzerinde birleştikleri hususlar şunlardır: 

a) Bunlardan biri, bu ümmetten kendilerine muhalif olanların müşrikin 
oldukları hakkındaki görüşleridir. Oysa el-Muhakkimetu'1-ûlâ. Onların müşrik 
değil, kafir olduklarını söylüyordu. . 

b) Birleştikleri hususlardan biri de şudur: 

Kendi görüşlerinde olanlardan, kendilerine hicret etmeyip yerlerinde kalanlar 
(ka'ade), kendi görüşlerinde olsalar bile, müşriktir. 

c) Kendilerinden olduğunu ileri sürerek ordugâhlarına gelen birini, bu 
kimseye, kendilerinin muhaliflerinden bir esîr yermek ve bu esîri öldürmesini 
emretmek suretiyle imtihana çekmeyi gerekli kılmışlardır. Eğer bu kimse, o 
esîri öldürürse, onun, kendilerinden olduğu yolundaki iddiasını tasdik ederler; 
eğer onu öldürmezse, "Bu, münafık ve müşriktir" diverek öldürürlerdi 



61 



d) Onlar, muhaliflerinin kadınlarını ve çocuklarını öldürmeyi mubah 
kılmışlardır. Çocukların müşrik olduklarını ve muhaliflerinin çocuklarının, ke- 
sinlikle cehennemde temelli kalacaklarını iddia etmişlerdir. 
Onlar, Ezârika'ya mahsus bu görüşlerden, kendilerinden olan ka'adenin tekfiri 
ile ordugahlarına gelen birini imtihan etmeyi, ilk önce kimin ortaya attığı 
hususlarında ayrılığa düşmüşlerdir. 

Onlardan bir kısmı, aralarından bunları ilk ortaya atan kişinin 'Abdu Rabbihi'l- 
Kebîr olduğunu iddia edenler bulunduğu 'Abdu Rabbihi's-Sağîr olduğunu 
söyleyenler de vardır. Bunları söyleyen ilk adamın adının Abdulla sürenler de 
olmuştur. Nâfi 1 b. el-Erzak, bu konuda ona karşı çıkmış ve onu, bu görüşten 
tövbe etmeye çağırmıştır; ama İbnu Vadin ölünce, Nâfi 1 ve adamları, onun 
görüşünü benimseyerek, "Onun görüşü doğru idi" demişlerdir. Bizzat Nâfi' 
ona karşı çıktığı zaman, onu tekfir etmediği halde, bundan sonra ona karsı 
çıkanları küfürle suçlamıştır. Aynı zamanda o, kendilerinden olan ka'ade'yi 
tekfir edişlerini kabul etmeyen el-Muhakkimetül-Ulâ'dan da uzaklaşmamış 
(teberrî) ve demiştir ki: 

"Bu, bizim onların (el-Muhakkime) dışında benimsedimiz bir şeydir." Bu 
yüzden o, kendilerinden olan ka'ade'yi küfürle suçladıktan sonra, 
muhaliflerinden olan ka'ade'yi de tekfir etmiştir. 

Nafi ve adamları, muhaliflerinin bulundukları yerin küfür diyarı (dâru küfür) 
duğunu iddia etmiş ve buralardaki çocuklarve kadınların öldürülmesini tecviz 
etmişlerdir. Ezârika, recm'i (zina edenin taşlanması) inkâr etmiştir! Onlar, Yüce 
Allah'ın yerine getirilmesini emrettiği emanetin inkâr edilmesini ise helâl 
kılmış ve demişlerdirki: "Madem ki muhaliflerimiz o halde, emanetlerimizi 
onlarageri vermemizin lüzumu yoktur." Onlar namuslu bir adama zina 
ifirasmda bulunan erkeğe, zina iftirası için gerekli cezayı (hadd-i kazif) tatbik 
etmedikleri halde, namuslu kadınlara zina iftirasında bulunan erkeğe, bu 
cezayı uygulamışlardır. Hırsızlıkta, çalman şeyin miktarına bakmaksızın, 
çaldığı şey ister az ister çok olsun, hırsızın onları el-Muhakkimetu'1-Ülâ ile 
uyuştukları küfürlerinden sonra ortaya attıkları bu bid'atlerinden dolayı 
küfürle suçlamıştır. Böylece bir kızgınlığın diğer bir kızgınlığı kışkırtışı gibi, bir 
küfrün ardından başka bir küfre girmişlerdir. Öte yandan acı bir azâb da, 
kâfirler içindir. 

Ezârika, sözünü ettiğimiz bu bidatler üzerine birleştikten sonra, Nâfi' b. el- 
Ezrâk'a bey'at etmiş ve onu "Emîru'l-Mu'minîn" adıyla çağırmışlardır. Onfara, 
Uman Hâricileri de katılmış ve böylece sayıları yirmi binden fazla olmuştur. 
Ehvâz ile İran (Fars) ve Kirman topraklarının ötesindeki yerleri zaptetmiş ve bu 
toprakların haraçlarını toplamışlardır. O sıralarda Basra âmili, Abdullah b. ez- 
Zubeyr'in emrinde olan Abdullah b. el-Hâris, Ezârika b. Abs b. Kureyz b. 
Habib b. Abdşems ile birlikte bir ordu gönderdi. İki takım, Ehvâz'm Dolab'mdâ 
çarpıştılar. Müslim b. Abs ile adamlarının pek çoğu öldürüldü. Bunun üzerine 

62 



Ömer b. Ubeydillah Ma'mer et-Temîmi, onlarla savaşmak için, iki bin atlı ile 
Basra'dan yürüyüşe geçti; ama Ezârika, onu da hezimete uğrattı. Bu defa 
Harise b. Bedr el-Gudânî, üç bin Basra'lı askerle onlara karşı çıktı; ama Ezarika, 
bunları da bozguna uğrattı. Bunuh üzerine Mekke'den, o sırada Horasan'da 
bulunan el-Muhelleb, b. Ebi Sufra'ya Ezarika ile savaşını emredern bir mektup 
yazdı ve onu, bu işe kumandan tain etti. el-Muhalleb, Basra'ya döndü. Basra 
askerlerinden on bin kişi seçti. Kendisine, kendi kabilesi olan Ezd'liler de 
katıldılar. Böylece sayıları yirmi ibin oldu. el-Muhalleb bu ordu ile hareket etti 
ve Ezârika ile çarpıştı ve neticede onları Ehvaz'm dolab'mdan Ehvâz'a kadar 
bozguna uğrattı. Nâfi' b. el-Ezrâk da, işte bu bozgunda öldü. £021 
Ezârika, Nâfi"den sonra, Ubeydullah b. Me'mûn et-Temîmî'ye bey'at ettiler. el- 
Muhelleb, onlarla, Ehvâz'da, daha sonraları da çarpıştı ve Ubeydullah b. 
Me'mûn, bu savaşta öldürüldü. Ayrıca kardeşi Osman b. Me'mûn da 
Ezrakîlerin kuvvetlilerinden olan üçyuz kişi ile beraber öldürüldü. Kalanları da 
Eydec'e J^oşı kadar bozguna uğratıldılar. Bunlar bu defa, Katariyy b. el-Fucâe ye 
12M bey'at ettiler ve onu "Emîra'l-Mu'minm adıyla çağırdılar Bundan sonra el- 
Muhelleb, onlarla, bazen kendisinin, bazen de onların kazandığı bir çok savaş 
yaptı; ama sonunda Ezarika, İran topraklarından olan Sabur'a kadar atıldılar ve 
burasını, hicret yerleri olarak kabul ettiler. El-Muhalleb, oğulları ve onlara 
uyanlar, bunlara karşı olan savaşlarını ondokuz yıl sürdürdüler. Bu savaşların 
bir kısmı Abdullah b. ez-Zubeyr, geri kalanları da Abdulmelik b. Mervan'm 
halifeliği ile el-Haccac'm Irak valiliği zamanında olmuştu. el-Haccac, 
Ezarika'ya karşı savaşta, el-Muhalleb'i kumandan olarak tayin etti. 
Bu yıllarda, el-Muhelleb ile Ezrakîler arasındaki savaşlar, İran ve Ehvâz 
arasında kalan bölgelerde, Ezârika içinde Abd Rabbihi el-Kebîr'in Katariyy' den 
ayrılıp yedi bin kişi ile Cîreft-u Kirmîn'deki' J2<M bir vadiye gitmesiyle 
sonuçlanan bir ayrılığın ortaya çıkışma kadar, mekik dokurcasma, karşılıklı 
düzensiz akınlar halinde sürüp gitmiştir. Bunun üzerine 'Abd Rabbihi es-Sağîr 
de, dört bin kişi ile ondan ayrılmış ve Kirmân'm başka bir bölgesine gitmiştir. 
Katariyy de on bin kişi dolaylarındaki bir kuvvetle, İran topraklarında 
kalmıştır. el-Muhelleb, onunla burada çarpışmış, onu Kirman topraklarına 
kaçırtmış; ama onu takib etmiş ve Kirman topraklarında onunla çarpışarak Rey 
topraklarına sürmüştür. Sonra Abd Rabbihi el-Kebîr'le savaşmış ve onu 
öldürmüştür. Ayrıca oğlu Yezîd b. el-Muhelleb'i, Abd Rabbihi es-Sağîr'in 
üstüne göndermiş ye böylece onun ve adamlarının işini bitirmiştir. el-Haccâc, 
Sufyân b. el-Ebred el-Kelbî'yi de büyük bir ordu ile, Katariyy'in Rey'den 
Taberistan'a gidişinden sonra, onun üzerine gönderdi. Onu da orada 
öldürdüler ve başını, el-Haccâc'a gönderdiler. Öte yandan Ubeyde b. Hilâl el- 
Yeşkurî I2Q6l de Katariyy' den ayrılmış ve Kûmis'e J2QZ1 gitmişti. Sufyân b. el- 
Ebred, onu da takib etti. Onu ve ona uyanları öldürünceye kadar, Kûmis 



63 



kalesini kuşattı. Böylece Allah, dünyayı, Ezrğkîlerden temizlemiş oldu. Bu 
sebepten Allah'a hamd olsun! EQ£1 

3) Necedât 

Onlardan en-Necedât hakkında: EQ9i 

Bunlar, Necdet b. Amir el-Hanefi'ye E121 uyanlardır. Onun önderlik ve 
başkanlığının sebebi şu idi: 

Nâfi 1 b. el-Ezrak, görüsünde olsalar bile, ka'adeden uzaklaşmayı ileri sürüp 
onlara müşrik deyince ve muhaliflerinin çocukları ile kadınlarını öldürmeyi 
helâl Ehû Fudeyk, 'Atıyye el-Hanefî, Râşid et-Tavıl, Miklâs, Eyûb "el-Erzak ve 
onlara uyanlardan oluşan topluluklar, ondan ayrıldılar ve Yemâmeye J3111 
gittiler. Orada, onları, Nâfi"nin ordusuna katılmak isteyen Haricîlerden" bir 
ordu ile Necdet b. Amir karşıladı. Bunlar, onlara, Nâff nin ortaya attğı şeyleri 
bildirdiler ve onları tekrar Yemâme'ye gönderdiler. Onlar burada Necdet b. 
Amir'e bey'at ettiler. Kendilerine hicret etmeyip yerlerinde Volanları (ka'ade) 
küfürle suçlayanları tekfir ettiler. Nafi"nin imametini 1 kabul edenleri de tekfir 
ettiler ve onu kötüledikleri birtakım konularda ayrılığa düşene kadar, 
Necdet'in imametini kabul ettiler. Onun hakkında ayrılığa düşünce de, üç 
fırkaya bölünmüş oldular: 

1) Bir fırka, 'Atıyye b. el-Esved el-Hanefrile birlikte Sicistân'a gittiler. Sicistân 
Haricîleri onlara uydular. Bu sebepten, Sicistân Haricîlerine, o devirde, 
"Ataviyye" denmiştir. 

2) Diğer bir fırka da, Necdet ile savaşarak Ebû Fudeyk ile birleşmiştir. Necdet'i 
öldürenler de bunlardır. 

3) Bir fırka da Necdet'i, ortaya attığı şeylerden dolayı mazur görmüş ve 
imametini kabul etmiştir. 

Necdet'e uyanların, beğenmeyerek ona karşı çıktıkları şeyler şunlardır: 

a) O, karada savaşacaktır ordu, denizde çarpışacak, da avrı bir ordu göndermiş 
ve karaya gönderdiklerine, denize gönderdiklerine nisbetle daha çok mal ve 
ganimet vermişti. 

b) O bir ordu göndermiş ve bu ordu, selâm olsun Resûl'ün şehrine hücum 
ederek Osman b. Affan'm kızlarından birine ait bir cariyeyi ele geçirmişti. 
Bunun üzerine Abdulmelik, bu cariye hakkında, ona bir mektup yazdı. O da 
Bu cariyeye sahip olan kişiden onu satın alarak Abdulmelik b. Mervân'a iade 
etti. Bunun üzerine ona, "Sen bize ait olan bir cariyeyi, düşmanımıza geri 
verdin". 

c) O ictibadda bulunurken, bilgisizlikleri sebebiyle yanlışlık yapanları mazur 
görmüştür. Bunun sebebi de şu idi: O, oğlu el-Mudarrac'ı, bir kısım askeri ile 
el-Katîf üzerine göndermişti. Buraya hücum ettiler ve buradan, kadınlar ve 
çocukları esîr aldılar. Kadınları da kendilerine mal ettiler ve ganimetten beşte 

64 



bir hisse çıkarılmadan, onları kendilerine nikahladılar. Bunun üzerine şöyle 
dediler: 

"Bizim hissemin kadınlar düştü. Zaten bizim istediğimiz de budur. Eğer 
onların değerleri, ganimetten bizim payımıza düşen miktardan fazla ise, 
aradaki farkı kendi mallarınızdan öderiz." Necdet'in yanma dönünce, ona, 
kadınlara sahip çıkmaları ve beşte birinin çıkarılmasından ve beşte dördünün 
de ganimete hak kazananlar arasında dağıtılmasından önce ganimet malını 
yemeleri hakkındaki görüşünü sordular. O da onlara, "Böyle 
yapmamalıydınız" dedi. Onlar böyle davranmanın bize helal olmadığını 
bilmiyorduk" dediler. 

Bunun üzerine bu konudaki bilgizilerinden dolayı, onları mazur gördü ve dedi 
ki: 

"Dinde iki şey vardır. Biri Yüce Allah'ı, resullerini, müslumanlarm kanlarının 
haram olduğunu müslumanlarm mallarını zorla almanın yasaklandığını 
bilmek ve Yüce Allah' dan gelen şeylerin tamamına inanmaktır. Bunları bilmek 
her mükellef üzerine haram hakmda bir delil gösterinceye kadar, bu konudaki 
bilgisizliklerinden dolayı kalan hususlarda ise, insanlar, kendilerine helâl ise., 
insanlar, kendilerine helâl hakkında bir delil gösterilinceye kadar, bu konudaki 
bilgisizliklerin-len dolayı bağışlanmış olayı bağışlanmışlardır. Bu durumdaki 
bir kimse, kendi ictihad ile haram kılınmış bir şeyi helal kılarsa, mazurdur. 
Fakat kendisi için, bu konuda bir delil ortaya konmasından önce yanlışlık 
yapan bir müctehidin azaba uğramasından korkan kimse ise, kâfirdir. 

d) Necdet'in bid'atlerinden biri de şudur: 

O, kendine uyanlardan, cezaları belli suçları işlemiş olan adamların kendi 
himayesine almış (tevellî) ve, "Belki Allah onları, günahlarından dolayı, 
cehennem ateşinden başka bir yerde cezalandırır, sonra da cennete sokar" 
demiştir. Ayrıca o, dininde ona muhalefet eden kişinin cehenneme gireceğini 
iddia etmiştir. 

e) Onun sapıklıklarından biri de, içki içme cezasını kaldırmasıdır. 

f) Yine o demiştir ki: 

"Kim küçücük bir günah işler veya küçük bir yalan söyler ve bunlarda da ısrar 
ederse, o kimse müşriktir. Fakat üzerlerinde ısrar etmeksizin, zina eden, 
hırsızlık yapan ve içki içen biri, inanışında kendisine uyanlardan olmak 
şartıyla, Müslümandır." 

O, bu bid'atleri ortaya koyup kendisine uyanları bilgisizliklerinden dolayı 
mazur görünce, ona uyanların pek çoğu bidatlerinden tövbe et!" dediler. O da 
söyleneni yaptı. Bunun üzerine onlardan bir topluluk, onu onun tövbeye davet 
edilişinden pişmanlık duydu ve ondan özür dileyenlere katılarak, ona, "Sen 
imamsın ve senin ictihadda bulunma hakkın vardır. Artık senden tövbe etmeni 
istemeyeceğiz. Onun için ettiğin tövbeden tövbe et ve seni tövbeyye davet 
edenleri, bu defa sen tövbe etmeye çağır; aksi halde seni terkederiz dedi. O da 

65 



bu şekilde hareket etti. Bunun üzerine adamları, onun hakkında çeşitli 
görüşlere ayrıldılar. Pek çoğu, onu imametten uzaklaştırarak, "Bize bir imam 
seç!" dediler. O da Ebû Fudeyk'i seçti. Râşid et-Tavîl de Ebû Fudeyk ile, sanki 
bir tek vucudmuş gibi beraber oldu. Ebu Fudyk Yemameyi ele geçirince, 
Necdet'in adamlarının savaşlardan döndükleri zaman Necdet'i yeniden 
emirliğe geçireceklerini öğrendi. Bu yüzden Necdet'i öldürmek istedi. Bunun 
üzerine Necdet, Şam kıyılarına ve Yemen dolaylarına sevkettiği askerlerin 
dönüşünü beklemek üzere kendi adamlarından birinin evinde saklandı. Öte 
yandan Ebû Fudeyk'in tellâlı da şöyle bağırıp duruyordu: 
"Bizi Necdet'in bulunduğu vere götürene onbin dirhem verilecektir. Bizi ona 
götüren köle, hürriyetine kavuşacaktır!" Bunun üzerine Necdet'in aralarında 
bulunduğu bir köle, onun yerini bildirdi. Ebû Fudeyk, Râşid et-Tavîl'i bir 
askeri birlikte onun üzerine şevketti. Onlar da onu, ansızın bastırdılar ve başını 
Ebu Fudek'e götürdüler. 
Necdet öldürülünce, Necedât üç fırkaya bölündü: 

1) Bir fırka, onu küfürle suçladı ve Râşid et-Tavîl, Ebû Beyhes, Ebû'ş-Şemrâh ve 
bunlara uyanlar gibi, Ebû Fudeyk'e katıldı. 

2) Bir fırka da, yaptıklarından dolayı onu mazur gördü. Bunlar, bugünkü 
Necedât'tır. 

3) Necedât'tan bir fırka ise, Yemâme'den uzaklaştılar ve Basra dolaylarına 
yerleştiler. Burada, Necdet'in bid'atleri hakkında söylenenlerden şüpheye 
düştüler ve onun durumu üzerinde kararsızlığa kapılarak, "Onun bu bid'atleri 
ortaya atıp atmadığını bilmiyoruz, bu sebepten, kesinlik kazanmadıkça, ondan 
uzaklaşmavacağız" dediler. 

Ebû Fudeyk, Necdet'in öldürülmesinden sonra, Abdülmelik b. Mervân'm 
Ömer b. Übeydillah b. Ma'mer et-Temîmî'yi bir ordu ile üzerine gönderişine 
kadar yaşadı. Bu ordu, Ebû Fudeyk'i öldürdü ve başını, Abdülmelik b. 
Mervân'a gönderdi. Necedât'm hikâyesi de, işte budur. £121 

4) Sufriyye 

Hâricilerden es-Sufriyye hakkında £131 Bunlar, Ziyâd b. el-Asfar'a uyanlardır. 
Görüşleri, esas itibariyle Ezârika'nm görüşleri gibidir; yani günah işleyenler 
müşriktir. Ancak Sufrivve muhaliflerinin çocukları ile kadınlarını öldürmeyi 
ileri sürmezler. Oysa Ezârika, bu hususta aksi görüşü ileri sürer. Sufriyye' den 
bir fırka, hakkında ceza bulunan fiiller işlendiği zaman, bu fiili işleyen 
kimsenin, yalnızca zina eden, hırsız, iftiracı ve kasten adam öldüren kaatil gibi, 
bu fiillerle ilgili adlarla isimlendirilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Onlara 
göre böyle bir kimse, ne kâfir, ne de müşriktir. Namaz kılmamak, oruç 
tutmamak gibi, haklarında belli bir ceza bulunmayan her türlü günah, 
küfürdür ve bu günahları işleyenler de kâfirdir. Böylece günahkâr bir mumun, 

66 



iki konuda "imân" sıfatını yitirmiş olmaktadır. Sufriyye'deri üçüncü bir fırka, 
Beyhesiyye'den, "Günah işleyen biri, hâkimin huzuruna getirilip cezası 
verilmedikçe küfürle suçlanamaz" iddiasında bulunanlar gibi düşünmektedir. 
Böylece Sufriyye, üç fırkaya bölünmüştür: 

1) Bir fırka, Ezârika'nm ileri sürdü rik olduğunu idda eder. 

2) ikinci fırka, küfür sıfatının, hakkında ceza bulunmayan suçları ne verilmesi 
gerektiğini ve günahından dolayı cezalandırılmış olanların küfüre girmekle 
birlikte imandan çıkmış olduğunu ileri sürer 

3) Üçüncü fırka ise küfür sıfatının, günah işleyen kimseye, günahından dolayı 
hâkim tarafından cezalandırılması halinde verileceğini iddia eder. 
Sufriyye'nin bu üç fırkası, biraz önce açıkladığımız gibi, çocuklar ve kadınlar 
konusunda Ezârika'ya muhalefet ederler. 

Sufriyye'nin tamamı, Abdullah b. Vehb er-Râsıbî ve Hurkus b. Zuheyr ile el- 
Muhakkimetu'l-ûlâ'dan bu ikisine uyanları benimser ve onlardan sonra Ebû 
Bilâl Mirdâs el-Hâricî ile Ebû Bilâl'den sonra da İmrân b. Hittân es-Sudûsi'nin 
imametini kabul ederler. 

Ebû Bilâl Mirdâs, Yezîd b. Muâviye devrinde, Basra'da Ubeydullah b. Ziyâd'a 
karşı ayaklanmıştır. Ubeydullah b. Ziyad, Zur'a b. Müslim el-Amirî'yi iki bin 
süvari ile onun üstüne göndermiştir. Zur'a ise Hâricilerin görüşlerine meyleden 
bir kimse idi. İki taraf, savaş için karşılıklı saflara girince, Zur'a, Ebû Bilâl'e, 
"Siz hak, doğruluk cephesindesiniz; ama biz, İbn Ziyâd'm maaşımızı 
vermemesinden korkarız. Onun için, sizinle çarpışmaktan başka bir şey 
yapamayız" dedi. Ebû Bilâl de ona şu cevabı verdi: 

"Meğer kardeşim Urve'nin senin hakkındaki görüşlerini benimsemiş olsam iyi 
olacakmış; çünkü o, bana, Karîb ve Zehâfin, yollarına çıkan insanları sorgusuz - 
sualsiz kılıçtan geçirişleri (isti'râz) gibi, benim de sizleri sorgusuz -sualsiz 
kılıçtan geçirmemi istemişti. Fakat ben, bu konuda, hem o ikisi ve hem de 
kardeşimle uyuşmuyorum." Sonra Ebû Bilâl ve ona uyanlar Zur'a ve ordusuna 
saldırdılar ve onları bozguna uğrattılar. Bunun üzerine Ubeydullah b. Ziyâd, 
onun üstüne Abbâd b. Ahdar et-Temîmi'yi gönderdi. O, Ebû Bilâl ile Nuvec'de 
çarpıştı ve onu, ona uyanlarla birlikte öldürdü. Ebû Bilâl'in öldürüldüğü haberi 
İbn Ziyâd'a ulaşınca, o da Basra'da, Sufriyye'den bulduklarını öldürdü ve 
Mirdâs'm kardeşi Urve'yi yakaladı ve ona, "İnsanları sorgusuz-sualsiz 
öldürmeyi (isti'râz), kardeşin Mirdâs'a sen öğütledin ha!... İşte Allah, senden ve 
kardeşinden, insanların öcünü aldı" dedi ve sonra eniri üzerine, onun elleri ve 
ayakları kesildi ve idam edildi (58/677-8). 

Mirdâs öldürülünce, Sufriyye İmrân b. Hittân' J3M imam olarak tanıdılar. 
İmrân, Mirdâs'a ağıtlar yazıyor ve bunların birinde şöyle diyordu: 
Senden sonra, bildiklerimin hepsini de bilmez oldum; 
Senden sonra, ey Mirdâs, insanlar da artık insan değildir. 



67 



Bu İmrân b. Hittân, Sufriyye mezhebine bağlı zâhid bir şâirdi. Onun, Allah 

ondan razı olsun Ali'ye karşı duyduğu kinle ilgili kötü-niyetlerinden, biri 

Abdurrahmân b. Mulcem hakkında yazdığı ağıtta görülmektedir. Bu beytinde 

Ali için şöyle diyor: 

Ev bir dindar adamın vuruşu! O, bu vuruşla, Arşın Sâhibi'nin rızâsını başka bir 

şey istememişti. 

Onu bugün anıyorum ve Allah katında amelleri bakımından yaratıkların en 

zengini olarak hesâb ediyorum. 

Abdulkaahir der ki: 

Onun bu şiirine şu sözlerimizle cevap verdik: 

Ey bir kâfirin vuruşu! O, bu vuruşla, kendini cehennem ateşine kavuştucak 

cezadan başka bir fayda elde etmemiştir; 

Ben onu, din yönünden lanetliyorum; aynı zamanda onun için ebedî bir afv ve 

bağışlanma dileyeni de lanetliyorum. 

Bu şaki, insanların en şakîsidir; o, insanların Rabbi katında ölçü bakımından en 

hafifi, en değersizidir. J213 

5) Acâride 

Haricîlerden 'Acâride hakkında J3M Acâride'nin tamamı, Abdulkerîm b. 
'Acred'e uyarlar. Abdulkerîm, önce Atıyye b. el-Esved el-Hanefî'ye uyanlardan 
biri idi. 'Acâride, aşağıdaki görüşlerde uyuşan on fırkaya ayrılmıştır. (Bu 
görüşler şunlardır): 

a) Çocuk, buluğ çağma ulaştığında İslâm'a çağırılır. Çocuk İslâm'a çağırılmcaya 
veya kendisini İslâm'la vasıflandırmcaya kadar, bulûğ çağından önceki 
devrede ona dokunulmaması (berâet) gerektir! 

b) Onlar Ezârika'dan başka bir hususta da ayrılmışlardır. O da şudur: Ezârika, 
muhaliflerinin mallarını, kendileri için, bütün durumlarda helâl kılmıştır. 
'Acâride ise, muhaliflerinin mallarını, o malın sahibi öldürülmedikçe, fey' 
olarak kabul etmezler. 'Acâride, aşağıda ele alacağımız fırkalara bölününceye 
kadar, bu görüşler üzerinde birleşmişti. £1Z1 

(1) Hâzımiyye 

Onlardan el-Hâzımiyye hakkında I2!§1 Bunlar Sicistân Acârîdelerinin ço- 
ğunluğundan oluşmaktadır. Kader, istitâat (yapabilme gücü) ve meşîet (di- 
leme) konularında, Ehl-i Sünnetin görüşlerini ileri sürmüş ve, "Allah'tan başka 
yaratıcı yoktur. Allah'ın istediğinden başka şey olmaz. İstitâat fiil ile 
beraberdir" demişlerdir. Onlar, kader ve istitâat konularında, hakdan ayrılmış 
Kaderiyye'nin (el-Kaderiyyetu'1-Mu'teziletu ani'1-hak) görüşlerini ileri süren 
Meymûniyye'yi küfürle suçlamışlardır. 

68 



Sonra Hâzımiyye, dostluk (el-velâyet) ve düşmanlık (el-adâvet) konularında, 
Havâric'in çoğunluğuna karşı çıkmış ve demişlerdir ki: 
"Dostluk ve düşmanlık, Yüce Allah'ın iki sıfatıdır. Güçlü ve Ulu Allah, 
hayatının büyük bir kısmında kâfir olsa bile, O'na karşı imanlı olduğu 
herşeyden dolayı kuluna dostluk gösterir. Fakat hayatının uzun bir devresini 
mümin olarak geçirse bile, son günlerinde O'na karşı küfürle davrandığı 
herşeyden dolayı da, ondan uzaklaşır. Gerçek şu ki Yüce Allah, dostlarını 
sevmekten ve düşmanlarına karşı kin duymaktan vazgeçmez." Bu görüş, 
insanın son nefesindeki durumu (el-Muvâfât) konusundaki Ehl-i Sünnet'in 
görüşüne uygundur. Ancak Ehl-i Sünnet, Hâzımiyye'nin, insanın son 
nefesindeki durumu (muvâfât) hakkındaki görüşlerine dayanarak, Rıdvan 
bey'atma iştirak ettikleri ve Yüce Allah onlar için, "Allah inananlardan ağaç 
altında sana heyhat ederlerken, and olsun ki hoşnut olmuştur" £121 buyurduğundan, 
Ali, Talha, ez-Zubeyr ve Osman'ın cennet halkından olmaları gerektiğine inan- 
malarını, onlara bir mecburiyet olarak yüklemiş ve onlara demiştir ki: 
"Yüce Allah'ın kulundan razı olması, kulunun İmân üzre öleceğini bilmesi ile 
mümkün olacağına göre, 'Ağacın altında' bey'at edenlerin bu sıfata sahip 
olmaları gereklidir. Ali, Talha ve ez-Zubeyr bunlardandır. Osman ise, o gün 
hapsedilmiş olduğundan, onun yerine, selâm ona olsun Nebi, elini onun eline 
karşılık uzatarak bey'at etmiştir." Böylece bu dört kişiyi tekfir edenlerin 
görüşlerinin saçmalığı da isbat edilmiş olur. J2M 

(2) Şu'aybiyye 

Onlardan eş-Şu'aybiyye hakkında ^J Bunların kader, istitâat ve meşîet 
konularındaki görüşleri, Hâzımiyye'nin görüşü gibidir. Şu'aybiyye, ilk önce, 
Şu'ayb olarak bilinen önderlerinin, Hâvaric'den Meymûn adlı bir adamla 
tartıştıkları zaman ortaya çıkmıştır. Bu tartışmanın sebebi şudur: Meymûn'un 
Şu'ayb'dan alacağı vardı. Bu sebepten mahkemeye düşmüşler Su'ayb ona, 
"Allah dilerse (inşâallah onu sana onu sana ödeyeceğim" 
Meymûn da, "öyle ise". Allah, onu şu anda diledi" dedi. Şu'ayb ise, 
"Eğer Allah, bunu gerçekten diledi ise, sana onu ödemekten başka bir şey 
yapamam" cevabını verdi. Bunun üzerine Meymûn, "Allah, sana, bunu 
yapmanı emretti. Zaten O, yalnızca dilediği şeyi emreder; dilemediğini de 
emretmez" dedi. 

Bu tartışma üzerine 'Acâride fırkaları avrıldı yebir kısmı Şu'ayb'a, ötekiler de 
Meymûn'a uydular. Onlar bu konuda, o sırada halifenin hapishanesinde 
bulunan Abdulkerîm b. 'Acred'e yazdılar. O da onlara verdiği cevapta şunları 
yazdı: 

"Biz, Allah'ın dilediği şeyler olur; dilemedikleri de olmaz, diyor ve Allah'a 
kötülük yüklemiyoruz." Bu cevap onlara, İbn 'Acred'in ölümünden sonra 

69 



ulaştı. Bunun üzerine Meymûn, onun kendi görüşünü ileri sürdüğünü; çünkü 
"Allah'a kötülük yüklemiyoruz" dediğini iddia etti. "Aksine o, benim 
görüşümü ileri sürmüştür; çünkü o, 'Allah'ın dildiği olur, dilemediği olmaz, 
diyoruz' demiştir." Böylece Hâzımiyye veride'nin çoğunluğu, Şu'ayb'm tarafını 
tutmuşlar; Hamziyye de Kaderiy ile beraber Meymûn'a meyletmiştir. 
Sonra Meymûniyye, kader hakkındaki küfürlerine, bir cins Mecusîlik eklemiş 
ve kız evlâdın kızları ve oğulların kızları ile nikâhlanmayı mubah kılmışlardır. 
Ayrıca onlar, sultanı ve onun hükmüne razı olanları öldürmenin farz olduğuna 
inanmışlardır. Ama onlara itiraz etmedikçe ve kendi inanışlarına saldırmadıkça 
veya zâlim idareciye yol göstererek yardım etmedikçe, onu inkâr edenin 
öldürülmesini kabul etmezler. 

Meymûniyye 'yi, Allah izin verirse, bundan sonraki kısımda, İslâm toplu- 
luğundan çıkan Gulât fırkaları anlatırken ele alacağız. 
Meymûniyye 'den, kendisine Halef denen bir adam vardı. Sonra bu adam, 
kader, istitâat ve meşîet konularında Meymûniyye 'ye muhalefet etti ve bu üç 
meselede Sünnet Ehli'nin görüşlerini ileri sürdü. Kirman ve Mukrân haricîleri, 
bu konularda ona uydular. Bu sebepten onlara, "el-Halfiyye" denir. Bunlar, 
Kirman topraklarından Hamza b. Ekrek el-Hâricî £221 {\ e çarpıştılar. £231 

(3) Halfiyye (Halef iyye) 

Onlardan el-Ma'lûmiyye ve el-Mechûliyye hakkında £211 Bunlar, Hamza el- 
Hâricî ile savaşan Halefe uyanlardır. Halfiyye, kendilerinden olan bir imam ile 
birarada bulunmadıkça, savaşmayı kabul etmezler. Halfiyye, yalnızca bir 
hususta Ezârika ile aynı görüşü paylaşmışlardır, ki bu da, muhaliflerinin 
çocuklarının cehennemde olacakları yolundaki iddialarıdır. £251 

(4-5) Ma'lûmiyye-Mechûliyye 

Onlardan el-Ma'lûmiyye ve el-Mechûliyye hakkında £2^1 Bu iki fırka, el- 
Hâzımiyye topluluğundandır. Fakat el-Ma'lûmiyye, seleflerine (Hâzımiyye) iki 
hususta muhalefet etmiştir: 

a) Birincisi, Yüce Allah'ı, bütün isimleriyle bilmeyen kişinin, O'nun câhili 
olduğu ve O'nun câhilinin de kâfir sayılacağı hakkındaki iddialarıdır. 

b) ikincisi de, onlar, insanların fiilleri Yüce Allah tarafından yaratılmamıştır, 
demişlerdir. 

Fakat onlar, istitâat ve meşîet konularında, "istitâat fiil ile beraberdir ve fiil, 
Allah dilemedikçe olmaz" demek suretiyle Sünnet Ehli ile aynı görüşü 
paylaşmışlardır. 



70 



Bu fırka, kendi inanışlarında olan ve kılıcıyla düşmanlarına karşı ayaklanan 

kimsenin imametini ileri sürer; ama kendilerinden olan ka'ade'den 

uzaklaşamazlar. 

Onlardan Mechûliyye'ye gelince., onların görüşleri, Ma'lûmiyye'nin görüşleri 

gibidir. Ancak onlar, "Allah'ı isimlerinden bir kısmı ile bilen, O'nu biliyor 

demektir" şeklindeki görüşü ileri sürmüş ve kendilerinden olan Ma'lûmiyye'yi, 

bu konuda tekfir etmişlerdir. İ^Zl 

(6) Salhyye 

Onlardan es-Saltıyye hakkında J22§1 Bunlar, Salt b. Osman'a mensupturlar. Ona, 

Salt b. Ebî's-Salt da denir. Salt, 'Acâri de 'dendi. Ancak o, 'Acâride'den farklı 

olarak şöyle söylemiştir: 

"Bir adam bizimle uyuşur ve Müslüman olursa, onu kabul ederiz; ama 

çocuklarından uzaklaşırız; çünkü onlar bulûğ çağma ulaşıncaya ve o zaman 

İslâm'a çağırılarak onu kabul edinceye kadar, Müslüman değildirler." 

Bu fırkadan önce, 'Acâride'nin dokuzuncusu olan başka bir fırka daha vardı. 

İddialarına göre, ne mü'minlerin, ne de müşriklerin çocukları, bulûğ çağma 

ulaşıp İslâm'a çağırıldıklarında kabul veya reddedecekleri ana kadar, ne dost, 

ne de düşmandırlar. Ö221 

(7) Hamziyye 

Onlardan el-Hamziyye hakkında Bunlar, Sicistân, Horasan, Mukrân, Kûhistân 
ve Kirman' harabeye çeviren ve büyük orduları bozguna uğratan Hamza b. el- 
Ekrek'e uyanlardır. Aslında o, Acâride'nin Hâzımiyye kolundandır. Sonra 
onlara muhalefet ederek, kader ve istitâat konularında Kaderiyye'nin 
görüşlerini ileri sürmüştür. Hâzımiyye, bu konuda onu tekfir etmiştir. Bununla 
beraber o, müşriklerin çocuklarının cehennemde olduğunu iddia etmiştir. 
Kaderiyye de, bu konuda onu tekfir etmiştir. Sonra o, Haricîlerden olan 
ka'ade'ye dostluk göstermekle beraber, bu ümmetin fırkalarından olan 
muhaliflerinin öldürülmesi meselesinde kendi görüşlerine katılmayanların 
tekfiri hususunda, onların müşrik olduklarını söylemiştir. Bir toplulukla 
savaştığı ve onları bozguna uğrattığında, mallarının yakılmasını ve 
hayvanlarının boğazlanmasını emrederdi. Aynı zamanda o, muhaliflerinin 
esirlerini de öldürürdü. 

Onun ortaya çıkışı 179/795 yılında, Harun er-Reşîd'in zamanında idi. Halk, el- 
Me'mûn'un halifeliğinin ilk yılları geçene kadar onun fitnesi içinde yaşadı, el- 
Me'mûn, bazı ülkeleri ele geçirince, Ebû Yahya Yûsuf b. Beşşâr'ı kadılığa, 
Hayyuye b. Ma'bed adındaki birini ordusunun başına, Amr. b. Said'i 
komutanlığına getirdi. Talha b. Fahd, Ebû'l-Culendi ve bunlar gibi olan Haricî 

71 



şâirlerinden bir topluluk da ona katıldı. Sonra Hâriciler Beyhesiyye ile savaşa 
başladı ve onların pek çoğunu öldürdü. Bu savaş sırasındadır ki, ona "Emîru'l- 
Mu'minîn" adını verdiler. Şâir Talha b. Fahd, bu konuda şöyle diyor: 
Mü'minlerin Emîri hak yolda ve en iyi hidâyet, doğruluk altındadır; o emir ne 
güzel emirdir ki, parlayan ayın yıldızlara üstün oluşu gibi, diğer emirlerden 
üstündür. 

Sonra Hamza, Haricîlerden Felcred dolaylarındaki Hâzımiyye üzerine bir sefer 
heyeti gönderdi ve onlardan pek çok kimseyi öldürdü. Sonra bizzat kendisi, 
Herat'a gitti ise de, buranın halkı oraya girmesine engel oldu. Bunun üzerine 
şehrin dışındaki halkı sorgusuz-sualsiz kılıçtan geçirdi (isti'râz) ve pek çoğunu 
öldürdü. O sırada Herat Valisi olan Amr b. Yezîd el-Ezdî, ordusu ile ona karşı 
çıktı ve aralarındaki savaş, aylarca sürdü. Herat bölgesinden birçok kimse 
öldürüldü. Aynı şekilde, Hamza'nm adamlarından olan halkı onun 
sapıklıklarına çağıran dâîlerinden biri olan Heysam eş-Şârî de öldürüldü. Sonra 
Hamza, Herat'm ilçelerinden biri olan Kerûh'a saldırdı ve mallarını yakıp 
ağaçlarını devirdi. Bundan sonra, Bûşenc yakınlarında (Amr) İbn Yezîd el-Ezdî 
ile savaştı ve Amr'ı öldürdü. Sonra Hamza ile savaşa, o sıralarda Horasan 
Valisi olan Ali b. İsâ b. Mâdiyân tâyin edildi. Hamza, kendine uyanlar bir yana, 
kumandanlarından altmışı öldürüldükten sonra Sicistân topraklarına kaçmaya 
mecbur edildi. Sicistân'a varınca, Zerenc J^şoi halkı, onun şehre girmesine engel 
oldu. Bunun üzerine halkı, şehrin sahralarında sorgusuz-sualsiz kılıçtan 
geçirdi. Sonra Zerenc halkının kendilerini tanımamaları için, adamlarına sanki 
sultanın adamları imiş gibi görünmelerini sağlayak siyah elbiseler giydirdi. 
Biri, halka bu durumu bildirerek onları uyardı ve böylece onun şehre girmesine 
engel oldular. Bunun üzerine şehirlerinin civarındaki hurma ağaçlarını kesti ve 
şehrin dış mahallerinden geçenleri öldürdü. Sonra Şu'be nehrine doğru yola 
çıktı ve orada, Halfîyye Haricîlerinden çoğunu öldürdü, ağaçlarını kesti, 
mallarını yaktı ve Mes'ûd b. Kays adındaki Halfiyye reisi bozguna uğradı. 
Mes'üd kaçışı sırasında, nehrin karşı kıyısına geçerken düştü ve boğuldu; ama 
ona uyanlar, onun ölümünden şüpheye düştüler; bugün de onu 
beklemektedirler. Sonra Hamza, Kirman'dan döndü ve yolu üzerinde 
Nişâpûr'un ilçelerinden Bust'a uğradı. Oralarda Haricîlerin Se'âlibe kolundan 
bir topluluk vardı. Hamza onları öldürdü. Böylece onun fitnesi (Harun) er- 
Reşîd zamanının sonları ile el-Me'mûn'un hilâfetinin ilk yıllarına kadar, 
Horasan, ordusunun büyük çoğunluğu Semerkand kapısında Râfî' b. Leys b. 
Nasr b. Seyyarın savaşıyla meşgul olduğundan, Horasan, Kirman, Kûhistân ve 
Sicistân' da sürüp gitti. el-Me'mûn, halifelik makamına sağlam bir şekilde 
oturunca, Hamza'ya kendisine itaat etmesini isteyen bir mektup yazdı. Bu 
mektup? Hamza'nm kendi vaziyetine böbürlenmesini artırmaktan başka bir 
şeye yaramadı, Bunun üzerine el-Me'mûn, Hamza ile savaşmak üzere Tâhir b. 
el-Huseyn'i gönderdi. Böylece Tâhir ile Hamza arasında birçok savaş oldu. Bu 

72 



savaşlarda, her iki taraftan, çoğunluğu Hamza'nm adamlarından olmak üzere, 
otuzbin dolayında insan öldürüldü. Hamza bu savaşlarda Kirmân'a sürüldü. 
Tâhir de Hamza'nm görüşünde olan ka'ade'sine saldırdı ve onların üçyüzünü 
ele geçirdi. Sonra bütün adamların, başları birbirine gelecek şekilde iki ağaç 
arasına iplerle bağlanmasını emretti ve arkasından iki ağaç arasındaki adam 
yarı belinden kesildi. Sonra iki ağaçtan her biri, üzerine bağlanmış bedenin 
yarısı ile yeniden bağlandı. Bundan sonra el-Me'mûn, Tâhir b. el-Huseyn'i 
Horasan'dan geri çağırdı ve onu, karargâhına gönderdi. Bunun üzerine Hamza, 
Horasan'a göz dikti ve ordusuyla, Kirmân'dan yürüyüşe geçti. Abdurrahmân 
en-Nîsâbûrî, Nîşâpûr ve dolaylarının savaşçılarından yirmibin kişi ile ona karşı 
çıktı. Allah'ın izni ile Hamza'yı bozguna uğrattılar ve onun adamlarından 
binlercesini öldürdüler. Hamza yaralı olarak ellerinden kurtuldu; ama 
kaçarken öldü. Bu olay üzerine Güçlü ve Ulu Allah, insanları, ondan ve ona 
uyanlardan kurtarıp rahata erdirmiş oldu. Hârici ve Kaderiyyeci olan 
Hamza'nm yok edildiği bu olay, Nîşâpûr halkının övündüğü olaylardandır. Bu 
olaydan dolayı Allah'a hamd olsun! öâll 

(8) Se'âlibe 

Onlardan es-Se'âlibe hakkında J3321 Bunlar, Salebe b. Mişkân'a uyanlardır. 
Se'âlibe, Abdulkerîm b. 'Acred'den sonra, onun imam olduğunu iddia eder ve 
Abdulkerim b. 'Acred'in, çocukların durumu hakkında Sa'lebe'nin ona 
muhalefet edişinden önce imam olduğunu ileri sürerler. Her ikisi, bu konuda 
ihtilâfa düşünce, İbn 'Acred'i tekfir ettiler ve Salebe imam oldu. Bu ikisinin 
ihtilaflarının sebebi şu idi: 

'Acâride'den bir adam, Sa'lebe'nin kızıyla evlenmek istedi. Bunun üzei'ine o, 
"Onun mehrini söyle" dedi. 

Kızı isteyen kimse de, bu kızın annesine bir kadın göndererek, kızın bulûğ 
çağma ulaşıp-ulaşmadığmı sordurdu. Çünkü eğer bulûğ çağma ulaşmış ve 
'Acâride'nin itibar ettiği şarta uygun olarak müslüman olmuşsa, onun mehrinin 
miktarı hiç de mühim değildi. Bunun üzerine kızın annesi, "Bulûğ çağma ister 
ulaşmış, ister ulaşmamış olsun, velayet (birinin koruması altında bulunması) 
bakımından o, müslümandır" dedi. 

Bu, Abdulkerîm b. 'Acred ile Salebe b. Mişkân'a bildirildi. Abdulkerîm, bulûğ 
çağından önce çocuklardan uzaklaşma (berâet) görüşünü seçti. Ama Salebe, 
"Biz, açıkça Hakkı inkâr ettiklerini ortaya koymalarına kadar, küçüklüklerinde 
ve büyüklüklerinde onların velîleriyiz" dedi. 

Bu konuda her ikisi ihtilâfa düşünce, görüşlerinden dolayı birbirlerinden 
uzaklaştılar. Böylece herbirinin taraftarı, firkaladılar. Bundan önce 'Acâride'nin 
fırkalarını ele almıştık. Se'âlibe, buandan sonra altı fırkaya ayrıldı: 1^1 



73 



1. Bir fırka, 

Sa'lebe'nin imametini ileri sürdü ve ondan sonra bir başka-imâmetini kabul 
etmedi; ama kendi aralarında Ahnesiyye ve Ma'bediyye ayrılıklarından doğan 
meselelere de aldırış etmediler. J3M1 

2. Ma'bediyye 

Onlardan Ma'bediyye hakkında J^şi Onlardan ikinci fırka olan Ma'bediyye, 
Salebe' den sonra adı Ma'bed olan kendilerinden bir adamın imametini ileri 
sürer. O, kölelerden zekât alma ve verme konusunda Se'âlibe'nin büyük 
çoğunluğuna muhalefet etmiş ve bu görüşe inanmayanları küfürle suçlamıştır. 
Se'âlibe'nin öteki mensupları da, bu görüşünden dolayı onu tekfir etmişlerdir. 

[3361 

3. Ahnesiyye 

Onların üçüncü fırkası, el-Ahnes adıyla bilinen, kendilerinden bir adama uyan 
el-Ahnesiyye Ö3Z1 frrkasıdır. İlk dönemlerinde o, çocukların veliliği konusunda 
Se'âlibe'nin görüşlerini benimsemişti. Sonra aralarından çıkıp bir yana çekildi 
ve, "İmamlarını bildiğimiz için bağrımıza bastıklarımız yeya kâfirliklerini bilip 
uzaklaştıklarımız dışında, takıyye (imânı gizleme) bölgesinde (dârut-Takıyye) 
bulunan herkesden kaçınmamız gerektir" dedi. Ayrıca onlar, savaşın ve gizlice 
adam öldürmenin haram olduğunu ve bütün Müslümanların (Ehl-i Kıble), 
düşmanlarını şahsen tanımadıkça, savaşa davet edilinceye kadar 
başlamamalarını ileri sürmüştü. Bu görüş üzerine birçok taraftar kazandı. 
Se'âlibe'nin öteki adamlarından uzaklaştığı gibi, onlar da ondan uzaklaştılar. 

13381 

4. Şeybâniyye 

Se'âlibe'nin dördüncü fırkası eş-Şeybâniyye'dir. J2M Bunlar, Abbas oğulları 
(Benû'l-Abbâs) devletinin kurucusu Ebû Müslim EM zamanında ortaya çıkan 
Şeybân b. Seleme el-Hâricî'ye uyanlardır. Şeybân, Ebû Müslim'in savaşlarında, 
düşmanlarına karşı ona yardım istemişti; ama bununla beraber o, Yüce Allah'ın 
yarattıklarına benzediğini ileri sürüyordu. Bu yüzden, Se'âlibe'nin öteki 
mensupları ile birlikte Ehl-i Sünnet, onu, teşbih hakkında ki görüşünden; 
Haricîlerin tamamı da, Ebû Müslim'e yardımından dolayı küfürle 
suçlamışlardır. Se'âlibe'den onu tekfir edenlere, Ziyâd b. Abdirrahmânm 
adamları oldukları için, "Ziyâdiyye" deniyordu. Şeybâniyye, Şeybanm 
günahlarına tövbe ettiğini ileri sürerken, Ziyâdiyye de şöyle diyordu: 

74 



"Onun günahlarından biri, tövbe ile silinemiyecek olan, kullara zulüm et- 
mektir; çünkü o, Se'âlibe'ye karşı yaptığı savaşlarda, Ebû Müslim'e yardım 
etmiştir, tıpkı onun Ümeyye oğullarına karşı yaptığı savaşlarda ona yardım 
edişi gibi..." İSMİ 

5. Ruşeydiyye 

Onlardan er-Ruşeydiyye hakkında J2421 Se'âlibe'nin beşinci fırkasına, şeyd adlı 

bir şahsa mensubiyetlerinden dolayı "Ruşeydiyye" denir. Şu görüşleri 

yüzünden ayrı bir fırka olarak göze çarparlar: 

Kaynak ve akar sularla sulanan bir toprak, öşr'ün yarısını; yağmurun suladığı 

topraklar ise öşr'ün tamamını ödemelidir, 

Ziyâd b. Abdirrahmân onlara muhalefet ederek, kaynak ve akar sularla 

sulanan topraklarda, öşr'ün tamamını gerekli görmüştür. 12431 

6.) Mukremiyye 

Onlardan el-Mukremiyye hakkında J2M Se'âlibe'nin altıncı fırkasına, Ebû 
Mukrem'e uyduklarından "Mukremiyye" denir. Onlar, namaz kılmayanın 
namazı kılmadığı için değil, Güçlü ve Ulu Allah'ı tanımadığından dolayı kâfir 
olduğunu ileri sürmüşlerdir. İddialarına göre, her günah işleyen Allah'ı 
bilmemektedir bilgisizlik de küfürdür. Ayrıca onlar, velayet ve adavet konu- 
sunda, insanın son nefesindeki durumu (el-Muvâfât) görüşünü 
benimsemişlerdir. 

İşte bunlar, Se'âlibe'nin kolları ve görüşlerinin açıklanmasıdır. İbâdiyye el- 
İbâdiyye ve fırkaları hakkında 1^451 İbâdiyye, Abdullah b. İbâd'm imamlığı 
hakkında görüş birliğine varmıştır. Ayrıca, aralarında muhtelif fırkalara 
ayrılmış olmalarına rağmen, İslâm ümmetinin kâfirleri hakkında birleşirler. 
Bununla şunu demektedirler: İslâm ümmetinden kendilerine muhalif olanlar, 
hem şirkten, hem de imândan uzak (beri) olup, ne mü'min, ne de müşriktirler. 
Ancak onlar kâfirdirler. Bu sebepten şahitliklerini caiz görmüş; gizlice 
öldürülmelerini ve kanlarını haram kılmışlar; ama bunun açıkça yapılması 
halinde, helâl olduğunu söylemişlerdir. Ayrıca, onlarla nikâhlanmayı ve 
onlardan miras almayı kabul etmişlerdir. Bu konuda onlar, bu gibi insanların, 
Hak dini tatbik etmemelerine rağmen, Allah ve Resulü yolunda savaştıklarını 
iddia etmişlerdir. Onlar, bir kısım mallar dışında, muhaliflerinin bazı 
mallarının helâl olduğuna inanmışlar ve böylece, atlar ve almanın helâl 
olduğunu söylerken, altın ve gümüşün, ganimet sırasında sahiplerine geri 
verilmesini ileri sürmüşlerdir. 
Sonra İbâdiyye, kendi arasında dörde bölünmüştür. Bunlar: 



75 



(1) Hafsıyye, (2) Hârisiyye, (3) Yezîdiyye, ve (4) Ashâbu Tâat'lardan yezîdiyye, 
dünyanın son zamanlarında İslâm şerîatinin ortadan kalkacağı şeklindeki 
görüşlerinden dolayı Gulât'tandır. Onları, bundan İslâm'a nisbet edilen Gulât 
fırkaları anlatırken ele alacağız. Onun için şimdi bu kısımda, Hafsıyye, 
Hârisiyye ve Ashâbu Tâat'ı anlatacağız. £4£ 

(1) Hafsiyye 

Onlardan el-Hafsıyye hakkında ÖiZİ Bunlar, Hafs b. Ebî'l-Mikdâm'm imametini 
tanıyanlardır. Hafs, şirk ile imân arasında yalnızca Allah'ın Bilgisi'nin 
(Mârifetullah) bulunduğunu ve O'nu bilip de O'nun dışında peygamberi veya 
cenneti veya cehennem gibi şeyleri inkâr ederse, ya da adam öldürmek, zinayı 
helâl kılmak ve öteki yasaklar gibi, bütün haram kılınmış şeyleri işlerse, bu 
kimsenin şirkten uzak (beri) bir kâfir; ama Yüce Allah'ı bilmeyen ve O'nu inkâr 
edenin ise, müşrik olduğunu iddia etmiştir. Bunlar, Osman b. Affân'm 
durumunu, Râfızîlerin Ebû Bekr ve Ömer'in durumlarını yorumlayışları gibi 
yorumladılar. İddialarına göre, Yüce Allah, Ali hakkında, "Dünya hayatına dair 
konuşması senin hoşuna giden, pek azılı düşman iken, kalbinde olana Allah'ı şâhid 
tutan insanlar vardır" J^ML âyetini buyurmuş; Abdurrahmân b. Mülcem hakkında 
da, "insanlar arasında, Allah'ın rızâsını kazanmak için canını verenler vardır..." {^21 
âyetini indirmiştir. Bütün bunlardan sonra dediler ki: "Kitaplara ve 
peygamberlere imân, Güçlü ve Ulu Allah'ın tevhidine bağlıdır. Bu hususu inkâr eden, 
Güçlü ve Ulu Allah'a ortak koşmuştur." Bu ise, onların "Şirk ile imân arasındaki 
fark, yalnızca Allah'ı bilmektir; O'nu bilirse, O'nun dışında peygamber veya 
cennet veya cehennem gibi şeyleri inkâr etse bile şirkten uzaktır" şeklindeki 
görüşlerine zıttır. Böylece, onların bü konudaki görüşleri mütenakızdır. J2ŞQ1 

(2) Hârisiyye 

Onlardan el-Hârisiyye hakkında" J25H Bunlar, Haris b. Yezîd el-İbâdi'ye 
uyanlardır. Onlar kader konusunda, Mutezile ile aynı görüşü benimsemiş- 
lerdir. Aynı zamanda onlar, istiâatm fiilden önce olduğunu ileri sürmüşler ve 
bu hususta, öteki İbâdî fırkaları, onları tekfir etmişlerdir; çünkü onların büyük 
çoğunluğu, Yüce Allah'ın kulların fiillerinin yaratıcısı ve istitâatm fiil ile birlikte 
olduğu hususlarında Ehl-i Sünnetin görüşünü paylaşırlar. 
Hârisiyye, el-Muhakkimetul-Uladan sonra Abdullah b. Ibâd ve ondan sonra da 
Haris b. Yezîd el-İbâdî'den başka imamlarının bulunmadığını iddia etmişlerdir. 

1352] 

(3) Ashâbu Tâat (Ashâbu Tâatin lâ-Yurâdûllahu bihâ= Niyetsiz Bir Fiilin 
Tâat Olduğuna İnananlar) 

76 



Niyetsiz bir fiilin tâat olduğuna inananlar, (Ashâbu Tâat) hakkında &Q Bunlar, 

Kaderiyye'den Ebû'l-Huzeyl ve ona uyanların inandıkları gibi, niyetsiz birçok 

tâatm bulunmasının doğru olabileceğini iddia etmişlerdir. 

Ashabımız (Eş'arîler) demiştir ki: 

"Bu husus, yalnızca bir tek tâat dışında doğru değildir. Bu bir tâat da ilk nazar 

(Allah'ın varlığını isbat)'dır. Bu bakımdan, Allah'ın varlığını isbat için yola 

çıkan bir kimse, bununla Yüce Allah'a yakınlaşmayı (takarrub) kastetmenıiş 

olsa bile, fiilinde Yüce Allah'a itaat etmiş olur; çünkü O'nu bilmeden önce O'na 

yakınlaşması muhal (imkânsız) 'dir. Ama o, Yüce Allah'ı bilirse, bu bilgisinden 

sonra, bu bilgi ile O'na yakınlaşma kastı taşımadıkça (niyet etmedikçe), bu 

davranışının, Yüce Allah'a tâat sayılması doğru değildir." 

İbâdiyye'nin tamamı, Mekke'li muhaliflerinin evlerinin, sultanın ordugâhı 

hâriç, tevhîd yerleri olduğunu ileri sürerler. Onlara göre, sultanın ordugâhı, 

zulüm (bağy) yeridir. 

Nifak (münafıklık) konusunda üç ayrı görüşe bölünmüşlerdir: 

a) Onlardan bir fırka, "Nifak hem şirk, hem de imândan uzak olmadır" demiş 
ve Güçlü ve Ulu Allah'ın, münafıklar hakkındaki şu âyetini delil getirmişlerdir: 
"İkisi arasında bocalayarak ne onlarla, ne bunlarla olurlar; Allah'ın saptırdığı kimseye 
yol bulamıyacaksınl" J^M 

b) Onlardan diğer bir fırka da şöyle demiştir: 

"Nifak adını, kendine has olan kullanışından ayırmayız ve Yüce Allah'ın 
'münafıklar' adıyla adlandırdığı toplulukların dışında kalanlar için, nifak adını 
kullanmayız." 

c) Onlardan, "Münafık müşrik değildir" diyenler de vardır. Bunlar, Allah'ın 
salât ve selâmı ona olsun Allah'ın Resulü zamanındaki münafıkların muvahhid 
ve büyük günah işleyenlerden olduklarını; böylece de şirk sınırına girmeksizin 
küfre düştüklerini ileri sürmüşlerdir. 

Abdulkaahir der ki: 

Onlar hakkında anlattığımız bütün bu bilgilerden sonra, onları apayrı kılarak 

diğerlerinden ayıran birtakım görüşleri vardır: 

a) Bunlardan biri (şudur): 

Onlardan bir fırka, Yüce Allah'ın tevhîd ve diğer sıfatları hakkında, 
yaratılmışlar için, haberden başka bir delil yoktur; haber olarak ortada duran 
şeyler de, işaret ve imâlardır, iddiasında bulunmuştur. 

b) Bunlardan biri (de şudur): 

Onlardan bir topluluk da, Yüce Allah'ın doğruluğuna işaret eden deliller 

bulunmaksızın peygamber göndelebileceğini ileri sürmüştür. 

Bunlardan biri (şudur): 

Onlardan bir topluluk demiştir ki: 

Kendisine Allah'ın şarabı haram kıldığına veya kıblenin değiştirildiğine ulaştığı 

kimsenin, bu haberi ulaştıranın mü'min mi, yoksa kâfir mi olduğunu ve ayrıca 



77 



bu haberi bilmesi gereklidir. Ama o kimsenin, bunun kendisine haber yoluyla 

geldiğini bilmesi gerekli değildir. 

Bunlardan biri de, onlardan bir kısmının şu görüşüdür: Namaza yürüyerek 

gidiş, bir binekle veya yürüyerek hacca gidiş veya vacibin yerine getirilmesini 

sağlayan sebeplerden biri, insanlar için gerekli değildir, insanlara gerekli olan 

şey, onun edasını sağlayan sebeplerden herhangi birine bakmaksızın, bizzat 

vâcib olan tâatı işlemektir. 

e) Bunlardan biri, onların topluca ileri sürdükleri şu görüşleridir: Kur'an-ı 

Kerim veya te'vîl konusunda, muhaliflerinin tövbeye çağırılması gereklidir. 

Eğer tövbe ederlerse, ne âlâ; aksi halde, bu ihtilafta onların bilgisizliklerinin rol 

oynayıp-oynamadıgma bakılmaksızın öldürülürler. 

Ve dediler ki: 

Zina veya hırsızlık edene, gerekli cezası uygulanır, sonra da tövbeye çağırılır. 

Eğer tövbe ederse, ne âlâ; aksi halde öldürülür. 

Ve yine dediler ki: 

Alem, Allah teklif sahiplerini (şeriat yönünden sorumlu olanları) yok ettiği 

zaman, bütünüyle yok olacaktır. Bundan başka bir şekil caiz değildir; çünkü O, 

âlemi onlar için yaratmıştır. 

İbâdiyye, bir tek şey hakkında, iki yönden iki ayrı hükmün varlığını kabul 

etmiştir. Söz gelişi, sahibinin izni olmaksızın ekin için tarlaya giren kimsenin 

durumunu ele alalım. O şahıs, o tarlayı ekmekle emrolunduğu halde, oradan 

çıkışı ekin için zararlı olduğu takdirde, tarladan çıkarılmasını Allah 

yasaklamıştır. 

Dediler ki: 

"Savaşta kaçan, Müslüman (Ehl-i Kıble) ve Muvahhid olduğu takdirde takib 

edilmez. Ayrıca onların kadın ve çocuklarını da öldürmeyiz!" Ama 

Müşebbihe'nin öldürülmesini; onların savaşta kaçanlarının peşinden gitmeyi 

ve kadınları ile çocuklarını esir almayı mubah kıldılar. Ve dediler ki: 

"Bu davranış, Ebû Bekr'in Ridde ehline (dinden dönenler) uyguladığı 

davranışın aynıdır." 

İbâdiyye'den ibrahim adıyla tanınan bir adam vardı. Bu şahıs, kendi 

mezhebinden olan bir topluluğu evine çağırmış ve yine mezhebinden olan 

cariyesine bir şey emretmişti. Fakat o (emri yerine getirmede) gecikti. Bunun 

üzerine onu, Araplar arasında satmaya yemin etti. Fakat onlardan Meymûn 

adlı bir adam -Acâride'nin Meymûniyye fırkasının kurucusu değildir ona dedi 

ki: 

"Mü'min bir cariyeyi nasıl olur da kâfirlere satarsın?" ibrahim cevap olarak, 

"Gerçek şu ki, Yüce Allah satışı helâl kılmıştır. Ayrıca Kendi dostlarımızdan 

olup da bizden önce geçenler de, bu işi helâl kılmışlar" dedi. 

Bunun üzerine Meymûn, onlardan ayrıldı ve diğerleri de, bu konuda kararsız 

kaldılar ve bu konuyu, kendi bilginlerine yazdılar. Onlar da cevap olarak, 

78 



cariyenin satışının helâl olduğunu; Meymûn ile İbrahim hakkın" da kararsız 

kalanların tövbeye çağırılmasmı bildirdiler. Böylece bu konuda üç fırkaya 

bölündüler: 

(1) İbrâhimiyye, (2) Meymûniyye, (3) Vâkıfa (Karar Veremeyenler). 

Dahhâkiyye denen bir topluluk, bu satışın geçerliliği hususunda İbrahim'e 

uydu. Bunlar, takıyye dâru't-takıyye) olan bir Müslüman kadının, kendi 

kavimlerinin kâfirleri ile evlenebilmesini caiz gördüler. Kendi hükümlerinin 

câri olduğu bölgelerde, bu işi helâl görmezler. 

Onlardan bir topluluk ise, bu müslüman kadının evlenmesi ve kadının 

(hukukî) durumu hakkında kararsızlığa düştüler ve, "Eğer o kadın ölürse, 

namazını kılmayız, mirasını almayız; çünkü biz, onun hukukî durumunun ne 

olduğunu bilemeyiz" dediler. 

Bu İbrâhîmiyye'den sonra, kendilerine Beyhesiyye l^sşı denen Ebû Beyhes 

Heysam b. Amire bağlı olan topluluk ortaya çıktı ve "Meymûn, kendi 

kavmimizden kâfir olanların yeri olan takıyye bölgesinde, kadının satışını 

haram kıldığı için küfre gitmiştir. Aynı şekilde Vâkıfa da, Meymün'un küfre 

girdiğini ve İbrahim'in doğru hareket ettiğini kabul etmedikleri için küfre"" 

girmişlerdir. Öte yandan İbrahim ise, Vâkıfa' dan uzaklaşmadığı için küfre 

girmiştir" dediler. Ayrıca dediler ki: 

"Bunun sebebi şudur: 

Fertlerin güçlerinin yettiği işlerde kararsız kalınamaz. Kararsızlık, ancak hiç 

kimsenin bizzat muvafakat etmediği bir hüküm için sözkonusu olabilir; ama 

Müslümanlardan birinin bu hükmü kabul etmesi halinde, hakkı bilen ve onu 

benimseyen ile bâtılı ortaya koyan ve ona uyanı tanımak dışında, buna engel 

olabilecek yoktur." 

Sonra Beyhesiyye şöyle demiştir: 

"Biz, bir günah işleyen kimsenin, valinin huzuruna çıkarılıp cezası verilinceye 

kadar, kâfir olduğuna dair şahitlik etmeyiz. Ve ona, valinin huzuruna 

çıkarılmadan önce, ne mü'min, ne de kâfir deriz." Beyhesiyye 'den bazıları, 

"İmam küfre düşerse, ona uyanlar da küfre düşer" demişlerdir. Bazıları da 

şöyle demişlerdir: 

"Aslında helâl olan her içkiyi içen biri, bu içkiden sarhoş olursa, içkili iken 

yaptığı namazı terketmek ve Güçlü ve Ulu Allah'a sövmek gibi her şeyden 

dolayı bağışlanmıştır. Bu yüzden içkili hâli devam ettiği sürece, kendisine, ne 

ceza tatbik edilir, ne de küfrüne gidilir." Beyhesiyye 'den kendilerine Avfîyye 

denen bir topluluk ise, "Eğer içkili iken namazın terki ve benzeri şeyler 

işlenirse, sarhoşluk küfürdür" demiştir. 

Reyhesiyye'nin Avfiyye kolu ikiye ayrılmıştır: ., Bir fırka şöyle demiştir: 

"Biz, hicret ettiği yerden ve cihaddan bizi terku'ûd haline dönen kimseden 

uzaklaşırız." 



79 



Bir fırka ise, "Aksine biz, böyle bir şahsa sahip çıkarız; çünkü o, bize önce 
kendisine mubah olan bir duruma dönmüştür" demişler Her iki fırka da der ki: 
"Eğer imam küfre düşerse, ona uyanlar da, ister orada bulunsun, ister 
bulunmasın, küfre düşerler." 

İbâdiyye'den Beyhesiyye'nin bundan sonra mezheplerini, el-Milel ve'n-Nihal 
kitabında anlatmıştık. £5öi Onlar hakkında bu iki kitapta anlattıklarımız da 
yeterlidir. i^ŞZl 

7) Şebîbiyye 

Onlardan eş-Şebibiyye hakkındaki) J^sşi Bunlar, Ebû's-Sahâra künyeli Şebîb b. 
Yezîd eş-Şeybânî'ye J^Şü intisaplarından dolayı Şebîbiyye olarak tanınırlar. 
Ayrıca Salih b. Misrah el-Hâricî'ye ^601 intihaplarından dolayı es-Sâlihıyye 
adıyla da tanınırlar. 

Şebîb b. Yezîd el-Hâricî, Salih'in arkadaşlarmdandı ve Sâlih'den sonra, 
ordusunun kumandasını eline aldı. Bunun sebebi şu idi: 

Salih b. Misrah et-Temîmî, Ezârika'ya muhalif idi ve onun, Sufriyye'den olduğu 
söyleniyordu. Onun, Bişr b. Mervân'a karşı ayaklanması, Bişr'in kardeşi 
Abdulmelik b. Mervân adına Irak valisi olduğu sırada idi. Bişr, ona karşı el- 
Hâris b. Umeyr'i göndermişti. el-Medâyinî ise, Salih'in ayaklanmasının el- 
Haccâc b. Yûsuf a karşı olduğunu ve el-Haccâc'm da onunla savaşmak üzere el- 
Hâris b. Umeyr'i gönderdiğini; iki taraf arasındaki savaşın Celûlâ' Ö£L1 kalesinin 
kapısında cereyan ettiğini söyler, Salih, yaralı olarak bozguna uğratılır. Ölümü 
yaklaşınca, arkadaşlarına, "Üzerinize Şebîb'i halife tayin ediyorum. Biliyorum 
ki, aranızda ondan daha bilgili olanlar vardır. Fakat o, düşmanlarınıza karşı 
cesur ve heybetli bir adamdır. Onun için, içinizden bilgili olan, bilgisi ile ona 
yardım etsin!" der. Salih, sonra öldü ve ona uyanlar da, bir hususta Salih'e 
muhalefet edişine kadar, Şebîb'e bey'at ettiler. Şebîb in Salih'e muhalefet ettiği o 
bir husus şu idi: 

O ve ona uyanlar, işlerini yürütebildiği ve muhaliflerine karşı ayaklanabildiği 
takdirde, kendilerinden olan bir kadının imametini caiz görmüşlerdir. 
İddialarına göre, Şebîb'in annesi Gazale 1^1 Şebîb'in öldürülmesinden sonra, 
kendisinin öldürülmesine kadar, imam olmuştur. Buna delil olarak da Şebîb'in 
Küfe'ye girdiği zaman annesini, konuşmak üzere Küfe Tarihçilerin 
anlattıklarına göre Şeybân faaliyetlerinin başlangıcında Şam'a gitmiş ve Ravh b. 
Zinbâ'a 1^1 giderek, ona, "Emîru'l-Mu'minîn'den bana itibarlı zümre içinde yer 
vermesini iste; çünkü benim, Şeybân oğulların dan pek çok adamım vardır" 
der. Ravh b. Zinbâ', bu durumu Abdulmelik b Mervân' dan ister. Abdulmelik, 
ona şöyle der: 

"Ben bu adamı tanımıyorum ve onun bir Harûrî (Harûra'da toplanan 
haricîlerden) olmasından korkarım." Bunun üzerine Ravh, Şebîb'e, Abdulmelik 

80 



b. Mervân'm kendisini tanımadığını söylediğini anlatır. O zaman Şebîb, "Öyle 
ise, beni bundan sonra tanıyacaktır" der ve Şeybân oğullarına, kabilesine 
döner. Sâlihiyye Haricîlerinden bin dolayında adam toplar ve onlarla, Kesker 
ve Medâin arasındaki toprakları istilâ eder. Bunun üzerine el-Haccâc, Ubeyd b. 
Ebî'l-Muhârik el-Mutenebbiu'yu bin atlı ile ona karşı gönderir; ama Şebîb, 
bunları bozguna uğratır. Bu defa ona karşı Abdurrahmân b. Muhammed el- 
Eş'as'ı sevkeder ama Şebîb, onu da hezimete uğratır. Abdulmelik, sonra Attâb 
b. Varaka 1 et-Temîmî'yi gönderir; fakat Şebîb, onu da öldürür. Bu durum, el- 
Haccâc'm yirmi ordusunun bozguna uğradığı iki yıl boyunca böylece sürer 
gider. Sonra Şebîb, yanında Haricîlerden bin kişi, annesi Gazale ve karısı 
Cehîze ile mızraklar bağlamış ve kılıçlar kuşanmış iki yüz Haricî kadın olduğu 
halde, geceleyin Küfe'yi basar. Geceleyin Küfe'yi basınca, doğruca ana mescide 
gider; mescidin muhafızları ile mescidde i'tikaf da bulunanları öldürür ve an- 
nesi Gazâle'yi konuşmak üzere minbere çıkarır. Huzeyme b. Fâtik el-Esedî, bu 
konuda şöyle der: 

Gazale, Irakeyn halkına bütün bir yıl kılıç çekti; Irakeyn'e ordusu ile gitti ve 
Irakân ondan zarar gördü. 

el-Haccâc, ordusu geceleyin dağılmış vaziyette olduğu için, sabahleyin onların 
toplanmalarına kadar, baskıncılara evinde sabırla katlanır. Şebîb, adamlarına 
mescidde namaz kıldırır ve sabah namazının iki rek'atmda Bakara ve Al-i 
İmrân sûrelerini okur. Sonra el-Haccâc, ordusunun dortbin askeri ile, ansızın 
çıkagelir ve her iki taraf, Küfe çarşısında, Şebîb'in adamlarının öldürülmelerine 
kadar çarpışırlar. Şebîb, yanmdakilerle birlikte el-Enbâr'a çekilmeye mecbur 
edilir. el-Haccâc, Sufyân b. el-Ebred el-Kelbî'yı üç bin kişi ile Şebîb'i takib için 
gönderir. Sufyân, Duceyl (Kârûh; Küçük Dicle) nehrinin kıyısına yerleşir. Şebîb 
ise, öbür kıyıdan onun üzerine yürümek için, atını köprüye sürer. Sufyân da, 
adamlarına, köprünün halatlarını kesmelerini emreder. Bunun üzerine köprü 
çöker ve Şebîb de, 

"...Bu, Güçlü ve Bilici olanın takdiridir" J^ML âyetini okuyarak atıyla birlikte 
boğulur. Böylece Şebîb'in annesi Gazâle'ye bey'at ederler. Fakat Sufyân b. el- 
Ebred, köprüyü tamir eder ve ordusu ile bu Hâricilerin bulunduğu tarafa 
geçer; onların pek öldürür. Şebîb'in annesi Gazale ile karısı Cehîze'yi de 
öldürür uyanlardan geriye kalanları esir eder. Dalgıçlara, Şebîb'in cesedinin 
çıkarılmasını emreder; kafasını koparır ve onu, esirlerle beraber gönderir. 
Esirler, el-Haccâc'm huzuruna varınca, o, aralarından, hitaben, "Benim şu iki 
beytimi dinle de, onlarla amellerimi sona erdirmiş olayım!" diyen ve sonra 
aşağıdaki beyitleri söyleyen bir adamın öldürülmesini emreder: 
Amr ve partisinden, Ali'den ve Sıffm'e katılanlardan, 

Azgın Muâviye'den ve partisinden Allah'a sığınırım; lanetlenmiş topluluğu 
Allah mübarek kılmasın! 



81 



Evet onun ve onlardan bir topluluğun öldürülmesini emretti ve geriye 
kalanları da serbest bıraktı. 
Abdulkaahir der ki: 
Havâric'in Şebîbiyye'sine şu sorulur: 

"Sizler, Müzminlerin Annesi Aişe'nin, Kur' an' da kendisine bütün müzminlerin anne- 
si, dendiği için, her bir askeri kendisine haram olan ordusu ile Basra üzerine 
yürüyüşünü tasvib etmediğiniz ve onun, bu davranışından ötürü küfre girdiğini ileri 
sürdünüz; onun hakkında da Yüce Allah' in, 'Evlerinizde oturun..." &&1 âyetini 
okudunuz. Peki bu âyeti, neden Şebîb'in annesi Gazale için okumuyor ve yine 
niçin el-Haccâc'm adamlarına karşı savaşmak üzere çıktığından onu ve onunla 
birlikte çıkan Haricî kadınlarını küfürle suçlamıyorsunuz? Eğer onların 
yanlarında kocaları, çocukları ve kardeşleri bulunduğu için, bu hareketlerinin 
kabul edilebileceğini söylüyorsanız, şunu göz önünde bulundurmalısınız ki, 
Aişe'nin yanında kardeşi Abdurrahmân, kızkardeşinin oğlu Abdullah b. ez- 
Zubeyr vardı ve onların her biri de ona haramdı. Ayrıca bütün Müslümanlar 
onun oğulları idi ve herbiri de ona haramdı. O halde, aranızdan bir kısmınız 
Gazâle'nin imametini geçerli ve davranışını caiz görüyor da, aynı şeyi neden 
Aişe'ye caiz görmüyorsunuz?" 
(Bizleri) Bid'atten koruyan Allah'a hamd olsun! 1266i 



3. KADERIYYE- MUTEZİLE 

Bu kısmın (Üçüncü Kısım) bölümlerinden üçüncüsü, sapık fırkalardan hakdan 
ayrılmış el-Kaderiyye'nin (el-Kaderiyyetu'1-Mu'teziletu 'ani'1-Hakk) 
açıklanması hakkındadır. 

Daha önce Mu'tezile'nin kendi arasında, biri diğerini küfürle suçlayan yirmi 
fırkaya ayrılmış olduğunu söylemiştik. Bu fırkalar şunlardır: (1) Vâsıliyye, (2) 
'Amraviyye, (3) Huzeliyye, (4) Nazzâmiyye, (5) Esvâriyye, (6) Muammeriyye, 
(7) İskâfiyye, (8) Câferiyye, (9) Bişriyye, (10) Murdâriyye, (11) Hişâmiyye, (12) 
Sumâmiyye, (13) Câhızıyye, (14) Hâbıtıyye, (15) Himâriyye, (16) Hayyâtıyye, 
(17) Salih Kubbe'nin taraftarları, (18) Merîsiyye, (19) Şehhâmiyye, (20) Ka'biyye, 
(21) Cubbâiyye, ve (22) Ebû Hâşim b. el-Cubbâî'ye mensub olan Behşemiyye. 
Böylece yirmi iki fırka etmektedir. Bunlardan iki fırka, küfür bakımından Gulât 
fırkalar topluluğundandır. Onun için bu iki fırkayı, Gulât fırkaları ele 
alacağımız kısımda anlatacağız. Bu iki fırka da Hâbıtiyye ve Himâriyye' dir. 
Öteki yirmi fırka, sırf Kaderiyye'den olup, hepsi de bid'atleri bakımından belli 
şeylerde birleşirler.^M 

a) (Birleştikleri şeylerden) biri, onların hepsinin de Güçlü ve Ulu Allah'ın ezelî 
sıfatlarını nefyetmeleri ve Aziz ve Celîl olan Allah'ın ilim, kudret, hayat, semf 



82 



(işitme) basar (görme) 'ı ile ezelî sıfatlarının bulunmadığı hakkındaki 
görüşleridir. Onlar bu görüşlerine şu sözlerini de eklerler: 
"Gerçek şu ki, Yüce Allah'ın, ezelde, ne ismi, ne de sıfatı olmuştur." 

b) Biri de, Güçlü ve Ulu Allah'ın gözlerle görülmesinin imkânsızlığı hak- 
kındaki görüşleridir. İddialarına göre Allah, ne Kendini görür, ne başkası 
Onu... Maamafih onlar, O'nun Kendinden başka şeyleri görüp göremiyeceğı da 
ayrılığa düşmüşlerdir. Onlardan bir topluluk buna cevaz vermiş; diğer bir 
topluluk ise, buna karşı çıkmıştır. 

c) Biri de Güçlü ve Ulu Allah'ın kelâmının, emrinin, nehyinin ve hayrının 
sonradan olduğu (hudûs) hakkındaki görüş üzerinde birleşmeleridir, ae Aziz 
ve Celîl Allah'ın kelâmının sonradan olduğunu (hadis) iddia 

etmişlerdir. Bugün onların pek çoğu, O'nun kelâmına yaratılmıştır (mahlûk), 
derler. 

d) Biri de, Yüce Allah, ne insanların kesblerinin (yapıp-kazandıkları), ne de 
canlıların işlerinden herhangi birinin yaratıcısıdır, şeklindeki toplu gökleridir. 
Ayrıca şunu da iddia etmişlerdir: 

"Kendi kesblerini takdir edenler bizzat insanlardır. Güçlü ve Ulu Allah'ın, ne 
onların yaptıklarında, ne de diğer canlıların işlerinde bir yapıcılığı ve takdiri 
vardır." Bu görüş yüzündendir ki, Müslümanlar onlara "Kaderiyye" 
(Kaderciler) adım vermişlerdir. 

e) Biri de, islâm topluluğu içinde fâsık olanın, "İki Yer Arasında Bir Yer" de (el- 
Menziletu beyne'l-Menzileteyn) bulunacakları yolundaki iddialarında 
uyuşmuşlardır. Buna göre, böyle olan bir kimse, fâsık olup, ne mü'min, ne de 
kâfirdir. Bundan dolayıdır ki, Müslümanlar onlara, bütünüyle Ümmet'in 
görüşünden ayrılışları için, "Mu'tezile" (Ayrılanlar) adını vermişlerdir. 

f) Biri de, onların, kulların fiillerinden Yüce Allah'ın emretmediği veya 
yasakladığı her şeyi, Allah'ın dilemediği şeklindeki görüşleridir. 
el-Kalrî, Makalât'mda, Mu'tezile'nin, Yüce Allah'ın bir "şey" olduğu, ama 
"şey"lere benzemediği; O'nun cisimler ve arazların yaratıcısı olduğu; yarattığı 
şeylerin hepsini bir "şey" den yaratmadığı ve kulların, kendi fiillerini, Yüce 
Allah'ın onlarda yarattığı bir kudretle işledikleri hususlarında birleştiklerini 
iddia etmiş ve, "Onlar, Allah'ın büyük günah işleyeni, tövbe etmedikçe 
bağışlamayacağı hususunda birleşmişlerdir" demiştir. 

el-Ka'bî'nin sözlerinin bu bölümünde, kendisi gibi düşünenler hakkında birçok 

yanlışlar vardır: 

a) (Bu yanlışlardan) Biri, onun, Mu'tezile'nin, Yüce Allah'ın bir "şey" olduğu, 

ama "şey"lere benzemediği hususunda birleştikleri şeklindeki görüşülür. 

Mutezüe'nin tamamına göre, bu özellik, yalnızca Yüce Allah'a ait değil. 

Nitekim el-Cubbâî ve oğlu Ebû Hâşim şöyle demişlerdir: 

"Gerçek şu ki, her sonradan olan kudret, "şey"lere benzemeyen bir "şey"dir." 

Böylece onlar, bu üstünlüğü, sadece Rablerine inhisar ettirmezler. 

83 



b) Biri de, el-Ka'bî'nin, Aziz ve Celîl olan Allah'ın cisimlerinin, arazların 
yaratıcısı olduğuna dair görüşün Mütezile'nin tamammca ileri sürüldüğü 
hakkındaki rivayetidir. Oysa bilinmektedir ki, Mütezile'den el-Asamm, 
arazların hepsini de nefyeder. Bunlardan bilinen biri de Mütemir'dir ve o, 
arazlardan bir şey yaratmadığını ileri sürer. Sumâme ise, doğan arazların (el- 
a'râzül -Mütevellide) faili bulunmadığını iddia eder. Bu durumda, aralarında 
arazların varlığını inkâr edenler, arazların varlığını kabul eden, ama Yüce 
Allah'ın bunlardan herhangi birini yaratmadığını, ileri sürenler ve doğan 
şeylerin (el-mute-vellidât) araz olduğunu, ama onların fiillerinin 
bulunmadığını iddia edenler varken, Yüce Allah'ın cisimler ve arların yaratıcısı 
olduğu hususunda Mu'tezüe'nin birleştiği yolundaki Ka'bi'nin iddiası nasıl 
olur da doğru olur? el-Ka'bî, Mu'tezüe'nin ötekileri beraber, Yüce Allah'ın 
kulların fiillerini yaratmadığını iddia eder. Kulları fiilleri, arazların varlığını 
kabul edenlere göre, arazdır. Böylece, el-Ka'bî'nin bu bölümdeki, görüşbirliği 
ettiği arkadaşları ile ilgili yanlışı ortaya çıkmış olmaktadır. 

c) Bunlardan biri, Mu'tezüe'nin, Allah'ın yarattığı şeyleri, bir "şey" den 
yaratmadığı hususunda birleştiklerine dair iddiadır. el-Ka'bî ve es-Sâlihî dı- 
şında Mu'tezüe'nin öteki kişileri, sonradan olanların (havadis) hepsinin de 
ortaya çıkmalarından önce "şey"ler olduğunu iddia ederlerken Mu'tezüe'nin 
bu konuda hemfikir olmaları, nasıl olur da doğru olur? Onlardan Basra'lılar, 
cevherler ve arazların, yokluk (adem) durumlarında iken cevherler, arazlar ve 
"şey"ler olduğunu ileri sürerler. Bu hususta gerekli olan şey, Allah'ın bir 
"şey" i, diğer bir "şey" den yaratmış olmasıdır. Mu'tezüe'nin, Allah'ın bir "şey"i 
hiçbir "şey" den yaratmadığı hakkındaki görüşü, ancak ashabımızdan, 
yokluğun ('adem) varlığını bir "şey" olarak kabul etmeyen es-Sifâtıyye'nin 
görüşleri açısından doğru olabilir. 

d) Kulların, kendi fiillerini, Yüce Allah'ın kendilerinden yarattığı bir kudretle 
işledikleri hususunda, Mu'tezüe'nin birlik halinde oldukları iddiasına gelince... 
el-Ka'bî, bu hususta onlar adına yanlışlığa düşmüştür; çünkü Mütezile'den 
Muammer, kudretin Yüce Allah'ın değil, ona güç yetiren cismin fiili olduğunu 
ileri sürmüştür. Ayrıca onlardan el-Asamm, kudretin varlığını nefyeder; çünkü 
o, bütün arazları nefyeder. 

e) Aynı şekilde, Yüce Allah'ın büyük günah işleyenleri, tövbe etmedikleri 
takdirde, bağışlamıyacağı hususunda Mu'tezüe'nin birlik halinde olduğu id- 
diası da, el-Kâ'bi'nin onlar adına düştüğü bir yanlışlıktır; çünkü Mu'tezüe'nin 
ileri gelenlerinden üçü, Muhammed b. Şebib el-Basrî, es-Sâlihi ve el-Hâlîdî, 
büyük günah işleyenlerin cezası hakkında kararsız kalmaktadır. Ayrıca bunlar 
bu gibi kimselerin günahlarının Yüce Allah tarafından tövbesiz 
bağışlanabileceğine de cevaz vermişlerdir. 

Böylece, anlattığımız bu şeylerle, el-Ka'bî'nin Mütezile'den naklettiği ko- 
nularda düştüğü yanlışlıklar ortaya çıkmış olmaktadır, işin doğrusu, bizim 

84 



Mu'tezile'nin üzerlerinde birleştiklerini söylediğimiz hususlarda topluca 
uyuştuklarıdır. Aralarında ayrılığa düştükleri hususlara gelince... Bunlan, 
mezheplerini açıklarken göstereceğiz, inşâallah. J^Ml 

1) Vâsıliyye 

Onlardan el-Vâsıliyye hakkında ££21 Bunlar, Mu'tezile'nin reisi ve Ma'bed ile 
Gaylân ed-Dımeşkî'den sonra, bid'atlerinin öncüsü olan Vâsıl b'Atâ' el-Gazzâl'a 
uyanlardır. 

Ezârika'nm fitnesi sıralarında, el-Hasan el-Basrî'nin öğrencilerin dendi. O 
günlerde insanlar, Müslümanlardan günah işleyenlerin durumları hkkmda 
çeşitli fırkalara ayrılmışlardı. Nitekim, (a) bir firka, ister küçük, ister büyük 
olsun günah işleyen herkesin, Allah'a ortak koştuğunu (muşri-n billah) iddia 
ediyordu. Bu, Haricîlerden Ezârika'nm görüşü idi. Bunlar, üsriklerin 
çocuklarının da müşrik olduğunu ileri sürdüler ve bu sebepten, ister islâm 
topluluğundan, ister onların dışından olsun, kendilerine muhalif olanların 
çocukları ve kadınlarının öldürülmesini helâl kıldılar. Haricîlerden Sufriyye de 
günah işleyenlerin, Ezârika'nm söylediği şekilde kâfîrmüşrik olduğunu ileri 
sürüyordu. Ancak bunlar, çocuklar konusunda Ezârika'ya karşı çıkmışlardı. 

b) Haricîlerden Necedât ise, haram oluşu hususunda Ümmet'in birleştiği bir 
günahı işleyen kimsenin, kâfir-müşrik olduğunu iddia etmiş; ama Ümmet'in 
hakkında ayrılığa düştüğü bir günahı işleyen kimse için de, fıkıh bilginlerinin 
bu günahla ilgili ictihadlarma göre hüküm verilmesi gerektiğini ileri 
sürmüştür. Ayrıca onlar, bilgisizliğinden dolayı haram olduğunu bilmediği bir 
günahı işleyen kimseyi, kendisine bu günah hakkında bir delil gösterilinceye 
kadar mazur görmüşlerdir. 

c) Haricîlerden İbâdiyye de şöyle diyordu: 

"Hakkında ceza bulunan bir günahı işleyen kimse, Güçlü ve Ulu Allah'ı ve 
O'nun katından gelenleri bilmesi şartıyla, şirk küfrüyle değil, nîmet küfrüyle 
(kufrânu ni'met} kâfirdir." 

d) O çağın insanlarından bir topluluk ise, bu Ümmet'in büyük günah iş- 
leyenlerinin münafık olduklarını ve münafığın da, küfrünü açıkça ifade eden 
kâfirden daha kötü olduğunu iddia etmiştir. 

O çağın Tâbiûn'unun bilginleri, Ümmet'in çoğunluğu ile birlikte şöyle 
diyorlardı: 

"Müslümanlardan büyük günah işleyen kimse, bu konuda, peygamberleri ve 
Yüce Allah' dan gelmiş Kitâb'ları tanıdığı ve Allah'ın katından gelen her şeyin 
doğru olduğunu bildiği için, mü'mindir; fakat o, işlediği büyük günahından 
dolayı f âşıktır ve fışkı da, kendisinden, imân ve islâm sıfatını silip götürmez." 
Basra ve Ehvâz'da, Ezârika'nm ayaklanması başgösterince, insanlar da 
işleyenlerin durumları hakkında, işte bu anlattığımız beş ayrı görüşe ayrıldılar. 

85 



Vasıl b. Atâ' ise, daha önceki bu fırkaların hepsinin görüşlerinden ayrılmış bu 
Ummet'e mensub olan fâsıkm, ne mü'min, ne de kâfir olduğunu ileri sürerek 
fışkı, imân ile küfür arasındaki bir yere yerleştirmiştir Hasan el-Basrî, Vâsıl 'dan 
kendinden önceki fırkaların görüşlerine karsı bu bid'atini işitince, onu 
meclisinden kovmuştur. Böylece Vâsıl Basra mescidinin sütunlarından birinin 
dibine ayrılmış ve kendisine, bid'ati konsunda yakını ve sesi bir câriyeninkini 
andıran bir köle gibi olan Amr h Ubeyd b. Bâb katılmıştır. Bunun üzerine 
insanlar, o gün onlar hakkında "Ummet'in görüşlerinden ayrılmışlardır" 
demişler ve onlara uyanlara günden bu yana "Mutezile" (Ayrılanlar) adını 
vermişlerdir. 

Sonra bu ikisi, "İki Yer Arasında Bir Yer" (el-Menziletu beyne l-Menzileteyn) 
hakkındaki bid'atlerini ortaya attılar ve buna, insanları Ma'bed el-Cuhenî'nin 
görüşüne bağlı olarak Kaderiyye'nin inanışına çağırma işini eklediler. Bunun 
üzerine insanlar, o gün, Vâsıl'm küfrü ile birlikte onun Kaderci olduğunu 
söylediler ve böylece, "Her kâfirde bir kaderci vardır" sözü ortaya çıktı. 
Sonra Vâsıl ve Amr, büyük günah işleyen kimsenin cehennemde temelli olarak 
cezalandırılacağı hususunda, böyle bir kişinin müşrik ve kâfir olmayıp 
muvahhid (Allah'ın Birliğine inanan) olduğunu söyleyerek Haricîlere 
katılmışlardır. Bu sebepten, Mu'tezile'nin Havâric'in kaypak bir şekli olduğu 
söylenmiştir; çünkü Havâric, günah işleyenlerin cehennemde temelli ka- 
lacaklarına inandıkları için, onlara "kâfir" demiş ve onlarla savaşmış olduğu 
halde; Mu'tezile, onların cehennemde temelli kalacaklarına inanmalarına 
rağmen, onlara, ne kâfir denmesine, ne de kendilerinden olan fırka mensupları 
kadar, muhaliflerinin çoğunluğu ile çarpışmaya cesaret edebilmiştir. Bu 
yüzden İshâk b. Suveyd el-Adevî, Vâsıl ve Amr b. Ubeyd'in günah işleyen 
kimsenin cezasının ebedîliği hususundaki ittifakları sebebiyle, Havâric'e 
mensub olduklarını ileri sürmüştür. Nitekim kasidelerinin birinde şöyle söyler: 
Havâric'den yaka silkerim, onlardan değilim; onlardan olan el-Gazzâl'dan ve 
İbnu Bâb' dan ve, Ali'yi andıkları zaman bulutlara selâm veren bir topluluktan 
da uzaklaştım. 

Sonra Vâsıl, üçüncü bir bid'atle de Selef den ayrılmıştır. Bu bid'at şudur: Vâsıl, 
yaşadığı zamanın insanlarını, Ali ve adamları ile Talha, ez-Zubeyr, Aişe ve 
Cemel savaşma katılan diğer kimseler hakkında ayrılıklara düşmüş durumda 
bulmuştur. Nitekim Havâric, Talha, ez-Zübeyr, Aişe ve onlara uyanların, 
Cemel savaşında Ali'ye karşı savaştıkları için küfre girdiklerini; Ali'nin ise, 
gerek Cemel 'e katılanlara, gerek Sıffîn'de Mûâviyenin adamlarına karşı yaptığı 
savaşlarda, hakem tâyin edilene kadar haklı olduğunu, ama hakem tayin 
etmekle küfre girdiğini ileri sürüyordu. Sünnet ve Cemaat Ehli ise, Cemel 
savaşma katılan her iki takınım müslümanlığının sıhhatine inandıklarını 
söylüyor ve diyorlardı ki: 



86 



"Ali, onlarla savaşta gerçekten haklı; Cemel ashabı ise, Ali'ye karşı savaşlarında 
isyancı ve hatalı idiler hatâları şahitliklerini ortadan kaldıracak derecede küfr 
ve fısk noktasına olmamıştır." Bunlar (Ehl-i Sünnet), her iki takımdan her 
birine olan iki âdil kimsenin şahitlikleri ile hüküm vermenin caiz sürmüşlerdir. 
İşte Vâsıl, Havâric ve Sünnet Ehli'nin görüşlerin avrılmış ve bizzat kendileri 
olmamakla beraber, her iki takımdan (Ali karşısındakiler) birinin fıska 
düştüğünü; ama onlardan hangisinin fâsık bilinemeyeceğini ileri sürmüştür. 
Nitekim onlar, iki takımdan fıska düşenin Ali ve el-Hasan, el-Huseyn, İbnu 
Abbas, Ammâr b. Yâsir £ZQl Ebû Eyyûb el-Ensârî gibi, Ali'ye uyanlar ile, Cemel 
savaşı günü onunla birlikte olan öteki kişilerin olabileceklerini caiz 
görmüşlerdir. Yine o, iki takımdan Aişe, Talha, ez-Zubeyr ve Cemel'e katılan 
öteki kişilerin fâsık oluşunu da caiz görmüş ve sonra iki takım hakkındaki 
şüphesini doğrulamak için, söyle söylemiştir: 

"Eğer Ali ile Talha, veya Ali ile ez-Zubeyr, veya Ali'nin adamlarından biri ile 
Cemel ashabından biri, benim huzurumda bir kucak dolusu delil ile şahitlik 
etmiş olsalardı bile, birbirlerini lânetliyen iki kişiden birinin bizzat kendisi 
olmasa dahi, fâsık olduklarını bildiğimden şahitlikleri ile hükmedemiyeceğim 
gibi, bu iki takıma mensup birinin de, bizzat kendisi olmasa bile, fâsık 
olduğunu bildiğim için, şahitlikleri ile hüküm veremezdim. Fakat hangisi 
olursa olsun, bu iki takımdan birine mensup iki kişi şahitlik etseydi, onların 
şahitliklerini kabul ederdim." 

Ali ve ona uyanların adaleti hakkındaki Mu'tezile önderinin şüphesi ve Vâsıl'm 
bu konudaki toplu fikirleri üzerine, i'tizâl görüşüne inanan Râfıza'nm 
ağlamaktan gözleri yanmıştır. Nitekim biz, şiirlerimizden birinde şöyle 
diyorduk: 

Bir fikir ki, Vâsıl ile birleşememiş; 

Aksine Allah onu, o fikirle birleşmekten koparmıştır. Bu kasidenin beyitlerinin 
tamamını, bundan sonra yazacağız inşâallah. £ZU 

2) Amraviyye, (Amriyye) 

Onlardan el-Amraviyye hakkında I2Z21 Bunlar, Temim oğullarının azadlı kölesi 
'Amr b. Ubedy b. Bâb'a uyanlardır. 'Amr'm dedesi, Kabil'in esirlerindendi. 
Dinlerdeki bidatler ve sapıklıklar, haberlerde rivayet edildiği gibi, hep esirlerin 
çocukları tarafından ortaya konmuştur. 

Amr ve Vâsıl, kader bid'ati, iki yer arasında bir yer (el-menziletu beyne'l- 
menzileteyn) şeklindeki sapık görüşleri ile, biri Cemel ashabından öteki de 
Alinin adamlarından olan iki kişinin şahitliklerinin reddi hususlarında 
hemfikirdirler. Amr bu bid'atlere, Cemel günü birbirleriyle savaşan iki ta- 
kımdan her ikisinin de fışkını ileri sürmek suretiyle, Vâsılın bid'atlerine bir ek 
daha yapmıştır. Buna göre Vâsıl, ancak biri Cemel ashabından, öteki de Allah 

87 



ondan razı olsun Ali'nin adamlarından olan iki kişinin şahitliklerin" reddetmiş; 
ama iki takımdan birine mensup iki kişiden her ikisinin de şahitliklerini kabul 
etmişti. Oysa Amr, her iki takımın toptan fiskma inandım için, aynı takımdan 
olsalar bile, iki kişinin şahitliklerinin kabul edilmiyeceğini iddia etmiştir. 
Bu konuda Kaderiyye, Vâsıl ve Amr' dan sonra ayrılığa düşmüştür, en-Nazzâm, 
Muammer ve el-Câhiz, Cemel savaşındaki her iki takım hakkında Vasılın 
görüşüne bağlı kalmış; Havşeb ve Hâşim el-Evkas da, önderlerin (Ali, Talha, 
ez-Zubeyr ve Aişe gibi önde gelenlerin) kurtulduğunu; ama onlara uyanların 
helak olduklarını ileri sürmüşlerdir. Sünnet ve Cemâat Ehli ise, Ali ve ona 
uyanların, Cemel gününde haklı olduklarını söylemiş ve demişlerdir ki: 
"Gerçek şu ki ez-Zübeyr, o gün, tövbe ederek savaştan çekilmiş; ama es-Sibâr 
vadisine varınca, orada Amr b. Curmuz tarafından hile ile ansızın öldürüldü ve 
Ali, onun kaatilinin cehenneme gideceğini bildirdi. Talha da savaştan 
vazgeçmek üzere idi. Bunun farkına varan Mervân b. el-Hakem, Cemel 
ashabından, yani kendi cephesinde olmakla beraber, ona bir ok attı ve öldürdü. 
Allah ondan razı olsun Aişe de, her iki takım arasında bir uzlaşmanın 
gerçekleşmesine çalışmış ise de, Ezd ve Dabba oğulları, yapacağı işte ona üstün 
geldiler ve böylece olanlar oldu. Bu sebepten, her iki takımdakilerin dışında bu 
iki takınım veya birinin tekfirine inanan kimse kâfirdir." İşte bu, Sünnet Ehlinin 
onlar hakkındaki görüşleridir. Bundan dolayı Allah'a hamd olsun! £2*1 

3) Huzeliyye (Huzeyliyye) 

Onlardan el-Huzeyliyye hakkında £Zil Bunlar, el-'Allâf olarak bilinen Ebû'l- 
Huzeyl Muhammed b. el-Huzeyl'e £Z5l uyanlardır. O, Abdulkays'm azadlı bir 
kölesi idi ve bid'atlerin çoğu, esirlerin arasından çıktığı için, o da esirlerin 
çocuklarının yollarını takib etti. Bunun içindir ki, onun bu konulardaki 
saçmalıkları, gerek i'tizâl hususunda kendine uyan dostları, gerek onların 
dışındaki diğer İslâm firkalarmca, küfrünü gösteren şeyler olmuştur. Nitekim 
Mu'tezile'den el-Mirdâr adıyla bilinen bir şahıs, Ebû'l-Huzeyl'in kepazelikleri 
ve sapıklığı ile onu kendi başına bırakarak tekfirine sebep olan şeyleri ele alan 
büyük bir kitap yazmıştır. Yine el-Cubbâfnin, "mahlûk" (yaratılan şey) 
konusunda, Ebû'l-Huzeyl'i red için yazdığı ve içinde onu tekfir ettiği bir kitabı 
vardır. Ayrıca Mu'tezile'nin ileri gelenlerinden meşhur Cafer b. Harb'in de, 
"Tevbîhu Ebû'l-Huzeyl" (Ebû'l-Huzeyl'i Kınama) adlı bir kitabı vardır. O, bu 
kitabında, Ebû'l-Huzeyl'in tekfirine işaret etmiş ve Ebû'l-Huzeyl'in 
görüşlerinin, Dehriyye'nin görüşleri istikametinde olduğunu belirtmiştir. 
EbuT-Huzeyrin saçmalıklarının ilki, onun, Güçlü ve Ulu Allah'ın takdir, ettiği 
şeyierin (makdûrât) son bulacağı ve takdir ettiği şeylerin yok olmasından sonra 
O'nun herhangi bir şeye gücünün yetmeyeceği hakkındaki görüşüdür. 
Bu' görüşün bir gereği olarak, cennet halkının nimetleri ile cehennem halkının 

88 



azabının son bulacağını ve o zaman, gerek cennet, gerek cehennem halkının 
herhangi bir şeye gücü yetmeksizin hareketsiz kalacaklarını; bu da Güçlü ve 
Ulu Allah'ın da ölüleri diriltmeye, dirileri öldürmeye, hareketsiz olanı hareket 
ettirmeye, hareket edeni de durdurmaya, birşey yaatmaya ve birşeyi yok 
etmeye gücünün yetmeyeceğini; bununla beraber o sırada dirilerin akıllarının 
sağlam ve yerinde olacağını iddia etmiştir. 

Onun bu konudaki görüşleri, Cehm'in de inandığı şekilde, cennet ve ce- 
hennemin yok olacağına inananların görüşlerinden daha kötüdür. Çünkü 
Cehm, cennet ve cehennemin yok olacağını söylese de, Güçlü ve Ulu Allah'ın 
cennet ve cehennemin yok olmasından sonra, bunların benzerlerini yaratmaya 
gücünün yeteceğini kabul ediyordu. Oysa Ebû'l-Huzeyl, Rabbinin, takdir ettiği 
şeylerin yok olmasından sonra, herhangi birşeye gücünün yetmeyeceğini ileri 
sürmüştür. 

Onlardan el-Mirdâr olarak bilinen şahıs, bu konuda, Ebû'l-Huzeyl'i rezil etmiş 
ve demiştir ki: 

"Öyle ise, Güçlü ve Ulu Allah'ın dostlarından biri, cennete, bir eliyle bardak, 
ötekiyle de birtakım armağanlar sunuyor olsa ve o sırada ebedî sükûn zamanı 
gelip çatsa, bu görüşe göre, Güçlü ve Ulu Allah'ın dostunun, ebedî olarak, 
çarmıha gerilmiş biri gibi kalakalmasını ge rektirecektir." 
Ebû'l-Huseyn el-Hayyât J^Zâl b u konuda, Ebû'l-Huzeyl adına iki hususta özür 
beyan etmiştir. 

a) Bunlardan biri, onun şu iddiasıdır: Ebû'l-Huzeyl, Güçlü ve Ulu Allah'ın, 
takdir ettiği şeylerin son bulması yaklaştığında, bütün lezzetleri cennet ehli için 
toplayacağına ve ebedî sükûn halinde, bu durumda kalacaklarına işaret 
etmiştir. 

b) Onun ikinci özrü de şu iddiasıdır: 

Ebû'l-Huzeyl, bu görüşü, bu konuda bir cevap olarak düşmanlarıyla mücadele 

etmek için ileri sürüyordu. 

Ebû'l-Huseyn'in, Ebû'l-Huzeyl adına dilediği birinci özür, iki bakımdan 

yanlıştır: 

a) Bunlardan biri şudur: 

O, birbirine zıt iki lezzetin, aynı anda ve aynı yerde toplanmasını gerekli 
kılmaktadır. Bu ise, lezzet ile elemin aynı yerde toplanmasının imkânsızlığı 
kadar imkânsız (muhal) 'dır. 

b) ikincisi de şudur: 

Eğer bu özrü doğru olsaydı, o takdirde cennet halkının, Güçlü ve Ulu Allah'ın 
takdir ettiği şeylerin yok oluşundan sonra drumlarmm, Allah'ın kaadir olduğu 
zamankinden daha iyi olması icâb ederdi. 

Ebû'l-Huzeyl'in, takdir edilen şeylerin yok olacağını, ancak buna inan 
mayanlarla mücadele için ileri sürdüğüne dair Ebû'l-Huseyn'in iddiasına 
gelince... Bu hususta, bizimle onun adına özür dileyenin arasını ayıran şev 



89 



Ebû'l-Huzeyl'in kitaplarıdır; çünkü o, "el-Hucec" (Deliller) adını verdiği ki- 
tabında, anlattığımız şeylere işaret etmiş ve "el-Kavâlib" (Kalıplar) adıyla 
bilinen kitabında da, Dehriyye'yi red için bir bölüm ayırmıştır. Bu bölümde 
onların muvahhidler hakkındaki görüşlerini şöylece belirtir: 
"Sonsuza kadar her hareketten sonra bir hareketin ve yine sonsuza kadar her 
hadisten sonra bir hadisin bulunması mümkün ise, öncesindeki bir hareket 
olmadıkça bir hareketin ve öncesinde bir hadis olmadıkça bir hadisin, ne 
önceden ne de onun öncesi durumda bulunamıyacağmı iddia edenlerin görüşü 
doğru olmaz mı?" Ebû'l-Huzeyl buna, her ikisinin arasını uzlaştırarak şu 
cevabı vermiş ve demiştir ki: 

"Kendisinden önce başka bir hadisin bulunmadığı hadislerin bir başlangıcının 
oluşu gibi, sonunda, onun da, kendisinden sonra başka bir hadisin 
bulunmayacağı bir hadisi vardır." İşte bu yüzden o, Güçlü ve Ulu Allah'ın 
takdir ettiği şeylerin yok olacağını ileri sürmüştür. Çeşitli İslâm mezheplerinin 
öteki kelâmcıları, geçmiş havadis ile gelecek olanlarının arasını, Ebû'l- 
Huzeyl'in ortaya koyamadığı açık ve kesin ayırımlarla ayırmışlardır. Böylece o, 
bilgisizliği yüzünden, takdir olunan şeylerin yok olacağı görüşüne saplanıp 
kalmıştır. Biz bu kesin ve açık ayırımları, bu konuda yazdığımız kitapların, 
"Alemin Yaratılışına Dair Deliller" bölümünde ele almıştık. 
Ebû'l-Huzeyl'in saçmalıklarının ikincisi, onun şu görüşüdür: "Ahiret âleminin 
insanları, kendi yaptıkları şeyleri ister-istemez yapmaya mecburdurlar. 
Cennetteki insanlar, yemelerinde, içmelerinde ve çiftleşmelerinde 
mecburdurlar (muztarrûn). Ahiret alemindeki yaratılışmalardan hiçbirinin, bir 
şeyi yapmaya ve bir şey söylemeye güçleri yoktur. Onların sözlerini, 
hareketlerini ve onlara atfedilecek diğer şeyleri yaratan, Güçlü ve Ulu 
Allah'tır." Kaderiyye, "İnsanlar, bu dünyada, kendiliklerinden yaptıkları 
şeyleri yapmaya mecburdurlar" şeklindeki görüşünden dolayı Cehm'i kınamış 
ve, "Kulların kesbinin yaratıcısı, Güçlü ve Ulu Allah'tır" şeklindeki görüşlerin- 
den dolayı da ashabımıza (Eş'arîler) karşı çıkmış ve ashabımıza şöyle demiştir: 
"Eğer Allah, kulların zulmünün yaratıcısı ise, O'nun yalancı olması icâb eder. 
Nitekim Ebû'l-Huzeyl için de şöyle söylememişler midir? Eğer Güçlü ve Ulu 
Allah, âhirette, cehennemdekilerin, 'Rabbimiz Allah'a and olsun kî, bizler puta 
tapanlardan değildik. JSZZ1 Sözlerindeki gibi, yalanlarını yaratır, diyorsan, o 
halde O'nun, onların, yalancı yalanı yaratandır, şeklindeki görüşlerine göre 
yalancı olması gerekirdi. Fakat bu gereklilik anlayışı bize yönetilemez- çünkü 
biz, yalancı ve zâlimin, yalan ve zulmü yaratan olduğu görüşünü ileri 
sürmüyoruz. Biz diyoruz ki, zâlim zulmü, yalancı da yalanı ortaya koyandır, 
onları yapan değil... 
el-Hayyât, bu bid'ati için Ebû'l-Huzeyl adına özür dilemiş ve demiştir ki: 



90 



Ahiret yükümlülük (teklif; değil, ceza ve mükâfat yeridir. Eğer ahretteki 

insanlar işlerini kesbedebilselerdi, sorumlu olurlar ve gerek sevapları, gerek 

cezaları da buradan başka bir yerde olurdu." 

Bu hususta el-Hayyât'a şöyle söylenebilir: 

"Sen bu özürle, Ebu el-Huzeyl'e katılıyor musun, yoksa onu beğenmiyor 

musun? Eğer kanlıyorsan, bu konuda onun söylediklerini söyle. Oysa onun 

söyledikleri senin söylediklerinin aksidir. Ama onu beğenmiyorsan hakkında 

kendisini küfürle suçladığın bir şeyden dolayı onun adına özür dilemenin bir 

anlamı yoktur". 

Biz Ebûl-Huzeyl'e diyoruz ki: 

Ahiretteki insanlar, orada, Güçlü ve Ulu Allah'ın nimetlerine şükretmekle 

emrolundukları; namaz, zekât ve oruçla emrolunmaları; isyana batmadıkları; 

şükürlerine ve suçu terketmelerine karşılık mükâfatları, kendilerine ebedî bir 

nimet ve güzellik olduğu halde, sen onların işlerinin kâsibi olduğunu niçin 

inkâr ediyorsun? Sen onların, âhirette günahlardan temizlenmiş olduklarını 

niçin inkâr ediyorsun? Nitekim Ashabımızın, Şiilerin pekçoğu ile beraber 

söylediği gibi, selâm onlara olsun peygamberler, dünyada, günah işlemekten 

alıkonmuş ve günahlardan temizlenmişlerdir. Aziz ve Celîl olan Allah, bunun 

içindir ki, 

"...Allah'ın kendilerine verdiği emirlere başkaldırın azlar ve kendilerine buyurulanları 

yerine getirirler." I^zşi buyurmuştur. 

Ebû'l-Huzeyl'in saçmalıklarının üçüncüsü, Hâricilerin İbâdiyye kolundan bir 

topluluğun ileri sürdüğü gibi, niyetsiz işlenen fiillerden dolayı birçok tâatm 

bulunabileceğine dair görüşüdür. O, dünyada, Yüce Allah'a birçok şeyde itaat 

etmek şartıyla hevâ-heves sahibi ve zındık birinin bulunabileceğini ve o 

kimsenin isyanının, O'nu inkârı yüzünden olacağını iddia etmiştir. Sünnet ve 

Cemâat Ehli ise, bu konuda şöyle der: 

"Güçlü ve Ulu Allah'ı tanımayan birinin O'na itaati, yalnızca bir tek şeyde 

mümkündür. Bu da, Yüce Allah'ın bilgisini olacağını iddia etmiştir. Sünnet ve 

Cemâat Ehli ise, bu konuda şöyle der: 

"Güçlü ve Ulu Allah'ı tanımayan birinin O'na itaati, yalnızca bir tek şeyde 

mümkündür. Bu da, Yüce Allah'ın bilgisini elde etmeden önce, O'nun varlığını 

kabul etme (nazar) ve O'nun hakkında zarurî akıl yürütmedir. Eğer bunu 

yaparsa, Yüce Allah'a itaat etmiş olur; çünkü bunu, o kimseye Allah 

emretmiştir. O kimse, Allah'ın varlığını kabul ve isbat (en-Nazaru'1-Evvel) fiili 

ile Güçlü ve Ulu Allah'a yaklaşmayı kastetmemiş ise, bu yolla O'na yaklaşmayı 

kastetmedikçe, onun Yüce Allah'a itaati geçerli çünkü bu, Allah'ın varlığını 

kabul ve isbat işi (en-Nazaru'1-Evvel), in, Yüce Allah'ın bilgisine götürürse, bir 

itaat olması mümkün olur. Ama Allah'ın varlığını kabul ve isbattan önce O'nu 

tanımazsa, 'ilk nazar' ve ak yürütmesinden önce, o kimsenin, bu fiille O'na 

ulaşması mümkün olmaz." 



91 



Ebû'l-Huzeyl, Yüce Allah'ı tanımayan birinin O'na itaatinin vuku 
bulabileceğinin doğruluğu hakkındaki iddiasını, şu sözleriyle 
delillendirmiştir/'Yüce Allah'ın emirleri, O'nun yasakladığı şeylerle karşı 
karşıyadır. O halde, O'nu tanımayıp emirlerinin tamamını terkeden kişi, O'nun 
yasakladığı şeylerin hepsini yaratmış ve Matların tamamını terketmiş ve 
böylece bütün günahları işlemiş duruma düşer. Eğer bu durumda olan biri, bir 
Dehrî olsaydı, Yahudi, Hıristiyan, Mecûsî ve diğer kâfirlerin dinlerine mensup 
biri olurdu. Eğer bir Mecûsî, Mecusîlik dışında bütün küfürleri terkediyor olsa, 
biz onun, bundan menedildiği halde Mecusîliğine isyan, ama çeşitli küfürleri 
terk etmiş olduğu için, Güçlü ve Ulu Allah'a itaat etmiş olduğunu biliriz; çünkü 
o, onları terketmekle emrolunmuştur." 
Ben de ona şöyle diyorum: 

Yüce Allah'ın emirleri ve yasakları hakkındaki durum, senin zannettiğin gibi 
değildir; çünkü kendisine zıt bir vasıf bulunmadıkça, itaatin bir özelliği yoktur. 
Aynı şekilde, kendisine her çeşit zıtlarla beraber itaatin da zıt oluşu gibi, başka 
cins zıtlarm bulunmadığı imânın da bir özelliği yoktur. Bu, ayağa kalkma, 
oturma, eğilme ve uzanma ile aynıdır. Nitekim oturmayan biri, bu işin bütün 
zıtlarmı yapıyor değildir; ancak o, böyle yapmakla, onun zıtlarmdan birini 
yapıyor demektir. Aynı şekilde o, bütünüyle itâata zıt olan küfür çeşitlerinden 
biriyle, Yüce Allah'ın her itâatmdan çıkar; çünkü küfrün bu çeşidi, küfrün diğer 
bir çeşidine, tıpkı diğer itâatlara zıt oluşu gibi zıttır. Bu, Ebû'l-Hüzeyl bilmese 
de, bizatihi apaçık bir delildir. 

Bu görüşe onun, Yüce Allah'ın ilim ve kudret olduğu sonucuna varması 
gerekir. Ancak şu var ki, Allah ilim ve kudret olsaydı, âlim ve kaadir olması 
mümkün olmazdı; çünkü ilim âlim, kudret de kaadir olamaz. Aynı şekilde o, 
"Allah'ın ilmi de, kudreti de Allah'tır" dediği takdirde, "O'nun ilmi kudretidir" 
demek zorundadır. Bu durumda, eğer O'nun ilmi kudreti olsaydı, O'nun 
tarafından bilinen her şeyin, O'nun varlığının, O'na malûm olduğu için, kendisi 
tarafından takdir edilmiş olmasını icâbettirir. Bu ise, küfürdür ve küfre götüren 
şey de küfürdür. 

Onun saçmalıklarından beşincisi, Yüce Allah'ın kelâmını, bir yere (mahal) 
ihtiyaç duyan ve bir yere ihtiyaç duymayan olmak üzere ikiye ayırmasıdır. O, 
Yüce Allah'ın bir şey için "O/!" emrinin, herhangi bir yere ve şeye ihtiyaç 
duymayan hadis bir emir olduğunu, öteki sözlerinin ise, bâzı cisimlerde hadis 
olduğunu iddia etmiştir. Ona göre (Ebû'l-Huzeyl), Allah'ın her kelâmı arazdır. 
Yine o, Allah'ın bir şeye "Ol" demesinin, insanın "ol" demesi cinsinden bir şey 
olduğunu iddia etmiş ve aynı cinsten olan iki arazın arasından, bunlardan 
birinin bir yere ihtiyaç duyduğunu, ötekinin ise bir yere muhtaç olmadığı 
hususunda bir ayırımda bulunmuştur. Onun, Yüce Allah'ın iradesinin bir 
yerde hadis olmadığı hakkındaki görüşüne gelince o "Bir yere ihtiyaç duyan, 



92 



bizim irademiz cinsinden bir şeydir" savunan Basra Mu'tezilesi ile iştirak 
halindedir. 

Bir yerde olmayan bir sözü" (kelimetun lâ-fî mahallin) söyleyenlerden 
onlardan söz eden birinden daha haklı olmaması gerekir. Buna "Onların 
(sözler) faili, bunları kendisinden başka söyleden daha iyidir" demeye hakkı 
yoktur; çünkü o, âhirette, kendi sözleriyi konuşamadıkları halde, cennet 
ve cehennemdekilerin kelâmını Yüce Allah'ın yarattığını ileri sürmüştür. 
Üstelik "bir yerde olmayan bir kelimenin" varlığı, onu konuşanı olmaksızın 
kelâmın doğru olduğu görüşüne götürmüştür. Bu ise muhaldir; muhale 
götüren şey de muhaldir. 

Onun saçmalıklarından altıncısı, şu görüşüdür: 
"Selâm olsun peygamberlerin izleri ve bunlardan başka şeyler gibi, 
duygulardan silinmiş (ğâyib) olaylar hakkında, haberler zinciri ile gelen bir 
delil, biri veya daha çoğu cennetlik olan en az yirmi kişi bulunmadıkça, kabul 
edilmez. Aralarında cennet ehlinden biri bulunmadıkça, yalan üzerinde 
birleşmeleri mümkün olmayanların sayısı "tevatür" derecesine ulaşmış olsa 
bile, kâfirler ve fâsıklarm haberleri delil olarak kabul edilemez." Ayrıca o, şunu 
iddia etmiştir: 

"Dört kişiden az bir topluluğun haberi, bir hüküm olmayı gerektirmez. Yirmi 
kişiye kadar dört kişiden fazla kimseden gelen haberlerle ilmin doğuşu, doğru 
olabilir de, olmayabilir de., ama aralarında cennetliklerden biri varsa, yirmi ki- 
şinin haberi ile ilmin ortaya çıkmasının gerekliliği muhal değildir." 
O, delilin yirmi kişi ile olacağı hususunda, Yüce Allah'ın, 
"...Sizin sabırlı yirmi kişiniz, onlardan iki yüz kişiyi yener..." Ö^l âyetini ileri 
sürmüş ve demiştir ki: 

"Bu yirmi kişinin, onlara karşı bir delil olmadıkça, bu iki yüz kişi ile savaşmaları 
mubah görülmemiştir." 

Bu ise, bir tek yoldan gelen haberin (haberu'l-vâhid), ilim için gerekli bir delil 
olmasını gerektirir; çünkü böyle bir zamanda bir kişinin, on müşrike karşı 
savaşması icâbederdi. Nitekim onun, onlarla savaşmasının caiz olduğu hususu, 
onlara karşı yeterli bir delil olduğunun işaretidir. 
Abdulkaahir der ki: 

"Ebû'l-Huzeyl'in, haberin delil olabilmesi için yirmi kısmın bulunmasını 
isteyişindeki gaye şudur: 

Eğer bu yirmi kişi arasında cennet ehlinden biri varsa, haber geçerlidir. Aksi 
halde, şer'i hükümler hakkındaki var olan haberlerin maksadı ve faydası 
ortadan kalkar; çünkü o, "Aralarında cennetliklerden birinin bulunması 
gerektir" sözüyle, i'tizâl, kader ve Yüce Allah'ın takdir ettiği şeylerin son 
bulacağı konularında kendi atlerine uyan birini kastetmektedir. Ona göre, bu 
görüşlere inanmayan biri ne mü'mindir, ne de cennet halkmdadır. Ebû'l- 



93 



Huzeyl'den önce, onun şartlarına uygun yirmi kişinin bulunması gerekliliğine 
dair onun bu' atini hiç kimse ileri sürmemişti. 

Onun saçmalıklarının yedincisi, kalblerin işleri ile organların fiillerinim" arasını 
ayırması idi. Bu konuda dedi ki: "Kalbe ait işlerin, eğer onlara gücü yetmiyorsa 
veya ölmüş ise, bu fiilleri işleyen kimseden sâdır olması caiz ğildir." Öte 
yandan ölmemiş ve hayatta olmak şartıyla, gerek ölümünden" gerek gücünün 
kesilmesinden sonra, failin organlarının fiillerinin bulunma'sma cevaz 
vermiştir. Ayrıca o, şu iddiada bulunmuştur: 

"Ölü ile âciz olan kişinin ölüm ve aczden önce bulunan bir kudretle, organların 
fiillerini yapmaları caizdir." 

el-Cubbâî ve oğlu Ebû Hâşim, bu konuda, kalplerin fiillerinin organların fiilleri 
gibi olduğunu ve bunların varlığının, bu fiiller üzerindeki kudretin 
kesilmesinden sonra da, acz durumunun bulunması halinde de doğruluğunu 
iddia eder. 

Böylece el-Cubbâî ve oğlunun, bu konudaki görüşleri, Ebû'l-Huzeyl'in gö- 
rüşlerinden daha kötüdür. Ancak Ebû'l-Huzeyl 1 gerek ölü, gerek âcizin or- 
ganlarının fiillerinin faili oluşunun imkânı hususunda, onlardan ileride idi. el- 
Cubbâî ile oğlu, bu bid'atte Ebû'l-Huzeyl'in yolunu takip etmişler ve daha ileri 
giderek âcizin, kalbin fiillerinin de faili olabileceği kıyaslamasına girişmişlerdir. 
Fakat bir bid'ati ortaya atan kişi, hem onun günahından, hem de onu takip 
edenlerin suçundan, ona uyanların günahlarından herhangi bir eksilme 
olmaksızın, kıyamet gününe kadar sorumludur. 
Onun saçmalıklarının sekizinci şöyle idi: 

İnsanların, bilginin zarurî mi, yoksa kazanılmış mı olduğu hususunda ayrılığa 
düştüklerini görünce, o, hem bilginin bütünüyle zarurî olduğunu iddia 
edenlerin, hem bilginin tamamiyle kazanılmış bulunduğunu ileri sürenlerin ve 
hem de duyular ve sezgi yoluyla elde edilen bilgilerin zarurî; akıl yürütme 
yoluyla edinilen bilgilerin ise, kazanılmış olduğunu söyleyenlerin görüşlerini 
reddetti ve kendine, kendinden öncekilerin görüşleri dışında bir görüş seçerek 
dedi ki: 

"Bilgi iki çeşittir. Biri ıztırârî (zorunlu) 'dır: 

Yüce Allah'ın bilgisi ve O'nun bilgisine götüren delilin bilgisi gibi... Öteki de, 
bu ikisinin dışında kalan duyular ve kıyas yoluyla edinilen bir olayın bilgisi 
gibi bilgiler, ihtiyar (seçme) ve iktisâb (kazanma) bilgileridir." 
Sonra o, bu görüşüne, bilginin süresi konusundaki görüşünü dayadı ve 
İslâm'ın diğer topluluklarına karşı çıkarak, çocuk hakkında dedi ki: 
"Çocuğun, kendi zâtı bilgisinin ikinci basamağında, tevhîd ve adalet bilgile- 
rinin tamamını kesintisiz bir biçimde getirmesi gerektir. Aynı şekilde çocuğun, 
Yüce Allah'ın birliği ve adaletine ait bilgisi ile beraber, Allah'ın, ona işlemesini 
buyurduğu şeylerin toplu bilgisini de getirmesi icâb eder. Öyle ki, eğer o, kendi 
zâti bilgisinin ikinci basamağında bu bilgilerin hepsini de getiremez ve üçüncü 

94 



basamakta ölürse, cehennemde temelli kalmayı haketrmiş bir şekilde Yüce 

Allah'a karşı kâfir ve düşman olarak ölmüş olur. Ama haberler yönünden 

yalnızca işitme yoluyla bilinebilen bilgilere gelince., bu durumda çocuk, böyle 

bir bilgiyi, haberi işitmesinin ikinci basamağında edinmesi icâbeder; zaten 

böyle bir haberi işitme, özür için kesin bir delil olur." 

Bişru'l-Mu'temir şöyle diyordu: 

"Çocuk, kendi zâti bilgisi ile birlikte, basamakta aklî bilgilerini ortaya koymak 

zorundadır; çünkü ikinci nazar (müşâhade) ve fikir (düşünme) dönemidir. 

Eğer onları üçüncü basamakta ortaya koyamaz ve dördüncü basamakta ölürse, 

Yüce Allah'ın, cehennemde temelli kalmayı hak etmiş bir düşmanı olur." 

Böylece bu iki Kaderiyeci, muhaliflerinin çocuklarının cehennemde olduğunu 

ileri süren Ezârika'nm görüşleri ile, müşriklerin çocuklarının cehenneme 

gideceklerini iddia edenlerin görüşlerini inkâr etmişler ve şunu ileri 

sürmüşlerdir: 

"Müminlerin çocukları, aklî bilgilerini ortaya koymadan önce, kendi zâtı 

bilgilerinin üçüncü veya dördüncü basamağında iken ölürlerse, inandıkları 

şeyi inkâr etmedikleri halde, cehennemde temelli kalacak kâfirlerdir." 

Onun saçmalıklarının dokuzuncusu şudur: 

O, pek çok cüzleri olan bir cismin, bazı cüz'lerindeki hareketle yetinebileceğini 

caiz görmüş,; ama aynı şeye renk konusunda izin vermemiştir. 

Öteki kelâmcılar ise şöyle söylemişlerdir: 

Kendisinde hareketin doğduğu cüz', hareket eden parçadır, ve hareket, 

bütünün parçaları dışındaki cüzlerde olmaz; tıpkı siyah olan bir cüz'ün siyah 

bir cüz 1 olup, bütünün onun dışındaki parçalarının siyah olmayışı gibi... Fakat 

parçaların tamamı hareket ederse, tamamı siyah olanın her parçasının da siyah 

oluşu gibi, bütünün her parçasında da hareket olur... 

Onun saçmalıklarından onuncusu şu görüşüdür: 

"Parçalanamayan bir parça (cuz'un lâ-yetecezzâ 1 ), yalnız başına olduğu zaman, 

tek başına bir renk sahibi olamaz ve kendisinin bir rengi yoksa, görülemez." Bu 

ise, şu sonucu icâb ettirir: 

Eğer Yüce Allah, tek başına bir parça yaratmış olsaydı, onu görebilecek kimse 

bulunmazdı... 

Bu kısımda, Ebû'l-Huzeyl'in anlattığımız bu bid'atlerinden Sünnet Ehli'ni 

koruyan Allah'a hamd olsun! I2M 

4) Nazzâmiyye 

Onlardan en-Nazzâmiyye hakkında I3§±lBunlar, en-Nazzâm olarak tanınan Ebû 
İshak b. es-Seyyâr' 12§2i uyanlardır. Mu'tezile, onun kanaatlerini Kitleye çok 
yanlış sunmakta ve onun, gerek nesir, gerek vezinli şiir yazan bir kişi) yani 
"nazzam" olduğunu ileri sürmektedir. Oysa o, ancak Basra Çarşısında boncuk 

95 



yapan biri idi; bu yüzden de ona, boncukçu (nazzâm) denmişti. Gençliğinde, 
Seneviyye (Dualist) ve delillerin eşitliğine inanan Semeniyye (Sophist=Şüpheci) 
toplulukları ile düşüp kalkmış; Hişâm b. el-Hakem er-Râfızî ile kaynaşmıştır. 
Hişâm ve felsefecilerin aşırılarından, bölünemeyen bir parçanın olamıyacağı 
hakkındaki görüşünü almıştır. Sonra bu kendisinden önce kimsenin 
düşünmediği "tafra" (sıçrama) görüş dayamıştır. Seneviyye inanışına 
uyanlardan, adaletli davranan bir kişinin kötülük yapamıyacağı ve yalan 
söyleyemiyeceği hakkındaki görüşünü ald Hişâm b. el-Hakem 1 den de, renkler, 
tadlar, kokular ve seslerin cisim olduklarına dair görüşünü aldı ve bu bid'ate, 
cisimlerin aynı yerde birbirlerin" girdikleri şeklindeki görüşünü ekledi. Böylece 
Seneviyye mezhebini, felsefe çilerin bid'atlerini ve mülhidlerin şüphelerini 
İslâm dininde toplamış oldu Ayrıca o, nübüvvete inanmayan Brahmanlarm 
görüşlerine hayranlık duymuş ise de, bu görüşü, kılıç korkusundan açığa 
vurmaya cesaret edemedi ve nazmı bakımından Kur'an'm mucîzeliğini inkâr 
etti. Yine Allah'ın salât ve selâmı ona olsun Nebî'mizin mucizelerinden rivayet 
edilenleri, meselâ ayın yarılması, elindeki taşın Allah'ı teşbih etmesi ve 
parmaklarının arasından suyun akması gibi mucizeleri, selâm olsun Nebî'mizin 
nebîliğini inkâra gidebilmek için, inkâr etti. Sonra İslâm şerîatinin fürû'una dair 
hükümleri hafife aldı; ama ortadan kaldırılmalarını açıkça söylemeye cesaret 
edemedi ise de, furûa işaret eden yolları kaldırdı. Bu yüzden, şerîatin 
fürûundaki icmâ' delili ile kıyas delilini inkâr etti. Yine o, zarurî ilmi 
gerektirmeyen haberlerden gelen delilleri inkâr etti. Fakat sonra o, şerîatin 
fürûunda içtihadın varlığına dair sahabenin icmâmı öğrenince, saçmalıklarını 
ihtiva eden ve ertesi gün okuyacağı notlarında, tutup bu ictihadlardan söz etti 
ve Allah onlardan razı olsun sahabenin ileri gelenlerinin fetvalarına saldırdı. 
Re'y ve Hadîs fırkalarından oluşan bütün islâm fırkaları, bu arada Havâric, Şîa, 
Nencâriyye ve Mu'tezile'nin çoğunluğu, en-Nazzâm'm tekfiri hususunda ittifak 
halindedirler. Kaderiyye'den, ancak el-Esvârî J^Ml ibnu Hâbıt, Fadlu'l-Hadisî, el- 
Câhız gibileri, sapıklıklarından bir kısmında ondan ayrılmak, bir kısmında da 
ona eklemelerde bulunmak suretiyle onu, sapıklıklarında takib ettiler. Onun 
yolunda yürüyen bu birkaç kişinin hayreti, kendi etrafında dönüp duran 
ağustos böceğinin hayreti gibidir. 

Ebû'l-Huzeyl de dâhil Mu'tezile'nin ileri gelenleri, en-Nazzâm'm tekfirini ileri 
sürmüşlerdir. Nitekim Ebû'l-Huzeyl, "er-Reddu 'ale'n-Nazzâm" diye bilinen 
kitabında, ve arazlar, insan ve bölünemeyen parça (cuz'un lâyetecezzâ') 
hakkında ona karşı yazmış olduğu kitabında, onun tekfirini söylemiştir. 
Yine Mu'tezile'den el-Cubbâi, en-Nazzâm'ı, "Allah'ın fiillerinden doğan şeyler 
(el-mutevellidât), yaratılışın gereğidir" şeklindeki görüşünden dolayı küfürle 
suçlamıştır. Bu hususta kâfir olan, başkası değil, el-Cubbâî dır. Neyse biz, 
burada, Mu'tezile'nin ileri gelenlerinden bir kısmının diğer bir kısmını tekfir 
edişlerini biraz anlatmak istiyoruz. Yine el-Cubbâî, Yüce Allah kudretinin 



96 



zulme dönüşebileceği yolundaki görüşünden dolayı, onu Ayrıca onu, tabiatlar 
konusundaki görüşünden dolayı da küfürle suçladı ve tabiatlar konusunda, 
ona ve Muammer'e karşı kitap yazdı. 

Mu'tezile'den el-İskâfî de en-Nazzâm'a karşı bir kitap yazdı ve içinde, hebinin 
çoğu fikirlerinden dolayı onu küfürle suçladı. 

Y'ne Mu'tezile'den Cafer b. Harb EMİ de en-Nazzâm'ı tekfir eden bir kitap 
yazarak bölünemeyen parçanın iptalini ileri sürdü. 

Onu tekfir için, Sünnet ve Cemâat Ehli tarafından yazılan kitaplara gelince 
bunların sayısını Allah bilir. Allah rahmet eylesin üstadımız Ebû'l-Hasan el- 
Eş'arî'nin en-Nazzâm'ı tekfir konusunda üç kitabı vardır, el-Kalânisî'nin de ona 
karşı birçok kitap ve risaleleri vardır. Allah rahmet eylesin Kâdî Ebû Bekr 
Muhammed b. et-Tayyib el-Eş'arî'nin J^M en-Nazzâm'm usûlünü tenkid eden 
büyük bir kitabı vardır. "İkfâru'l-Muteevvilîn" adlı kitapta, onun sapıklıklarını 
göstermiştir. Biz bu kitabımızda, en-Nazzâm'm saçmalıklarından meşhur 
olanlarını anlatacağız. 
Bunlardan birincisi, onun şu görüşüdür: 

"Güçlü ve Ulu Allah'ın, kullarına, onların iyilikleri dışında bir şey yapmaya 
gücü yetmez. Yine O'nun, cennet halkının nimetlerini bir zerre bile olsa 
eksiltmeye gücü yetmez; çünkü onların nimetleri, onlar için iyiliktir ve iyilikten 
herhangi bir şeyi azaltmak, O'nun katında bir zulüm olacaktır. Aynı şekilde 
cehennem halkının azabını bir zerre bile artırmaya gücü yetmediği gibi, 
azâblarmdan bir şeyi de azaltamaz." Yine o, şu iddiada bulunmuştur: 
"Yüce Allah'ın cennet halkından birini cennetten çıkarmaya gücü yetmez; cehennemlik 
olmayan birini de cehenneme sokamaz." 
O der ki: 

"Eğer bir çocuk cehennemin kapısında duruyor olsa, Allah'ın onu oraya 
atmaya gücü yetmez; ama çocuk kendini oraya atabilir; zebanilerin de onu 
oraya atmaya güçleri yeter." 
Sonra buna, şu görüşünü ekledi: 

"Yüce Allah'ın görme, sağlık ve zenginliğin, kendilerinin iyiliğine olduğunu 
bildiği takdirde, gören bir kimseyi kör, sağlıklı birini hasta ve zengin bir kişiyi 
de fakir kılmaya gücü yetmez. Aynı Şekilde O'nun, hastalık, belâ ve fakirliğin 
onların faydasına (aslah) olduğunu bildiği takdirde, fakir bir kimseyi zengin 
veya hastalıklı bir kimseyi sağlıklı kılmaya gücü yetmez." 
Sonra buna, "Allah, başkasını yaratmanın yarattığından daha faydalı olcagmı 
bilse bile, bir yılan veya bir akrep ya da bir cisim yaratmaya muktedir olamaz" 
şeklindeki görüşünü ekledi. 

Mu'tezile'nin Basra okulu, onu bu görüşünden dolayı tekfir etmişmişlerdir ki: 
"Çirkinliğinden, onlara ihtiyaç duymamasından ve onlara ihtiyacı olmadığını 
bilmesinden zulm etmese ve yalan söylemese bile, adaletle gücü yeten birinin 
zulme de gücü yetmesi, doğru söylemeye kaadir olan birinin de yalan 



97 



söylemeye muktedir olması icâb eder; çünkü bir şeyi yapabil gücü, o şeyin 

zıddmı da yapabilme gücünün bulunmasını gerektirir Eeğer en-Nazzâm, Tüce 

Allah zulme ve yalana muktedir değildir 1 derse O'n doğruluk ve adalete de 

gücü yetmediğini söylemek zorundadır. Oysa O'nun adalete gücü yetmediği 

şeklindeki söz küfürdür ve küfre götüren şey de küfürdür." 

Yine onlar (Basra Mutezilesi) dediler ki: 

"en-Nazzâm'm Tüce Allah'ın zıddına ve terkine güç yetiremediği şeyler olur 1 

şeklindeki görüşü ile, 'Allah hilafının doğru olmadığı bir fiili işlemeye 

mecburdur' diyenlerin görüşü arasında bir fark yoktur. Bu ise küfürdür; küfre 

götüren şey de küfürdür." 

Bu konuda en-Nazzâm'm şaşılacak davranışlarından biri şudur: 

O, Seneviyye üzerine bir kitap yazmış ve bu kitabında, Manikeistlerin 

(Mâneviyye) Nur'un muhtelif şekilleri içinde hayır fiillerini yücelttiği, Nûr'un 

kötülüğe gücü yetmediği ve ondan kötü fiillerin doğmadığı hakkındaki 

görüşlerine hayret etmiştir. Aynı şekilde o, Senevilerin, "Zulmet, hayır fiil 

işleyemez ve serden başka bir şeye gücü yetmez" diyerek Zulmet'i, yalnız kötü 

fiili işlediğinden dolayı kınamalarına da şaşmıştır. Ama biri ona şöyle diyebilir: 

"Madem ki sana göre Allah, adalet ve doğruluğu işlediğinden dolayı 

şükredilmelidir ve O, zulüm ve yalana muktedir değildir, o halde senin, onlara 

göre başka türlü davranmasına imkân olmayan Zulmet'i şer işlediğinden 

dolayı kınayan Seneviyye'ye karşı çıkmana ne demeli?" 

Onun saçmalıklarından ikincisi şu görüşüdür: 

"İnsan ruhtur ve kesif cisme girmiş latif bir cisimdir." Ayrıca bu konuda şu 

görüşü de vardır: 

"Ruh, bu cesede karışmış hayattır." Onun iddiasına göre, o, bu cesedde birbiri 

içine girmiş bir şekildedir ve üstelik o, ayrılmaksızın ve zıtlaşmaksızm bir tek 

cevherdir. 

Onun bu görüşünden şu saçmalıklar çıkmaktadır: 

a) Birincisi: Bu görüşe göre insan gerçekten görülemez; görülebilen ancak 
insanın içinde bulunduğu cevherdir. 

b) İkincisi: Bu görüş, sahabenin, Allah'ın salât ve selâmı ona olsun Allah'ın 
Resulünü görmedikleri, onların ancak içinde Resûl'ün bulunduğu kalıbı 
gördükleri sonucuna ulaşmayı gerektirir. 

c) Üçüncüsü: Yine bu görüş, bir kimsenin babasını ve anasını görmediği, 
onların ancak kalıplarını gördüğü sonucunu icâb ettirir. 

d) Dördüncüsü: Eğer o, bir insanın görünen cesed olmadığını söylüyor ve 
onun ancak cesede girmiş ruh olduğunu ileri sürüyorsa, o takdirde aynı şey 
deve için de söylemesi gerekir; çünkü o da cesediyle o değildir, ancak ceset 
içindeki ruhla odur ve cesediyle karışmış hayattır. Aynı şekilde bu görüşü 
ayaklı hayvanlar, bütün kuşlar, böcekler ve canlıların sınıfları' cin, ins ve 
şeytanlar hakkında da söylemesi lâzımdır. Bu ise, eşeği, atı, kuşu ve 

98 



hayvanlardan herhangi bir cinsi görememesi icab ettirir. Yine aynı şekilde, 

Nebî'nin meleği görmemesini gerektirir. Melklerin de birbirlerini 

görmemelerini icâb ettirir. Görenler, bu söylediklerimizin ancak kalıplarını 

görmüşlerdir. 

e) Beşincisi: O, "Cesedde bulunan ruh insandır ve bir kalıptan ibaret cesedin 

dışında asıl fail olan odur" dediği zaman, zina eden, hırsızlık ve öldürenin de 

ruh olduğunu söylemesi lâzımdır. Buna göre bedene sopa vurulduğu ve eli 

kesildiği takdirde, eli kesilen kimse hırsızın, sopa yiyen de zina edenin kendisi 

olmaz. Bu da, bu konuda söyleneceklere yeter, çünkü Güçlü ve Ulu Allah şöyle 

buyurmaktadır: 

"Zina eden kadın ve erkeğin her birine yüzer değnek vurun..." EMİ 

"Erkek hırsız ve kadın hırsızın, vaptıklarından ötürü Allah tarafından ibret verici bir 

ceza olarak ellerini kesin; Allah Güçlüdür, Hakîm'dir" J3M 

Kur'an'm karşı durması, utanma ve rezillik olarak ona yeter! 

Saçmalıklarının üçüncüsü şu görüşüdür: 

İddiasına göre, insandan ibaret olan ruh, bizatihi yapabilme gücüne sahiptir; 

bizatihi hayy (canlı) 'dır, ancak ona bir felâket karışınca âcizleşir. Ona göre acz, 

cisimdir. Bu durumda onun, âciz ve ölü hakkında, "Bunlar, hayy ve kaadir 

olan insanın nefsidir" veya "âcizin ölüsü onun cesedidir" demekten başka 

çaresi yoktur. Fakat o, "insan, âcizleşen ve ölen biridir" derse, "İnsan, bizatihi 

hayy ve bizatihi yapabilme gücü olan biridir" şeklindeki görüşünü silip atmış 

olur; çünkü bu durumda onun nefsi, ölümü ve acizliğe düşmesi halinde, ölü 

veya âciz olarak bulunur. Eğer o, "Bizatihi sağlam olan ruhtur ve hayy ve 

kaadir olmadığı halde ölen ve âciz olan ceseddir" iddiasında bulunursa, bu 

görüşün, Yüce Allah'ın ölüyü diriltmeye, diriyi öldürmeye, âcizi kudretli ve 

kudretliyi de aciz kılmaya muktedir olmamasını icâb ettirir; çünkü ona göre 

diri ölmez, kuvvetli âcizleşmez. Oysa Yüce Allah, Kendisini ölüleri dirilten 

olarak vasıflandırmıştır. Eğer o, ruhun bizatihi diri, kuvvetli olduğunu ve 

onun, ancak kendisine arız olan felâket sebebiyle öldüğünü ve âcizleştiğini 

iddia ederse, ruhun bizatihi ölü, âciz olduğunu ve onun ancak, kendisine giren 

hayat ve kudretle yaşadığını ve kuvvetlendiğini iddia edenlerden ayrılmamış 

olur. 

Saçmalıklarından dördüncüsü şu görüşüdür: 

"Ruh, bir tek cinsdir; fiilleri bir tek cinsdir ve cisimler de iki nevidir: 

Diri ve ölü. Bunlardan dirinin ölü ması muhaldir; ölünün de diri olması 

muhaldir." O bu görüşü, ancak, Nur özelliği ebedî olarak yükselmek olan diri 

bir hafif cisim; ve Zulmet' in de, özelliği ebedî olarak alçalmak olan ölü bir ağır 

cisim olduğunu ve ağır bir ölü cismin hafif olmasının muhal ve hafif bir diri 

cismin ağır bir cisim olmasının da imkânsızlığını iddia eden es-Seneviyyetu' 

almıştır. 

Onun saçmalıklarından beşincisi şu iddiasıdır: 



99 



"Bütün canlılar, irad hareket konusunda hepsi de birleştiklerinden dolayı bir 

cinstir." O, "Eğamel uyuşursa, onun uyuşması, ondan doğan şeylerin 

uyuşmasına delâlet eder" iddiasında bulundu. Ayrıca o, şunu da iddia etti: 

"Bir tek cinsten ayrı amel doğmaz; tıpkı ateşten hem sıcaklık, hem de 

soğukluğun, kardan da hem sıcaklık ve hem de soğukluğun olmayacağı gibi." 

Bu, Seneviyye'nin şu görüşünün gerçek kılınmasıdır: 

Muhakkak ki Nûr, hayır işler ve ondan kötülük olmaz; Zulmet de kötülük işler 

ve ondan hayır doğmaz; çünkü bir tek fail, iki ayrı fiili işleyemez; tıpkı ateşten 

sıcaklık ve soğukluğun, kardan da sıcaklık ve soğukluğun birarada doğmayışı 

gibi. 

Şurası gariptir ki, o, Seneviyye'ye karşı bir kitap yazmış ve bu kitapta onları 

ilzam ederek, "Eğer cins ve fiil yönünden ayrı ve hareketlerinin yönleri de 

birbirinden farklı ise, Nûr ile Zuhnet'in kaynaşması imkânsızdır" demiştir. 

Bununla beraber o sonra, hafif ve ağır cisimlerin -cinslerinin ayrılığına ve 

hareket yönlerinin farklılığına rağmen- birbiri içine girdiklerini iddia etmiştir. 

Bir tek mekân içinde birbiri içine girme, Seneviyye'ye karşı çıktığı kaynaşma 

(mizaç) görüşünden daha muazzamdır. 

Onun saçmalıklarından altıncısı şu görüşüdür: 

"Durumu itibariyle ateş, tabîati gereği her şeye üstün gelir. Eğer o, bu dünyada 

kendisine bulaşmış olan kötü pisliklerden kurtulursa, kendi cinsinden şeylerin 

onunla birleşmeleri ve ondan ayrılmamaları şartıyla gökler ve arşın ötesine 

kadar yükselir." 

O ruh hakkında da aynı şeyleri söylemiştir: 

"Eğer ruh cesedden aynlırsa yükselir ve bundan başka da bir şeyin olması 

mümkün değildir." Bu ise, Seneviyye'nin görüşünün tam anlamıyla aynıdır; 

çünkü Zulmetin cüzleri ile karışan Nûr cüzleri, Zulmetin cüzlerinden 

ayrıldığı takdirde Nûr âlemine yükselir ve Nûr, göklerin üstünde sabit kalırsa, 

ruhlar onunla birleşir. Bu yüzden o, Bir Senevi (Dualist)'dir. Fakat ateş, havanın 

üstünde sabit kalırsa, havadaki yükselmiş ateşler ona ulaşır. Böylece o, 

Tabîatçilar (Naturalist) topluluğundandır; çünkü onlar, havanın dünyadan 

yüksekliğinin onaltı mil olduğunu ve onun üstünde de ateşin alevlerinden 

yükselen şeylerin kendisine katıldığı ay felekine bitişik bir ateşin bulunduğunu 

iddia ederler. Bu sebepten o, kendisini müslüman kitleler içinde aldatan, ya bir 

Senevi, ya da bir Tabîatçıdır. 

Onun saçmalıklarından yedincisi şu görüşüdür: 

"Canlıların fiillerinin hepsi de bir cinstir ve hepsi de hareket ve sükûndan 

ibarettir. Ona göre sükûn, bir yere dayalı (sınırlı) bir harekettir. Bilgiler ve 

irade, ona göre, hareketler cinsindendir ve arazdır. Arazların hepsi de ona göre, 

bir cinsdir ve hepsi de harekettir. Renkler, tadlar, sesler ve duyulara gelince... 

ona göre, birbiri içine girmiş cisimlerdir. Onun, canlıların bir cins oldu 

görüşünün sonucu, imânın küfür, ilmin cehalet, sevginin kin, olsun Nebî'nin 



100 



mü' mirilere karşı davranışının İblîs'in kâfirlere karşı davranışı selâm olsun 

Nebî'nin Yüce Allah'ın dînine davetinin İblîs'in sapıklığa çağırışı gibi olmasını 

icabettirir. O bazı kitaplarında şöyle demiştir: 

Prailerin hepsi de bir cinstir; ancak hükümlerinin ayrılığından dolayı 

konusunda ihtilâf edilmiştir. Oysa onlar bir cinstir; çünkü hepsi de canlıların 

fiilleridir." 

Ona göre, ateşten soğukluk ve sıcaklığın olmayışı gibi, canlı da iki ayrı fiili 

işleyemez. 

Bu esasa bağlı kalarak onun, kendine söven ve lanet eden birine kızmaması 

icâb eder; çünkü, "Allah en-Nazzâm'a lanet eylesin!" diyen birinin sözü en- 

Nazzâm'a göre, o kimsenin, "Allah ona rahmet eylesin!" sözü gibidir. Ve yine o 

kişinin, onun hakkında, zina çocuğu demesi, onun namuslu bir çocuk 

olduğunu söylemesi gibidir. Eğer o, kendisi için, böyle bir mezhebe razı 

oluyorsa, bu ona lâyıktır ve gereğine uyması icâb eder. 

Onun saçmalıklarından sekizincisi, renkler, tadlar, kokular, sesler ve duyuların 

cisim oldukları ve cisimlerin, aynı yerde içice geçebilecekleri hakkındaki 

görüşüdür. O, Hişâm b. el-Hakemin bilgiler, irade ve hareketlerin cisim olduğu 

hakkındaki görüşünü reddetmiş ve demiştir ki: 

"Eğer bu üçü cisim olsaydı, ne bir tek şeyde, ne de bir tek yerde birleşirdi." 

Oysa kendisi de, "Renk, tad ve ses, bir tek yerde içice geçebilen cisimdir" 

demekte ve böylece, düşmanı tenkid ederken kendi görüşünü nakzetmektedir. 

Ayrıca cisimlerin aynı yerde içice geçebileceklerini caiz gören birinin, devenin 

de iğnenin deliğinden geçebilmesinin mümkün olduğunu kabul etmesi gerekir. 

Onun saçmalıklarından dokuzuncusu, sesler hakkındaki görüşüdür, İddiasına 

göre, dünyada, aynı sesi işiten iki insan yoktur. Ancak iki kişi, aynı cinsten bir 

sesi işitebilirler; tıpkı birinin yediği diğerininkinin aynı olmasa bile, aynı cins 

yemeği yiyen iki kişi gibi... O, bu görüşünü şu iddiasına götürdü: 

"Ses, işitme yönünden ruha akmadıkça işitilemez." O, sesin bir tek yönden iki 

ayn işitme organına akmasını da caiz görmez. O bunu, birtakım insanların 

üstlerine sıçrayan suya benzetmiştir. Bu durumda, topluluktan nerbir insana 

sıçrayan su, diğerine sıçrayan sudan başkadır. 

Bu esasa göre onun, herhangi bir kimsenin, ne Yüce Allah'ın, ne de Alanın salât 

ve selâmı ona olsun Resûlullah'm bir tek kelimesini işitemeyeceğini zarurî 

olarak kabul etmesi gerekir; çünkü işitenlerden herbirinin konuşanın tek 

kelimesinin sesini bir cinsidir ve tek kelime, belki iki anten meydana gelebilir 

ve iki harften biri de, ona göre, bir kelime harflerden meydana gelmedikçe, ses, 

ne kelâm olabilir, ne de işitebilir iddiasında bulunursa, topluluğun bir tek harfi 

işitmemesi icâb eder; çünkü tek harf, işitenlerin sayısınca birçok harfe 

bölünemez. 

Onun saçmalıklarından onuncusu, her cüz'ün (parça) sonsuza kadar 

bölünemiyeceği hakkındaki görüşüdür. Bu görüşün altında, Yüce Allah'ın 

101 



varlığının başka bir âlemi bilerek kuşatmasını ortadan kaldırma fikri 

yatmaktadır. Oysa Yüce Allah'ın buyruğu şöyledir: 

"... Onların yaptıklarını ilmiyi" kuşatır ve her şeyi bîr bir sayar" J3M1 

Onun tuhaflıklarından biri de, Manikeistlerin şu görüşünü inkâr etmesidir: 

Manikeistlere göre, Zulmet'in ruhu olan Ehrimen, karanlığın beldeleri içinden 

geçmiş ve Nûr'u görene kadar yücelerin yücesi bir safhaya gitmiştir en- 

Nazzâm, bu hususta onlara şunu demiştir: 

"Eğer Zulmet'in beldeleri aşağı doğru sınırsız ise, Ehrimen bütün bu beldelerin 

içinden nasıl geçmiştir? Çünkü sınırı olmayan bir şeyin içinden geçmek 

muhaldir." 

Sonra o, bunun yanında, ruhun bedenden ayrıldığı takdirde, âlemi yukarıya 

kadar geçtiğini iddia etmekle beraber, âlemin katedilen kısımlarının 

parçalarının sınırsız olmadığını; aksine onun her bir parçasının, parçaları 

bakımından sınırsız olmadığını söylemiştir. Bu durumda ruhun, onu, sınırlı bir 

zamanda katetmesi nasıl olacaktır? O, bu zaruretten dolayı, tafra (sıçrama) 

görüşünü ileri sürmüştür. Zaten bu görüş, ondan önce, Ehlu'l-Ehvâ'nm hiçbiri 

tarafından iddia edilmemiştir. 

Bundan daha tuhafı o, Seneviyye'yi, Nûr ve Zulmet'ten herbiri, birbiriyle 

karşılaştıkları yönde sınırlıdır" dedikleri için, Nûr ve Zulmet'in de altı yönün 

her birinde sınırlı olması gerektiğini kabule zorlamıştır. Böylece o, her şeyin 

merkezde sınırlı parçaları olduğunu; çünkü her şeyin, her yönde tarafları 

bulunduğunu mu delil göstermiştir? Eğer cisim altı yönde sınırlı olursa, ona 

göre, cismin merkezde sınırlı oluşuna işaret etmez. Bu durumda o, "Nûr ve 

Zulmet'ten herbirinin karşılaştıkları yönde sınırlı oluşları, onların diğer 

yönlerde de sınırlı olmalarına delâlat etmez" dediklerinden, Seneviyye'den 

farklı düşünmemektedir. 

Onun saçmalıklarından onbirincisi, tafra (sıçrama) hakkındaki görüşüdür. 

Buna göre, cisim bir yerde olur; sonra bu yerden, üçüncü bir yere veya onuncu 

bir yere, üçüncü ile onuncu yer arasındaki bir yere uğramaksızm ve birincide 

ortadan kaldırılıp onuncuda yeniden iade edilmeksizin geçer. 

Eğer en-Nazzâm, kendine karşı insaflı ise, bu görüşün boşluğunu, hakeme 

başvurma işi, Ebû Mûsâ el-Eş'arî ile Amr b. el-As'm hakem olayından sonra 

saçma bir şey ise de, hakeme havale ederiz. 

Onun saçmalıklarının onikincisi, dehşetinden neredeyse göklerin yanlacağı bir 

görüştür. Bu da onun şu iddiasıdır: 

"Ne Güçlü ve Ulu Allah'ın bildikleri, ne selâm olsun O'nun Elçisi'nin ve ne de 

onun dinine mensup olanların bildirdikleri, hakikî bir şekilde bilinemez." Yine 

o, şu iddiada bulundu: 

"Cisimler ve renkler, haberler yolu ile bilinemez." bu çirkin iddiaya götüren, şu 

görüşü idi: 



102 



"Bilinen şeyler iki çeşittir: dilenler ve hissedilmeyenler. Bunlardan hissedilenler 

cisimlerdir ve bunların bilgisi, ancak his ile kazanılır." Ona göre his, ancak bir 

cisim vuku bulur. Yine ona göre renk, tad, koku ve ses cisimdir. Bunun için 

"Hislerle idrak ettim", sözünü söylemiştir. Hissedilmeyenlere gelince, onlar da 

iki çeşittir: 

Kadim ve araz. Bu ikisini bilme yolu, haber değildir. Bunlar his ve haber 

dışında, ancak kıyas ve nazar yoluyla bilinir. 

Bu noktadan hareketle ona şu soru sorulmuştur: 

Madem ki sana göre haberler volu ile bir şey öğrenilemez, o halde Allah'ın 

sâlat ve selâmı ona ve aynı şekilde diğer peygamberler ve hükümdarların 

olduklarını nasıl grendin? 

Bunun üzerine dedi ki: 

Allah'ın salât ve selâmı ona olsun Nebî'yi görenler onu gördükleri zaman, 

ondan bir parça aldılar; bunu aralarında bölüştüler ve onu ruhları ile 

birleştirdiler. Hz. Peygamber'i görenler, kendilerinden sonra gelenlere 

(Tâbiûn), onun varlığını anlattıkları zaman, bu parçanın bir kısmı onlardan 

çıktı ve Tâbi'ûn'un ruhları ile birleşti. Böylece Tâbiûn, onu, ruhlarının onun bir 

parçası ile birleşmesinden dolayı aralarında dağıtmış oldular. Aynı şekilde, Hz. 

Peygamber'i anlatanlar, Tâbi'ûndan naklettiler ve onlardan da zamanımıza 

ulaşana kadar anlattılar. 

Bunun üzerine en-Nazzâm'a dendi ki: 

"Şüphesiz yahudiler, hıristiyanlar, mecûsîler ve zındıklar, selâm olsun 

Peygamberimizin dünyada olduğunu bilmektedirler. Buna göre sen, Hz. 

Peygamber'in bir parçasının kâfirlerin ruhları ile birleştiğini mi iddia 

ediyorsun?" Bunu kabule mecbur oldu. Ayrıca bu durumda şunun olması da 

zarurîdir: Cennettekiler, cehennem dekileri gözetler ve cehennemdekiler de 

onları görür veya iki takımdan her biri diğer takımla konuşursa, onlardan 

herbirinin ruhlarından birer parça ayrılır ve diğer takınım ruhları ile birleşir. 

Böylece cehennemdekilerin bedenleri ve ruhlarından pek çok parça cennete, 

cennettekilerin bedenleri ve ruhlarından pek çok parça da cehenneme girmiş 

olur. Eh., böyle bir bid'atten sorumlu olmak, bir rezillik olarak ona yeter de 

artar bile... 

Onun saçmalıklarından onüçüncüsü, el-Câhız'ın ondan rivayet ettiği, cevherler 

ve cisimlerin halden hale yenilenmesi ve Yüce Allah'ın bu dünyayı ve 

içindekileri, her durumda, onları yok etmeksizin ve yeniden diriltmeksizm 

yaratması konusundaki görüşüdür. 

Ebû'l-Huseyn el-Hayyât, Ibnu'r-Râvendî'yi red için yazdığı kitabında, el- 

Cahızmin en-Nazzâm'm bu görüşünü nakletme hususunda hataya düştüğünü 

söyler. 

el-Hayyât'a denir ki: 



103 



"Eğer el-Câhız, bu nakil meselesinde ona karşı doğru hareket etmişse, senin 
onu en-Nazzâm'm ahmaklığı ve bu konuda dinden çıkışı olarak görmen 
gerekirdi; fakat o, onun hakkında yalan söylemişse senin de onu, el-Câhız'm 
utanmazlığı ve alçaklığı ile ele alman icâb ederdi; üstelik bir de o, Mu'tezile'nin 
ileri geleni ve feylesofudur." artık bu durumda onlar bizzat kendi Rableri ve 
nebileri hakkında yalan söylediklerine göre, biz de, Mu'tezile'nin seleflerini 
yalanlamalarını inkâr edecek değiliz. 
Onun saçmalıklarından ondördüncüsü şu görüşüdür: 

"Yüce Allah, insanları dört ayaklı hayvanları, diğer canlıları, bitki ve maden 
cevherlerinin bütün çeşitlerini bir anda yaratmıştır. Selâm olsun Adem'in 
yaratılışı, çocuklarının yaratılışından önce olmadığı gibi, annelerinin yaratılışı 
da çocuklarının yaratılışından önce olmamıştır." Böylece o, Yüce Allah'ın, bun- 
ların hepsini de, şeylerin bir kısmını sayı bakımından bir kısmından daha çok 
kılmak dışında, bir anda yarattığını ve öncelik ile sonralığm, ancak bu- 
lundukları yerlerden ortaya çıkışlarında olduğunu ileri sürmüştür. 
Bu konuda, Ümmet'in selefi ile birlikte Ehl-i Kitâb'dan Yahudiler, Hıristiyanlar 
ve Sâmire, onu yalanlamak üzere birleşmiş durumdadır; çünkü Yüce Allah, 
"Levh" ve "Kalem" i, gökler ve yerin yaratılmasından önce yarat- 
mıştır. Müslümanlar, ancak, gök ve yerden hangisinin önce yaratıldığı 
hususunda ayrılığa düşmüşlerdir. en-Nazzâm ise, bu konuda, Müslümanlara 
ve Ehl-i Kitâb'a karşı çıkmış ve yine bu konuda, Mu'tezile'nin çoğunluğuna 
muhalefet etmiştir; çünkü Basra Mu'tezile'si, Yüce Allah'ın iradesini, irade 
ettiği şeylerden önce yarattığını ileri sürmüştür. Mu'tezile'nin öteki mensupları 
ise, âlemin bazı cisimlerinin bazılarından önce yaratıldığını söylemişlerdir. 
Ebû'l-Huzeyl, Allah'ın cisimler ve arazları yaratmadan önce, "şeyler için bir 
mekânda olmayan "Kun" (O/) sözünü yarattığını iddia etmiştir. 
en-Nazzâm'm cisimlerin ortaya çıkışı (zuhur) ve gizlenmesi (kumun) ile 
birbirlerine geçişi (tedahül) hakkındaki görüşü, arazların hepsinin cisimlerin 
özelliklerinin, ancak bir kısım arazların ortaya çıkışı (zuhur), bir kısmının da 
gizli oluşu (kumun) ile belirdiğini ileri süren Dehriyye'nin görüşünden daha 
kötüdür. Bu iki görüşün her birinde, Dehriyye'ninkinden cisimler ve arazların 
hudûsünün inkârına sapış vardır; çünkü onlar, bütün bunların hepsinin de, 
zuhur anında onlardan bir şey hadis olmaksızın bir kısmının gizliliği, bir 
kısmının da zuhuru şartıyla, her türlü durumda var olabileceklerini ileri 
sürüyorlar. Bu ise dinden çıkma ve küfürdür; sapıklığa götüren şeyler de onun 
benzerleridir. 

Onun saçmalıklarının onbeşincisi şu görüşüdür: 

"Kur'an'm nazmı ve kelimelerinin edebî bakımdan güzelliği, salât ve selâm ona 
olsun Nebî'nin mucizesi değildir ve onun peygamberlik davasındaki 
doğruluğuna delâlet etmez. Onun doğruluğuna delâlet eden husus, ancak 
Kur'an'm içindeki gayba ait haberlerdir. Kur'an'm nazmı, âyetlerinin edebî ve 



104 



üslûb güzelliğine gelince., insanlar, onun bir benzerini ve hatta nazım ve üslûb 
bakımından ondan daha güzelini ortaya koymaya muktedirdir." 
Fakat bu, Yüce Allah'ın şu âyetine zıttır: 

"De ki: İnsanlar ve cinler" yardımcı olarak bu Kur'an'ın bir benzerini ortaya koymak 
için bir araya gelseler and olsun ki, yine de benzerini ortaya koyamazlar" 12M 
icazını inkâr edenin maksadı, ona karşı çıkan Araplara benzerini getirmeleri 
için meydan okuyan şahsın nübüvvetinin inkârından başka bir şey olamaz. 
Onun saçmalıklarından onaltmcısı, mütevâtir haber hakkındaki görüşü Ona 
göre, mütevâtir haberin, bu haberi nakledenlerin sayısı işitenlekinden fazla 
olabilmesine ve nakledenlerin onlara verdikleri öneme ve sebeplerindeki 
farklılıklara rağmen yalan olması caizdir. Ahâd haberin de, zarurî ilmi 
gerektirmediği hususu, onun bu görüşünün paralelindeki saçmalıklarmdandır. 
Ashabımız, onu ve bu görüşü benimsemiş olan mezhebindeki i'tizâl konu- 
sunda kendisine uyanları tekfir etmiştir. 

Onun saçmalıklarından onyedincisi, Ümmet'in icmâmm her asırda ve bütün 
asırlarda re'y ve istidlal yönünden yanlış olabileceğini caiz görmesidir. 
Bu esasa göre onun, Ümmet'in üzerinde icmâ'da bulunduğu bir şeye gü- 
venilemeyeceğini kabul etmesi gerekir; çünkü ona göre, onların o meselede 
hatâya düşmeleri mümkündür. Müslümanlar, şerîatin hükümlerinden bir 
kısmını mütevâtir haberler, bir kısmını âhâd haberler yoluyla edindiklerine; 
bazılarının üzerinde de icmâ'da bulunup ictihad ve kıyas vasıtasiyle elde 
ettiklerine ve en-Nazzâm da tevatür delili ile icmâ' delilini reddetmekte ol- 
duğuna ve zarurî bilgi bulunmadığı takdirde kıyas ve âhâd haberi bâtıl say- 
dığına göre, o, şeriatin fürûu ile ilgili hükümleri, elde ediş yollarını ortadan 
kaldırmak suretiyle iptal etmek istemektedir. 

Onun saçmalıklarından onsekizincisi, vaîd (cezalandırma) hakkındaki id- 
diasıdır. Buna göre, zorla 199 dirhem alan veya çalan, çaldığı veya zorla aldığı 
ve aldattığı şey 200 dirhem veya daha fazla oluncaya kadar, bu fiilinden dolayı 
fişka düşmez. 

Eğer o, bu görüşü, hırsızlıkta elin kesilmesini gerektiren şeylere 
dayandırıyorsa, hiç kimse, hırsızlıklarda kesme nisabının 200 dirhem olduğunu 
söylememiştir. Aksine kesmenin nisabı hakkında, bir topluluk, bunun bir 
dinarın dörtte biri veya bunun değeri olduğunu söylemiştir. Bu görüşe, eş-Şafii 
ve ashabı da katılmıştır. Mâlik, kesme nisabının dörtte bir dînar veya üç 
dirhem olduğunu söylemiştir. Ebû Hanîfe, on dirhem ve yukarısında kesenin 
gerekli olduğunu söylemiştir. Bir topluluk da kesme nisabının kırk direni veya 
bunun değeri olarak görür, tbâdiyye de, çalışan şey az da olsa kesmnin 
gerekliliğini savunmuştur. Demek ki hiç kimse, kesme nisabının 200 olarak 
görmemektedir. Eğer fişka düşmede kesmenin nisabı muteber olsaydı, ğâsıb 
binlerce dinarı zorla alışından dolayı fıska düşmüş olmazdı; çünkü ğâsiblığmı 
açıkça söyleyenin eli kesilmez. Ve saklanmamış veya oğluna ait olan binlerce 



105 



lirayı çalan birinin de fıska düşmemesi gerekir; çünkü bu durumda da el kesme 
sözkonusu değildir. 

Ancak en-Nazzâm fisk konusundaki 200 dirhem sınırlamasını, zekât nisabının 
200 dirhem oluşuna dayandırıyorsa, onun, değeri 200 dirhemde az olsa dahi 
zekât nisâbına girdiği için, kırk koyun çalan birinin fâsıkliğmı kabul etmesi 
gerekir. Onun sınırlaması için kıyasa bir yer olmadığına ve bu konuda, ne 
Kur' an 1 da, ne de sahih sünnette bir nass bulunmadığına göre onun bu görüşü, 
kendisini sapıklığa çağıran şeytanın vesvesesinden başka bir şeyden 
gelmemektedir. 

Onun saçmalıklarından ondokuzuncusu, imânın büyük günahlardan ve öyle 
sayılanlardan sakınmak olduğu hakkındaki görüşüdür. 
Bu görüşün sonucu şudur: 

Sözler ve fiiller imân değildir. Ona göre namaz ve namazın kılınması, ne 
imândır, ne de imândandır. Buradaki imân, ancak büyük günahların 
terkedilmesidir. 
Bununla beraber o diyordu ki: 

"Hem fiil, hem de bu fiili terketme tâattır. Ondan önce insanlar iki takımdı, 
Bunlardan bir takım, "Namazın hepsi de imândandır" demişlerdir. Öteki takım 
da, "Namazın hiçbir şeyi imândan değildir" demişlerdir. O, kendisini, bu iki 
takımdan ayırmış ve namazın imândan olmadığım; ama büyük günahları 
terketmenin imândan olduğunu iddia etmiştir. 

Onun saçmalıklarından yirmincisi, meâd (öteki dünya) konusundaki gö- 
rüşüdür. Ona göre, akrepler, yılanlar, bokböcüleri, sinekler, kargalar, hamam 
böcekleri, köpekler, domuzlar ve öteki yırtıcı haşerât cennette toplanırlar. O, 
Allah'ın cennetle yücelttiği herkesin, üstünlük bakımından birbirinden farklı 
olmadığını iddia etmiştir, Nitekim iddiasına göre, Allah'ın salât ve selâmı ona 
olsun Allah'ın Resûlü'nün oğlu ibrahim'in cennetteki derecesi mü'minlerin 
çocuklarının derecelerinden üstün olmadığı gibi, cennete mü'minlerin 
çocuklarının üstünlük dereceleri veya nimetleri ya da mertebeleri yılanların, 
akreplerin, bokböcülerininkinden de üstün değildir; çünkü bu hayvanların da, 
çocuklarmki gibi, amelleri yoktur. Ama Alemlerin Rabbi, benzerini hayvanlara 
vermediği fazla bir nimetle yüceltmek suretiyle, peygamberlerin çocuklarını 
sınırlandırmıştır. Sonra o, bu sınıra da razı olmamış ve Allah'ın bunu yapmağa 
gücü yetmediğini iddia edecek kadar ileri gitmiştir. Yine o Allah'ın selâmı 
onlara olsun peygamberleri, ancak dört ayaklı hayvanlar için üstün tuttuğu 
şeyler kadar üstün tuttuğunu iddia etmiştir: çünkü ona göre üstünlük konusu, 
bilginlerle onların dışındakilerin ayrılığa düşmedikleri bir meseledir. Onlar 
amellerinin mertebelerindeki ayrılıktan dolaylı, ancak mükâfat ve mücâzât 
konusunda ayrılığa düşerler. Bu esastan hareketle, en-Nazzâm in kendisine, 
"Allah seni öbür dünya domuzlar, yılanlar ve akreplerle birlikte, onların 



106 



yuvalarında toplasın!" diyen birine kızmamasıgerekir. Ve biz de, en-Nazzâm'm 

hoşnut olonunduğu bu duayı, onun adına ediyoruz.. 

Onun saçmalıklarından yirmibirincisi şudur: 

O, aklî ilimlerdeki sapıklık-başlattığı zaman, birtakım sapıklıklarını, kendinden 

önce görülmeyen"biçimde Fıkıh konusuna da sokmuştur. 

Fıkıh konusundaki sapıklıklarından biri şudur: 

"Bir adam, karısına, 'Sensun' veya, 'Hürsün 1 , veya, 'Tamamen serbestsin', ya da, 

'Ailene git' veya git' ve benzeri gibi, fıkıhçılara göre boşama sözleri olarak 

kabul edilen birtakım kinayeli sözlerle, ister boşamaya niyet etsin, ister 

etmesin, boşayamaz." 

Oysa bu ümmetin fıkıhçıları, boşama niyeti ile olmak şartıyla, bu sözlerle 

boşamanın gerçekleştiği hususunda ittifak halindedirler. Nitekim Irak fakîhleri, 

kızgınlık anında söylenen boşama sözlerinin, niyet olmasa da, boşanmanın 

gerçekleşmesi hakkında söylenen sözler gibi olduğunu söylemişlerdir. 

(Fıkıh konusundaki sapıklıklarından) Biri de, zıhar (ayrı yaşamadışarda kalma) 

hakkındadır: 

"Kim karısına, karın veya cinsiyet organlarının adını (yani, "sen bana anamın 

karnı gibisin", v.s.) söyleyerek zıharda bulunursa, aslında zıharda bulunmuş 

olmaz." 

Bu ise, ümmetin bu konudaki görüşlerine tamamen aykırıdır. 

Gerçek şu ki o, hükmünden dolayı Ebû Mûsâ el-Eş'arî'yi bile fâsıklıkla 

suçlamış, sonra da hades (pislik) sözkonusu olmadıkça, uykunun abdesti 

bozmayacağı görüşünü benimsemiştir. Oysa Ümmet'in büyük çoğunluğunun 

görüşü, uzanarak uyumanın abdesti bozacağı merkezindedir. Onlar ancak, 

ayakta, rükûda ve secdede uyuma hususlarında ayrılığa düşmüşlerdir. Ebû 

Hanîfe, bu konuda kolaylık göstermiş; eş-Şâfiî'nin taraftarlarının çoğu, kıyas 

yolu ile bunu gerekli görmüşlerdir. 

(Fıkıh konusundaki sapıklıklarından) Biri de, şu iddiasıdır: 

"Farz namazlardan birini kasıtlı olarak terkeden kimsenin, bu namazı kaza 

etmesi doğru olmadığı gibi, kaza etmesi de üzerine vâcib değildir." 

Bu ise, Ümmet'in öteki mensuplarına göre, beş vakit namazın farz olmadğmı 

ileri süren kimsenin küfrüne benzer bir küfürdür. Ümmet'in fakîhleri içinde 

farz namazı geçiren bir kimsenin, geçirdiği namazları gündüz ve gece kaza 

etmesinin gerekli olduğunu söyleyenler vardır. Saîd b. el-Müseyyeb, Farz 

namazı, vakti geçinceye kadar terkeden bir kimse, bin namaz kaza eder" 

demiştir. Namazın hakikati o derece yüceliğe ulaşmıştır ki, bir kısım, söz gelişi 

Ahmed b Hânbel, terkini helâl görmese bile, kasıtlı olarak terkeden kimsenin 

küfrüne fetva vermişlerdir. eş-Şâfiî, bir kimsenin namaz kılmayı helâl 

saymayıp yalnızca tembellikten dolayı namaz kılmadığı takdirde küfrüne 

hüküm vermediği halde, kasıtlı olarak namaz kılmadığı taktirde küfrüne 

hüküm vermediği halde kasıtlı olarak namaz kılmayan birinin öldürülmesi 



107 



gerektiğini söylemiştir. Ebû Hanife ise, namaz kılmayanın hapsedilmesini ve 
namaz kılana kadar dövülmesini emretmiştir 

en-Nazzâm'm, farz namazlardan kılınmamış olanlarının kazasının rekliliği 
hususunda Ümmete olan ayrılığı, Zanâdıka'nm namazın şart oldğuna karşı 
oluşları ile aynıdır. Her iki karşı oluşa da itibar edilemez. 
Sonra en-Nazzâm, anlattığımız bu sapıklıklarının yanında, Sahabe ve 
Tâbiûn'un ileri gelenlerini, içtihada dayalı fetvalarından ötürü kötülemiştir 
Ayrıca el-Câhız, "el-Maârif" adlı kitabı ile meşhur eseri "el-Futyâ"da onun, 
Ebû Hureyre'nin hadislerini rivayet ettikleri için muhaddisleri kınadığını 
söylemiştir. en-Nazzâm'm iddiasına göre, Ebû Hureyre insanların en yalancısı 
idi. O, Allah ondan razı olsun Ömer el-Fâruk'u da kötülemiş ve onun, gerek 
Hudeybiye savaşında, gerek Allah'ın salât ve selâmı ona olsun Peygamberin 
vefatında dininde şüpheye düştüğünü ve Akabe gecesinde salât ve selâm olsun 
Peygamber'e kızanlarla bir arada bulunduğunu; Fâtıma'yı dövdüğünü; "aile 
fertlerinin" ^901 mirasını yasakladığını; Nasr b. el-Haccâc'ı Medine'den Basra'ya 
uzaklaştırmasını beğenmediğini iddia etmiştir. Yine o, Hz. Ömer'in teravih 
namazını başlattığını; hacda mut'a nikâhını yasakladığını ve azadlı bir kölenin 
Arap kadınları ile evlenmesini haram kıldığını ileri sürmüştür. 
Hz. Osman'ı da Hakem b. el-As'ı Medine'ye gönderişinden ve el-Velîd b. 
Ukbe'yi de Kûfe'ye sarhoşken halka namaz kıldırmasına kadar vali tayin et- 
mesinden dolayı kınamıştır. Yine Hz. Osman'ı, Saîd b. el-As'a, nikâhı sırasında 
kırk bin dirhem para yardımında bulunduğu için ayıplamış ve ayrıca onun, 
müslümanlarm otlağını kendine mal ettiğini ileri sürmüştür. 
Sonra Allah ondan razı olsun Ali'den söz etmiş ve onun, bir eşeği öldüren öküz 
hakkındaki fikri sorulduğunda, "Kendi görüşümle davranırım" dediğini; ama 
sonra bilgisizliği ile, "Kendi görüşü ile hükmedecek kimdir?" dediğini iddia 
etmiştir. 

İbn Mes'ûd'u, Rav' binti Vâsık'm evlenmesine dair hadîs hakkında, "Bu konuda 
kendi görüşümle hareket ediyorum. Eğer doğru ise, bu, Güçlü ve Ulu Allah'a 
aittir; ama yanlış ise, bendendir" şeklindeki görüşünden dolayı ayıplamıştır. 
Ayrıca onu, selâm ona olsun Peygamber'den rivayet ettiği, "Saîd, anasının 
karnında saîd (iyi ve güzel) olandır; şaki de, anasının karnında şakî (kötü ve 
çirkin) olandır" şeklindeki hadîsinden dolayı yalanlamıştır. Yine onu, ayın 
yarılması, cin gecesinde cinlerin görülmesi hakkında rivayetlerinden ötürü 
yalanlamıştır. 

Onun, sahabenin ileri gelenleri ve Rıdvan bey'atma katılanlar hakkındaki 
görüşlerine gelince... Yüce Allah onlar hakkında şöyle buyurmuştur. 
"Allah inananlardan, ağaç altında sana baş eğerek el verirlerken, and olsun, ki hoşnud 
olmuştur. Gönüllerinde olanı da bilmiş, onlara güvenlik vermiş bir zafer bahsetmiştir." 
12211 Allah'ın kendilerinden hoşnud olduğu kimselere kızan, gazaba uğrayandan 
başkası değildir. 

108 



Sonra o kitabında şöyle demiştir: 

"Sahabeden re'y ile hüküm verenler, bu türlü davranmanın kendileri için caiz 
olduğunu zannetsinler ve kendilerine yöneltilen fetvalarda re'y ile hüküm 
vermenin yasak oluşunun cahili olsunlar, ister, 'Ayrı düşünüyor 1 diye anılmayı 
istesinler ve mezhebin önderleri olsunlar, bu sebepten re'y görüşünü 
seçmişlerdir." Böylece en-Nazzâm, onların dinde keyfe göre davrananlardan 
olduklarını söylemiştir. Oysa Allah onlardan razı olsun sahabenin, dinden 
çıkmış bu yalancı müfteriye göre, Yüce Allah ile birlikte birçok yaratıcının 
varlığını ileri süren Kaderiyye'nin küfrünü bildirmeyen tevhîd ehli 
olmalarından başka bir suçları yoktur. 

Onun, İbn Mes'ûd'un, "Saîd, anasının karnında saîd olandır; şaki de anasının 
karnında şaki olandır" şeklindeki rivayetini inkâr etmesi, ancak Kaderiyye'nin 
saîdlik ve şakilik konusundaki Güçlü ve Ulu Allah'ın kazası ve kaderine güven 
duymak için ortaya attıkları iddialarına aykırı olduğundandır. 
Onun ayın ikiye bölünmesini inkârı ise, selâm olsun Peygamberimizin, 
Kur'an'm nazmının mucizesini inkâr ederken yaptığı gibi, ancak onun 
mucizesinin varlığından hoşlanmayışı sebebiyledir. Eğer o, Güçlü ve Ulu Allah 
Kur'an-ı Keriminde belirtmiş olmasına rağmen, ayın ikiye bölünmesini akim 
yolu dediği görüşü ile ortadan kaldırırsa, ayın parçalarını bir bütün olarak 
toplayabilenin, onu parçalara ayırmaya gücü yetmeyeceğini ileri sürmüş 
demektir. Ama ayın yarılmasının kudret ve imkân bakımından olabileceğini 
kabul ediyorsa, Güçlü ve Ulu Allah'ın, bu konuda, Kur'an'da, "Kıyamet saati 
yaklaşır, ay yarılır; onlar bir delil görünce hâlâ yüz çevirirler ve [ süregelen bir sihir' 
derler" J^M mealindeki buyruğu bulunmasına rağmen, onu İbn Mes'ûd'un ayın 
yarılması hakkındaki rivayetinde yalanlamaya götüren şey nedir? en- 
Nazzâm'm ayın yarılmasının kesinlikle olmadığı Seklindeki görüşü, ayın 
yarılmasını gördükleri zaman bile, bunun bir sihir olduğunu ileri süren 
müşriklerin görüşlerinden daha kötüdür. Ayrıca mucizenin varlığını inkâr 
eden, onu olduğundan başka şekilde yorumlayan Kimseden daha kötüdür. 
Ciinlerin kesinlikle görülemiyeceğini ileri sürüşüne gelince, bu durumda unun 
cinlerin birbirlerini göremiyeceklerini de kabul etmesi gerekir. Ancak 
görülebileceğini kabul ediyorsa, o halde onu, İbn Mes'ûd'u, onların görülceği 
yolundaki iddiasında yalanlamaya götüren şey nedir? 

Sonra en-Nazzâm, anlattığımız bu sapıklıklarına ek olarak, Güçlü Ulu Allah'ın 
yarattıklarının en ahlâksızı, büyük günah işlemede cüretlisi ve içki içmede en 
tiryakisi idi. Nitekim Allah rahmet eylesin Adullah b. Müslim b. Kuteybe 
(276/889), "Muhtelifi'l-Hadîs" adlı kitabında şöyle söyler: 
"Doğrusu en-Nazzâm. Sabah akşam içki içer şu beyitleri söylerdi: 

[3931 

Alkol tulumunu tatlılıkla almaya devam ederim ve kesilmemiş olanın kanını 
helâl sayarım; 



109 



Öyle ki, içkiden mest olayım ve bedenimde iki ruh olsun ve içki tulum da 

ruhsuz bir cisim olarak atılıp gitsin. 

Onun görüşlerindeki bid'ati ve fiillerindeki sapıklığı yanında sahabenin ileri 

aldırması,. Hakkında şu atasözü söylenen kimsenin durumuna benzer: 

Dininde yerilmiş, soyu bakımından alçak olan biri, kendine' bunları işlemekle, 

onları cömertlik olarak sunmaktan, haramı helâl kılmaktan başka bir utanç 

bırakmaz. Hiç havlayan köpekler bulutlara zararar verir mi? Bulutların da 

havlayan köpeklere zarar veremeyişleri gibi, kötülerin yermesi de iyilere zarar 

veremez onun sahabenin ileri gelenlerine saldırması, Hassan b. Sabit'in şu 

beytinde söylediğinden başka bir şey değildir: 

Bir keçinin acı bir haber vermesi: 

Veya alçak birinin beni arkamdan çekiştirmesi, benim için, hiç de mühim 

değildir. 

Başka biri de şöyle söylemiştir. I^M 

Sen, Vâil soyunun Tağlib kabilesini hicvetsen de, 

Veya iki denizin çarpıştığı yere işesen de bir zarar vermez. 13951 

5) Esvâriyye 

Onlardan el-Esvâriyye hakkında 13261 Onlar, el-Esvâri'ye uyanlardır. Bu şahıs, 
Ebû'l-Huzeyl'e uyanlardandı. Sonra en-Nazzâm'm mezhebine geçti ve ona 
sapıklık noktasından, "Eğer Allah bir şeyin olmayacağını bilirse, o, Yüce 
Allah'ın takdir ettiği birşey değildir" demek suretiyle eklemelerde bulun- 
muştur. 

Onun bu görüşü, Allah'ın kudretinin sınırlı olmasını gerektirir. Buna göre, 
kudreti sınırlı olanın, zâtı da sınırlı olur. Böylece onun bu görüşü, küfrünün 
işaretidir. Ö2Z1 

6) Muammeriyye 

Onlardan el-Muammeriyye hakkında Onlar, Muammer b. Abbâs es-Sulemî 
(280/835) 'ye uyanlardır. Muammer, dinsizlerin başı ve Kaderiyeye nesinden 
giden biri idi. Kepazelikleri, sayı bakımından çok ve uzundur. 
Onlardan biri şudur: O diyordu ki, 

"Yüce Allah, renk veya tad veya koku havat veya ölüm veya işitme veya görme 
gibi arazlardan herhangi birini yaratmamıştır. Ve yine O, cisimlerin 
sıfatlarından herhangi birini de yanmamıştır." Bu ise Yüce Allah'ın "...Deki: 
Herşeyi yaratan Allahtır; O, herşeye üstün gelen tek Tanrı' dır" J^ML buyruğuna 
aykırıdır ve yine O'nun hakkındaki, "Göklerin ve yerin hükümranlığı 
O'nundur; diriltir, " öldürür; O, herşeye Kaadir'dir" 0221 hükmüne zıttır. O iddia 
ediyordu ki, "Allah, yalnızca cisimleri yaratmıştır ve sonra da cisimler, hayat, 

110 



ölüm, işitme görme, renk, tad, koku ve öteki arazların hepsini, öncelik 
durumuna göre ortaya çıkarır. Ancak cisimdeki araz, tabîatine göre, cismin 
fiilinden doğar." Ona göre sesler, tabîatleri gereği sesleri olan cisimlerin fiilidir. 
Cismin yok olması, tabîatine göre, cismin fiilidir. Ekinlerin iyi olması ve 
bozulması, ona göre ekinlerin fiilinden ileri gelir. Yine o, her sonlunun yok 
olmasının, kendi tabîatine göre yaptığı fiilden doğduğunu iddia etmiştir. İleri 
sürdüğüne göre, "Yüce Allah'ın arazlar hususunda, ne yaratması (sun 1 ), ne de 
kudreti sözkonusudur." 

Onun, "Yüce Allah, ne hayatı, ne de ölümü yaratmıştır" şeklindeki görüşü, 
Yüce Allah'ın kendi zâtının hayat verici ve öldürücü olduğunu bildiren 
vasıflandırmasını yalanlamadır. Buna göre, hayatı ve ölümü yaratmayan biri, 
nasıl olur da hayat verir ve öldürür? 

Onun saçmalıklarının ikincisi, Yüce Allah'ın hiçbir arazı yaratmadığına dair 
iddiasıdır. Aynı zamanda o, Mu'tezile'ye mensup öteki şahısların yaptığı gibi, 
Yüce Allah'ın ezelî sıfatlarını inkâr etmiştir. Bu bid'at ise onu, Sünnet ve 
Cemâat Ehli'nin dedikleri gibi, "Kelâm O'nun ezelî bir sıfatıdır" demesine 
imkân tanımadığından, Yüce Allah'ın kelâmının bulunmadığı iddiasına 
götürmüştür; çünkü o, Yüce Allah'ın ezelî bir sıfatının bulunmadığını 
söylemektedir. Ayrıca o, Mu'tezile'ye mensup öteki şahısların dediği gibi, 
"O'nun kelâmı fiilidir" de diyememektedir; çünkü ona göre Yüce Allah, hiçbir 
arazı işlememiş, yaratmamıştır. Kur'an, ona göre, kendisine kelâmın konduğu 
cismin fiili olup, ne Yüce Allah'ın fiili, ne de sıfatıdır. Bu durumda onun' ne 
sıfat, ne de fiil anlamında bir kelâmının olması aslında doğru değildir. Öyle ise, 
O'nun bir kelâmı bulunmadığı takdirde, herhangi bir emir, nehy (yasaklama) 
ve teklifinin (yükümlülük) de bulunmaması gerekir. Bu yükümlülüğün ve 
şeriatin hükümlerinin kaldırılması demektir. Zaten o bundan başkasını 
istememektedir; çünkü söylediği şeyler, insanı ancak bunlara götürmektedir. 
Onun saçmalıklarının üçüncüsü şu iddiasıdır: 

"Cisimlerde bulunan her çeşit arazın, sayı bakımından sonu yoktur". Böylece o 
demiştir ki: 

Eğer bir cisim, kendisinden doğan bir hareketle hareket ederse, bu hareket, 
kendi dışındaki bir özellik için cismin yerine aittir. Yine bu özellik de, kendi 
dışındaki bir özellik için, o özelliğin yerine aittir. Aynı şekilde her uygun 
özelliğin, kendi dışındaki bir özelliğe ait olduğu hakkındaki görüşün sonu 
yoktur. Böylece renk, tad, koku ve her araz, kendi dışındaki bir özellik için 
kendi yerine aittir ve bu özelliğin de, kendi dışındaki bir anlam için, kendi 
yerine ait oluşunun sonu yoktur." 

el-Ka'bî, Makalât'mda Muammer' den söz ederek şöyle demiştir: 
"Ona göre hareket, sükûna ancak kendinden başka bir özellik için muhaliftir. 
Aynı şekilde sükûn da kendinden başka bir özellik için, harekete muhaliftir Bu 



111 



iki özellik de, kendileri dışındaki özellikler için muhaliftir. Sonra bu kıyasın, 
ona göre, sonsuza kadar uzandığı sayılır." 
Bu görüşte iki yönden dinsizlik vardır: 

a) Bunlardan birincisi, sonradan olan şeylerin (havadis) sonu olmadığı 
hakkındaki görüşüdür. Bu ise, sonradan olanların varlıklarının Yüce Allah 
tarafından sayılamamasmı gerektirir. Bu, Yüce Allah'ın şu âyetine aykırıdır: 
" ' ...Ve herşeyi bir bir sayar". ÖQQ1 

b) Bunlardan ikincisi de, yani sonradan olan arazların sonsuz oldukları 
hakkındaki görüşü, onu, cismin Allah'tan daha güçlü olduğu görüşüne götü- 
rür; çünkü ona göre Allah, cisimler dışında birşey yaratmamıştır. Cisimler ise, 
gerek bize, gerek ona göre sınırlıdır. Buna göre cisim bir arazı yaratırsa, 
kendisiyle birlikte sonsuz olan arazları da yaratmış olur. Sonu olmayan şeyleri 
yaratmanın da, sayı bakımından sonlu olan şeylerden başka şey 
yaratamayandan daha güçlü olması gerekir. 

el-Ka'bî, Makalât'mda onu mazur göstermeye çalışarak der ki: 
"Doğrusu Muammer diyordu ki: 

İnsanın iradeden başka bir fiili yoktur; öteki arazlar, tabîatleri gereği cisimlerin 
fiilleridir," 

Onun hakkındaki bu rivayet doğru ise, kendisine arazların fiilinin nisbet 
edildiği tabiatın, Güçlü ve Ulu Allah' dan daha güçlü olması gerekir. Çünkü 
Allah'ın fiilleri sınırlı cisimlerdir ve tabiatın fiilleri, herbiri sayı bakımından 
sınırlı olmayan bir çok sınıf arazdan oluşur. Muammer'in, arazların sınırsız 
olduğu hakkındaki görüşü üzerine, Müslümanların, arazların yaratılması 
(hudûs) konusundaki görüşlerine karşı, zuhur (ortaya çıkış) ve kumun 
(gizlenme) görüşlerini savunanlara yeni bir yol açılmış olur; çünkü Müslü- 
manlar, cisimlerdeki arazların yaratılması (hudûs) hususunda, cisimler 
üzerindeki birbirine zıt arazların birbirini takip edişlerini delil olarak ileri 
sürerler. Oysa kumun ve zuhur görüşünü savunanlar, arazların hudûsunu ve 
arazların hepsinin de cisimlerde bulunduğunu; cisimde, arazların bir kısmı 
ortaya çıktığı (zuhur) zaman, bunun zıddmm gizlendiğinilarm cisimde arazın 
gizlendiği zaman da zıddmm ortaya çıktığını ileri Umlerdir. Tevhîd Ehli 
(Muvahhidûn) de onlara demişlerdir ki: 

"Eğer bir kere gizlenip bir kere ortaya çıksaydı, onun gizlenmesinden (kumun) 
sonra ortaya çıkışı ve gizlenmesindeki bu özellik, kendi dışında bir özelliğe 
ihtiyaç duyardı. Fakat sonsuz arazların bir cisimde toplaması bâtıl olduğu 
takdirde, onların bir cisim üzerinde gizlenme (kumun) ortaya çıkma (zuhur) 
yönünden değil de, cisimde yaratılmaları (hudûs) yönünden birbirlerini takip 
etmeleri doğru olur." Bu durumda Muammer, Eğer cisimde sonsuz arazların 
toplanmasını caiz görüyorsa, bu takdirde onun arazların cisimlerde bir yerde 
bulunacağını ileri süren Ashâbu'l-Kumûn ve'z-Zuhûr'u (Gizlenme ve Ortaya 
Çıkma Görüşünü Savunanlar) reddetmesi doğru olmaz. Bu görüşün insanı 



112 



götüreceği nokta da, arazların kıdemi görüşüdür. Bu ise, küfürdür; küfre 
götüren şey de küfürdür. 

Onun saçmalıklarının dördüncüsü şu görüşüdür: 

"İnsan, duyuları olan bir cesedden başka bir şeydir. İnsan canlıdır, bilicidir, 
güçlüdür, seçme gücü vardır (muhtar), ama hareket eden, duran, rengi olan, 
görülen, dokunulan, bir yerin altındaki başka bir yere inen ve bir yerin altında 
başka bir mekânın içinde bulunan da o değildir." 

Ona, "Sen, insanın bu cesedin içinde mi, gökte mi, yeryüzünde mi, gökte mi, 
yoksa cehennemde mi olduğunu söylüyorsun?" dense, şu cevabı verirdi: 
"Hayır, ben bunlardan hiçbirine boş vermiyorum: ama diyorum ki, o, bu ce- 
sedin içinde yönetilen, cennette nimet verilen veya cehennemde cezaya çarp- 
tırılandır. Fakat o, bu şeylerin içinde, ne vardır, ne de oturmaktadır; çünkü o, 
ne uzundur, ne geniştir, ne derindir, ne de ağırlığa sahiptir." Böylece o, insanı, 
Allah'ın kendi yüce zâtını vasıflandırdığı sıfatlarla vasıflandırmaktadır; çünkü 
o, insanı, canlı, bilici, güçlü, hakim olarak vasıflandırmıştır. Bu vasıflar ise, 
Yüce Allah için vâcib olan vasıflardır. Sonra o, insanı, hareketli veya sakin veya 
sıcak veya soğuk veya nemli veya kuru veya renkli veya ağırlık, tad veya koku 
sahibi olmaktan uzak kılmıştır. Oysa bu sıfatlardan münezzeh ve uzak olan 
Yüce Allah'tır. Aynı şekilde o, bir cesed içindeki insanın, hulul ve içinde 
oturmak (temekkun) anlamında olmayan bir müdebbiri bulunduğunu iddia 
etmiştir. Ona göre ilâh, hulul ve içinde bulunmak anlamında değil, içinden 
geçenleri bilen bir müdebbir anlamında her yerdedir". Sanki böylece o, insanı, 
Tanrının vasıflandırdığı sıfatlarla vasıflandırmak suretiyle insana tapılmasmı 
istemiştir. Fakat görüşünü bu şekilde oraya koymaya "cesaret edememiştir" 
ÖQH ve yalnızca bu fikre götürecek şeyleri söylemiştir. Sonra bu görüş, onu, 
insanın insanı göremiyeceği ve dolasıyle sahabenin Allah'ın salât ve selâmı ona 
olsun Allah'ın Resulünü oldukları sonucuna götürür. Bu da utanç olarak ona 
yeter. 

Onun saçmalıklarının beşincisi şu görüşüdür: 
"Allah hakkında 'O dînidir' demek, caiz değildir." 
Ama öte yandan o, bizzat kendisi, Allah'ı, "Ezelden beri var " olarak 
sfatlandırmıştır. 

Onun saçmalıklarının altıncısı, "Yüce Allah, kendi zâtını bilir" demekten 
kaçınmasıdır; çünkü ona göre bilinmenin şartı, onu bilenden ayrı olmak 
Hatırlayanın kendi nefsini hatırlayışı, onun bu görüşünü iptal etmektedir 
çünkü hatırlayanın kendi nefsini hatırlaması caiz ise, bilincinin kendi nefsini 
bilmesi de caiz olur. 

el-Kâ'bî, Makalât'mda, Muammerin i'tizal konusunda kendi önderlerinden 
oluşu sebebiyle övünmüştür. Kim buna benzer şeyden övünüyorsa biz de ona, 
bunu bağışladık ve ona şâirin şu beytini örnek getirdik gitti: 
Satıcısı saîd olduğu takdirde bir alıcı bulunur mu? 



113 



Saîd bağışlayıcılardan olunca da bir satıcı olur mu? J^l 

7) Bişriyye 

Onlardan el-Bişriyye hakkında: ÖÖ31 

Bunlar Bişr el-Mu'temir (210/825)'e uyanlardır. Kaderiyye'den olan arkadaşları, 
onu, Kaderiyye dışındakilere göre haklı görüldüğü bir takım meselelerden 
dolayı tekfir etmişlerdir; 

a) Onun, Kaderiyye'nin tekfir ettiği görüşlerinden biri şudur: 

"Yüce Allah, lütfa kaadirdir; eğer bu lûtfu kâfire göstermiş olsaydı, o, zorla da 
olsa inanırdı." 

b) Onlar, Bişr'i şu görüşünden dolayı da tekfir ettiler: 

"Yüce Allah, cennette önce akıllıları yaratmış ve böylece onları taltif etmiş 
olsaydı, bu onlar için, daha iyi (aslah) olurdu". 

c) Yine onlar, onu, şu görüşünden dolayı da tekfir ettiler: 

"Eğer Allah, kulunun ömrünü uzatmakla mutlaka inanacağını bilseydi, 
ömrünü uzatmak, onun için, onu bir kâfir olarak öldürmekten daha iyi "aslah" 
olurdu". 

d) Onlar, onu, şu görüşünden dolayı da tekfir ettiler: 
"Yüce Allah, dâima irade edici (murîd)'dir". 

e) Şu görüşünden dolayı da tekfir ettiler: 

"Yüce Allah, kulların fiillerinden birşeyin oluşunu (hudûs), o fiilden 

yasaklamaksızm bilirse, onun oluşunu (hudûs) irade eder." 

Mu'tezile'nin Basra kolunun Bişr'in küfrüne hükmettiği bu beş meselede, Bişr 

haklı idi. Bu yüzden bu meselelerde onu tekfir edenler, aslında kendileri 

kâfirdir. Ama biz de, bunlar dışında, herbiri çirkin birer bid'at olan meselelerde 

Bişr'i tekfir ediyoruz. 

Bunlardan birincisi, Bişr'in şu görüşüdür: 

"Yüce Allah, mü'mine inandığı zaman dost olmaz, kâfir olduğu zaman da 

düşman olmaz." 

Onun bu konuda, Ümmet'in tamamının görüşüne dayanarak tekfir etmekir 

Ashabımızın görüşlerine dayanarak deriz ki: 

"Yüce Allah, yaşadığı sürece Kendine dost olduğunu (muvâlî) bildiği kimseye 

dâima dostluk; yaşadığı sürece Allah'a karşı gelmiş ve küfrü ile ölmüş kimseye 

de düşman de olmuştur. Ayrıca O, o kimseye küfründen önce, küfr içinde 

bulunduğu zaman ve ölümünden sonra da düşman olur." 

Risr şu iddiada bulunmuştur: 

"Yüce Allah, ne itaat eden birine (muti'),inde bulunduğu sürece dost; ne de 

kâfire, küfr içinde bulunduğu mühdetçe düşman olur. O, ancak itaat edene, 

itâatmdan önceki ikinci durumda dostluk; kâfire de küfründen önceki ikinci 



114 



durumda düşmanlık gösterir (yani O, itaat etmeden önce onun dostu, küfre 

girmeden önce de düşmanı değildir.)" Bu hususta şu delili getirmiştir: 

"Eğer itaati halinde itaat edene dostluk, küfr içinde olduğu zaman da kâfire 

düşmanlık göstermesi caiz olsaydı, itaat içinde iken itaat edenin 

mükâfatlandırılması; küfrü esnasında da kâfirin cezalandırılması gerekirdi." 

Bunun üzerine Ashabımız, "Eğer Allah böyle yapsaydı, caiz olurdu" dediler. 

Bişr de dedi ki: 

"Eğer bu caiz olsaydı, kâfirin küfr içindeki durumunun değişmesi caiz olurdu" . 

Ama biz de ona deriz ki: 

"Eğer Allah böyle yapsaydı, caiz olurdu." 

Onun saçmalıklarının ikincisi, doğma (tevellüd) hakkındaki aşırılığıdır. O, 

insanın, sebeplerini işlediği takdirde, tevellüd yoluyla renkler, tadlar, kokular, 

görme ve diğer duyuları yapabilmesinin doğru olduğunu iddia edecek kadar 

aşırı gitmiştir. Onun, sıcaklık, soğukluk, yaşlık ve kuruluk konusundaki 

görüşleri de böyledir. 

Fakat Ashabımız ve Mu'tezile'nin öteki mensupları, onu, insanın renkler, 

tadlar, kokular ve duyuları ortaya koyabileceği (ihtira 1 ) yolundaki iddiasından 

dolayı, tekfir etmişlerdir. 

Onun saçmalıklarının üçüncüsü şu görüşüdür: 

"Yüce Allah, insanın günahlarını bağışlar; sonra bağışladığı şeyden vazgeçer ve 

tekrar günahına döndüğü takdirde onu cezaya çarptırır." Bunun üzerine 

kendisine, Allah'ın, küfründen tövbe eden ve küfründen tövbe ettikten sonra 

şarap içmenin helal olmadığına aldırmaksızm şarap içen bir kâfiri, şarap 

içmesinden dolayı tevbe etmeden önce ölmesi halinde, Kıyamet gününde tövbe 

ettiği küfrü yünden cezaya çarptırıp-çarptırmayacağı soruldu. Buna, "Evet" 

dedi. Bunun üzerine ona, "Öyle ise buna göre, İslâm milletinden olan birinin 

azabının, azabı gibi olması gerekir" dendi. O da bunu kabule mecbur oldu. 

Onun saçmalıklarının dördüncüsü, Yüce Allah'ın küçük bir çocuğu, ona karşı 

onu cezalandırmasında zâlimce davranarak cezalandırmaya kaadir olduğu 

şeklindeki görüşüdür. Eğer Allah bu şekilde davranmış olsaydı, çocuğa 

ulaşmış, aklı başına gelmiş ve azabı hak etmiş olurdu. 

Bu ise, sanki şunu söylemek demektir; Yüce Allah, zulmetmeye kaadirdir. Eğer 

zulmetseydi, bu zulmüyle âdil olurdu. Oysa bu sözün ilk ve son kısmına tezat 

teşkil etmektedir. 

Ashabımız bu konuda der ki: 

"Yüce Allah, küçük bir çocuğu cezalandırmaya kaadirdir. Eğer böyle 

davransaydı, bu O'nun için bir adalet olun Onların bu konudaki görüşleri, 

tutarsız değildir. Oysa Bişr'in bu konur görüşü tutarsızdır. 

Onun saçmalıklarının beşincisi şu görüşüdür: Hareket, cisim ne biri yerde, ne 

de ikinci bir yerde olduğu halde iken bile doğar; fakat cisim birinci yerden 

ikincisine, onunla hareket eder." 

115 



Bu görüş kendi içinde bile kabul edilebilir değildir. Kelâmcılar, ondan önce de 
hareketin manevî olup-olmadığı hususunda ayrılığa düşmüşlerdir Arazları 
nefyedenler, hareketi de nefyetmişlerdir. Ama arazların varlığını kabul edenler 
de hareketin varlığının zamanı konusunda ayrılığa düşmüşlerdir. Bunlardan 
hareketin, cisim ilk yerde iken cisimde bulunduğunu ileri sürenler, cismin 
sonra hareket vasıtasıyla birinciden ikinci yere geçtiğini söylerler. en-Nazzâm 
ve Ebû Şimr el-Murcî de bu görüştedirler. Arazların varlığını kabul edenlerden 
şöyle söyleyenler de vardır: 

"Hareket, cisim ikinci yerde iken cisimde doğar; çünkü hareket, ikinci yerde 
olan ilk şeydir." Bu, Ebû'l-Huzeyl el-Cubbâî ve oğlu Ebû Hâşim'in görüşleridir. 
Allah rahmet eylesin Şeyhimiz Ebû'l-Hasan el-Eş'arî de aynı görüştedir. 
Arazların varlığını kabul edenlerden şöyle söyleyenler de vardır: 
"Hareket, iki yerdeki iki oluştur. Bunlardan birincisi, hareket eden ilk yerde 
iken hareket edenin içinde bulunur; ikincisi de hareket eden ikinci yerde iken 
onun içinde bulunur." Bu, er-Ravendî'nin görüşüdür. Aynı görüşü, Şeyhimiz 
Ebû'l-Abbâs el-Kalânisî de benimsemiştir. Fakat Bişr b. el-Mu'temir'in görüşü, 
onun, birinci yerdeki varlığı ile ikinci yerdeki varlığının durumları arasında bir 
aracı bulunmadığını bilmemizle beraber, hareketin, cisim ne birinci, ne de 
ikinci yerde iken doğduğu şeklindeki iddiası ile bu görüşlerin dışına çıkmıştır. 
O halde, kendisi için bile kabul edilebilir olmayan bu görüş, nasıl olur da baş- 
kaları için mâkul olabilir? lâül 

8) Hişâmiyye 

Onlardan el-Hişâmiyye hakkındaki 14M Bunlar, Hişâm b.Amr el-Fuvatiyy'e 

uyanlardır. Onun kader konusundaki sapıklıklarını, birtakım saçmalıkları takib 

eder. 

Bunlardan biri, onun, insanların Allah'ı, "Vekil" adıyla çağırmak yönünden, 

"Hasbunallah ve ni'me'l-Vekîl" (Allah bize yeter ve O, ne güzel VekîVdir) ^061 

demelerini haram kılmış olmasıdır. Oysa Kuran, bu ismi, Yüce Allah için 

söylemiştir. Ayrıca bu, Yüce Allah'ın doksandokuz ismi hakkındaki hadisde 

zikredilmiştir. Yüce Allah'a vermek doğru olmadığı taktirde, O'na, bundan 

sonra hangi isim verilecektir? 

Ashabımız (Eş'arîler), Mu'tezile'nin Basra kolunun, Kur'an ve hadîste 

geçmeyen isimleri, bu hususta bir kıyas bulunsa bile Güçlü ve Ulu Allah'a 

ferine şaşıyorlardı. Onların bu hayretleri, el-Fuvatiyy'in, Kur'an ve hageçen 

isimleri bile Yüce Allah'a vermeyi yasaklayışı ile iyice artmıştır. Havyât, el- 

Fuvatıyy'i mazur göstermeye çalışarak demiştir ki: 

Doğrusu Hişâm, el-Vekîl'e karşılık, 'Allah bize yeter ve O, ne güzel kendisi 

dayanılandır' (Hasbunallah ve ni'me'l-Mutevekkehı aleyh) diyordu." Ve 

Vekîl'in, kendi üstünde bir müvekkili (vekil kılman) gerektirdiğini iddia 

116 



etmiştir. Bu ise, Hişâm ve dilde isimlerin anlamlarına sarılarak onu mazur 
göstermeye çalışan kimsenin bilgisizliklerinin belirtilerindendir. Şöyle ki, 
"vekil" kelimesi, sözlükte, "yeterli olan" (el-kâfî) demektir; çünkü vekil, ken- 
dini vekil kılan, vekil kıldığı işte, vekil kılana yettiği, yeterli olduğu kimsedir. 
İşte bu, onların, "Allah bize yeter ve O, ne güzel Vekil 'dir" sözünün anlamıdır. 
Ve "Hasbunâ" sözünün anlamı "bize yeter" demektir, Ayrıca "ne güzel" 
(ni'me) kelimesinden sonra gelen sözün, kendinden öncekine uygun olması 
gerekir. Nitekim "Allah bize rızk verendir ve O, ne güzel Rızk Verici'dir" denir 
de, "Allah bize rızk verendir ve O, ne güzel Bağışlayıcı' dır" denmez; çünkü 
Yüce Allah, " ...Allah'a güvenen kimseye O yeter" I^özı yani O ona kâfidir, 
buyurmuştur. "Vekil" kelimesi, "koruyucu" (hafîz) anlamına da gelir. Nitekim 
Yüce Allah, "De ki: 

Ben sizin vekiliniz değilim" yani "koruyucunuz değilim" buyurmuştur. 
"Koruyucu" kelimesinin zıddı olarak, "aptal ve salak adam", yani "ahmak" ve 
"alıkların alığı" denir. "Vekil", "Koruyucu" anlamına geldiğine, Güçlü ve Ulu 
Allah da, "Herşeye IâQ£i Yeten" ve "Koruyucu" olduğuna göre, O'nun isimleri 
arasında "Vekil" adını manen kullanmaya herhangi bir engel yoktur. 
Hışâm'm bir şaşkınlığı da şuradadır: 

O, bu adın, Güçlü ve Ulu Allah için yazılmasını ve Kur'an'da okunmasını caiz 
görmüş; ama aynı ismin, Kur'an okuma dışında söylenmesine izin vermemiştir. 
el-Fuvatıyy'in saçmalıklarının ikincisi, Kur'an'da söylenen birçok şeyin 
usanılmasından (ıtlak) kaçınmasıdır. Sözgelişi o, insanların, "Doğrusu uçlu ve 
Ulu Allah, mü'minlerin kalplerini uzlaştıran ve fâsıkları sapıklığa 
düşürendir" demelerini engellemiştir. Bu ise, Güçlü ve Ulu Allah'ın, " O, 
inanların kalplerini uzlaştırmıştır. Eğer yeryüzünde olan her şey i sarfetseye, sen 
onların kalplerini uzlaştıramazdın; ama Allah onları uzlaştırdı. Doğrusu O, 
Güçlüdür, Hakimedir" M 

" ...Allah zâlimleri saptırır ve Allah dilediğini yapar" I^lQi ve 

" ' ...Onunla saptırdığı yalnız f asıklar dır" Kül mealini buyruklarına karşı çıkmadır. 
Ayrıca o, Kur'an'm dışında, "Doğrusu o kördür" demeyi yasaklamıştır. Bu 
sapıklıkta, dostu Abbâd b. Süleyman Damrî ona uymuştur. Ayrıca Abbâd, 
insanların, "Doğrusu Yüce Allah Ö121 firi yaratmıştır" demelerini yasaklamıştır; 
çünkü, "Kâfir, insan ve onun küfründen ibaret iki şeyin adıdır." 
Ona göre de Allah, onun küfrünü yaratan değildir. Bu kıyasa göre, onu da, 
"Doğrusu Yüce Allah mümini yaratmıştır" dememesi gerekir; çünk" mü'min, 
insan ve imândan ibaret iki şeyin adıdır ve Allah da, ona göre onun imânını 
yaratan değildir. Yine bu kıyasa dayanarak onun, "Biri bir kâfiri öldürdü veya 
bir kâfiri dövdü" dememesi gerekir; çünkü kâfir, insan ve küfürün adıdır ve 
küfür, ne öldürülebilir, ne de dövülebilir. Abbâd, "Doğrusu Yüce Allah, her 
ikinin üçüncüsü, her üçün de dördüncüsüdür" denmesini yasaklamıştır. Bu ise, 
Güçlü ve Ulu Allah'ın şu âyetine karşı gelmedir: 

117 



"...Üç kişinin gizli bulunduğu yerde dördüncü mutlaka O' dur; beş kişinin gizli 
bulunduğu yerde altıncıları mutlaka O' dur; bunlardan az veya çok, ne olursa olsunlar, 
nerede bulunurlarsa bulunsunlar, mutlaka onlarla beraberdir. Sonra, kıyamet günü, 
işlediklerini onlara haber verir. Doğrusu Allah, herşeyi Bilenedir" I^lâl 
Ayrıca o, "Doğrusu Güçlü ve Ulu Allah, kâfirlere mühlet verir" denmesini de 
yasaklamıştır. Oysa buna karşı dikilen bir âyet vardır: 
" ...Biz onlara ancak, günahları çoğalsın dîye mühlet veriyoruz. Küçültücü azâb 
onlaradır" IâM Eğer Abbâd, bu sapıklığı hocası Hişâm'dan almışsa, bu, küçük 
bastondan sopa (asâ) oluşu gibi, yılandan da ancak yılan doğar. Fakat, bunu, 
yalnız kendi söylüyorsa, o takdirde talebe, verilmesini yasakladığı şeyleri, 
kıyas yoluyla, "el-Vekîl" ve "el-Kefîl" adlarının Yüce Allah'a verilmesini ya- 
saklayan hocasından almıştır. 

el-Fuvatıyy'in saçmalıklarının üçüncüsü şu görüşüdür; "Arazlardan hiçbiri 
Allah'a delâlet etmez." Dostu Abbâd da aynı şeyi söylemiştir. Aynca her ikisi 
de, "denizin yarılması", "asanın yılana dönüşmesi", "ayın yarılması", "sinirin 
bozulması" ve "suyun üzerinde yürüme" gibi şeylerden hiçbirinin, Hz. 
Peygamber'in ris'alet iddiasındaki doğruluğuna delâlet etmediğini ileri 
sürmüşlerdir. 

el-Fuvatıyy, Yüce Allah'a yöneltilen delilin, hissedilir (mahsûs) olmasının 
gerekliliğini ileri sürmüştür: 

"Cisimler hissedilir varlıklardır ve dolayı Allah'a birer delildir. Arazlar ise, 
nazarî deliller yoluyla bilinen eğer bunlar Yüce Allah'a delil kılınmış olsaydı, 
bunlardan herbir dışında başka bir delile daha ihtiyaç duyar ve bunun da sonu 
gelek üzerine ona dendi ki: 

Sen bu akıl yürütmeye bağlı kalarak, ne bir şeye, ne de bir hükme delâlat 
ederler" demek zorundasın; arazlar, bir şeye veya bir hükme delâlet etseydi, 
delâlet ettikleri şey-delâletlerinde, birşeyin doğruluğuna dair bir delâlete 
ihtiyaç duyarlardı ve her delil, sonsuza kadar başka bir delile muhtaç olurdu. 
Arazlar arasında, renkler, tadlar, kokular, hareket, sükûn gibi, varlığı zarurî 
olarak bilinenler vardır. Bu durumda onun, zarurî olarak bilinen bu arazları, 
Yüce Allah'a delil kılması gerekir; çünkü bunlar, tıpkı hissedilir olduklarından 
O'na delâlet eden cisimler gibi, hissedilmektedir. Ama el-Fuvatıy, "Arazlar, 
hissedilir değildir; çünkü arazları kabul etmeyenler, onların varlıklarını inkâr 
etmişlerdir" derse, ona şu cevap verilir: 

"Neccâriyye ve Dırâriyye, bir araz olmayan cismin varlığını inkâr etmişlerdir; 
çünkü iddialarına göre cisimler, biraya toplanmış arazlardır. Senin, görüşüne 
kıyasla, cisimleri zarurî olarak bilinen şeyler kılmaman ve Yüce Allah'a delâlet 
ettirmemen gerekir." 

el-Fuvatıyy'in saçmalıklarının dördüncüsü, kesilen (maktu 1 ) ve birleşen 
(mevsûl) hakkındaki görüşüdür. Bu da şöyledir: 



118 



Bir kimse, abdest alsa ve böylece Yüce Allah'a yakınlaşmayı umarak ve 
tamamlamaya niyet ederek namaza başlasa, sonra her birinde Yüce Allah'a 
karşı ihlâsla davranıp namazda okusa, rükûa varsa ve secdede bulunsa; ama 
namazını sona ermeden herkesse, namazının başı ve sonu, Yüce Allah'ın 
yasakladığı ve haram kıldığı bir suç olur. Bu yüzden o kimsenin, namaza 
durmadan önce, bu işin bir suç olduğunu ve ondan kaçınması gerektiğini 
bilmekten başka yapacak birşeyi yoktur. 

Oysa Ümmet, ondan önce, bütünüyle tamamlanmamış olsa bile, namazın 
kılman her kısmının Yüce Allah için bir tâat olduğunda birleşmiştir. 
Onun saçmalıklarının beşincisi, Osman'ın evinin sarılmasını, zorla ve 
zorbalıkla öldürülmesini inkârıdır. O, küçük bir topluluğun, meşhur evi mu- 
hasara etme olayı olmaksızın, onu gaflete düşürerek öldürdüklerini ileri 
sürmüştür. Hakkındaki pek çok haberlere rağmen, Osman'ın evinin sarılmasını 
inkâr eden kişi, hakkında pekçok haber bulunmakla beraber Bedr e Uhud 
olaylarını ve hakkında haberlerin pekçok olduğu mucizeleri inkâr eden kişi 
gibidir. 

Onun saçmalıklarının altıncısı, "imamet" Ö551 konusundaki görüşüdür: 
"Ümmet, belli bir görüşte birleştiği, zulüm ve fesadı terkettiği zaman Ümmet, 
idare etmek üzere bir imama ihtiyaç duyar. Fakat ümmet ayaklanır suç işler ve 
imamını öldürürse, bu durumda hiç kimseye imamet görprilmez." 
Böylece o, ancak Ali'nin imametine saldırmak istemiştir; çünkü imamet ona 
fitne ânında ve kendinden önceki imamın öldürülmesinden sonra verilmiştir. 
Bu, onlardan el-Asamm'm, "İmamet ancak, üzerinde icmâ' edilen kim ye 
verilebilir" şeklindeki görüşüne aykırıdır. Bu saldırı ile o, ancak Allah ondan 
razı olsun Ali'nin imametini kastetmiştir; çünkü Ümmet, Şamlılar Ali ölünceye 
kadar ona karşı çıkışlarından dolayı, Ali'nin üzerinde birleşememişti. O, Allah 
ondan razı olsun Ali'nin öldürülmesinden sonra, halkın üzerinde 
birleşmesinden dolayı Muâviye'nin imametine inanırken Ali'nin imametini 
inkâr etmiştir, 

Râfıza'nm ileri gelenlerinden i'tizâl fikrine meyledenlerin gözleri, önderleri 
Vâsıl'm, Ali ve arkadaşlarının şahitlikleri hakkındaki şüphesinden sonra, 
Mu'tezile reislerinin Alinin imametine saldırmalarından dolayı memnuniyetten 
ışıl ışıl parlamıştı. 

el-Fuvatıyy'm saçmalıklarının yedincisi, "Cennet ve cehennem iki yaratıktır" 
diyenin tekfirine dair görüşüdür. Mu'tezile'nin el-Fuvatıyy'den sonra gelenleri, 
cennet ve cehennemin şu andaki varlığı hakkında şüpheye düşmüşlerdir; ama 
bu ikisinin yaratılmış olduğunu söyeni de tekfir etmemişlerdir. 
Cennet ve cehennemin yaratılmasını kabul edenler, bunları inkâr edenleri 
tekfir ederler ve bunları inkâr edenin cennete girmeyeceğini ve cehennemden 
de kurtulamayacağına dair Yüce Allah adına yemin ederler. 



119 



Onun saçmalıklarının sekizincisi, cennette kızlığın bozulmasını inkârıdır. Bunu 
inkâr edene, bu haram kılınır ve üstelik, orada kızlığın bozulması yanında 
onun cennete girişi de, ona haram olur. 

el-Fuvatıyy, anlattığımız bu sapıklıkları ile birlikte, İslâm Ümmetin 1 den olsalar 
bile, muhaliflerinin gizlice hile ile öldürülmelerini ileri sürüyordu. 
Şimdi Sünnet Ehli, bu el-Fuvatıyy ve arkadaşları için, "Kanları ve malları 
Müslümanlara helâldir ve beşte bir ganimet düşer" deseler, birşey gerekir mi? 
Üstelik onlardan birini öldüren kimseye, ne kısas, ne diyet ve ne at keffaret 
düşer. Aksine onu öldürene, Yüce Allah'ın katında yakınlık ve yüksek 
mertebeler vardır; bundan dolayı da Allah'a hamd olsun! B161 

9) Murdâriyye 

Onlardan el-Murdâriyye hakkında JâlZl Bunlar, Ebû Mûsâ el-Murdâr olarak 
bilinen İsa b.Sabîh'e uyanlardır (226/840-41). Ona, "Mu'tezile'nin rahibi 
denirdi. Bu lâkab, Hıristiyanlığın ruhbanlığından alınmış olsa da ona uygun 
düşmektedir. Onun "el-Murdâr" lâkabı da kendine lâyıktır ve o, genellikle 
şöyle söylendiği gibidir: 
Gözlerin bir adamı o kadar az görür ki, 
Onun görüşünü sana, onun lâkabını düşündürmez bile..! 
Bu el-Murdâr, insanları, bu Kur'an'm bir benzerini getirebileceklerini ve 
Nazzâm'm dediği gibi, Kur'an'dan daha fasih bile olacağını iddia ediyordu. 
Bu ise, onların ikisinin Güçlü ve Ulu Allah'ın şu buyruğuna karşı çıkmadır. 
"De ki: İnsanlar ve cinler, birbirlerine yardımcı olarak bu Kur' an' in benzerini ortaya 
koymak için bîr ar ay a gelseler, and olsun ki, yine de benzerini ortaya koyamazlar" . lâlii 
el-Murdâr, bu sapıklıkları yanında, sultanın yanında yaşayan kimsenin tekfir 
edilmesini söylüyor ve o kimsenin, ne miras alabileceğini, ne de miras 
bırakabileceğini ileri sürüyordu. 

Mu'tezile'nin el-Murdâr'dan sonra gelenleri, kader ve i'tizal konularında 
kendileri gibi düşünenlerden sultanla bir arada yaşayan kimsenin, ne mü'min, 
ne kâfir, ancak fâsık olduğunu söylüyorlardı. Oysa el-Murdâr, böyle birinin 
kâfir olduğuna hükmetmiştir. Onun zamanındaki sultanın, bizzat kendisini ve 
kendisi ile birleşenleri tekfir ettiği halde, nasıl olup da el-Murdâr'ı öldürmeden 
bıraktığı şaşılacak bir şeydir. 

O, Allah'ın zulmetmeye ve yalan söylemeye kaadir olduğunu iddia ediyor ve, 
"Eğer O, zulüm ve yalan olarak takdir ettiği şeylerden işleseydi, zâlim ve 
yalancı bir tanrı olurdu" diyordu. 

Ebû Zufer'in el-Murdâr'dan naklettiğine göre o, Sünnet Ehli'nin, bir fıiim, biri 
hâlık (yaratıcı), öteki de muktesib (kazanan) olmak üzere iki failden meydana 
gelmesini caiz görmesini inkâr etmesine rağmen, bir fiilin, ortaya 



120 



yoluyla iki yaratılmış failden meydana çıkmasına cevaz vermiştir. Murdar, 
Yüce Allah'ın tarifsiz bir şekilde gözlerle görülmesini caiz görmsenin de, bu 
kimsenin küfründen şüpheye düşenin de kâfir oldukları aynı şekilde şüpheye 
düşen kimseden şüphe edenlerin de sonsuza kagiden bir kıyas içinde, kâfir 
olduklarını ileri sürmüştür. Mu'tezile'nin Kalanları ise, rü'yetin (Allah'ın 
görülmesi) Allah ile karşı karşıya bu gözün ışınlarının görülen şeyle birleşmesi 
şeklinde olacak eden tekfirini ileri sürmüşlerdir. Rü'yetin varlığını kabul küfü 
tekfiri ile onun tekfiri konusunda şüpheye düşenlerin suçlanmaları üzerinde 
birleşmişlerdir. 

Mu'tezile'nin el-Murdâr'dan naklettiğine göre o, öleceği sırada, mal sadaka 
olarak dağıtılmasını ve mirasçılarına birşey verilmemesini etmiş. Ebû'l-Huseyn 
el-Hayyât, bu hususta, onu mazur göstermeye çalışmış ve demiştir ki: 
"Malından şüphesi vardı ve malında yoksulların da bir hakkı bulunuyordu." 
El-Hayyât, bu sözüyle, onun ancak yoksulların ğâsıb ve haini olduğunu 
göstermiş olmaktadır. Mu'tezile'ye göre ğâsıb ise, cehennemde temelli kalacak 
bir fâsıktır. Mu'tezile'nin öteki mensupları da, onu bir tek fiilin iki failden 
meydana gelmesi hakkındaki görüşünden dolayı tekfir etmişlerdir. 
el-Murdâr'm kendisi de Ebû'l-Huzeyl'i, Güçlü ve Ulu Allah'ın takdir ettiği 
şeylerin yok olacağı (fena 1 ) yolundaki görüşünden dolayı tekfir etmiş ve bu 
konuda bir kitap yazmıştır. Ayrıca hocası Bişr el-Mu'temir'i renkler, tadlar, 
kokular ve duyuların doğuşuna (tevlîd) dair görüşünden dolayı kâfirlikle 
suçlamıştır. en-Nazzâm da, doğan şeylerin (mutevellidât) Allah'ın fiili olduğu 
yolundaki görüşü için tekfir etmiş ve bu görüşün, Hıristiyanların "Allah'ın 
oğlu Mesih" sözünün, Allah'ın fiili olmasını gerekli kılacağını söylemiştir. İşte 
bu, hocalarının tekfirini söyleyen ve hocalarının da onu kâfirlikle suçladıkları 
"Mu'tezile'nin rahibi" olan kişidir; her iki takım da dostunu tekfir hususunda 
öylesine haklıdır ki!.. 14121 

10) Câf eriyye 

Onlardan el-Câferiyye hakkında 14201 Bunlar, Cafer adlı iki kişiye uyanlardır. 
Bunlardan biri Cafer b.Harb Ö2H öteki de Cafer b. Mubeşşir'dir. Iâ22i Her ikisi 
de sapıklıkta başta, bilgisizlikte de en aşağıda gelmektedir. 
Cafer b. Mubeşşir'e gelince., o, bu Ümmet'in fâsıkları içinde, Yahudiler, 
Hıristiyanlar, Mecûsiler ve Zındıklardan daha kötü olanlarının bulunduğunu 
iddia etmiştir. Buna rağmen o, fâsıkin, mü'min ve kâfir değil, muvahhid 
(Tevhîd ehli) olduğunu söylemiştir. Böylece o, bir kâfir olmayan muvahhidi, 
kâfir bir Senevi' den (Dualist) daha kötü kılmış olmaktadır. 
Ayrıca o, sahabenin şarap içen kimsenin "hadd" cezası ile dövülmesi hu- 
susundaki icmâlarının yanlış olduğunu; çünkü onların, bu hususta kendi 
kafalarına göre icmâ'da bulunduklarını iddia etmiştir. Onun bu bid'atinde, 

121 



kendisine, şarap içme konusunda "hadd"i inkâr eden Hâricilerin Necedât kolu 

katılmıştır. 

Ümmet'in fakîhleri, şarap içmenin "hadd"ini (cezasını) inkâr edenin kafirlikle 

suçlanması hususunda birleşmişler; ancak onlar, şıra (nebiz) içene, bundan 

sarhoş olmadığı takdirde, "hadd"in tatbik edilipedilmeyeceği huşuavnlığa 

düşmüşlerdir. Eğer onu içince sarhoş olursa, Re'y ve Hadis göre, "hadd"in 

tatbikini inkâr edenlere rağmen, "hadd" uygulanır. 

İbn Mubeşşir, bir buğday tanesi veya bundan da az birşey çalan kişinin, 

cehennemde temelli kalacak fâsık biri olduğunu iddia etmiştir. Fakat büyük 

Mardan kaçınmak şartıyla küçük günahların bağışlanabileceğim söyleyen onun 

selefleri, buna karşı çıkmışlardır. 

Avrıca o, günah işleyenlerin cehennemde temelli cezalandırılmalarının akim 

gereklerinden olduğunu da ileri sürmüştür. Fakat onun, bu türlü şeylerin akim 

dışında şerîâtle bilindiğini ileri süren selefleri, bu görüşe karşı çıkmışlardır. 

Yine o, şu iddiada bulunmuştur: 

Bir adam, kendisiyle evlenmesini konuşmak üzere birini bir kadına gönderse, 

kadın da ona gelse ve o da onun üzerine atlasa ve nikâhsız cinsî münasebette 

bulunsa, o kadına bundan dolayı şer'î ceza düşmez; çünkü o kadın, o erkeğe 

nikâh fikri ile gelmiştir. Ancak o, "hadd"i (ceza) erkek için gerekli kılmıştır; 

çünkü o adam, zinaya yönelmiştir ve bu cahil, böylece, bir kadının bir erkekle 

zora başvurulmadan zina etmesi halinde bile zina eden biri olacağını 

bilememiştir. Ne ki fakîhler, bir kadını zina etmeye zorlayan bir erkek 

hakkında ihtilâf etmişlerdir. Bunların arasında, böyle bir durumda, kadına 

mihr verilmesini ve erkeğe de ceza tatbik edilmesini gerekli kılanlar vardır. 

Nitekim bunu, eş-Şâfiî ve Hicaz fakîhleri söylemişlerdir. Fakîhlerden bir kısmı 

da erkeğin mihr vermesi gerektiğinden dolayı "hadd"den (ceza) kurtulduğunu 

söylemişlerdir. Fakat Ümmetin seleflerinden hiçbiri, İbn Mubeşşir gibi, zina 

eden bir kadının cezaya çarptırılmayacağım kabul etmemiştir. Bu icmâ'm 

karşısında olmak, utanç olarak ona yeter. 

Cafer b. Harb'e gelince., o, hocası el-Murdâr'm sapıklıklarını sürdürmüş ve 

onun görüşlerine, bütünün bir kısmının bütünden ayrı olduğu şeklindeki 

görüşünü eklemiştir. Bu ise, bütünün herbir parçası bütünden ayrı olduğu 

takdirde, bütünün de bizzat kendinden ayrı olmasını gerektirir. 

O, fiilden yasaklanmış olanın bir "şey"e değil de fiile kaadir olduğunu iddia 

ediyordu. el-Kâ'bi, Makalât'mda onun hakkında böyle anlatıyordu. Bu esasa 

göre o, birşeyi bilen birinin varlığının, bildiği şeyin dışında olmadığını caiz 

görmek zorundadır. 

Abdulkaahir der ki: 

İbn Harb'm sapıklıklarının açıklanması hakkında bir kitabı vardır. Fakat biz, 

onu yıktık ve onu yıktığımız kitaba "el-Harbu İbni Harb" (İbnu Harb'e Karşı 



122 



Savaş) adını verdik. Onun esasları ve prensipleri, Allah'ın şükrü ve yardımı ile 
bu kitapta yıkılmıştır. J^2l 

11) İskâfîyye 

Onlardan el-İskâfiyye ^£ Bunlar, Muhammed b. Abdillah el-İskâfî'ye 
(240/854) uyanlardır. O, kader konusundaki sapıklığını Cafer b. Harb'den 
almıştı. Sonra ona, kaderle ilgili ikinci derecedeki (fer'î) bazı meselelerde 
muhalefet etti. İddiasına göre, Yüce Allah, çocukların ve delilerin zulm kaadir 
olarak vasıf landırılabilir; ama O, "Akıllılara zulmetmeye kudreti vardır" diye 
vasıflandırılanı az. Böylece o, en-Nazzâm'm, O'nun zulme ve yalana kaadir 
olmadığı şeklindeki görüşünden uzaklaşmıştır. Aynı şekilde seleflerinden, 
O'nun zulmetmeye ve yalana kaadir olduğunu; fakat O'nu ' bu iki şeyin 
çirkinliğini bilişinden dolayı, onları işlemediğini ve onlara ihtiyacı olmadığını 
söyleyenlerin görüşlerinden de ayrılmıştır. Böylece o, bu iki görüş arasında bir 
yer tutmuş ve demiştir ki: 

"O, ancak aklı olmayana zulmetmeye kaadirdir. Aklı olanlara zulmetmeye 
gücü yetmez". Bu hususta selefleri onu küfürle suçlamış; o da onları, kendisine 
muhalefet ettikleri için, tekfir etmiştir. 

Onun sapıklığını tedkîk neticesinde, "Doğrusu Allah kullarına doğrudan 
hitâbeder (yukellimu)" denmesine cevaz verdiği; ama, "Doğrusu O, karşılıklı 
konuşur (yetekellemu)" denmesine izin vermediği anlaşılmaktadır. Ve o, O'na 
"hitab eden" (mukellim) demiş; ama O'na "konuşan" (mutekellim) dememiştir, 
iddiasına göre, "konuşan" (mutekellim), kelâmın kendinde doğduğunu hatıra 
getirir; "hitâb eden" (mukellim) ise, böyle birşeyi akla getirmez, tıpkı "hareket 
eden" in (müteharrik), kendinde hareketin doğmasını gerekli kılışı gibi, 
"konuşan" (mutekellim) da kelâmın kendinde doğmasını gerekli kılar. Bize 
göre doğrusu şudur: 

Yüce Allah'ın kelâmı, bize göre, kendiliğinden vardır. Kendisinin 
Kaderiyye'den olan seleflerine gelince... bunlar ona diyorlardı ki: 
"Doğrusu senin bu delilin, senin için, insan bedeninde "konuşan" 
(mutekellim) şeyin, onun dili olmasını gerektirir ve öyle sayılır; çünkü sana 
göre kelâm, dilde çözülmektedir. Aksine bu, senin, "konuşan' m 
adının gerçekleşmesini birşeye bağlamanı gerektirir; çünkü sana ve 
Mu'tezile'nin öteki mensuplarına göre kelâmın harfleri vardır ve bir harfin de 
kelâm (söz) olması doğru değildir ve kelâmın harflerinden herbirinin yeri, 
diğer harflerin yerlerinden ayrıdır. Böylece senin delilin, bu delilinin kai- 
delerine uygun olarak. Yüce Allah, sana göre, kelâm O'nda bizatihi bulun- 
madığı için 'konuşan' (mutekellim) olmadığından, insanın da, ne 'konuşan 
(mutekellim), ne de onun bir parçası olmadığı anlamına gelir." 
Mu'tezile'nin bazı mensupları el-İskâfî'den iftiharla söz ederek demişlerdir ki: 

123 



"Muhammed b. el-Hasan J^Şl G nu yürürken görünce, hemen atından inmiştir." 
Bu, bunu söyleyenin yalanından ibarettir; çünkü el-İskâfî, Muhammed b. el- 
Hasan'm zamanında yaşamamıştır. Üstelik Muhammed b. el Hasan, Rey'de 
Harun er-Reşîd'in halifeliği sırasında ölmüş ve el-İskâfî ise, er-Reşîd devrine 
yetişmemiştir. Fakat o, Muhammed'in sağlığına Muhammed, kendisini tekfir 
ettiği böyle bir adam için atından A' Hişâm b. Ubeydillah er-Râzî'nin, 1^1 
Muhammed b. el-Hasan 1 dan rivayet ettiğine göre, Mu'tezile'ye mensup olan 
birinin arkasında namaz kılan bir kimsenin namazını yenilemesi gerekir. Yine 
Hişâm'm Yahya b. Eksem I42Z1 onun da Ebû Yusuf dan naklettiğine göre, Ebû 
Yûsuf zile hakkındaki görüşü sorulunca, "Onlar zındıklardır" demiştir, 
"Kitâbu'l-Kıyas" adlı eserinde, Mu'tezile ve Ehlu'l-Ehvâ'nm şahitlilerinin kabul 
edilebileceği görüşünden vazgeçtiğini belirtmiştir. Aynı görüşe Mâlik ve 
Medine fakîhleri de katılmışlardır. Bu durumda, İslâm imamları Kaderiyye'yi 
tekfir etmelerine rağmen, nasıl olur da onlar için atlarından inmek suretiyle 
onları yüceltmiş olabilirler. 1^81 

12) Sumâmiyye 

Onlardan es-Sumâmiyye hakkında Iâ2£i Bunlar, kendi içlerinde azadlı bir köle 

olan Sumâme b. Eşres en-Numeyri (213/828)'ye uyanlardır. O, el-Me'mûn, el- 

Mu'tasım ve el-Vâsık zamanlarında, Kaderiyye'nin reisi idi. el-Me'mûn'u i'tizal 

fikrine çekerek saptıran kişinin bu olduğu söylenir. 

O, bütün Ümmet'in tekfir ettiği şu iki bidati ile Mu'tezile'nin öteki seleflerinden 

ayrılmıştır: 

a) Bunlardan biri, onun, Bilgi Ashabının (Ashâbu'l-Maârif), bilginin (maârif) 
zarurî olduğu şeklindeki iddialarına katılmasıdır. İleri sürdüğüne göre, 
Allah'ın Kendini bilmeye zorlamadığı kimse, marifetle (bilgi) bu vurulmadığı 
gibi, küfürden de yasaklanmamıştır ve o, emir ve kader için yaratılmıştır; 
böylece de sorumluluğu olmayan diğer canlılar gibi sayılır. Bundan dolayı o, 
Dehriyye, Hıristiyan ve Zanâdıka topluluklarının, âhirette toprak olacaklarını 
iddia etmiştir. İddiasına göre âhiret, ya mükâfat, ya da ceza yeridir. Çocukken 
ölen ve Yüce Allah'ı zarurî olarak bilmeyen kimse için, orada, sevâb kazanacağı 
bir tâat ve ceza göreceği bir suç yoktur. Böylece onlar, o zaman, ne sevâb, ne de 
cezadan pay aldıkları için, toprak olurlar. 

b) Sumâme'nin bid'atlerinden ikincisi, doğan (mütevellide) fiillerin, faili 
bulunmayan fiiller olduğu hakkındaki görüşüdür. 

Bu sapıklık, âlemin yaratıcısını inkâra götürür; çünkü f âilsiz bir fiilin varlığı 
doğru olsaydı, faili bulunmayan her fiilin varlığının da doğru olması gerekirdi 
ve o zaman, ne fiillerin faillerine, ne de âlemin yaratılışı (hudûs) konusunda 
onu yaratanın kimliğine bir delil bulunabilirdi; tıpkı yazanı olmadan bir 



124 



yazının, ya da yapımcısı veya yok edicisi olmadan yapılan yok edilenin 

bulunmasının bir insan için caiz olmayışı gibi,.. 

Bu durumda ona denir ki, "Sana göre insanın kelâmı, faili olmaksızın doğan bir 

fiil ise, insanı, yalan söylediğinden ve küfrünü ortaya koyan sözlerinden dolayı 

niçin kınıyorsun?" 

Yine Sumâme'nin saçmalıklarından biri, "Dâru'l-İslâm"m "Dâru'ş-Şirk" (Şirk 

toprakları) olduğu yolundaki sözleri idi. O, esir almayı haram kılmıştı; çünkü 

esir alman, ona göre, O'nu bilmediği takdird Rabbine isyan edemezdi. Ona 

göre âsî, Rabbini zarurî olarak bilen, sonra O'nu inkâr eden veya Ona karşı 

çıkandı. 

O bizzat kendi hakkındaki bu itirafıyla, kendisinin bir zina çocuğu (piç) 

olduğunu söylemiş olmaktadır; çünkü azadlı kölelerden olma idi ve annesi esir 

bir kadındı. Böylece esir almanın haramlığı hükmüne göre, esir edilmesi caiz 

olmayan biriyle cinsi temasta bulunmak zinadır ve bu fiilden doğan da zina 

çocuğu olur. Bu ölçü içinde Sumâme'nin bid'ati de, kendine uygun 

düşmektedir. 

Tarihçiler, Sumâme'nin zayıflığı ve deliliği hakkında pek garip şeyler 

naklederler. 

Bunlardan biri, Abdullah b. Müslim b. Kuteybe'nin "Muhtelifu'l-Hadîs" adlı 

kitabında söylediği şeylerdir. O bu kitabında Sumâme b. Eşres'in, bir Cuma 

günü, namazın vaktini geçirmelerinden korkarak acele ile camiye giden 

insanlar gördüğünü ve yanındaki arkadaşına, "Şu eşeklere ve öküzlere bak!" 

dediğini; sonra da Allah'ın salât ve selâmı ona olsun Allah'ın Resulünü 

kastederek, "Şu Arap insanları ne hale soktu?" sözlerini eklediğini söyler. 

[4301 

el-Câhızin "Kitâbu'l-Madâhık" adlı kitabında naklettiğine göre, el-Me'mûn bir 
gün atla dolaşırken Sumâme'yi çamura batmış sarhoş bir durumda görünce, 
ona, "Sumâme?" diye seslenir. O da, "Vallahi benîm!" cevabını verince, 
"Utanmıyor musun?" der. O, "Hayır, vallahi" der. el-Me'mun da, "Allah sana 
lanet etsin!" deyince, "olsun, olsun..." cevabını verir. 

Yine el-Câhız'm naklettiğine göre, Sumâme'nin kölesi, bir gün, Sumâme'ye, 
"Kalk, namaz kıl!" der. Ama o, bilerek ihmal eder. Bunun üzerine kölesi, "Vakit 
daraldı; onun için kalk, namazını kıl, sonra dinlen!" der. O ise, "Eğer başımdan 
çekilip gidersen dinleneceğim!" cevabını verir. 
Târîhu'l-Merâveze sahibi der ki: 

Sumâme b. Eşres, Ahmed b. Nasr e Mervezî'yi el-Vâsık'a jurnal eder ve ona, el- 
Mervezî'nin, Yüce Allah'ın goinkâr edeni, Kur'an'm yaratılmış olduğunu 
söyleyeni tekfir ettiğini anlatır. El-Mu'tasım da Kaderiyye'nin bid'atine sarılır 
ve el-Mervezî'yi Sonra onun ölümünden pişmanlık duyar ve bu konuda, 
kendisine onu öldürmesini öğütledikleri için, Sumâme, İbn Ebî Duvâd Ve 
İbnu'z azarlar. Bunun üzerine İbnu'z-Zeyyât ona der ki, "Eğer onun öldürmesi 



125 



isabetli olmamışsa, Yüce Allah, beni su ile ateş arasında öldürmüştür. İbn Ebî 
Duvâd da şöyle söyler: 

"Eğer onun öldürülmesi isabetli olmamışsa Allah beni derimin içine 
hapsetsin!" Sumâme ise, "Eğer onu öldürmekle isabetli bir iş yapmamışsan, 
Yüce Allah beni kılıçların altına yatırsmder. Böylece Yüce Allah, bunların 
herbirinin duasını, istedikleri şekilde cevaplandırır. Nitekim İbnu'z-Zeyyât, 
hamama girmiş ve hamamın {ilhanına düşerek su ile ateş arasında ölmüştür. 
İbn Ebî Davud'a gelince. Allah rahmet eylesin el-Mutevekkil onu hapsetmiş ve 
hapiste yattığı sırada kendisine felç gelmiş; böylece o, ölünceye kadar felçli 
olarak derisi içinde hapis kalmıştır. Sumâme'ye gelince., o da Mekke'ye doğru 
yola çıkar; Huzâîler, Safa ile Merve arasında onu görürler. Onlardan biri 
bağırarak, "Ey Huzâalılar! Efendiniz Ahmed b. Nasr'ı jurnal eden ve kanının 
dökülmesine çalışan, işte bu adamdır!" der. Bunun üzerine Huzâa oğulları, 
kılıçlarıyla onu öldürünceye kadar üzerine saldırırlar. Sonra leşini el- 
Haram'dan (Yasak Bölge) çıkarırlar. Ve vahşi hayvanlar da, Haram'm dışında 
onu parçalayıp yerler. İşte böylece bu, Yüce Allah'ın şu buyruğu gibi olmuştur: 
"Onlar, işlerinin karşılığını tattılar; işlerinin sonu hüsran oldu".^Ü 

13) Câhızıyye 

Onlardan el-Câhızıyye hakkında: 

Bunlar, Amr b. Bahr el-Câhız'a uyanlardır. Onlar, el-Câhız'm kitaplarındaki, 

anlamsız olmakla birlikte duru bir ifade ve kendini beğenmiş sözlerden örülü 

edebî güzelliğe aldandılar. Eğer onlar, onun sapıklığmdaki bilgisizliğini 

bilselerdi, ona birtakım güzellikler izafe etmek şöyle dursun, "insan" dedikleri 

için Yüce Allah'a tövbe ederlerdi. 

Ona ait sapıklıklardan biri, el-Kâ'bînin Makalât'mda iftiharla anlattığı şu 

görüşüdür: 

"Bütün bilgiler tabiatlardır; bununla birlikte onlar, kulların seçim hakkı 

bulunmadığı fiilidir." 

Dediler ki, o, kulun iradeden başka fiili bulunmadığı; diğer fiillerin, kullardan 

tabiatlar yoluyla doğması ve iradeleri ile ortaya çıkması anlamında olmak 

üzere kullara nisbet edildiği konularında Sumâme ile uyuşmuştur. 

Dedi ki: 

Yine o, bir kimsenin Yüce Allah'ı bilmeksizin bulûğa caiz olmadığını iddia 

etmiştir. Ona göre kâfirler, mezhebinin seveisini boğulmuş arif ile inatçı 

arasındadır ve o, kendisinde bulunan Yaratıcısını bilgisi ve O'nun elçilerinin 

tasdiki ile ilgili şeylere teşekkür etmez. 

Eğer el-Câhız, insanın iradeden başka fiili bulunmadığı konusunda Kâ'bî'yi 

tasdik ediyorsa, insanın namaz kıldığını, oruç tuttuğunu, hacca gitiğini, zina ve 

hırsızlık ettiğini, iftirada bulunduğunu ve kaatil olduğu kabul etmemesi 

126 



gerekir; çünkü ona göre insan, ne namaz kılmış, ne oruç tutmuş, ne hacca 
gitmiş, ne zina, ne hırsızlık etmiş, ne adam öldürmüş ve nede iftirada 
bulunmuştur. Zira bu fiiller, ona göre, irade dışı olan şeylerdir. 
Sözünü ettiğimiz bu fiiller, ona göre, kazanılmış (kesb) değil de tabiî ise bu 
fiillerden dolayı insanın, ne mükâfat, ne de ceza göreceğini kabul etmesi 
gerekir; çünkü insan, rengi ve bedeninin şeklinden dolayı, kendi kesbinden 
ileri gelmediği için, nasıl sevâb veya ceza görmüyorsa, kesbî (kendi kazanması) 
ile olmayan işlerinden ötürü de, ne sevâb kazanır, ne de ceza görür. 
Yine el-Câhız'm saçmalıklarından biri, yaratıldıktan sonra cisimlerin yok 
olmasının imkânsızlığı hakkındaki görüşüdür. Bu ise, Yüce Allah'ın bir "şey"! 
yaratmaya gücü bulunduğu; ama onu yok etmeye kaadir olmadığı; O'nun, 
yaratıkları yaratmadan önce yalnız oluşu gibi, yaratıkları yarattıktan sonra da 
onları yok etmekte yalnız kalmasının doğru olmadığı fikrini kabule götürür. 
Ne ki biz, Yüce Allah'ın cenneti ve nimetlerini, cehennemi ve azabını yok 
etmeyeceğini söylemiş olsak bile, böyle yapmakla Güçlü ve Ulu Allah'ı, bütün 
bunları yok etmeye kaadir olmayan bir varlık kılmış olmayız. Biz ancak cennet 
ve cehennemin, haberlerin gösterdiği biçimde, devamlı olduğunu söylüyoruz. 
Yine el-Câhız'm saçmalıklarından biri şu görüşüdür: 
"Allah, hiç kimseyi cehenneme sokmaz. Ancak cehennem, kendi halkını, 
tabiatı gereği kendine çeker; sonra onları temelli olarak kendinde tutar." 
Bu görüşe dayanarak, cennet hakkında da şöyle söylemek gerekir. "Cennet, 
kendi halkını, tabiatı gereği kendine çeker; yoksa Allah, hiç kimseyi cennete 
sokmaz." Eğer biri bu görüşü ileri sürerse, sevâb konusunda Allah'a yönelmeyi 
bırakmış ve duanın faydasını ortadan kaldırmış olur. Fakat o kişi, "Doğrusu 
cennet halkını cennete sokan Yüce Allah'tır" derse, o. cehennem halkını 
cehenneme sokanın da Allah olduğunu söylemesi gerekir. 
el-Kâ'bî, el-Câhız'la övünmüş ve onun Mu'tezile'nin önderlerinden oldğunu 
iddia etmiştir. Yine o, onun pek çok olan eserleri ile iftihar etmiş ve onun, Benû 
Kinâne b. Huzeyme b. Müdrike b. İlyâs b. Murdardan bir Kinanî olduğunu ileri 
sürmüştür. Bu drumda ona (el-Câhız) denir ki: 

"Sen, iddia ettiğin gibi, bir Kinani isen o halde "Mefâhiru'l-Kahtâniyye 'ale'l- 
Kinâniyye ve sari'l 'Adaniyye" (Kahtâniyye'nin Kinâniyye ve diğer Adnânîlere 
Karşı Övünme Vesileri;) adlı kitabı niçin yazdın? Ama sen, bir Arapsan, 
"Fadlu'l-Mevali 'ale'1-Arab" (Mevâlî'nin Arab'a Üstünlüğü) adlı kitabı niçin 
"Mefâhiru Kahtân 'alâ Adnan" (Kahtân'm Adnan'a karşı iftihar Ettiği Şeyler) 
adlı kitabında, Kahtanlılarm Adnânîleri hicvettiği pek çok şiiri nakletmiştir. 
Eh., bu durumda, atalarının hicvedilmesinden hoşnut atalarını alaya alan 
birine benzer. Babasını hicveden İbn Bessâm Ü321 hi cv konusunda o kadar 
böbürlenmiş, o kadar ileri gitmiştir ki, haklı olarak demiştir: 
"Babasını hicveden insanın hicvi, aslında kendini ortaya koymaya yeter... eğer 
o, gerçekten babasının oğlu olsaydı, elbette babasını hicvetmezdi". 



127 



Onun, dışı süslü içi boş bir sürü kitabı vardır. Bunlardan biri, "Hıyelu'l-Lusûs" 
(Hırsızlık Hileleri) hakkındadır. Bu kitabıyla, kötü kimselere hırsızlık yollarını 
öğretmiştir. Kitaplarından biri de "Gışşu's-Smâ'ât" (Sanatların Hileleri) 
hakkındadır. Bu kitabıyla da tüccarların ticâret mallarını bozmuş ve değerlerim 
düşürmüştür. Kitaplarından bir diğeri, "en-Nevâmîs" (Soyguncular) 
hakkındadır. Bu da, halkın parasını ve mallarını, bu yolla toplayan şerefsizler 
için bir vasıtadır. Kitaplarından biri, "el-Futyâ" (Fetvalar) hakkındadır. Bu 
kitap da hocası en-Nazzâm'm sahabenin ileri gelenlerine hücumlarıyla 
doludur. Kitaplarından bir kısmı da, "el-Kıhâb ve'1-Kilâb ve'1-Lâta" (Fahişeler, 
Köpekler ve Erkekle erkeğin cinsî münasebeti) ve "Hıyelu'l-Mukdîn" 
(Cimrilerin Aldatılması) hakkındadır. Bu kitapların ifade ettiği şeyler, 
kendisine, sıfatına ve ailesine lâyıktır. Onun kitaplarından biri de, "Tabâi'u'l- 
Hayavân" (Hayvanların Tabiatlaradır. O, bu kitabında, Aristo'nun "el- 
Hayavân" (Hayvanlar) kitabının ifa-i ettiği şeyleri "soyup soğana çevirmiş" ve 
ona, hayvanların faydaları hakkında el-Medâinî'nin anlattığı Arapların 
görüşlerini ve bu konudaki Şiirlerini eklemiştir. Sonra kitabı köpek ve horoz 
arasındaki bir münazara ve doldurmuştur. Böyle bir münazara ile meşgul 
olmak, zamanı boş ve değersiz şeylerle ziyan etmektir. el-Câhızla övünen 
kimseyi, ona teslim ettik gitti! Ehl-i Sünnet'in el-Câhız hakkındaki görüsü de 
şâirin onun hakkında söylediği şu beyitlerdeki gibidir: 
Eğer domuz, bir kat daha çirkin olsaydı, onun çirkinliği el-Câhız'm 
çirkinliğinden daha az olurdu; J^3l 
Kendini cehenneme geçiren bir adamdır o ve ona bakan her gözdeki çapaktır o. 

14) Şahhâmiyye 

Onlardan eş-Şahhâmiyye hakkında" JâML Bunlar, Ebû Ya'kûb eş-Şahhâm'a 
uyanlardır. Ebû Ya'kûb, el-Cubbâî'nin hocası idi ve sapıklıkları Cubbâî'nin 
sapıklıkları gibi idi. Ancak o, iki kaadir tarafından bir tek takdir edilenin 
bulunabileceğini caiz görmüştür. Oysa el-Cubbâî ve oğlu, bunu söylemekten 
kaçınmışlardır. Bir takım kafasızlar, eş-Şehhâm'm görüşünün fâtiyye'nin iki 
kaadirin bir takdir edileni (makdûr) hakkındaki görüşü J^ü olduğunu 
sanmışlardır. Oysa iki görüş arasında açık bir fark vardır. eş-Şehhâm, iki 
kaadirin bir tek makdûru olmasını ve bu iki kaadirde herbirinin birbirine 
karşılık bu makdûri ortaya koymasının doğrulğunu caiz görmüştür. Nitekim 
el-Kâ'bî, bunu, "Kitâbu 'Uyûni'l-Mesâil 'alâ Ebî'l-Huzeyl" de nakletmiştir. 
Sıfâtiyye ise, iki yaratıcının varlığını kabul etmez Onlar ancak, bir makdûrun, 
biri yaratıcısı, öteki de onu kazanan (muktesib) olmak üzere iki kaadirinin 
bulunmasına cevaz verirler. Buna göre, ne yaratıcı kazanandır, ne de kazanan 
yaratıcıdır. Bu da, bu iki fırkanın, yollarının ayrılığı hakkındaki farkı ortaya 
koyar. 14361 

128 



15) Hayyâtıyye 

Onlardan el-Hayyâtıyye hakkında lâM Bunlar, sapıklığı hususunda el-Ka'bî'nin 
hocası olan Ebû'l-Huseyn el-Hayyât'a uyanlardır. El-Hayyât, sapıklıklarının 
çoğunda Kaderiyye'nin öteki mensupları ile uyuşur; ama ma'dûm (yok olan) 
konusunda, kendisinden önce ileri sürülmemiş görüşüyle onlardan ayrılmıştır. 
Bu konuda Mu'tezîle, ma'dûm'a birşey deyip-dememek hususunda ayrılığa 
düşmüştür. Onlardan bir kısmı, "Ma'dûmun bilinmesi ve belirlenmiş olması 
doğru olmadığı gibi, onun varlığını bir şey veya bir zât, cevher veya araz 
olması da doğru değildir" dediler. Bu, onlardan es-Sâlihî'nin benimsediği 
görüştür. O, ma'dûma bir "şey" denmemesi konusunda Ehl-i Sünnetle 
uyuşmaktadır. Mu'tezile'den ötekileri, "Ma'dûm bir şey'dir, bilinmektedir ve 
belirlenmiştir (mezkûr); ama, ne cevher, ne arazdır" iddiasında 
bulunmuşlardır. Bu da onlardan el-Ka'bî'nin benimsediği görüştür. el-Cubbâî 
ve oğlu Ebû Hâşim, sonradan olan şeyin (hadis) kendisi veya cinsi için 
kazandığı her vasfın, o şey yoklukta iken ('adem) de o şey için var olduğunu 
ileri sürmüşlerdir. Ve o şu iddiada bulunmuştur: "Cevher, yoklukta ('adem) 
iken de cevherdir; araz da yoklukta iken ('adem) arazdı yokluk durumlarında 
siyah da siy ahdi, beyaz da beyaz." Bunların hepsi onlara göre, cisim bileşik 
(mürekkeb) olduğundan ve cisimde toplanın (telif), uzunluk, genişlik ve 
derinlik bulunduğundan; ayrıca ma'dûmun din anlamını ortaya koyduracak 
bir şeyle vasf edilmesi caiz olmadığın' ma'dûma cisim denmesinden kaçındılar. 
el-Hayyat, bu konuda bütün Mu'tezile'den ve öteki İslâm fırkalarından ayrılmış 
ve demiştir ki: Cisini yokluk durumunda (hâl-i 'adem) da bir cisimdir; çünkü 
onun yaratılışı (hudûs) durumunda da bir cisim olması caizdir. Oysa 
ma'dûmun hareket eder (müteharrik) olması uygun olmaz; çünkü ona göre, 
doğru değildir. Böylece o derki: 

"Her vasfın, yaratılış (hudûs) sırasında var olması caizdir ve o vasıf, o şey için, 
yokluğu ('adem) durumunda da vardır." 

Bu akıl yürütmeye göre, onun, insanın yaratılışından (hudûs) önce de insan 
olmasını kabul etmesi gerekir; çünkü eğer Yüce Allah onu, bellerden ve 
rahimlerden birşey aktarmaksızm ve bir şekilden, başka bir şekle sokmaksızm 
tam gelişmiş bir insan kılığında ortaya koymuş ise, bu mesele doğrudur. 
Bu el-Hayyâtıyye'ye, ma'dûmu, varlıkların vasıflarının pek çoğu ile vasıf- 
landırma aşırılıklarından ötürü "el-Ma'dûmiyye" denir. Bu lâkab da doğrusu 
onlara pek yakışmaktadır. 

el-Cubbâî, el-Hayyât'm, "Cisim, yaratılışından (hudûs) önce de cisimdir" 
şeklindeki görüşünü ayrı bir kitapta çürütmüş ve onun bu görüşünün, ken- 
disini cisimlerin kıdemi anlayışına götüreceğini belirtmiştir. 



129 



Fakat el-Hayyât'a yöneltilen bu gereklilik, aynı şekilde, cevherler ve arazların, 
yokluk (adem) durumunda da arazlar ve cevherler halinde bulunduklarını 
söyleyen el-Cubbâî ile oğluna da yöneltilmelidir. Ancak onlar, "Zâtlar, 
cevherler ve arazlar dâima vardır ve onların yaratılışı (hudûs), kendi 
zâtlarından başka bir anlam için olmamıştır" derlerse, yine de onların 
varlıklarının ezelî olduğu görüşünü kabul etmeleri gerekir. Aslında onlar, 
cevherler ve arazların kıdemine inananların dedikleri şeyi söylemiş olmak- 
tadırlar. 

el-Hayyât, kader ve ma'dûmlar hakkındaki sapıklıkları yanında, âhâd 
haberlerin delil oluşunu da inkâr ederdi. Tabiî bunu inkârı ile o, şeriat 
hükümlerinin pekçoğunu inkâr etmekten başka birşey düşünmemişti; çünkü 
fıkhî farzların pekçoğu âhâd haberlere dayanmaktadır. 
el-Ka'bî'nin ona karşı yazdığı, âhâd haberlerin delil oluşuna dair bir kitabı 
vardır. O bu kitabında, bu konudaki delili inkâr edenleri sapıklıkla suçlamıştır. 
Biz de el-Ka'bî'ye deriz ki: 

"Sapıklıklarını bildiğin bir hocaya mensup olmanın utanç verici ve yüz kızartıcı 
durumu sana yeter!" 1^381 

16) Ka'biyye 

el-Ka'biyye hakkında ^Şü Bunlar, el-Ka'bî diye bilinen Ebû'l-Abdullah b. 
Ahmed b. Mahmûd el-Belhî'ye uyanlardır. O, özel ve genel birçok ilmi bildiğini 
iddia eden bir şarlatandı. Aslında o, bu ilimlerin derinlikerinden birşey 
bilmiyordu ve onların bâtını şöyle dursun, zahiri kavrayamamıştı. Pekçok 
bakımdan, Mu'tezile'nin Basra koluna etmiştir. 
Bunlardan biri şudur: 

Mu'tezile'den Basralı olanlar (el-Basriyyûn) Yüce Allah'ın kendi yarattıklarını 
cisimler ve renkleri ile gördüğünü kabul etmişler; ama Onun, kendi 
dışmdakilerce görülmesini inkâr edişleri gibi Kendi zâtını görmesini de 
reddetmişlerdir. el-Ka'bî ise, Yüce Allah'ın, Kendi zât ve başkalarını bilmesi 
anlamı dışında, ne Kendi zâtını, ne de Kendind başkasını görebileceğini iddia 
etmiş ve, "Doğrusu Yüce Allah, hakikatte hi bir şeyi görmez" şeklindeki 
görüşüyle en-Nazzâm'ı takib etmiştir. 
(Basralılardan ayrıldığı) şeylerden biri de şudur: 

Mu'tezile'nin Basra kolu, Ashabımızla (Eş'ariler) birlikte, Güçlü ve Ulu Allah'ın 
kelâm (sözler) ve sesleri, yalnızca onları bilmek anlamında değil, gerçekte 
işittiğini söylerler el-Ka'bî ve Mu'tezile'nin Bağdad koluna mensup olanlar (el- 
Bağdâdiyyûn) ise, Yüce Allah'ın, "işitme" adı verilen "idrak" anlamında hiçbir 
şey işitmediğini ileri sürmüşler ve O'nun işiten (Semi 1 ) ve Gören (Basîr) 
sıfatlarını Kendinden başkasının işittiği şeyleri ve Kendisinden başkasının 
gördüğü şeyleri bilen anlamında yorumlamışlardır. 

130 



(Basralılardan ayrıldığı) Hususlardan biri de şudur: 

Mu'tezile'den Basralılar, Ashabımızla birlikte, Güçlü ve Ulu Allah'ın, hakikatte 
Murîd (irade eden) olduğunu söylerler. Ancak Ashabımız, O'nun ezelî bir irâde 
ile Mürîd olduğunu söylemiştir. Mu'tezile'nin Basra kolu ise, O'nun bir yerde 
olmayan (lâfî-mahallin) sonradan olma (hadis) bir irâde ile irâde ettiğini ileri 
sürmüştür. Oysa el-Ka'bî ve en-Nazzâm ile bu iki şahsa uyanlar, bu iki görüş- 
ten de uzaklaşmışlar ve Yüce Allah'ın hakiki bir irâdesinin bulunmadığını 
iddia etmişlerdir. İleri sürdüklerine göre, eğer, "Güçlü ve Ulu Allah, fiilinden 
bir şeyi irade etti" denirse, bunun anlamı, "O bu fiili işledi" demektir; ve eğer, 
"O, kendi katından bir fiili irâde etti" denirse, bu da, "O fiili buyurdu" 
demektir. Böylece demişlerdir ki: 

"Her iki durumda da O'nun irâde ile vasıflandırılması mecazîdir; tıpkı Yüce 
Allah'ın, Yıkılmak isteyen (yıkılmağa yüz tutan) bir duvar gördüler. O, onu 
doğrultuverdi. Öteki de dedi ki: 

"Dikseydin buna karşı bir ücret alabilirdin" lâM âyetinde, duvarın istekle 
vasıflanışı da bir mecazdır." Fakat Basralılar, Ashabımızla birlikte, onları, Yüce 
Allah'ın irâdesini ortadan kaldırdıkları için, tekfir etmişlerdir. 
(Basralılardan ayrıldığı) Hususlardan biri de şudur: 

el-Ka'bî, öldürülen kişinin (maktul) ölü olmadığını iddia etmiş ve böylece, Yüce 
Allah'ın, "Her insan ölümü tadacaktır. Kıyamet günü, ecirleriniz size mutlaka 
ödenecektir. Ateşten uzaklaştırılıp cennete sokulan kimse, artık kurtulmuştur. Dünya 
hayatı, zâten, yalnızca aldatıcı bir geçinmeden ibarettir." ööl Ayetine karşı çıkmıştır. 
Ümmetin geri kalanları, her öldürülenin ölü olduğu hususunda tamamen 
birleşmişlerdir. O halde, öldürülenin ölü olmadığı meselesi nereden olduğru 
olmaktadır?! 

(Basarlılardan ayrıldığı) hususlardan biri de, el-Ka'bî'nin teklif (yükümlülük 
konusunda Yüce Allah'ın en iyi (aslah) olanı işlemesinin zarurî olduğunu 
söyleyenlerin görüşünü paylaşmasıdır. 
Basralılardan ayrıldığı) hususlardan biri de şudur: 

Basralılar Ashâbı-ı (Es'arîler) birlikte, istitâat'm (yapabilme gücü), beden 
sağlığı ve selâmet dışında bir anlama geldiğini söylerler, el-Ka'bî ise, sağlık ve 
selâmet dışında olmadığını ileri sürmüştür. 

Mu'tezile'den Basralılar, Bağdadlıları küfürle suçlarlar. Bağdadlılar da 
Basralıları tekfir ederler. "Fedâihul-Kaderiyye" (Kaderiyye'nin Saçmalıkları- 
Rezâletleri) kitabımızda açıkladığımız gibi, her iki fırka da bir diğerini 
suçlamada pek doğru ve isabetlidir. 1^21 

17) Cubbâiyye 

Onlardan el-Cubbâiyye hakkında J^2l Bunlar, Hûzistân halkını sapıklığa 
götüren Ebû Ali el-Cubbâî'ye JâM uyanlardır. Basra Mu'tezilesi, zamanında, 

131 



onun mezhebine mensuptu; el-Cubbâî'den sonra oğlu Ebû Hâşim'm mezhebine 
geçtiler. 

el-Cubbâî'nin sapıklıklarından biri şudur: 

O, Güçlü ve Ulu Allah'ın, kulun istediği fiili işlediği takdirde kuluna muti 1 
(itaat eden) olduğunu söylemiştir. Bu görüşünün sebebi şudur: 
Bir gün, Allah rahmet eylesin üstadımız Ebû'l-Hasan el-Eş'arî'ye, "Sana göre 
tâat ne demektir?" diye sormuş; o da, "Emre uymaktır" deyip, onun bu 
konudaki görüşünü sormuştur. el-Cubbâî, "Bana göre tâatm aslı, irâdeye 
uymaktır. Başkasının istediği şeyi yapan herkes, o kişiye itaat etmiş demektir" 
cevabını vermiştir. Bunun üzerine Allah rahmet eylesin Üstadımız Ebû'l- 
Hasan, "Bu esasa göre, Yüce Allah'ın, tulünün istediği şeyi yapması halinde, 
kuluna itaat etmiş olacağını kabul etmen gerekir" demiş; o da bunu kabul 
etmek zorunda kalmıştır. Sonra Allah rahmet eylesin Üstadımız ona demiştir 
ki: 

"Sen, müslümanlarm icmâı muhalefet ettin ve Alemlerin Rabbine karşı geldin. 
Eğer Yüce Allah'ın, Kendi kuluna muti' olması caiz olsaydı, O'nun, kuluna 
boyun eğmesi de caiz olurdu. Oysa Allah, bundan Münezzehtir, Yücedir." 
Sonra el-Cubbâî, Yüce Allah'ın isimlerinin kıyas esaslarına göre çıkarıldığını 
idia etmiş ve Allah'ın işlediği her fiilden O'na bir isim türetilebilmesinin caiz 
olduğunu söylemiştir. Bunun üzerine, Allah rahmet eylesin Şeyhimiz Ebu'l- 
Hasan, onu, gebiliği yaratan ve kaldıran olduğu için Allah'ın "kadınları gebe 
bırakan" adıyla adlandırılmasının gerekli olduğunu kabule zorlamış; o da 
bunu kabul etmiştir. Yine ona (el-Cubbâî) demiştir ki: Senin bu bid'atin, 
Allah'a, İsa'nın babası' demelerine rağmen, O'nun Meryem'i gebe bırakan 
olduğunu söylemekten kaçman hiristiyanlarm sapıklığından daha korkunç ve 
çirkindir." 

el-Cubbâî'nin sapıklıklarından biri de şudur: 

O, bir tek arazın birçok yerde ve bir milyondan çok yerde bile bulunmasını caiz 
görmüştür. Böylece bir tek kelâmın (söz), bir milyon yerde bulunabileceğini 
caiz görmüş ve şu iddiada bulunmuştur: 

"Bir yerde yazılı olan bir söz, kendinden başka yerde daha yazılmış ise, ilk 
yerden ikincisine geçmeksizin ve ikinci yerde hadis olmaksızın, iki yerde 
bulunur. Bir yerde veya bir milyon yerde yazılmış olsa bile, bu böyledir." 
O ve oğlu Ebû Hâşim şu iddiada bulunmuşlardır: 

"Yüce Allah, âlemi yok etmek istediği takdirde, kendisiyle bütün cisimler ve 
cevherleri yok ettiği mekansız bir araz yaratır. Yüce Allah'ın, cevherlerden bir 
kısmını muhafaza ederken bir kısmını yok etmesi doğru olmaz. Gerçi onları 
ayrı ayrı yaratmış olmakla beraber, ayrı ayrı yok etmeğe kaadir değildir." 
Söylendiğine göre, Allah rahmet eylesin Şeyhimiz Ebû'l-Hasan, el-Cubbâî'ye 
şöyle söylemiştir: 



132 



"Eğer Yüce Allah'ın buyurduğu herşeyi dilediğini ileri sürüyorsan, başka 
birinde alacağı olan, ama borcunu, alacaklıya ödemeyen ve alacaklıya 'Allah'a 
and olsun ki borcumu, Allah istediği takdirde yarın sana ödiyeceğim' deyip, 
ertesi günü borcunu ödemeyen biri hakkında ne dersin?" dedi. Bunun üzerine 
o (Ebû'l-Hasan), ona (el-Cubbâî), "Senden önceki Müslümanların icmâma 
muhalefet etmiş durumdasın; çünkü onlar, senden önce, yeminini Güçlü ve 
Ulu Allah'ın dilemesine bağlayan birinin, yeminini O'na bağlamadığı zamanki 
bozuşu gibi, yeminini bozamıyacağı hususunda anlaşmışlardır" demiştir. M>1 

18) Behşemiyye 

Onlardan el-Behşemiyye hakkında lâââl Bunlar, Ebû Hâşim b. el-Cubbâî'ye J^Zl 
uyanlardır. Çağımızın pek çok Mu'tezile'si, Buveyh oğulları veziri İbn 
'Abbâd'm lââü ona uymaya çağırışından dolayı onun mezhebindendir. Onlara, 
fiilen olmasa bile, "zemm'i (kötüleme) hak etme" görüşlerinden dolayı, "ez- 
Zemmiyye" denir. Pekçok sapıklıklarında Mu'tezi e'ye katılmışla ama 
kendilerinden önce kimsenin ileri sürmediği rezaletlerle de onlara 
ayrılmışlardır. 

Bunlardan biri, fiilen olmayan kötüleme ve cezayı hak etme görüşleridir. 
Bunlar bir fiili işlemeye kaadir birinin, fiili işlememesinin ve fiilin engellerin 
kalkmış olmasına rağmen, o fiili terketmenin caiz sürmüşlerdir. Onları 
bu görüşe götüren şey, Ashabımızın ile'ye söylediği şu husustur: 
"Eğer istitâatm (yapabilme gücü) fiilden önce olmasını caiz görüyorsanız, iki 
zaman ile birçok zamanın, birbirlerinin geçişleri arasında bir eşitliğin 
bulunmasını kabul etmeniz zarurîdir." Ama onlar bu zaruret konusunda 
ayrılığa düştüler. Onlardan bir kısmı, yabilme gücü ile yapabilme gücünün 
doğuşu durumundan, ikinci haldeki yapbilme gücü ile bir fiilin doğuşunun 
zamanına kadar olması veya olmasının ve olmamasının ve engeller 
bulunmadığı zaman, fiilin olması ve olmamasının gerekli olduğunu 
söylüyordu. Bununla beraber, kudretin, o fiilin ortaya çıkışı sırasındaki kudret 
olmadığını da iddia ediyordu. Onlardan bir kısmı da, kudretin yokluğu ve 
varlığından sonra yok olan kudretin zıddı olan acz'in 
ortaya çıkışı ile birlikte fiilin doğmasını (hudûs) caiz görmüştür, el- 
Cubbâî'nin oğlu Ebû Hâşim, Ashabımızın onları kabule mecbur ettiği, iki 
zaman ile birçok zamanın arasının eşit olduğu ve istitâatm fiilden önce olması 
caiz ise, istitâatm fiilden önce olmasının cevazı hususundaki görüşlerini kabule 
yönelmiş ve Mutezile de bundan doğru dürüst ayrılamamış ve eşitliği kabul 
etmek zorunda kalmıştır. O, iş yapmaya gücü olan kimsenin, kudretinin 
devamlılığı ile birlikte dâima bakî olmasını ve aletlerin çoğalması ve fiili 
işlemek ve işlememekten uzak kalarak engellerin kalkmasını caiz görmüştür. 
Bu esasa göre ona şöyle dendi: 

133 



"Bu kaadir kişi mükellef olsaydı ve kudreti ile bir tâat işlemeden ölseydi, 

durumunun ne olacağını hiç düşündün mü?" O buna şu cevabı verdi: 

"O, fiilinden dolayı değil, yapabilme imkanları mevcud ve önünde engeller 

yok iken, kudreti ile yapmaya emrolunduğu bir fiili yapmadığından dolayı 

ebedî kötüleme (zemm) ve cezayı hak etmiştir". Bunun üzerine ona, "Peki, 

emrolunduğu şeyi yapmadığından dolayı cezayı nasıl hak edebilir? 

Yasaklandığı bir şeyi yapmadığı takdirde, yasaklandığı şeyi yapmadığından 

ötürü nasıl sevabı hak etmiyorsa, emrolunduğu şeyi yapmadığı için, nasıl 

cezayı hak edebilir?" dendi. 

Mu'tezile'den bir kısım selefleri, "Yüce Allah, ma'siyeti (suç) kendisi ortaya 

koymamış olsa bile, suç işleyişinden dolayı âsîyi cezalandırır" diyen kimseyi 

kâfirlikle suçluyorlardı. Şimdi ise, şöyle dediler: 

"Ebû Hâşim'in, kendi veya kendinden başkasının fiili için bir suçu bulunmayan 

kimsenin cezalandırılması şeklindeki görüşünden dolayı tekfir edilmesi daha 

uygundur." 

ikinci olarak o, bir suç işlemese bile, emrolunduğu şeyi işlemeyen kimseyi âsî 

ismiyle isimlendirmiştir. Böylece o, muti' (itaat eden) adını, ancak tâatı kimseye 

vermiş olmaktadır. Eğer suçsuz bir âsînin bulunması doğru olsaydı, itaat 

etmeyen bir muti'nin bulunması da, küfre girmemiş biri olması da doğru 

olurdu. 

Sonra bu çirkin bid'atlerine ek olarak, şu iddiada bulunmuştur: 

Bu mükellef kişi, çirkin bir değişiklikte bulunsaydı, bundan dolayı iki kat azabı 

hak ederdi. Bunlardan biri, işlediği çirkinlik içindir, ikincisi de, emrolundğu 

iyiliği işlememesi yüzündendir. Ama güzel bir değişiklikte 1 bulunsaydı ve 

peygamberlerin fiillerine benzer şeyler işleseydi, lâkin Yüce Allah'ın ona 

emrettiği şeyi işlemeseydi veya zıddmı yapmasaydı peygamberlerin fiillerine 

benzer şeyler işleseydi, lâkin Yüce Allah'ın ona emrettiği şeyi işlemeseydi veya 

zıddmı yapmasaydı, o takdirde temelli cehennemlik olurdu. 

Mu'tezile'nin öteki mensupları, onu, aşağıdaki şu üç konudan dolayı tekfir 

ettiler: 

a) Bunlardan birincisi, işlenmeyen bir fiilden dolayı azabın hakedilmesi 
konusudur. 

b) ikincisi, çirkin bir değişiklik yaptığı zaman iki kat cezanın hakedilmesi 
konusudur. 

c) Üçüncüsü de, şu görüşü hakkındadır: 

"Eğer güzel bir değişikliği işlerse ve selâm olsun peygamberlerin tâatma 
benzer bir tâat içinde bulunursa ama Yüce Allah'ın kendisine buyurduğu 
şeylerden bir tekini veya zıddmı işlemezse, cehennemde temelli kalmayı 
haketme konusudur. 

Ashabımız, onun iki kat ceza hakkındaki görüşü üzerine, kendisinin iki 
cezanın varlığını kabul etme zorunda olduğunu söylediler. Bu iki cezadan biri, 



134 



işlediği zina fiilinden dolayı zina cezası; ikincisi de zinayı terketmek, üzerine 
bir gereklilik olduğu halde bu gerekliliği işlemeyişidir. Aynı görüş, namus 
iftirası (kazf), kısas, şarap içme cezalarında da geçerlidir. Aynı şekilde 
Ashabımız, onu, Ramazan ayında orucunu bozan kişiye keffâret icâb ettiği 
hususunda da ilzam ettiler. Bunlardan biri, keffâreti gerektiren bozma işidir, 
ikincisi de oruç için gerekli şeyleri yapmaması ve onu bozmaktan 
kaçmmamasıdır. 

el-Cubbâî'nin oğlu, bu bid'ati hakkındaki bu mecburiyetlerin kendi aleyhine 
çevrilmiş olduğunu görünce, bir tek fiilden dolayı iki ceza ve iki keffâret 
gerektiği şeklindeki görüşünden uzaklaşarak, bundan daha çirkin bir görüşü 
benimsedi ve, "O kimse, ancak, zina, içki ve iftiradan yasaklanmıştır; ama bu 
fiillerden vazgeçmeye gelince., bu, onun üzerine vâcib değildir" dedi. 
Ayrıca Ashabımız, onu, üç kat ve sonsuza kadar daha çok kat cezadar dolayı 
ilzam ettiler; çünkü o, bir kimsenin ortaya koyduğu şeyden dolayı iki kat 
cezanın varlığını ileri sürmüştü. Bunlardan birinci ceza, o fiili işlemediği için; 
öteki ceza da sebebini yerine getirmediği içindi. Ona göre, ona tekadüm eden 
birçok sebebin doğurduğu sebepler buluruz. Söz gelişi, bir ok hedefe isabet 
meselesini alalım., bu iş, ona göre, oku atanın okla ortaya Koy duğu birçok 
hareketten doğmaktadır ve her bir hareket, isabete kadar süren fiillerin 
sebebidir. Eğer yüz hareket olsaydı, bu hareketlerden yüzüncüsü, isabetin 
sebebi olacaktı. Bu esasa göre, şu durum ortaya çıkar: 

Yüce Allah, kişiye isabeti emretse; ama o da bu işi (isabeti) yapamazsa, cezayı 
haketmiş olur. Bunlardan birincisi, isabet işini yapmadığından dolayıdır. Yüz 
kat da, bu hareketleri yapmadığı içindir. 
Aynı şkilde bu esasa göre şu ortaya çıkar: 

Bir kimse konuşmakla emrolunmuş ise 1 ama bu fiili yerine getirmezse, iki kat 
cezayı haketmiş olur. Birinci konuşmadığı içindir, ikincisi de sebebini 
işlemeyişi yüzündendir o konuşma sebebinin zıddmı işlemiş olsaydı, yine iki 
katlı bir cezayı hak ederdi. Ve bu, ona göre işlemediği sebebin yerine geçerdi. 
Bu durumda deriz ki: 

"O kimse, birincisi konuşmadığı, ikincisi sebebini işlemediği üncüsü de 
konuşmanın sebebinin zıddmı işlediği için, üç katlı bir cezayı hak etmez mi?" 
Ashabımızdan bir kısmının ondan naklettiklerine göre o, yalnızca konuşmanın 
sebebini terketme konusundan başka, iki katlı bir cezanın varlığını ileri 
sürmemiştir. Fakat o, "İstihkaku'z-Zemm" adlı kitapta, bunun aksini yazmıştır. 
O, bu kitabında demiştir ki: "Kendisinde özel bir vazgeçme (terk) bulunan 
herşeyin hükmü, konuşmanın sebebinin hükmü gibidir. Ancak kendisinde özel 
bir terk bulunmayanın hükmü, zekât, keffâret, borcun ödenmesi ve haksızlığın 
giderilmesi hükmüne benzer." O bununla şunu demek istemişti: Zekât, keffâret 
ve bu ikisine benzeyen şeyler, ne özel bir organla meydana gelir, ne de onun 
özel bir terki vardır. Aksine o kimse namaz kılsa veya haccetse ya da bundan 



135 



başka birşey yapsaydı, bunların hepsi de zekâtın terki olurdu. Konuşma ise, 
onun terkinin sebebi özel bir sebep olduğundan, terki de çirkin olur. Eğer 
konuşmanın sebebini terkederse, bundan dolayı bir kat cezayı hak etmiş olur. 
Ama bağış ('atıyye) için, çirkin bir terk söz konusu değildir. Bu yüzden yerine 
getirmemekten dolayı hakettiği kınanma (zemm)'dan başka bir kat cezayı daha 
haketmemiş olur. 
Ona denir ki: 

"Eğer namaz ve zekâtı terketmek çirkin değilse, terkin güzel olması icâbeder. 
Bu ise dinden çıkmadır. Dinden çıkmaya götüren şey de onun benzeridir." 
Onun bu konudaki tutarsızlıklarından biri de, kendisinden bir zulüm vana, 
olmasa bile, yapması icâb eden şeyi yapmayan kimseyi "zâlim" olarak 
adlandırmasıdır. Aynı şekilde o, böyle bir kimseyi "kâfir" ve "fâsık" olarak 
adlandırmış; ama onun "âsî" olarak isimlendirilişi hususunda kararsız 
kalmıştır. Böylece o, Allah'ın "âsî" adını haketmemiş bir insanı temelli 
cehennemde tutmasını caiz görmüştür. Fakat onun, böyle bir kimseyi "fâsık" 
ve "kafir" olarak adlandırması, kendisini, o kimseyi "âsî" olarak adlandırma 
zorunda bırakır. Bu adlandırmadan kaçınması ise, "fâsık" ve "kâfir" olarak 
isimlendirmekten alıkoyar. 

Onun bu konudaki tutarsızlıklarından biri de ceza ve sevâb arasındaki 
farklılıkla ilgili icmâa muhalefet etmesidir. Şöyle ki, bu konuda o şunları 
söylemiştir: "Cennete, cezası bulunmayan birçok sevabın; cehennemde de 
cezası bulunmayan birçok azabın olması caizdir." Ancak o, buna "ceza" 
demekten kaçınmıştır; çünkü ceza, yalnızca bu fiilin işlenmesi ile olur. Ona 
göre azâb ise, işlenmeyen bir fiilden dolayı da olabilir. Bu durumda "Ceza 
ancak bir fiil ile olduğuna göre, bir fiilin işlenmesinden başka sevk ve azâb 
bulunmadığını neden inkâr ediyorsun?" sorusu sorulur. 
Ebû Hâşim'in rezaletlerinin ikincisi, başkasının fiilinden dolayı ayıplama 
(zemm) ve teşekkürün hakedilmesi hakkındaki görüşüdür. İddiasına göre 
Zeyd, Amr'a başkasına birşey bağışlamasını emretse ve o da, o kimseye birşey 
verse, bu bağışı alan kimseden -gerçekte başkasının fiilinden ortaya çıkan bu 
bağıştan- dolayı, başkasının fiili üzerine teşekkürü haketmiş olur. Aynı şekilde 
ona bir suç işlemeyi emretmiş olsaydı ve o da bunu işleseydi tam anlamıyla 
başkasının fiili olan bu suçun kendisinden dolayı kınanmayı haketmezdi. Onun 
bu görüşü, bir kimsenin, başkası adına yaptığı emredilmiş bir fiilden dolayı 
değil, doğrudan doğruya kendi emrettiği fiilinden dolayı teşekkür veya 
kınanmayı hakettiği şeklindeki Ümmet'in diğer fırkalarının görüşleri gibi 
değildir. Bu bidat ise onu, iki şükür veya iki kınama bulunduğunu kabule 
götürmüştür. Bunlardan biri, kendi işlediği emir; öteki de, başkasının fiili olan 
emredilen şeydir. Bu durumda onun savunduğu bu görüş, "Allah kullarının 
kazandıklarını yaratır; sonra onlara, bundan dolayı sevâb ve ceza verir" diyen 



136 



Kesb Ashabını (Ashâbu'1-Kesb) inkâr edişi karşısında nasıl olur da doğru 
olabilir? Ona denir ki: 

"Başkasının fiili esasına göre senin inkâr ettiğin şey, seni, "Yüce Allah, müşrik 
bir kimsenin çocuğunu, babasının fiilinden dolayı azâb eder" diyen Ezârika'nm 
görüşünden ayırmaktadır". Denir ki: 

"Bunu caiz görüyorsan, kulun kendi fiili sırasında Yüce Allah'ın işlediği fiilden 
dolayı şükr ve sevabı haketmesini de kabul et, tıpkı kendine ölüm yaklaşmış 
bir adama su veya yiyecek verilmesi gibi., böylece o yaşar ve hayat bulur; 
sonuçta da Yüce Allah'ın fiili olan kendi hayatı ve doyması sebebiyle şükr ve 
sevaba hak kazanmış olur," 

Onun saçmalıklarından üçüncüsü, tövbe hakkındaki görüşüdür: Çirkin (Kabîh) 
olduğunu bildiği başka bir çirkinlik üzerinde ısrar ettikçe veya güzel (husn) 
olsa bile, çirkin olduğuna inandıkça, günahtan tövbe etmek kabul edilmez. 
Ayrıca o şu iddiada bulunmuştur: 

"Ödemesi gerekli bir tek taneyi ödememekte ısrar ettiği sürece, bir kimsenin 
saçmalıklarından tövbesi geçerli olmaz". İddiasını desteklemek için şuna 
dayandı: 

"Başka birinin çocuğunu öldüren ve onun karısı ile zina eden bir kimsenin bu 
iki günahının birinden tövbesinin kabulü, öbür günahında ısrar ettiği 
müddetçe, kabu (husn) görmez." Onun bu iddia için getirdiği örnek kabule 
şayan değildir. Aksine bu konuda delil olarak ileri sürülen kimsenin, öbür 
günahından dolayı azâb görmekle beraber, önceki günahından tövbesi kabul 
edilir; tıp" oğlunun kendisine saygısızlık ve itaatsizlik ettiği bir imam gibi. bu 
oğul halkın mallarını çalar ve cariyeleri ile zina eder; sonra da itaatsizliklerin- 
den ve babasının malından çaldığı şeylerden dolayı tövbesi kabul edilir; ama 
başkasının malını çaldığı için eli kesilir ve zina ettiği için de dayak çkilir. 
Bu konuda dayandığı şeylerden biri de şu görüşüdür: 

Çirkini (kubh) terketmek ancak çirkin olduğu için gereklidir. Başka bir çirkinlik 
üzerinde ısrar ederse, çirkinliğinden dolayı terkedilmiş çirkinliği terkeden biri 
olmaz. 
Ona deriz ki: 

"Sen, kendi üzerinden cezasını kaldırmak için çirkinliği terketmenin gerekli 
olmasını mı inkâr ediyorsun? Tövbe etmediği günahından dolayı cezaya 
çarptırıldığı halde, tövbe ettiği bir günahtan kurtulması doğru olmaz mı?" 
Ona deriz ki: 

"Bu konudaki şeylerin çoğu, günahlarının bir kısmından tevbe eden kimsenin, 
onlara karşı çıkması ve çirkinliğinden dolayı günahın, tövbe etmesi; ama başka 
bir çirkinlik üzerinde ısrar etmesidir. Bu durumda günahından tövbe edenin 
tövbesi doğru olmaz mı? Tıpkı Hâriciler ve kendisine göre iyi (husn) olarak 
görülen; ama aslında bozuk inanışlara bağlanan başkasının durumu gibi... Sana 
göre onun, iyiliğine inandığı çirkinlikler üzerindeki ısrarına rağmen, 

137 



çirkinliğini bildiği çirkinliklerden tövbesi kabul edilir. İleri sürdüğün bu esasa 
göre, onun, çirkin (kabîh) olduğuna inandığı herşeyden kaçınmakla 
emrolunduğumı söylüy orsan tabiî- şu hususu kabul etmek zorundasın: 
Aramızdan biri, Ebû Hâşîm'in tuttuğu yolun çirkinliğine inanır, zinada 
bulunur ve hırsızlık ederse, çirkin olarak inandığı şeylerin tamamını 
terketmedikçe tövbesinin kabul edilmemesi gerekir. Böylece o, çirkinliklerine 
inandığı için, zina ve hırsızlıktan kaçınmak ve Ebû Hâşim'm yürüdüğü yoldan 
sakınmakla emredilmiş olur." 

Ashabımız, ondan, Müslüman olmuş ve kendisine helâl olmadığını bildiği ve 
bunu inkâr etmediği halde, küçücük bir parça gümüşü sahibine vermemekte 
direnmesi dışında bütün çirkinliklerden tövbe etmiş bir Yahudi'nin durumunu 
sordular ve "Bu durumda onun küfürden tövbesi kabul edilir mi?" dediler. 
Eğer buna, "evet" derse, kendi delillerini çürütmüş; "hayır" derse de Ümmet'in 
icmâma karşı çıkmış olur. Onun bu görüşüne göre, o kimsenin Müslümanlığı 
geçerli olmamıştır; tövbe etmeden önce Yahudiliğinde de kâfirdir; çünkü 
kendini Yahudinin hükümleriyle bağlı kırmamıştır. Böylece o, o kimsenin 
Yahudilikten tövbe etmediğini; aksine Yahudilikte ısrar ettiğini; ama buna 
rağmen yine de Yahudi olmadığını ileri sürmüştür. Bu ise, apaçık bir 
tutarsızlıktır. Ona denir ki: 

"Eğer o Yahudiliğinde ısrar ediyorsa, o halde sen, onun kestiğini mubah 
görmeli ve ondan cizye (vergi) almalısın." Bu da Ümmet'in görüşüne aykırıdır. 
Onun saçmalıklarının dördüncüsü, yine tövbe hakkındadır. Buna göre, günah 
işlemeyecek bir durumdan (acz) sonra günahtan tövbe etmek geçerli değildir. 
Aynı şekilde ona göre, konuşamaz halde iken yalan söylemekten etmek geçerli 
olmadığı gibi, cinsî bakımdan iktidarsız iken zinadan tövbe etmek de birşey 
ifade etmez. Bu, kendinden önceki bütün İslâm Ümetmin görüşüne aykırıdır. 
Bu durumda ona denir ki: 

"Bir adam, yalan söylemek ve zina etmek için bir dili ve cinsiyet organı 
bulunduğuna inanmış sen, bunların onun günahı olduğuna inanır miydin?" 
Eğer o, bu soruya, "Evet", derse, ona şöyle söylenir: 

"Aynı şekilde bir kimse kend' " Yüce Allah'a isyan etmediği yalan ve zina 
organları bulunmuş inanırsa, bunların tâat ve tövbe olması gerekir." 
Ebû Hâşim, vaîd (tehdîd) konusundaki aşırılığı yanında, zamanını fâsık 
kişilerindendi ve tam bir içki tiryakisi idi. Söylendiğine göre sarhoş iken 
ölmüştür. Öyle ki, Murcie'den bazıları onun için şöyle söylemişlerdir: 
O, irca görüşünü ayıplar; öyle ki, günahlarda bazı ümitler bulunduğun inanır, 
Günah bakımından ircâya inananların en büyüğü ve büyük günahta ısrar eden 
bir vaîdi'dir. 

Onun saçmalıklarının beşincisi, şartlı irade hakkındaki görüşüdür. Ona göre, 
bu görüşün ana hatları şudur: Bir şeyin, bir yönden istenmesi (murâd), öteki 
yönden de istenmemesi (mekruh) caiz değildir. Onu bu görüşe iten sebep, kesb 

138 



(kazanma) ve halk (yaratma) konusunda çeşitli görüşleri ileri sürenlere karşı 
korunmuş olmasıdır. Demiştir ki: 

"Kesb'den ibaret olan yön (cihet), ya vardır, ya da yoktur. Eğer bu yön yok 
(ma'dûm) ise, onda var veya yok olan bir tek şeyin isbâtı sözkonusudur. Bu 
yön var (mevcûd) ise, ya yaratılmıştır, ya da yaratılmamıştır. Eğer yaratılmış 
ise, her yönden yaratılmış olduğu sabit olur. Yaratılmamış ise, fiil bir yönden 
kadîm, öteki yönden de yaratılmış olur. Bu ise muhal (imkânsız) 'dır." O, bu 
görüşü, bir yönden istenen, öteki yönden istenmeyen bir şeyin varlığı 
noktasından kabule mecbur olmuştur, 
Bu durumda ona demiştir ki; 

"Sana göre irâde, bir şeye ancak hudûs (sonradan olma) yönünden ait olur; ki 
bu da istenmeyen (kerahet) şeydir. Bir şey bir yönden istenir, bir yönden de 
istenmezse, o şeyi isteyenin (murîd), dilediği şeyi isteyen, dilediğini de 
istemeyen olması gerekir. Bu ise tutarsızdır." O da buna şu cevabı vermiştir: 
"Bir şeyi isteyen, o şeyi ancak her yönüyle ister; Öyle ki, onun o şeyin bir 
yönünü istememesi caiz değildir." Böylece onun, bir şeyin bir yönden bilinip 
bir yönden bilinmemesi meselesini inkâr etmediği için, bilinen (malûm) ve 
bilinmeyeni (meçhul) kabul etmesi gerekmiştir. Bu durumda o, bir şeyin bir 
yönden istenmesi, öteki yönden de istenmemesinin olamıyacağı şeklindeki 
kendi görüşünü benimsemekle, Mu'tezile'nin ana görüşlerini yok ederek 
meseleleri kendine helâl görür olmuştur. Kaldı ki, o, Mu'tezile'nin ana 
görüşlerini yıkacak görüşlerden pek-çoğunu çoktan benimsemişti. 
Bunlardan biri, onun, Yüce Allah'ın istemezlik etmediği büyük çirkinliklerin 
veya yine O'nun istemediği güzelliklerin bulunması şeklindeki görüşü ilzam 
etmiş olmasıdır. Bu şu demektir: 

Eğer Yüce Allah'a secde edilirse, b O'na bir ibâdettir; puta secde de put için 
ibadet olur. Oysa puta secde büyük bir çirkinlik; Allah'a secde ise pırıl pırıl bir 
güzelliktir. Aynı şekilde "Allah'ın Resulü Muhammed" sözüyle Abdullah oğlu 
Muhammedi bildirmek isterse, başka bir Muhammedi bildirmiş olmaktan 
dolayı hoşlanmazlık edememesi gerekir, oysa bu küfürdür. Aynı şekilde o, şu 
hususu da kabul etmek zorundadır: 

Eğer Yüce Allah, bir puta secde etmenin ibadet olmasmadan hoşlanmıyorsa 
secdenin varlığı Yüce Allah'a güzel bir tâat olmasına rağmen varlığının Yüce 
Allah'a bir ibâdet oluşunu istememesi gerekir. O bütün bunların hepsini de 
işlemiştir. Ayrıca o, "Câmi'u'l-Kebîr"inde, Allah'ın putlara secdeyi kerih 
görmediğini yazmış ve birşeyin, iki ayrı hem istenir, hem istenmez olmasını 
reddetmiştir. Bu konuda demiş Ebû Ali'ye (yani babası) gelince., o, bunu caiz 
görür; ama bana göre süregelen esaslara aykırıdır. Çünkü irâde, gerek bize, 
gerek ona göre, ancak hudûs yoluyla olan şeye ulaşabilir. Eğer o, bir şeyin 
olmasını (hudûs) olmamasını (kurh) isteseydi, istediği şeyi istemez olması 
gerekirdi. Allah bilir ya bu, ancak o şeyin iki hudûsü ile olabilir." 

139 



Onun dayandığı bu görüş, bizim asıl görüşümüze göre bâtıldır; çünkü bize 
göre irâde, hem hudûs (oluş) yönünden, hem de hudûs dışındaki yönden 
istenilen şeyle ilgilidir. Babasını ilzam ettiği şey, babasının kabul ettiği şey 
değildir. Bu hususu kabul konusunda, ona hem de bir cevab verilebilir, hem de 
o tersyüz edilebilir. 
Cevab şudur: 

Babası, Ebû Hâşimin ileri sürdüğü gibi, irâdenin "şey" ile hudûs yönünden 
ilgili olduğu görüşünü dememiştir. O ancak şunu demek istemiştir: 
İrâde, "şey" e, hudûsü sırasında hudûs ile veya hudûsü sırasında onun 
üzerinde olan sıfatla bağlıdır. Tıpkı bir şeyin olmasını İstemek ve onun 
varlığının Yüce Allah için bir tâat olmasını istemek gibi., bu tâat, hudûsü 
sırasında onun üzerinde olan bir sıfattır. Bu, onların şu görüşlerine 
benzemektedir: Emir ve haber, irâde olmaksızın, ister Ebû Hâşim ve diğer- 
lerinin dedikleri gibi, emredilen irâde (irâdetun el-Me'mûru bih) olsun, ister 
İbnul-Ahşîd'in lââü dediği gibi, varlığa emir ve haberden ibaret bir irâde olsun, 
hem emir, hem haber olamaz; çünkü Yüce Allah şöyle buyurmuştur: 
"De ki: Hak Rabbinizdendir . Dileyen inansın..." tâşoı 

Böylece O, kelâmının hudûsünü dilemiş ve onlardan imân etmelerini istemiştir. 
Bununla birlikte, "inansın" sözü, bir emir değil, aksine bir tehdîddir; çünkü O, 
bu sözün varlığın bir emir olmasını istememiştir. Aynı şekilde haber, onlara 
göre, haber almaz; tâki o, o şeyin varlığının Amrin dışında Zeyd'in bir haberi 
olmasını istesin. Bununla birlikte o, birşeyin hudûsü için irâde değildir ve 
bununla, uce Allah'ın, putlara tapmanın bir ibâdet oluşunun, o şeyin 
hudûsünün iradesi dışında bir şey oluşunu istemediğini açıklamıştır. Böylece o, 
Ebû Hâm istemediği yönden birşeyi istemesinin varlığı hakkında söylediği şeyi 
Kabul etmemiştir. 

Ters-yüz etme yönüne gelince., denir ki: 

Yüce Allah, putlara secde etmeyi yasaklamış ve bu konuda âyetler indirmiştir. 
Öte yandan Mu'tezile'nin ana prensipleri arasında, Yüce Allah'ın yalnızca 
birşeyin hudûsünü emretiği ve bir şeyin yalnızca hudûsünü yasakladığı 
hususu vardır. O'nun secdeyi, O'na bir ibâdet olarak emrettiği sabittir. Bu 
durumda O'nun emrettiği bir şeyi bir yönden yasaklaması gerekli olmaktadır; 
çünkü O, yalnızca bir hudûsünü yasaklar, secde de bir şeyin hudûsünden 
başka birşey Eğer onun iki hudûsü bulunsaydı, o şeyin bir yönden muhdes 
Eğer onun iki hudûsü bulunsaydı, o şeyin bir yönden muhdes (sonradan), öte 
yönden de muhdes olmayan olması lâzım gelirdi. Böylece onun emir ve nehy 
(yasaklama) konusunda kabule mecbur olduğu şey, babası ve en-Neccâr'm 
irâde ve kerahet (isteksizlik-beğenmeme) konusunda kabule mecbur oldukları 
şeydir. 

Onun saçmalıklarının altıncısı, ahvâl (durumlar) hakkındaki görüşüdür Bu 
görüşü için onu, diğer fırkalardan başka, i'tizâl konusunda kendine ortak 



140 



olanlar da küfürle suçlamıştır. Onu bu görüşe götüren sebep, Ashabımızın, 
Mütezile'nin ilk bilginlerine (kudemâ), aramızdaki bilginler konusunda 
yönelttikleri şu sorularıdır: 

"Câhil kendi hakkındaki bilgisi ile mi, yoksa başka bir sebeple mi ayrılır?" 
Onlar, onun kendisini, kendisinde olandan ayırmasını, ikisinin de aynı cinsten 
olması sebebiyle reddettiler ve onun kendi nefsinden ayrılmasının, aynı cinsten 
olması sebebiyle bâtıl olduğunu söylediler. Yine aynı şekilde onun, ne kendi 
nefsinden, ne de başka bir sebepten ayrılmasını iptal ettiler; çünkü bu 
durumda, onun ayrılması, kendinden başkasından daha üstün olmaz. Böylece 
O, onun varlığını ancak "şey" anlamında "âlim" olarak ayırmıştır ve Yüce 
Allah'ın câhilin ayırımında bir mâna veya ayrıldığı şeyin sıfatının bulunması 
gerekir. Böylece o, O'nun ancak üzerinde bulunduğu bir durum (hâl) 
dolayısıyle onun ayırdığını iddia etmiş ve hal'in üç yerde bulunduğunu 
söylemiştir. Bunlardan biri, bizzat kendisi "mavsûf" (vasıflandırılmış) olan 
mavsuftur. O bu vasfı, içinde bulunduğu hâl sebebiyle kazanmıştır, ikincisi, bir 
şeyin manevî bakımdan vasıflandırılmasıdır. Bu mânaya hâli sebebiyle 
bağlanmış olur. Üçüncüsü de, ne kendisi, ne de mânası itibariyle kazandığı 
hâldir. Bu vasfa, kendinden başka onda olan hâl sebebiyle bağlanır. Onu bu 
görüşe muhtaç eden şey, Muammer'in "meânî" (anlamlar) hakkındaki şu 
sorusu idi: "Zeyd'in bilgisi, Amr'a değil de, kendisine mi, yoksa mânaya mı 
aittir; yoksa ne kendisine, ne de mânaya mı mahsustur?" Eğer kendine ait 
olursa, hepsi de ilim olduğu için, bütün ilimlerin ona mahsus olması gerekir. 
Mâna ise, bu takdirde, Muammer'in her mânanın, sonsuza kadar mânaya ait 
olduğu şeklindeki görüşü doğru olur. Eğer ne kendisi, ne de mânaya aitse, 
onun kendine ait olması, başkasına ait olmasından daha üstün olmaz. Ebû 
Hâşim, (Zeydm ilminin) ancak bir hâl için kendine ait olduğunu söylemiştir. 
Fakat Ashabımız demiştir ki: 

Zeyd'in ilmi, ne ilim oluşundan, ne de Zeyd'e mahsus oluşundan değil, bizatihi 
kendine aittir. Nitekim siyaha, zâtini siyah olduğundan dolayı siyah dersin, 
yoksa onun bir nefsi ve varlığı bulunduğu için değil... 
Fbû Hâşim'e, "Halleri bilir misin, yoksa bilmez misin?" dediler bilindiğini 
söyleseydi, onların "şey" olduklarını isbât etmek zorunda kalacağını 
sezdiğinden, "Hayır" dedi. Zira ona göre, "şey" den başkası onların değişen 
haller olduğunu da söyleyemedi; çünkü değişme, ancak "şey"ler ve "zat"lar 
arasında olur. Sonra o, hallerin ne var (mevcut) ne yok (ma'dûm), ne kadîm 
(öncesi olmayan), ne de muhdes ne bilinen (mâ'lûm), ne de bilinmeyen 
(meçhul) olduğunu söyleye Avrıca o, onların, onlar hakkında söz edilmemiştir, 
diyerek söz etmesine rağmen, söz edilmiş olduklarını da söyleyemezdi. 
Üstelik bu tutarsızdır. 
O şu iddiada da bulunmuştur: 



141 



Alimin her bilinen şeyde bir hâli vardır. Bu hâlin, başka bir bilinendeki hâli 
olduğu söylenemez. Bu yüzden o, Güçlü ve Ulu Allah'ın bildiklerinin halleri 
hakkında, onların sonsuz olduklarını ileri sürmüştür. Aynı şekilde O'nun 
takdir ettikleri hakkındaki ahvâli de sonsuzdur; tıpkı takdir ettiği şeylerin 
sonunun bulunmayışı gibi... 
Ashabımız ona dedi ki: 

"Bir tek bilinenin mevcut her âlime sonsuzca ait oluşunun doğruluğu için 
sonsuz ahvâli olmasını niçin inkâr ettin?" Ona dediler ki: 
"Allah'ın ahvâli başkasının ameli midir, yoksa kendi ameli midir?" O buna şu 
cevabı verdi: 

"Onlar, ne Onun, ne de başkasının amelidir." Ona dediler ki, "Öyle ise Güçlü 
ve Ulu Allah'ın sıfatlarının ezelî ve onların, ne O, ne de gayrı olduğu yolundaki 
görüşlerinden dolayı Sıfatıyye'yi niçin inkâr ettin?" 

Onun saçmalıklarının yedincisi, arazlardan birtakımını nefy etmesidir. Oysa 
bakaa, idrak, üzüntü, elem ve şüphe gibi arazlar, arazların varlığını kabul 
edenlerin çoğu tarafından kabul edilmiştir. İddiasına göre, bir musibet 
sırasında insana arız olan elem ve istenmeyen bir ilâcın içimi sırasında bulunan 
acı, tabiatın kendinden kaçındığı şeyi idrâkten daha fazla bir mâna değildir. 
Ona göre idrâk, mâna değildir. Cehennemdeki cehennemliklerin cevherlerinin 
idrâki de aynıdır. Aynı şekilde lezzetler, ona göre, ne mânadır, ne de arzu 
edilen şeyi idrâkten daha fazla bir mânadır ve idrâk mâna değildir. Vebanın 
ortaya çıkışı sırasındaki acı hakkında, "Bu, dayak sırasındaki gibidir" demiş ve 
buna delil olarak onun his altında vukubulduğunu ileri sürmüştür. Bu ise, 
onun garipliklerindendir; çünkü dayakla dövmenin acıı, hardalın yenilmesinin 
acısı ve ateşle yanma ve otlardan elde edilen acı his içiminde duyulan acı, his 
bakımından aynıdır. Eğer o, lezzetin varlığına olduğunu nefyederse, cennette 
sevâb ehlinin lezzetleri, iyi davranış arından dolayı kavuştukları ve çocukların 
faziletten başka bir şey olma-özetlerinden daha fazla olacağını kabul etmesi 
gerekir. O demiştir ki: 

"Lezzet, bizzat kendi içinde bir fayda ve güzelliktir." Ayrıca o, fayda ve 
güzeliğin "şey" olmadığı ileri sürmüştür. Demiştir ki: 

"Her acı zarardır ve bundan da zararın, ona göre, "şey" olmadığı sonucuna 
gelmiştir. 

Onun saçmalıklarından sekizincisi, fena' (yok olma) hakkındaki görüşdür. 
Buna göre Yüce Allah, gökler ve yer varlıklarını sürdürürken bir tek zerreyi 
bile yok etmeğe kaadir değildir. O bu iddiasını şu yandırdı: 
"Cisimler, Yüce Allah'ın bir mahalde olmaksızın yarattığı ve bütün cisimler 
için bir zıtlık olan fena' mevcut olmadıkça, yok edilemez- çünkü bazı cevherler, 
diğer bazılarının altında değildir; çünkü o, onlardan biri ' kaaim değildir. Eğer 
o, onlara zıt olursa, hepsini yok eder." Onun bu konda daki saçmalığı için şu 
görüşünü söylemek gerekir: 

142 



"Allah, bir kısmını yok etmeğe gücü yetmediği şeylerin tamamını yok etmeğe 
güç yetirir." 

Onun saçmalıklarının dokuzuncusu, temizliğin (taharet) vâcib olmadım 
hakkındaki görüşüdür. Onu bu görüşe iten şey, kendi kendine, zorla alınmış su 
(mâ'un-mağsûb) ile temizlik hakkında soru sormasıdır. Onun ve babasının 
görüşlerine göre; zorla alınmış toprakta namaz kılmak fâsiddir Ama o, zorla 
alınmış su ile temizliğin sahih olduğunu kabul etmiştir. O, bununla zorla 
alınmış yerde kılman namazın arasını, temizliğin vâcib olmadığını ve Yüce 
Allah'ın kuluna ancak temiz olduğu takdirde namaz kılmasını buyurduğunu 
söylemek suretiyle ayırmıştır. Sonra temizliğin vâcib olmayışına delil olarak, 
başkası onu temizlerse doğru olacağını ve karşılığını göreceğini ileri 
sürmüştür. Sonra o, bu delili hacca da teşmil etmiş ve şu iddiada bulunmuştur: 
"Hacda vukuf, tavaf ve sa'y vâcib değildir; çünkü bunların hepsini de bir şeye 
binerek yaparsa, yerine getirmiş olabilir." Bu esasa göre, zekâtın da keffâretin 
de, adakların da, borçların ödenmesinin de vâcib olmadığını kabul etmesi 
gerekir; çünkü vekili, bu konularda ona vekillik edebilir. Bu ise, şeriatın 
hükümlerinin rafa kaldırılmasıdır. 1^11 

Mu'tezile'nin ileri gelenlerinin birbirlerini küfürle suçlayışları, bu konuda 
anlattığımız bu şeylerle apaçık anlaşılmıştır. Onların pek çoğu, kendilerini 
taklîd eden taraftarlarını tekfir etmektedirler. Onların bu durumu, Yüce 
Allah'ın şu kelâmına benzemektedir: 

"...Bu yüzden aralarına kıyamete kadar düşmanlık ve kin saldık. Allah 
yapmakta olduklarını kendilerine haber verecektir" Onlara uyanların durumu 
da Yüce Allah'ın şu sözüne uymaktadır: 

"Nitekim kendilerine uyanlar, azabı görünce uyanlardan uzaklaşacaklar ve 
aralarındaki bağlar kopacaktır. Uyanlar: Keşke bizim için dünyaya bir dönüş 
olsa da bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsak, derler... 1^21 
Onların ileri gelenlerinin inatlarından biri, en-Nazzâm'm "tafra" (sıçrama) 
hakkındaki inadıdır. Onun görüşüne göre cisim, birinci yerden üçüncü veya 
onuncu yere, bir vasıtaya zaruret duymaksızın geçebilir. Onlardan, "tevlîd" 
ashabının inatları, ölümün dirileri hakikî mânada öldürdüğü şeklindeki 
iddilarmda yatmaktadır. Onların çoğunluğunun inadı, şu dâvalarında görülür: 
Topraktan bir karış kaldırmaya gücü yeten, yedi göğün üstüne dirdir ve elleri 
sımsıkı bağlanmış olan da göğe çıkmaya kadirdir sivrisinek, dolu bir havuzu 
ve ondan daha büyüğünü de içmeye kadirdir. 

Bunlardan Kasım ed-Dımeşkî adıyla bilinen biri, şu iddiada bulunmuş 
(doğruluk) harfleri yalan harfleridir. 'Lâilâheülallah' (Allah' dan başka ilah 
yoktur) diyen birinin sözündeki harfler, 'el-Mesîhu ilâhun' diyen birinin 
sözlerindeki harflerdir. Kur'an'daki harfler, anlamında değil, tamamen aynı 
olarak Mecûsîlerin Zerdüşlerin kitaplarındaki harflerdir." Bu görüşleri 



143 



akılların kibri olarak görme mahsûsatı inkâr edişlerini de kibir ve inat olarak 

görmemeleri gerekir. 

Makâlât sahipleri, Kaderiyye'den yedi ileri gelen kişinin, bir toplulukta 

hulustuklarmı ve Yüce Allah'ın zulüm ve yalan üzerindeki kudreti hakkına 

konuştuklarını ve herbirinin diğerini küfürle suçlayarak ayrıldıklarını 

anlatırlar. 

Bu toplantıda, biri, en-Nazzâm'a şunu sormuştu: 

"Yüce Allah'ın, Kendisinden vuku bulan bir şeyi zulüm ve yalana çevirmeye 

gücü yeter mi?" O şu cevabı verdi: "Eğer O buna muktedir olsaydı, O'nun 

geçmişte olan bir şeyde zulüm mü ettiğini, yoksa yalan mı söylediğini veya 

gelecekte zulüm mü edeceğini, yoksa yalan mı söyleceğini veya yeryüzünün 

bazı kısımlarında zulümde mi bulunacağını bilemezdik. Bizim O'nun zulmü ve 

yalanma karşı biricik teminatımız, O'nun hakkındaki iyi düşüncemizdir." 

(Soruyu soran) dedi ki: 

"O'ndan vuku bulacak bu şeylere karşı bizi emniyette kılacak delil nedir? Oysa 

bunu temin edecek bir şey yoktur!" Bunun üzerine ona, Ali el-Esvârî şöyle 

dedi: 

"Bu akıl yürütmeye göre, senin, Allah'ın bildiği ama yapmadığı veya bildirdiği 

fakat işlemediği şeye kaadir olmamasını kabul etmen gerekir; çünkü O buna 

kaadir olsaydı, onun O'ndan geçmiş ve gelecek işlerle vukuuna emin 

olmazdık." Bunun üzerine en-Nazzâm, "Bu gerekliliğe göre, senin bu konudaki 

görüşün nedir?" diye sordu. O şu cevabı verdi: 

"Ben iki görüşü uzlaştırıyor ve diyorum ki: 

Allah, yapmıyacağmı bildiği veya enleyeceğini bildirdiği şeylere 

kaadir değildir. Tıpkı senin ve benim, O'nun zulüm ve yalana kaadir 

olmadığını söyleyişimiz gibi.." en-Nazzâm, bunun üzerine el-Asvârî'ye, 

"Görüşün dinsizlik ve küfürdür" dedi. Ebû'l el-Asvârî'ye şöyle dedi: 

"Firavun ve Yüce Allah'ın, imân etmeyeceklerini bildiği kimseler hakkında ne 

düşünüyorsun? Onlar imân etmeye muktedir mi idiler, yoksa değil mi idiler? 

Eğer onların buna muktedir olmalarını ileri sürersen, gerçek şu ki Yüce Allah 

onları güç yetiremiyecekleri bir şeyle yükümlü tutmuş olmaktadır, ki bu sana 

göre küfürdür. Ancak Onlar buna muktedir idiler' dersen Yüce Allah'ın 

olmayacağını bildiği veya bildirdiği şeylerden bir kısmının vuku bulmuş 

olmasından nasıl emin olabilirsin? Senin ve en-Nazzâm'm akıl yürütmenize 

göre bu, Yüce Allah'ın zulüm ve yalan üzerindeki kudretini inkâr edeninkine 

benzer bir inkârdır." 

Bunun üzerine EbuT- Huzeyl'e, "Bubizim zaruri gördüğümüz görüşümüzdür. 

Peki senin buna cevabıb nedir?" diye sordu. O şu cevabı verdi: "Ben diyorum 

ki, Yüce Allah zulüm etmeye ve yalan söylemeye, yapmayacağını bildiği şeyi 

yapmaya kadirdir." Bunun üzerine her ikisi ona şöyle dediler: 



144 



"Eğer o zulmetseydi ve yalan söyleyesdi, Yüce Allah'ın zulmetmeyeceği yalan 
söylemeyeceğine delâlet eden delillerin halinin nasıl var olacağını düşünür 
müydün?" O, "Bu imkânsızdır" dedi. Onlar da ona dediler ki: "Peki Yüce 
Allah'ın takdir ettiği şey, nasıl olur da imkânsız olabilir? O'nun tabetmiş 
olduğu bir şey olmasına rağmen, bu işin O'ndan vuku bulmasını niçin 
imkânsız gördün?" Bunun üzerine o, "Ona bir âfet uğramadıkça bu vuku 
bulmaz ve Yüce Allah'a âfetlerin uğraması da imkânsızdır" dedi. İkisi ona 
"öyle ise kendine bir âfet arız olmadıkça O'ndan vuku bulmayan şeylere kaadir 
olması da imkânsızdır" dediler. Üçüncü kişi de bu delil karşısında şaşırıp kaldı. 
Bişr de onlara, "Savunduğunuz görüşlerin hepsi de çürüktür" dedi. Ebû'l- 
Huzeyl de ona, "Peki sen ne diyorsun? Yüce Allah'ın çocuğa azâb edeceğini mi 
ileri sürüyorsun, yoksa bunun (en-Nazzâm) görüşünü mü benimsiyorsun?" 
dedi. O, "Ben, O'nun buna kaadir olduğunu söylüyorum" cevabını verdi. O 
şöyle dedi: 

"Düşünmez misin ki O, çocuğu cezalandırmak hususunda kaadir olduğu bir şeyi, 
çocuğun cezalandırılmasında ona karşı bir zâlim olarak yerine getirseydi, çocuğun yüce 
Allah'ın ona tatbik ettiği cezayı hak etmek üzere bulûğ çağına ulaşması icâb ederdi ve 
aklı başında ve [ na karşı isyan içinde bulunması gerekirdi. Görülüyor ki deliller kendi 
içinde, O'nun adaletinin delilleridir." Bunun üzerine Ebû'l-Huzeyl ona, "Gözün 
kör olsun! Zulüm adına muktedir olduğu bir şeyi işlemeyen birinin davranışı 
nasıl olur da bir ibâdet olabilir?" diye sordu. el-Murdâr ona dedi ki: 
"Şüphesiz sen benim hocamın bir fikrini inkâr etmiş durumdasın; zaten hoca 
da yanılmıştı." Bişr ona, "Peki sen ne diyorsun?" diye sordu. O şöyle dedi: 
"Ben diyorum ki, Yüce Allah zulme ve yalana muktedirdir. Ancak O, bunları 
yapsaydı, zâlim ve yalancı bir ilâh olurdu". Bişr de ona dedi ki: 
"Bu durumda O, ibâdeti hak eder mi, etmez mi? Eğer onu hak ederse, ibâdet 
Tanrıya bir teşekkürdür. Zulmederse, teşekkürü değil ayıplanmayı hak eder. 
Eğer ibâdeti hak etmemiş ise, O nasıl olur da ibâdeti hak etmeyen bir Rab 
olabilir?" El-Eşecc de onlara şöyle dedi: 

"Ben diyorum ki, O, zulmetme ye de yalan söylemeye de kaadirdir. 
Zulmetseydi ve yalan söyleseydi, âdil olurdu; tıpkı O'nun yapmayacağını 
bildiği şeyi yapmaya kaadir oluşu gibi Eğer O bunu yapsaydı, onu yaparak 
Alim olurdu." el-Iskâfî ona, "Zulüm nasıl olur da adalete dönüşebilir?" dedi. O 
da, "Sen bunu nasıl olur da söyley bilirsin?" dedi. O ise şöyle dedi: 
"Ben diyorum ki, O zulüm ve yalanı işleseydi, fiil mevcut olmazdı ve bu, bir 
deli veya eksik biri için vâki olurdu." b. Harb ona, "Böylece sen, sanki diyorsun 
ki, Yüce Allah ancak delilerin zulmüne kaadirdir, akıllıların zulmüne değil.." 
dedi. İşte o zaman topluluk, birinden koparak ayrılığa düştüler. Ayrılık sırası 
el-Cubbâî ile oğluna geldiği zaman, bu meselede nasihat yollu bir cevap 
vermekten kaçındılar. 



145 



Ebu Haşim'in dostlarından bir kısmı, kitabında bu meseleden söz etmişlerdir. 
Bunu bize anlatanlar da, "Yüce Allah'ın zulüm ve yalana muktedir bir şeyin 
vukuu doğru mudur?" dediler. Ona dedik ki: 

"Bu doğrudur; O şeyin O'ndan vuku bulması doğru olmasaydı, O, o şeye 
kaadir çünkü imkânsıza (muhal) kaadir olmak imkânsızdır." Ama o, "Böyle bir 
şeyin O'ndan vuku bulması caiz değildir" deriz. O yine, "Bize O'nun yalanla 
ilgili takdir ettiği şey vuku bulsaydı, bizzat Kendi durumu söyleyiniz; 
O'ndan zulmün vuku bulması O'nun bilgisizliğine yoksa ona olan ihtiyacına mı 
delâlet eder?" derse, ona, "Bu imkânsızdır; Bu imkansızdır çünkü biz, O'nun 
Alim ve Müstağni olduğunu biliyoruz" deriz. Ama o'ndan zulüm ve yalan 
vuku bulsaydı, bu O'nun bilgisizliğine ve ihtiyacına delâlet etmez, demek caiz 
olur muydu?" derse, biz de, "O, bu şekilde vasıflandırılamaz; çünkü biz, 
zulmün zulmü işleyenin bilgisizliğine veya ona ihtiyacına delâlet ettiğini 
biliriz" deriz. Fakat o yine, "Sanki siz, size, O'ndan vuku bulan zulmün ve 
yalanın bilgisizlik ve ihtiyaca mı delâlet ettiğini soran birine, ne evet, ne de 
hayır, diyorsunuz" derse, "Biz de böyle söylüyoruz" deriz. 
Bunlar, bu meseleye çözüm bulma hususunda kendilerinin ve kendilerinden 
öncekilerin çaresizliklerini itiraf eden Kaderiyye'nin çağımızdaki önderleridir. 
Eğer bu konuda doğruyu destekleselerdi, Allah'ın takdir edilen her şeye kaadir 
olduğunu ve O'nun takdir ettiği her şeyin, O'ndan vuku bulması halinde, 
bunun O'nun zulmü olmadığı şeklindeki Ashabımızın görüşüne dönerlerdi. 
Ashabımızın imkânsız gördüğü gibi, onlar da Allah'ın yalan söyleyeceğini 
imkânsız görselerdi, bu meselede kendilerine yöneltilen zarurî sonuçlardan 
kurtulmuş olurlardı. 

el-Cubbâî, bu konuda/'Evet" veya, "Hayır" şeklinde bir cevap vermekten 
çekinmesi hakkında şu örneği söyleyerek kendini mazur gösteriyordu: 
"Eğer biri bana Nebî'nin yalan söyleyip-söylemediğini bildiriniz, deseydi, bu 
onun bir nebi olmadığına veya olduğuna delâlet etmez miydi?" O, bu 
konudaki cevabın imkânsız (müstahil) olduğunu ileri sürmüştü. Bu, onun 
kendi metoduna göre bir zandan ibarettir. Ehl-i Sünnet'in anlayışına gelince., 
şüphesiz Nebi, yalan ve zulümden korunmuştur ve bu iki şeyi işlemeye de 
kaadir olmamıştır. en-Nazzâm ve el-Esvârî Ö531 dışında Mu'tezile, Yüce Allah'ı 
zulüm alana muktedir olarak vasıflandırmışlardır. Bu durumda onların, kendi- 
ne, zulüm ve yalanla ilgili olarak, "O'nun takdir ettiği şeylerin vukuu dizlik ve 
ihtiyaca mı delâlet eder, yoksa bunlara delâlet etmez mi?" sonu soran kimseye 
cevap bulmaları gerekir. Bu iki şekilden hangisiyle cevap verirlerse versinler, 
kendi esas prensiplerini yıkmış olurlar. 

Bizi onların tutarsızlıklarına götüren sapıklıklarından kurtaran Allah'a hamd 
olsun. I4Ş41 



146 



4. MURCIE 

Bu kısmın (Üçüncü Kısım) bölümlerinden dördüncüsü, Murcie fırkalarının 
açıklanması ve mezheplerinin genişçe ele alınması hakkmdadır.^şşi 
Murcie, üç sınıftır: 

(1) Onlardan biri, imân konusunda ircâ'yı (geciktirme) kabul etmiş ve kader 
meselesinde, Gaylân, Ebû Şimr, Muhammed b. Şebîb el-Basrî gibi, Kaderiyye- 
Mu'tezile mezheplerinin görüşlerini benimsemişlerdir. Bunlar, iki yönden 
laneti hak etmiş olan Kaderiyye ve Murcie'nin lanetlenmesi hakkında vârid 
olan haberin şümulüne girenlerdir. 

(2) Onlardan bir sınıf, Cehm b. Safvân'm gittiği yolu tutarak imânda ircâyı, 
amellerde de cebr'i (zorlama) kabul etmiştir. Bu yüzden onlar, Cehmiyye'ye 
mensupturlar. 

(3) Onlardan üçüncü sınıf, Cebriyye ve Kaderiyye'nin dışındadır ve kendi 
aralarında da beş fırkaya ayrılmışlardır: 

(1) Yûnusiyye, 

(2) Gassâniyye, 

(3) Sevbâniyye, 

(4) Tûmeniyye, 

(5) Merîsiyye. Bunlara Murcie denmiştir; çünkü onlar, ameli imândan sonraya 
koymuşlardır ve irca da, burada, te'hîr (geciktirme) anlammadır. Bir şeyi 
geciktirdiğim zaman [Ben onu geciktirdim (te'hir ettim-Ahhartuhu)], "Ben onu 
te'hîr ettim" (Erceytuhu Erce'tuhu) denir.Allah'm salât ve selâmı ona olsun 
Nebî'nin şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur: 

"Mureie'ye yetmiş peygamberin diliyle lanet olsun. "Murcie kimdir, ey Allah'ın 
Resulü?" diye soruldu. Buyurdu ki: 

"Onlar, ima sözdür, diyenlerdir" (2'. Yani onlar, iman yalnızca ikrardan 
ibarettir, başka bir şey değil idiasmda bulunanlardır. Murcie'nin adlarını 
verdiğimiz beş fırkasından her biri, diğerini yanlışa düşmekle ve diğer fırkalar 
da ( sapıklıkla suçlarlar. İnşaallah onları, teferruatı ile anlatacağız. Üâ>] 

1) Yûnusiyye 

el-Yûnusiyye hakkında: 14M 

Bunlar, Yûnus b. Avn'a uyanlardır, kalbde ve dilde olduğunu ve imânın kalben 
Yüce Allah'ı bilmek O'nu sevmek ve O'na boyun eğmekten ve O'nun Birliğini, 
hiçbir şeyin O'na benzemediğini dil ile ikrardan ibaret bulunduğunu ve bunun, 
selam olanlara olsun resullerin delillerine dayanmadığını; eğer bunlar onların 
delillerine dayanırsa, onları tasdik etmenin lâzım geldiğini ve onlardan gelen 

147 



bilginin, imamın tamamını teşkil ettiğini; ama onlardan gelen tafsilâtlı ne imân, 
ne de imânın bir kısmı olduğunu iddia etmiştir. Bunlar, bölümlerinden 
herbirinin, ne imân, ne de imânın bir kısmı olduğunu ancak tamamının imânı 
teşkil ettiğini ileri sürmüşlerdir. I^şşı 

2) Ğassâniyye 

Onlardan el-Gassâniyye hakkında: IâŞ21 

Bunlar, imânın ikrar veya Yüce Allah'a muhabbet, O'nu ululamak ve O'na karşı 
kibirlenmeyi terketmek olduğunu iddia eden Gassân el-Murciî'ye uyanlardır. 
O, imânın artacağını ve fakat eksilmeyeceğini söylemiştir. İmânın her bir 
bölümünün, imânın bir kısmını teşkil ettiğini söylemekle Yûnusiyye'den 
ayrılmıştır. Gassân, kitabında, imân hakkındaki görüşünün, Ebû Hanîfe'nin 
görüşüyle aynı olduğunu ileri sürmüştür. Fakat bu, onun bakımından büyük 
bir yanlışlıktır; çünkü Ebû Hanîfe bu konuda şöyle söylemiştir. Ö£Q1 "Muhakkak 
ki, imân, Yüce Allah'ı, resullerini, Yüce Allah'tan ve bir ayırıma gitmeksizin 
resullerinin hepsinden gelen şeyleri bilmek (marifet) ve ikrar etmektir. İmân, 
ne artar, ne eksilir ve ne de insanlar imânda bir şeyi diğerine üstün 
tutabilirler." Halbuki Gassân, imânın artacağını; ama eksilmeyeceğini 
söylemişti. 1^611 

3) Tûmeniyye 

Onlardan et-Tûmeniyye hakkında" J^l Bunlar, Ebû Muâz et-Tûmenî'ye 

uyanlardır. O şu iddiada bulunmuştur: "İmân, (insanı) küfürden koruyan 

şeydir ve hasletlerin ismidir. Bunları terkeden veya bunlardan bir hasleti 

îrkeden küfre düşmüştür. Bu hasletlerin tamamı imândır. Bu hasletlerden, ne 

biri imândır, ne de denebilir." 

O demiştir ki: 

"Farzlardan herhangi birinin terki halinde, Ümmet bunun Küfründe 

birleşmemiş ise, bu, imânın esaslarından (şer 1 ) biridir; fakat imân değildir." 

İddiasına göre, imân olmayan farzlardan birini terkeden kişiye, "Dinin 

mirlerini çiğnemiştir" denir; fakat ona, bu farzı inat olsun diye terketmedigı 

takdirde, "Kayıtsız şartsız fâsıktır" denemez. 

Ayrıca o şu iddiada bulunmuştur: 

"Bir peygambere tokat atan veya onu öldüren kâfir olur. Onun bu küfre girişi, 

tokat atışından ve öldürüş dolayı değil, ona olan düşmanlığı ve nefreti ve onun 

doğruluğunu hafife alışından dolayıdır," 

14631 



148 



4) Sevbâniyye 

Onlardan es-Sevbâniyye hakkında ö^fi Bunlar, Ebû Sevbân el-Murcii'ye 
uyanlardır. O şu iddiada bulunmuştur: "İmân, Allah'ı, resullerini ve 
getirmenin aklen vâcib olduğu her şeyi bilmek ve ikrar etmektir. İşlenmesi 
aklen caiz olan bir şeyi bilmek, imândan değildir." 

Bunlar, birşeyi şerîatin vâcib kılışından önce aklen vâcib kılmakla Yûnusiyye 
ve Gassâniyye'den ayrılmışlardır. J^l 

5) Merîsiyye 

Onlardan el-Merîsiyye hakkında 1466i Bunlar, Bişr el-Merîsî (218/ 833) 'ye 
uyanlardır. Bağdad Murciesidirler. Bişr, fıkıhta, Kâdî Ebû Yûsuf un görüşünü 
benimsemişti. Ancak Kur'an'm yaratıldığını söylediği zaman, Ebû Yûsuf ondan 
uzaklaştı ve Sıfatiyye de bu konuda onu sapıklıkla suçladı. Yüce Allah'ın kulun 
yaptığı işlerin yaratıcısı olduğu ve istitâatm (yapabilme gücü) fiil ile birlikte 
bulunduğu hususunda Sıfatiyye ile uyuşunca, bu defa Mu'tezile onu küfürle 
suçladı. Böylece o, hem Sıfatiyye, hem de Mu'tezile'den kovulmuş oldu. 
İmân konusunda, Îbnür-Râvendî'nin, "Küfür, inatla kabul etmemek ve 
inkârdır" deyişi gibi, o da imânın topluca kalb ve lisanla tasdik olduğunu 
söylüyordu. Bunların her ikisi de puta secde etmenin küfür olmadığını ve fakat 
bu hareketin küfre delâlet ettiğini iddia etmişlerdi. 

İşte bu beş fırka, cebr ve kader'den uzak olan Murcie'yi teşkil ederler. Fakat 
Ebû Şimr 1MZ1 İbnu Şebîb, M Ğaylân 14621 ve Salih Kubbe M gibi Kaderci 
Murcie'ye gelince., bunlar, imân konusunda ihtilâfa düşmüşlerdir. 
Ebû Şimr der ki: 

"İmân, Yüce Allah'ı ve namaz, zekât, oruç, hac, ölü eti, kan, domuz eti, haram 
olan kişilerle cinsî münasebet ve benzerleri gibi, Ümmetin üzerinde birleştiği 
O'ndan gelen şeyleri ve imânın adaleti ve Allah'ın Birliği (Tevhidi) hakkında 
aklen bilinen şeyleri tanımak ve ikrar etmek O'ndan her türlü benzetmeyi 
(teşbih) uzak kılmaktır." O, burada "Aklen" sözüyle kader hakkındaki 
görüşünü; "Birliği" sözüyle de Allah'ı ezeli sıfatlarından nefyedişini demek 
istemiştir. 

O der ki: "Bütün bunlar imândır. Bu konuda şüphe eden kâfirdir. Şüphe den 
şüphe eden de kâfirdir. Ve bu sonsuza kadar böylece sürer bu bilginin 
(marifet), ikrar ile bir arada bulunmadıkça imânı teşkil etmeyeceğini de iddia 
etmiştir. 

Ebû Şimr, bu bid'atine rağmen, kader konusunda kendisiyle uyuşanlardan 
dînin emirlerini çiğnemiş birinin, mutlak fâsık olduğunu söylemez ve fakat 
onun, "Şu meselede fâsık" olduğunu ifade ederdi. 

149 



Sünnet ve Cemâat Ehli'ne göre bu fırka, Murcie fırkaları arasında en çok küfre 

girenidir; çünkü bu fırka, kader ve irca' gibi iki sapıklığı birleştirmektedir Ebû 

Şimr'in işaret ettiği adalet, hakikî bir şirktir; çünkü o bununla, Yüce Allah'tan 

başka iki büyük yaratıcıyı var kılmak istemiştir. Yine onun işaret ettiği Allah'ın 

Birliği de sıfatların inkârı (ta'til)'dir; çünkü o bununla da Yüce Allah'ın ilmini, 

kudretini, rü'yetini (görülmesi) ve öteki ezelî sıfatlarını kaldırmak istemiştir. 

Onun, muhaliflerinin kâfir ve onların küfründen şüphe edenlerin de kâfir 

oldukları şeklindeki görüşü ise, Sünnet Ehli'nin onun hakkında söylediği, "O 

bir kâfirdir; onun küfründen şüphe eden de kâfirdir" şeklindeki görüşüyle tam 

bir karşılık teşkil etmektedir. 

Kaderci olan Gaylân, kader ve ircâ'yı bir araya topluyor ve diyordu ki: 

"İmân, Yüce Allah'ın ikinci bilgisi (el-ma'rifetu's-Saniye), muhabbet, boyun 

eğme ve Allah'ın salât ve selâmı ona olsun Resûl'ün O'ndan getirdiklerini ve 

Yüce Allah'tan gelenleri ikrar etmektir." 

İddiasına göre, ilk bilgi (el-ma'rifetu'1-ülâ), ıztırârîdir ve imân değildir. 

Zurkân'm lâZll "Makalât"mda, Gaylân' dan rivayet ettiğine göre, imân, dille 

ikrardır ve Yüce Allah'ı bilmek, zarurîdir, Yüce Allah'ın bir fiilidir; bu yüzden 

imândan değildir. 

Gaylanın iddiasına göre, imân, ne artar, ne eksilir ve ne de halk, imânda birşeyi 

diğerinden üstün tutabilir. 

Muhammed b. Şebîb de şu iddiada bulunmuştur: 

"İmân, Allah'ı ikrar, resullerini ve namaz, zekât, oruç hac gibi, Müslümanların 

üzerinde birleştik Allah'ın katından gelen şeylerin tamamı ile hakkında ayrılığa 

düşmedikleri herşeyi bilmektir." Ayrıca o demiştir ki: "İmân, kısımlara, abilir 

ve insanlar, imânda bir kısmı diğerinden üstün tutabilirler, imânın bir cüz'ü 

olur; bunu terkeden, imânın bir cüz'ünü terketmekle küfre girmiş olur; onun 

hepsine tutunmadıkça da bir mü'min olamaz." 

es-Sâlihî'nin iddiasına göre imân, yalnızca Yüce Allah'ı bilmek; küfür de 

yalnızca O'nu tanımamaktan ibarettir.J^l "Yüce Allah, üçün üçüncüsü diyen 

birinin sözü, küfr değildir; fakat bu söz de ancak bir kâfir tarafından 

söylenebilir. Resulleri bilerek inkâr eden mü'min olamaz. Onun mü'min mayısı, 

bu işi imkânsız (muhal) oluşundan dolayı değil, Hz. Peygamber "Bana 

inanmayan, Yüce Allah'a da inanmamaktadır" buyurusundan 

dolayıdır. 

İddiasına göre namaz, zekât, oruç ve hac itaattir, Yüce Allah'a ibadet değildir. 

O'na imândan başka ibâdet yoktur; bu da O'nu bilmektir. Ona göre imân, bir 

tek haslettir, ne artar, ne eksilir. Aynı şekilde küfr de bir tek 

haslettir. 

İşte bunlar, Murcie'nin imân hakkındaki görüşleridir. Amelleri imândan 

sonraya geciktirdikleri için, "Murcie" (Te'hîr edenler) adıyla anılmışlardır. IâZ31 



150 



5. NECCARIYYE 

Beşinci bölüm, en-Neccâriyye fırkalarının görüşlerinin anlatılması hak- 
kmdadır.IâZil 

Bunlar, el-Huseyn b. Muhammed en-Neccâr'a ÖZa uyanlardır. Bir çok esaslarda 

Ashabımızla (Eş'arîler) uyuşmuşlardır. Birçok esaslarda da Kaderiyye'ye 

katılmışlardır. Kendilerine mahsus birtakım esaslarda da kendi başlarına 

kalmışlardır. 

Ashabımıza uyarak bizimle bir oldukları görüşleri, Yüce Allah'ın kulların 

yaptıkları şeyleri yaratması, istitâatm (yapabilme gücü) fiil ile birlikte olması ve 

Yüce Allah istemedikçe, âlemde hiçbir şeyin yaratılmamasıdır. Onlar, vaîd 

(cezalandırma) ve büyük günah işleyenlerin bağışlanmasının cevazı 

konularında ve Allah'ın neyi yapmasının adaletli (ta' dil), neyi işlemesinin de 

zulüm (tecvîr) olduğu hususlarının pek çoğunda da bizimle uyuşmuşlardır. 

Kaderiyye'ye katıldıkları husus ise, Yüce Allah'ın ilmini, kudretini, hayatını ve 

öteki ezelî sıfatlarını nefyetmeleri; O'nun gözlerle görülmesini imkânsız 

kılmaları ve Yüce Allah'ın kelâmının sonradan olduğu (hudûs) hakkındaki 

görüşleridir. Ashabımızla uyuştukları meselelerden dolayı, Kaderiyye onları 

tekfir etmiş; Ashabımız da onları, Kaderiyye ile uyuştukları konularda küfürle 

suçlamışlardır. 

Neccâriyye'yi imân konusunda birleştiren onların şu görüşleridir: 

"İmân, Yüce Allah'ı, resullerini, Müslümanların üzerinde birleştikleri farzlarını 

bilmek, Allah'a boyun eğmek ve dil ile ikrar etmektir. Bunlarla ilgili deliller 

kendisine ulaştıktan sonra, bu hususlardan birini bilmeyen veya bildiği halde 

tasdik etmeyen kişi, küfre girmiştir." 

Ayrıca şöyle söylemişlerdir: 

"İmânın hasletlerinden her biri tâattır (boyun eğme), imân değildir; bunların 

toplamı imândır; ötekilerden ayrılmış bir tek haslet, ne imân, ne de tâattır." 

Yine dediler ki: 

"İmân artar; ama eksilmez." 

en-Neccâr'm iddiasına göre cisim, birleşmiş arazlardan yapılmıştır. Cismin 

kendilerinden ayrılamadığı bu arazlar, renk, tad, koku ve cismin dinden ve 

zıddmdan uzak kalamıyacağı öteki arazlar gibi arazlardır kendinden ve 

zıddmdan uzak kalabileceği ilim, cehil (bilgisizlik) ve bu ikisinin benzeri 

arazlardan bir şey, cismin bir parçası değildir. 

Ayrıca o şu iddiada bulunmuştur: 

"Yüce Allah'ın kelâmı, okunduğu zaman araz, yazıldığı zaman cisimdir. Eğer 

Allah'ın kelâmı kan ile yazılmış olsaydı, kelâmın harflerine ayrılmış olan bu 

kan, Yüce Allah'ın kelâmı olurdu. Gerçi o, akan bir kan durumunda iken kelâm 

olmazdı". M 



151 



İşte bunlar, Neccâriyye'nin esas görüşleridir. Bundan sonra, kendi aralarında 
Kur'an'm yaratılmasını açıklama ve muhaliflerinin görüşlerine hüküm verme 
konularında, her biri ötekini küfürle suçlayan "birçok" lâZZl fırkaya ayrıldılar. 
Bunlar arasında meşhur olanları, (1) Burğûsiyye, (2) Za'ferâniyye, 
(3)Mustedrike (Tamamlıyanlar)'dır, ki bunlar Za'ferâniyye'den çıkmıştır. IâZ§l 

1) Burğûsiyye 

Onlardan el-Burğûsiyye hakkında IâZ2L Bunlar, Burğûs (pire) lâkablı 
Muhammed b. İsa'ya uyanlardır. Görüşlerinin pek çoğunda en-Neccâr'a 
uymuştur. Fakat iş yapan kimseye (muktesib), fail (iş yapan) denmesi 
konusunda ona muhalefet etti ve bundan kaçındı. Oysa en-Neccâr, bunu 
kayıtsız şartsız kabul etmiş. Ayrıca o, doğan şeyler (mutevellidât) konusunda 
da ona karşı çıktı ve şunu ileri sürdü: 

"Bunlar, Yüce Allah'ın tabiat icâbı fiilleridir. Şu anlamda ki, Yüce Allah, taşı, 
düştüğü zaman yuvarlanacak bir yaratılışla yaratmıştır. Canlıyı da dövüldüğü 
zaman acı duyacak bir tabiatla yaratmıştır." en-Neccâr ise, doğan şeyler 
(mutevellidât) konusunda, Ashabımızın bu hususta, "Onlar, Yüce Allah'ın 
ihtiyarı ile olan fiillerdir, cismin tabiatından gelen ve doğurucu sebep 
(muvellid) dedikleri şeyler değildir" şeklindeki görüşüne benzer şeyler 
söylemiştir. I^M 

2) Za'ferâniyye 

Onlardan ez-Za'ferâniyye hakkında Ö811 Bunlar, Rey' de yaşamış olan ez- 

Za'ferânî'ye uyanlardır. O, sözlerin sonunda başta söylediklerine zıt düşer 

şeyler söylüyodur. Diyordu ki: 

"Yüce Allah'ın kelâmı, O'nun gayrıdır. Yüce şeyler olan her şey, yaratılmıştır." 

Buna rağmen sonra, "Köpek, kelâmının yaratılmış olduğunu söyleyen 

kimseden daha hayırlıdır" diyordu. 

Bazı tarihçiler, bu ez-Za'ferânî'nin kendini her yerde meşhur etmek iste 

anlatmışlardır. Bu sebepten o, Mekke'ye giderek, hac mevsiminde 'de kendine 

sövüp lanet edecek ve böylece adını uzaklardan gemli arasında tanıtacak bir 

adam tutmuştu. Rey'de kendisine uyanların aklığı o dereceyi bulmuştu ki, 

onlardan bir topluluk, ez-Za'ferânî'ye kuru üzüm yemiyorlar; çünkü onun 

bunu sevdiğini ileri sürerek, 

"Biz onun sevdiği şeyi yemeyiz" diyorlardı. J^§21 

3) Mustedrike 



152 



Onlardan el-Mustedrike hakkmda ^§31 Bunlar, Neccâriyye'den, kendilerinin 
kendilerinden öncekilere gizli olan şeyleri tamamlayıp açığa çıkaranlar 
olduklarını ileri süren bir topluluktur. Onlara göre kendilerinden öncekiler, 
Kur'an'm yaratılmış olduğunu görüşünü kesin bir şekilde söylemekten ka- 
çınmışlardır. Mustedrike ise, onun yaratılmış olduğunu iddia etmiş; fakat sonra 
bu hususta, kendi aralarında iki fırkaya ayrılmışlardır. 

a) Bir fırka, Allah'ın salât ve selâmı ona olsun Nebî'nin kesinlikle, "Doğrusu 
Allah'ın kelâmı, bu harflerin tertibi üzere yaratılmıştı" dediğini ve fakat onun 
bu sözüyle, bu meseleye harflerinin tertibi bakımından inandığım; selâm olsun 
Nebî'nin bu harflerin tertibine dayalı olarak bu sözü söylediğine inanmayan 
kimsenin kâfir olduğunu ileri sürmüştür. 

b) Onlardan ikinci fırka da şöyle söylemiştir: 

"Selâm olsun Nebi, 'Doğrusu Allah'ın kelâmı bu harflerin tertibi üzere 

yaratılmıştır' dememiştir. Onun, bu sözlerle Allah'ın kelâmının yaratılmış 

olduğunu söylediğini iddia eden kimse, kâfirdir." 

Bu Mustedrike 'nin, Rey' de, muhaliflerinin görüşlerinin tamamının yalan 

olduğunu; Öyle ki, onlardan birinin güneş hakkında, "Şüphesiz bu güneştir" 

demiş olsa bile, bu hususta da yalan söylemiş olacağını iddia eden mensupları 

vardır. 

Abdulkaahir der ki: 

Ben, bunlardan biriyle Rey' de karşılıklı tartıştım. Dedim ki: 

"Sana söyleyeceğim şu sözüme cevap ver: 

Sen akıllı, zina yoluyla değil, helâl nikâhtan doğmuş bir insansın. Bu hususta 

doğru söylüyormuyum?" Dedi ki: 

"Bu sözlerinle sen, yalan söylüyorsun." Bunun üzerine 

"Öyle ise bu cevabınla sen, doğru söylüyorsun" dedim. Böylece o, utançtan 

susup kaldı. Bu meseleden dolayı Allah'a hamd olsun! lâiâl 

6. CEHMİYYE, BEKRİYYE, DIRÂRİYYE 

Bu kısmın (Üçüncü Kısım) bölümlerinden altıncısı, Cehmiyye, Bekriyye ve 
Dırâriyye'nin anlatılması ve tuttukları yolun açıklanması hakkındadır. 1^1 

Cehmiyye 

Celim b. Safvân'a I^şâL uyanlar, amellerde cebr (zorlama) ve ıztırâr (mecburiyet) 
olduğunu söylemiş ve istitâatı (yapabilme gücü) bütünüyle inkâr etmişlerdir. 
O, cennet ve cehennemin son bulacağını ve yok olacağını iddia etmiştir. Ayrıca 
o, imânın yalnızca Yüce Allah'ı bilmek; küfrün de yalnızca Onu bilmemek 
olduğunu ileri sürmüştür. O demiştir ki: 



153 



"Yüce Allah dışında, hiç kimsenin, ne fiili, ne de ameli vardır. Ameller, 
yaratılmışlara ancak mecaz yoluyla nisbet edilebilir. Nitekim, bizzat kendileri 
yapmadığı veya vasıflandırıldıkları şeyi yapabilmeye güçleri yetmediği halde, 
'Güneş battı 1 ve 'Değirmen döndü' denir." Ayrıca o, Yüce Allah'ın ilminin hadis 
olduğunu iddia etmiştir. Yüce Allah'ı bir "şey" veya Hayy (Hayat sahibi) veya 
Alim (Bilici) veya Murîd (irâde eden) olarak vasıflandırmaktan kaçınmış ve, 
"Ben Allah'ı, şey, mevcûd, hayy, âlim, murîd ve bunlara benzer vasıflar gibi, 
O'ndan başkasına da verilebilecek sıfatlarla vasıflandırmam" demiştir. Bununla 
birlikte o, Allah'ı, Kaadir, Mûcid (Var eden), Fail (Yapan), Hâhk (Yaratan), 
Muhyî (Hayat veren) ve Mumît (Öldüren) olarak vasıflandırmıştır; çünkü bu 
vasıflar, sâdece O'na mahsustur. Kaderiyye'nin ileri sürdüğü gibi, Yüce 
Allah'ın kelâmının hadis olduğunu söylemiş; ama Yüce Allah'ı bu kelamı 
söyleyen olarak adlandırmamıştır. 

Ashabımız onu, bütün sapıklıkları için küfürle suçlamış; 
Kaderiyye de, Allah'ın kulların amellerinin yaratıcısı olduğu şeklindeki 
görüşünden dolayı tekfir etmiştir. Böylece Ümmetin muhtelif sınıfları, onun 
tekfiri hususunda ittifak etmişlerdir. 

Cehm, anlattığımız bu sapıklıkları yanında, silah taşır ve sultana karşı 
savaşırdı. Nitekim Sureye b. el-Hâris lâizı \ e birlikte Nasr b. Seyyâr'a karşı 
klanmış ve Selm b. Ahvaz el-Mâzinî, onu, Mervân oğullarının sonlarına 
öldürmüştür. lâüi Onun taraftarları şu lâüL anda Nihâvend'dedirler. Zamanıızda 
İsmail b. İbrahim b. Kebûs eş-Şîrâzî ed-Deylî üstlerine yürümüş ve onları 
Şeyhimiz Ebû'l-Hasan el-Eş'arî'nin mezhebine çağırmıştır. Bunun zerine 
onlardan bir kısmı, bu çağrıya uymuş ve Sünnet Ehli ile içice olmuşlardır. Bu 
sonuçtan dolayı Allah'a hamd olsun! Ö201 

Bekriyye 

Bekriyye'ye 0211 gelince.. Bekr b. Uht-i Abdilvânid b. Zeyd'e uyanlardır. O, 

insanın içinde ruhun bulunduğu cesedde başka bir ruh olduğu iddiasında en- 

Nazzâm'la uyuşmuş; doğan şeylerin (tevellüd) inkârı ve Yüce Allah'ın dövme 

sırasında acıyı ortaya çıkaran (muhteri 1 ) olduğu konularında Ashabımıza 

katılmış ve Ashabımızın cevaz verdiği şekilde, acı ortaya çıkmaksızın dövme 

ve kesmenin olabileceğini caiz görmüştür. 

Ama o, Ümmet'in kendisini küfürle suçladığı sapıklıklarında tek başına 

kalmıştır. 

Bunlardan biri, onun şu görüşüdür: 

"Yüce Allah, kıyamette yarattıklarının suretinde görülecek ve kullarına bu şekil 

içinde hitap edecektir". 

(Sapıklıklarından) biri de, Ehl-i Kıble'nin (Müslümanlar) işlediği büyük 

günahlar hakkındaki şu görüşüdür: "Şüphe yok ki bu fiiller nifaktır ve büyük 

154 



günah işleyen münafıktır; namaz kılan Müslümanlardan olsa bile şeyana 
ibadet etmektedir." Ayrıca o, (büyük günah işleyen Müslümanm) bir münafık 
oluşu yanında, Yüce Allah'a karşı bilerek yalan söylediğini ve bu sebebpten 
cehennemin en aşağısında temelli kalacağım; ama bununla birlikte bir 
"müslim-mü'min" olduğunu iddia etmiştir. Sonra bu sapıklıkla ilgili "ruşünü 
daha da şûmullendirmiş ve Ali, Talha ve ez-Zubeyr hakkında demiştir ki: 
"Onların günahları küfürdür, şirktir. Ancak bir hadîste, 'Yüce Allah Bedr'de 
savaşanlara baktı ve: Ne yaparsanız yapınız, sîzleri bağışladım buyurdu" ^221 
şeklindeki bir rivayet yüzünden bu günahlarından dolayı bağışlanmışlardır. 
O, sapıklıklarından biriyle de bütün akıllı kişilere karşı çıkmış ve beşikteki 
çocukların, kesilseler veya yakılsalar bile acı duymadıklarını iddia onların 
dövme, kesme ve yakma sırasında ağlamaları ve bağırma rağmen, haz 
duymalarını mümkün görmüştür. 

(Sapıklıklarından) Biri de fıkha, soğan ve sarımsak yemeyi yasaklama 
hususunu sokmuş ve karında gaz gürültüsü olduğu zaman abdest alma gerekli 
görmüş olmasıdır. Fıkıh'ta, Ehlu'l-Ehvânm hilâfına olan şeylerin Ehl-i Sünnet 
katında bir değeri yoktur. 1^31 

Dırâriyye 

ed-Dırâriyye'ye ^£ gelince., onlar, Dırâr b. 'Amr'a J^M uyanlardır. Dırâr, kul- 
ların fiillerinin Yüce Allah tarafından yaratıldığı ve kullar tarafından iktisâb 
edildiği (kazanıldığı) ve doğan şeyler (tevellüd) görüşünün ibtâli konularında 
Ashabımızla uyuşmuş; istitâat'in (yapabilme gücü), fiilden önce olduğu 
hakkında da Mu'tezile'ye katılmıştır. Şu görüşüyle de onlardan ileri gitmiştir: 
"İstitâat, fiilden öncedir, fiil ile beraberdir, fiilden sonradır ve iş yapabilme 
gücüne sâhib olan birinin (el-mustati 1 ) bir parçasıdır." Cismin, renk, tad, koku 
ve cismin kendilerinden uzak kalamıyacağı bunlara benzer arazlardan 
mürekkeb arazlar olduğu yolundaki iddiasında da en-Neccâr'a katılmıştır. 
Beğenilmeyen birçok şeylerde de, tek başına kalmıştır. 
Onlardan biri şu görüşüdür: 

"Yüce Allah, kıyamette, mü'minlerin kendisiyle Tanrı'nm mâhiyetini 
görecekleri altıncı bir hisle görülecektir." Demiştir ki: 0261 

"Yüce Allah'ın mâhiyeti, Kendisinden başkasının bilemiyeceği, mü'minlerin de 
altıncı hisle görebilecekleri şeydir." Bu görüşünde onu, Hafs el-Ferdi takip 
etmiştir. 

O, İbn Mesud lâizi ve Ubeyy b. Ka'b'm lâM kıraatlerini inkâr etmiş ve buna, Yüce 
Allah'ın bu iki kişiye vahyetini delil göstermiştir. Sahabeden olan bu iki 
imamın, mushaflarmdan dolayı sapıklıklarını söylemiştir. 
(Beğenilmeyen görüşlerinden) Biri de onun, bütün Müslüman topluluğundan 
şüpheye düşmesidir. Bu konuda demiştir ki: 

155 



"Bilmiyorum; belki de herkesin bütün sırları şirk ve küfürdür." 

Bunlardan biri de şudur: 

"Yüce Allah Alim'dir, Hayy'dır" sözümüzün anlamı O'nun cahil ve ölü olması 

demektir. O, manasını ispat etmeksizin veya bu vasıflara karşı çıkarak vasıf 

inkarından başka bir fayda gütmeksizin Yüca Allahm öteki vasıfları hakkında 

da aynı kıyaslamada bulunmuştur. 14221 

7. KERRÂMİYYE 

Bu kısmın (Üçüncü Kısım) bölümlerinden yedincisi, el-Kerrâmiyye'nin 
görüşlerinin anlatılması ve özelliklerinin açıklanmasıdır. Eööl 
Horasan'daki Kerrâmiyye üç sınıftır: 

1- Hakâikıyye, 

2- Tarâikıyye, 

3- İshâkıyye. 

Başka fırkalar onları küfürle suçlasalar da, bu üç fırka birbirini tekfir etmez. Bu 
sebepten onları, bir tek fırka olarak saydık. 

Reisleri Muhammed b. Kerrâm J50H adıyla bilinirdi. İbn Kerrâm, Sicistan'dan 
Garcistan'a ^Q2i sürülmüştü. Kendi zamanında taraftarları, Şûremeyn ve 
Afşin'in aklı az kişileri idi. Muhammed b. Tâhir b. Abdillah b. Tâhir'in valiliği 
sırasında Nişâpûr'a geldi. Orada, Nişâpûr'un köylerinden câhil ve ezilmiş 
küçük bir topluluk, onun bid'atlerine uydu. 

Bugün, ona uyanların sapıklıkları öylesine çeşitlidir ki, onları dörtlerle 
yedilerle sayıp bitiremeyiz; ancak binlerin ötesinde binlere kadar gitmemiz 
gerekir. Onun için biz bunların meşhurlarını tiksinti ile anlatacağız. 
Bunlardan biri şudur: 

İbn Kerrâm, kendine uyanları, mabudunu tecsim etmeye çağırdı. İddiasına 
göre, mabudunun bir cismi, sınırı, altında bir sonu ve bir yönü vardır, ki 
buradan arşı ile karşılaşır. Bu ise, Seneviyye (Dualist)'nin görüşüne 
benzemektedir; çünkü onların "Nur" dedikleri mâbûdlan, "Zulmet"le 
karşılaştığı yönde son bulur. Fakat o, beş yönde sınırlı değildir. İbn Kerrâm, 
bazı kitaplarında, mabudunu, Hıristiyanların Yüce Allanın cevher olduğunu 
iddia edişleri gibi, cevher olarak vasıflandırmıştır. Şöyle ki Azâbi'1-Kabr" 
(Kabir Azabı Kitabı) olarak bilinen kitabının övle der: 
"Muhakkak ki Yüce Allah, Zât'm birliği ve Cevher'in birliği ona uyanlar, 
(haberin) yayılması ile rezil olmaktan korktukları halkın yanında, Yüce Allah'a 
cevher denmesine izin o vermezler. Ancak O'nun "cisim" adını vermeleri 
"cevher" adını vermelerinden daha O'nun "cisim" olduğunu söylemelerine 
rağmen, "cevher" demekten alan Râfızîlerden Şeytan et-Tâk'm, Tanrı'nm insan 
suretinde olduğunu sövlemesine rağmen, O'na "cisim" demekten kaçınması 
gibidir. Seçilen kötü olduğunda herhangi bir kıyasa gitmek faydasızdır. 

156 



İbni Kerrâm, kitabında, Yüce Allah'ın arşına dokunduğunu ve arşın, O'nun 
mekânı olduğunu yazmıştır. Fakat dostları, arş hakkında "dokunma temas 
etme" sözü yerine "karşılaşma" (mulâkât) sözünü kullanmış ve demişlerdir ki: 
"Onunla arş arasında, arş aşağıya doğru inmedikçe, bir cismin bulunması 
doğru olmaz." Bu ise, onların kullanmaktan kaçındıkları "dokunma" sözünün 
anlamıdır. 

Onun taraftarları, Allah'ın, " ...Rahman arşı kuşatmıştır" ^1 âyetinde anılan 
"kuşatma" (istiva) sözünün anlamında da ayrılığa düşmüşlerdir. 
Onlardan şu iddiada bulunanlar vardır: 

"Bütün arş, O'nun mekânıdır. Eğer O, arşın hizasında, Kendi arşına muvazi 
birçok arş daha yaratmış olsaydı, arşların hepsi de O'nun mekânı olurdu; 
çünkü O, onların hepsinden büyüktür". Bu görüş, onları, O'nun bugünkü 
arşının yalnızca genişliğinin bir parçası gibi olduğu sonucunu kabule mecbur 
kılar. 

Onlardan şöyle söyleyenler de vardır: 

"O, arşta dokunduğu yerde ne arşın dışına taşar, ne de arşta herhangi bir şey 
O'ndan daha fazladır." Bu da O'nun genişliğinin, arşın genişliği kadar olmasını 
zarurî kılar. Nişâpûr'da, Kerrâmiyye'den ibrahim b. Muhacir adıyla bilinen bir 
adam bu görüşü savunuyor ve bu görüş lehinde münazaralarda bulunuyordu. 
İbni Kerrâm ve ona uyanlar, mâbûdlarmm, yaratılmışlar (havadis) için birr yer 
(mahal) olduğunu ileri sürdüler. İddialarına göre, Mâbûd'un sözleri, radesi, 
görünen şeyleri idrakleri, işitilen şeyleri idrakleri, âlemin yüce yüzü 
ile karşılaşmaları, Mâbud'da hadis olan arazlardır ve O da Kendinde hadis bu 
şeylerin yeridir. Onlar, O'nun bir şeye "Ol" buyurmasına, mahlûk atılmış) için 
halk (yaratma), muhdes (sonradan olan) için ihdas (ortaya oyma) ve 
varlığından sonra yok olan için ilâm demişlerdir. O'nda hadis arazları, 
yaratılmış (mahlûk) veya işlenmiş (mefûl) veyahut da sonra olmuş (muhdes) 
şeklinde vasıflandırmaktan kaçınmışlardır. İddiada da bulunmuşlardır: 
Alemde, ancak Mâbûdlarmm zâtıfı-çok araz ortaya çıktıktan sonradır ki, araz 
ve cisim meydana gelebilir, azlardan biri onun bu hadisi ortaya çıkaracak 
iradesidir. Diğer bir araz da onun ortaya çıkacağını bildiği bir biçimde, bu 
hâdise " Ol" Bizzat bu söz, birçok harften oluşmaktadır. Bu sözün her biri 
Mâbûd içinde hadis olan bir arazdır. Bu sözün her bir harfi, Mâbûd hadis olan 
bir arazdır. Başka bir araz da Kendisinde hadis olan ve bu hadisi kendisiyle 
gördüğü rü'yet (görüş)'tir. Eğer bu rü'yet, Mâbud'da ortaya atmasaydı, bu 
hadisi göremezdi. Diğer bir araz da, eğer işitilen ise bu hâd işitmesidir. 
Onlar aynı şekilde, Mâbûdlarmda birçok araz meydana gelmedikçe bir arazın 
yok olmayacağını iddia etmişlerdir. Bu arazlardan biri, Mâbûd' Kendi yok 
olması için iradesidir. Diğer bir araz da yok olmasını istediği şeye "Yok ol" 
veya "Tüken" demesidir. Bizzat bu söz, birçok harften ibarettir Bu sözün her 



157 



bir harfi, Mâbûd'da hadis olan bir arazdır. Böylece İlâh'm zatında ortaya çıkan 
havadis, onlara göre, âlemin cisimleri ve arazlarından kat kat havadis olur. i^M 
Kerrâmiyye, iddialarına göre İlâh'm zâtında ortaya çıkan bu havadisin yok 
olmasının cevazı hakkında ihtilafa düştüler. Bir kısmı yok olmasını ('adem) caiz 
gördü; çoğunluğu da onların yok olmasını imkânsız buldular. Bununla birlikte 
her iki takım da İlâh'm zâtının, ezelden onlardan boş kalmışsa (halâ) dahî, 
gelecekte Kendi içindeki havadisten uzak kalamıyacağı hususunda birleşmiştir. 
Bu, "Heyûlâ, ezelde, arazlardan boş (hâli) bir cevherdi; sonra onda arazlar 
meydana geldi ve o, gelecekte onlardan hâli olmayacaktır" diyen Ashâbu'l- 
Heyulâ (Pylic)'nm görüşüne benzemektedir. 

Kerrâmiyye, âlemin cisimlerinde yokluğun ('adem) cevazı konusunda ayrılığa 
düşmüşlerdir. Onların büyük çoğunluğu bunu imkânsız görmüşlerdir. Böylece 
onlar, Dehriyye ve feylosoflardan, "Felek ve yıldızlar, fesâd ve yok olmaya 
mâruz kalmayacak olan beşinci bir tabiattır" iddiasında bulunanlara 
benzemişlerdir. 

İnsanlar, Basra Mutezilesinin, Yüce Allah, bütün cisimleri bir defada yok 
etmeye kaadirdir; fakat O, bunlardan bir kısmını tutarken diğer kısmını yok 
etmeye kaadir değildir" şeklindeki görüşlerine şaşıyorlardı. Oysa bu 
şaşkınlıkları, Kerrâmiyye 'den, "O, ne şekilde olursa olsun, bir cismi yok etmeye 
kaadir değildir" iddiasında bulunanların görüşleri karşısında silinip gitti! 
Bütün bunlardan daha acâibi, İbn Kerrâm'm Mabudunu ağırlığa sahip olarak 
vasıflandırmasıdır. Bunu, "'Azâbül-Kabr" adlı kitabında, Güçlü ve Ulu 
Allah'ın, " ...Gökler yanldiğı zaman." EQ5i mealindeki âyetini tefsir ederken şöylece 
belirtmiştir: 

"Gökler, kendi üzerlerindeki Rahmanın ağırlığından yarılır." 
İbn Kerrâm'm ve ona uyanların çoğu, ezelde fiillerin varlığının sine Yüce 
Allah'ın dilciler tarafından O'nun fiillerinden çıkarılan olarak vasıflandırılmış 
olduğunu iddia etmişlerdir. İddiaları atma rızk ve nimet bulunmaksızın, ezelî 
olarak vasıflandırılmış olduğunu iddia kendisinden bir yaratma, rızk ve nimet 
bulunmaksızın, ezelî olarak yaratıcı (Hâlık), rızk verici (Râzık) ve nîmet verici 
(Mun'im)'dir. Yine onlar, O'nun Kendisinde bulunan yaratıcılıkla yaratıcı, rızk 
vericilikle rızk (Hâlık), rızk verici (Râzık) ve nîmet veri Kendinde bulunan 
yaratıcılıkla yaratıcı, rızk vericilikle rızk veren olduğunu ileri sürmüş ve 
demişlerdir ki: 

"O'nun yaratıcılığı, yaratmadaki kudreti; rızk vericiliği, rızktaki kudretidir. 
Kudret kadîmdir. Oysa yaratma ve rızk ise, kudreti ile O'nda olan iki hadistir." 
Yine dediler ki: 

"Alemde yaratılmış olan şey, yaratma ile yaratılmış olur. Böylece O'nda hâlan 
bu rızkla, rızk verilmiş olan da rızka kavuşmuş olur." Bundan acâibi, onların 
"konuşan" (mutekellim) ile "söyleyen" (kaail) ve "kelâm" (konuşma-kelime) ile 
"söz" (kavi)) arasındaki ayırımlarıdır. Bu konuda dediler ki: 



158 



"Doğrusu Yüce Allah, ezelden beri Konuşan (Mutekellim) Söyleyen (Kaail) 
olmuştur." Sonra bu iki ismin anlamları arasında bir ayırıma gitmişler ve 
demişlerdir ki: 

"O, ezelden beri, söz söyleme kudreti olan, kelâm ile Konuşan 
(Mutekellim) 'dir. Yine O, ezelî olarak, söz ile değil, söz söyleme melekesi, 
(kaaliyyet) ile Söyleyen (Kaail)'dir. Söz söyleme melekesi, O'nun söze olan 
kudretidir. O'nun sözü, Kendinde hadis olan harflerden ibarettir." Onlara göre, 
Yüce Allah'ın sözü (Kavlullah), O'nda hadistir; O'nun kelâmı ise kadîmdir. 
Abdulkaahir der ki: 

Bu konuda onlardan biri ile tartıştım ve ona dedim ki: 

"Kelâm, söz üzerindeki kudrettir, iddiasında bulunduğunuza ve susan kimse, 
sizce, sustuğu zaman söz söylemeye kaadir olduğuna göre, bu görüşe dayalı 
olarak susan kimsenin konuşan olduğunu da kabul etmeniz gerekir." O, bunu 
kabul etmek zorunda kaldı. 

Kerrâmiyye'nin bu husustaki önemsiz görüşlerinden biri de şu sözleridir: 
"Biz diyoruz ki, Yüce Allah ezelden beri kayıtsız şartsız Yaratan'dır, Rızk 
verendir. Fakat biz, bir şeye nisbet ederek, yaratılmışlar için ezelden beri 
yaratan, rızk verilenler için Rızk Veren' dir, demiyoruz. Biz bu nisbeti, 
yaratılmışlar ve rızk verilenlerin varlığı halinde yapıyoruz." 
Aynı şekilde o, kitaplarından birinde, Mabudunun yerinden "he lilik" 
(haysûsiyyet) (!) şeklinde söz etmiştir. Bu biçimsiz ifadeler biçimsiz-çirkin 
mezhebine pek uygun düşmektedir. 

Sonra o, dostları ile birlikte, Yüce Allah'ın takdir ettikleri hakkında konuşmuş 
ve şu iddiada bulunmuştur: 

"O, ancak iradesi karşılaştığı şeylerle karşılaşması gibi, Kendi zâtında ortaya 
çıkan havadisler üzerine güç yetirebilir. Alemin cisimleri ve arazlarından 
yaratmışlara gelince., onlardan hiçbiri, Yüce Allah'ın takdir ettiği şeyler 
değildir. Yaratılmış olmalarına rağmen, Yüce Allah onların hiçbirine kaadir 
olmamıştır. O, âlemdeki her yaratılmışı, kudreti ile değil, ancak "ol" sözü ile ya 
ratmıştır." 

Bu bid'ati, daha önce, kimse işlememiştir; çünkü insanlar bunlardan önce, Yüce 
Allah'ın takdir ettiği şeyler (makdûrât) hakkında ihtilâfa düşme- 
mişlerdi. Sünnet ve Cemâat Ehli mezheplerine göre, her yaratılmış 
hudûsundan önce Yüce Allah'ın takdir ettiği bir şeydir ve O, bütün sonradan 
olanları (havadis), kudreti ile ortaya çıkaran (Muhdis)'dır. Muammer, bütün 
cisimlerin, O yaratmadan önce, O'nun takdir ettiği şeyler olduğunu; fakat 
O'nun, arazları ne yarattığını, ne de takdir ettiğini iddia etmiştir. Mu'tezile'nin 
çoğunluğu şöyle demiştir: "Cisimler, renkler, tadlar, kokular ve diğer araz 
nevileri, Yüce Allah'ın takdir ettiği şeylerdir." Ancak onlar, O'nu, Kendinden 
başka takdir edilenler üzerine bir kudretle vasıflandırmaktan kaçınmışlardır. 
Cehmiyye ise şöyle söylemiştir: 

159 



"Bütün sonradan olanlar (havadis), Yüce Allah'ın takdir ettiği şeylerdir. Ondan 
başka kaadir ve fail yoktur." Böylece, Kerrâmiyye'den önce hiç kimse, Tanrı'nın 
kudretni, iddialarına göre, Zâtında ortaya çıkan havadisle smırlandırmamıştı. 
Allah, onların bu sözlerinden Yüce ve Münezzeh'tir!. 
Sonra onlar, Allah'ın adaleti (ta' dil) ve adaletsizliği (tecvîr) konusunda da 
acâiplikler içinde söz etmişlerdir. 
Bunlardan biri şu görüşleridir: 

Yüce Allah'ın yarattığı ilk şeyin, mutla ka, kendine değer verilmesinin doğru 
olacağı (akıl ile donatılmış) yasayan bir cisim olması gereklidir. İddia 
ettiklerine göre O, işe cansız şeylerin (cemâdât) yaratılması ile başlamış 
olsaydı, Hakim olmazdı. Onlar bid'atleriyle, "Yaratılmışlar içinde, mutlaka akıl 
ile donatılmışlar bulunmaktadır; fakat ilk yaratılanın akıl ile donatılmış olması 
zarurî değildir" diyen Kaderiyye'den de öteye gitmişlerdir. Onlar bu 
bid'atleriyle, Allanın yarattığı ilk şeyin "Levh" ve "Kalem" olduğu; sonra 
O'nun Kalem üzerine çekerek Kıyamet Günü'ne kadar olacak her şeyi yazdığı 
şeklin sahih hadîsi reddetmiş oldular. Ve dediler ki: 

"Eğer Yüce Allah, yaratan, onlardan birinin Kendine inanmayacağını bildiği 
halde yaratmış yaratışı abes olurdu. Onların hepsini, onlardan bir kısmının 
bilerek yaratması, O'nun ancak bir iyiliği olmuştur." 
Sünnet ise şöyle demiştir: 

"Eğer O, mü'minler olmaksızın kâfirleri kafirler olmaksızın müminleri 
yaratmış olsaydı, caiz olurdu ve bu, O'nun hikmetine tecâvüz olmazdı." 
Kerramiyye şu iddiada bulunmuştur: 

"Bir kimsenin imân edeceği zamandan önce hayatının sona erdirilmesinde, 
başkası için bir kurtuluş bulunmdıkça buluğ çağma kadar yaşatsaydı imân 
edeceğini bildiği bir çocuğun hayatının allması ve belli bir süreye kadar 
yaşatsaydı imâna gelecek bir kafirin hayatına son vermesi, Allah'ın hikmetine 
göre caiz değildir." Bu görüşe göre, onların, Yüce Allah'ın, Nebî'nin (s.a.s.) oğlu 
ibrahim'i, eğer yaşatsaydı iman etmeyeceğini bildiği için öldürdüğünü kabul 
etmeleri gerekir. Böylece onlar daha çocuk iken ölen bütün peygamber 
çocuklarına saldırmış olmaktadırlar. 

Onların nübüvvet ve risâlet konusundaki bilgisizliklerinden biri, nübüvvet ve 
risâletin, kendisine indirilen vahy, mucizeleri ve günahtan korunmuş ('ismet) 
olmaları dışında, Nebî ve Resûl'de doğuştan bulunan iki sıfat olduğu 
şeklindeki görüşleridir. İddialarına göre, kendinde bulunan bir sıfatı işleten 
birini, Yüce Allah'ın Peygamber olarak göndermesi icâb eder. Onlar, resul ve 
mursel'in arasını ayırmışlar ve resûl'ün bu sıfatını kendisinde var olduğu 
kimse; mursel'in de risâleti yerine getirmekle emrolunmuş biri olduğunu 
söylemişlerdir. 

Sonra selâm olsun peygamberlerin 'ismeti konusuna da el atmışlar ve de- 
mişlerdir ki: 

160 



Onlar, adaleti yok eden veya bir cezayı gerektiren her türlü günahtan 
korunmuşlardır; fakat bunun aşağısmdaki günahlardan dolayı korunmuş 
(mâ'sûm) değildirler. Onlardan bir kısmı, peygamberlerin tebliğ hususunda 
hatâ yapmaları caiz değildir, derken, bir kısmı da bu hususu caiz görmüş ve 
selâm olsun Nebî'nin, "Ve sonuncusunun üçüncüsü Menat" Eö^l âyetini tebliğ 
ederken, "Bunlar şefâatları dilenen yüceltilmiş kuğulardır" diyerek 
hatâya düştüğünü iddia etmişlerdir. Bu konuda Ehl-i sünnet dedi ki: 
"Bu kelime, salât ve selâm olsun Nebî'nin âyeti okuyuşu sırasında, âyetler 
arasında duraklarken Şeytanın ona öğrettiği sözlerdendi." Şeyhimiz Ebû'l- 
Hasan el-Eş'arî de bazı kitaplarında, "Doğrusu peygamberler, nübüvvetle 
vazifelendirildikten sonra büyük ve küçük günahlardan korunmuşlardır" der. 
Kerramiyye şu iddiada bulunmuştur: 

"Peygamber, peygamberliğini ilân ettiği zaman, bu çağırıyı ondan işiten veya 
onun haberi kendisine ulaşan kimsenin, onun peygamberliği hakkında bir 
delili öğrenmeyi beklemeksizin onu doğrulaması ve kabul etmesi gerekir." 
Onlar bu bid'ati, şüphesiz, olsun Nebî'nin, 'Ben nebiyim, sözü, kendi içinde 
başka bir işarete muhtaç olmayan bir delildir" diyen Haricîlerin İbâdiyye 
fırkasından. Ayrıca Kerramiyye, kendisine peygamberlerin çağırışının bir 
kimsenin akim icaplarına inanması ve Yüce Allah'ın yarattıklarına resuller 
gönderdiğine inanması gerektiğini ileri sürmüştür. Kaderiye 'nin çoğunluğu, 
akim icaplarına inanmanın gerektiği görüşünde onların geçmiştir; ama 
onlardan önce hiç kimse, kendi varlıkları ile ilgili kendilerinden herhangi bir 
haberin çıkışından önce resullerin varlığına inanmanın gerektiğini 
söylememiştir. 

Kerramiyye ayrıca şu iddiada bulunmuştur: 

"Eğer Yüce Allah, yaratılışın başından kıyamete kadar bir tek peygamberle 
yetinseydi ve bu ilk gamberin şerîatini devam ettirseydi, Hakim olmazdı." Ehl- 
i Sünnet ise bu hususta şöyle söylemiştir: 

"Eğer O böyle yapsaydı, caiz olurdu; tıpkı O'nun Nebilerin Sonuncusu'nun 
şerîatini, kıyamete kadar sürdürüşünün caiz oluşu gibi.." 
Sonra İbn Kerrâm, imamet konusuna da dalmış ve birtakım tartışmaların 
ortaya çıkmasına, karşılıklı çarpışmaların olmasına ve fıkhı hükümlerdeki 
ayrılıklara rağmen, aynı anda iki imam bulunmasını caiz görmüştür, i^ozi Bazı 
kitaplarında, Ali ve Muâviye'nin aynı anda iki imam olduklarına işaret etmiş 
ve onların herbirine uyanların, onlardan biri adaletli, diğeri isyancı bile olsa, 
kendi bağlı olduğu kimseye itaat etmesi gerektiğini söylemiştir. Ona uyanlar, 
"Doğrusu Ali, Sünnete uyan bir imamdır. Muâviye ise, Sünnet'ten ayrılmış bir 
imamdı. Ancak onlardan herbirine itaat, onlara uyan kimseler üzerine vâcibdi" 
demişlerdir. Acaba, bu durumda, Sünnet'ten ayrılmışa itaat mecburiyetinden 
daha acâib bir şey var mıdır? 



161 



Sonra Kerrâmiyye, imân konusuyla da uğraşmışlar ve imânın, bir ferdin tâ 
zamanın başlangıcındaki ikrarı olduğunu ve bunu tekrar edip durmanın, 
dinden dönmüş birinin dinden dönüşünden sonra yeniden imâna gelmesi 
dışında- imân sayılmayacağını ve imân olmadığını iddia etmişlerdir. Onlar şu 
iddiada da bulunmuşlardır: 

"İmân, selâm olsun Nebî'nin istenmesi hususunda ilk nesillerin eski ikrarı 
olup, bu husustaki sözleri, 'Evet, şüphesiz (belâ) 'dır." Bu sözün, din 
değiştirmedikçe kaybolmayacağını, ebedî olarak sürüp gideceğini ileri 
sürmüşlerdir. Yine iddialarına göre, Şehâdet Kelimsi'nin iki bölümünü 
(Allah'tan başka ilâh bulunmadığına şehâdet ederim ve Muhammed'in O'nun 
kulu ve resulü olduğuna şehâdet ederim) ikrar eden bir kimse, risâlet 
konusunda küfre inansa bile, gerçek bir rnü'mindır. Yine onlar, Yüce Allah'ın 
haklarında küfürle suçlanmaları hakkında birçok âyet indirdiği münafıkların 
da gerçek birer mü'min olduklarını ve imanla nm, peygamberler ve meleklerin 
imânı gibi olduğunu iddia etmişlerdir, i haliflerinden olan Ehlül-Ehvâ ve Ehl-i 
Sünnet'in muhalifleri hakk "Onların âhiretteki azâbları ebedî olmayacaktır" 
demişlerdir. Ehlu-1 ise, Kerrâmiyye'nin temelli cehennemde kalacağına 
inanırlar. Kerrâm, fıkıhta da kendinden önce kimsenin ortaya atmadığı 
ahmaklıklar icat etmiştir. Bunlardan biri, yolcu namazı hakkındaki görüşüdür. 
Obu hususta, rükû, secdeler, kıyam (ayakta durma), kuûd (oturma) 'da 
bulunmaksızın, şehâdet kelimesini söylemeksizin ve selâm vermeksizin iki 
defa tekbir getirmenin (Allahu Ekber) yeterli olacağını söylemiştir. (Fıkıhtaki 
ahmaklıklarından) Biri, onun, tamamen pis (necis) bir elbise içinde, pis bedenin 
görünür pislikleri ile namaz kılmanın doğru olduğu hak-görüşüdür. Ancak o, 
görünür pislik (necis) için değil de gözle görül-pislik (hades) için temizlik 
yapmayı (taharet) vâcib kılmıştır. Bunlardan biri onun, ölüyü yıkama ve 
namazını kılmanın farz değil, sünnet olduğu hakkındaki görüşüdür. Ancak o, 
ölünün kefenlenmesi ve gömülnıesi-i vâcib görmüştür. Bunlardan biri onun, 
farz olan namazın, farz olan orucun ve farz olan haccm, niyetsiz sahîh olacağı 
hakkındaki görüşüdür. İddiasına göre, başlangıçta İslâm'a niyet edilmiş olması, 
İslâm'ın farzlarından olan bütün farzlar için edilecek niyetlere de yeter. 
Zamanımızda, Kerrâmiyye'nin İbrahim b. Muhacir adıyla tanınan reisi, 
kendisinden önce kimsenin ortaya atmadığı sapıklıklar icat etmiştir. O, Güçlü 
ve Ulu Allah'ın isimlerinin hepsinin O'ndan olan arazlar olduğunu ve aynı 
şekilde her ad sahibinin adının da kendisinde olan bir araz olduğunu ileri 
sürmüştür. İddiasına göre, Yüce Allah, kadîm bir cisimde kendiliğinden 
bulunan bir arazdır; er-Rahmân başka bir arazdır; er-Rahîm üçüncü bir arazdır 
ve böylece Yüce Allah'ın bütün isimleri, ötekiler dışında bir arazdır. Ona göre, 
Yüce Allah, er-Rahmân değildir; er-Rahmân da er-Rahîm değildir; el-Hâlık da 
er-Râzık (Rızk Veren) değildir. O şu iddiada da bulunmuştur: 



162 



"Zina eden (zânî), kendisine zina nisbet edilen cisimdeki bir arazdır. Hırsız, 
kendisine hırsızlık nisbet edilen birindeki arazdır. Yoksa cisim, ne zina, ne de 
hırsızlık edendir." Ona göre, sopa vurulan ve eli kesilen, zina ve hırsızlık eden 
kimse değildir. İddia ettiğine göre, hareket ve hareket ettiren, cisimdeki iki 
arazdır. Aynı şekilde siyahlık ve siyah cisimdeki iki arazdır, ilim ve âlim, 
kudret ve kaadir, yaşama ve hayat., bunların hepsi de cisim değil arazdır. Ona 
göre ilim, âlimde kaaim olmaz; ancak âlimin yerine kaaim olur. Hareket de 
hareket ettirenle kaaim değildir; o ancak, hareket ettirenin yerine kaaim olur. 
Abdulkaahir der ki: 

Ben bu konuda, bu İbn Muhacir ile Sâmânî ordusunun kumandanı Nâsıru'd- 
Devle Ebû'l-Hasan Muhammed b. ibrahim b. Sımcûr'un huzurunda, 370/980- 
1 yılında münazarada bulundum. Bu tartışmada onu, zina hususunda cezaya 
çarptırılanın zina eden (zâni), hırsızlık de eli kesilenin hırsız olmadığını kabule 
mecbur ettim. O da bunu kabule mecbur oldu. Sonra onu Mabudunun bir araz 
olduğunu itirafa zorladım; Çünkü ona göre, Mâbûd, bir isimdir ve ona göre, 
Yüce Allah'ın isimleri, kaim bir cisimde kendiliğinden bulunan arazlardır. O 
dedi ki: "Mâbûd, kadî-cısmindeki bir arazdır ve ben de araza değil, cisme 
ibâdet ediyorum." Bunun üzerine ona dedim ki: 

"Öyle ise sen, Güçlü ve Ulu Allah'a ibâdet etmiyorsun, çünkü Yüce Alla sana 
göre bir arazdır. Üstelik sen de araza değil cisme ibadet ettiğini iddia etmiş 
durumdasın. Kerramiyye'nin rezaletleri sayısızdır., çok uzundur. Bunlardan 
bizim bu bölümde anlattıklarımız yeterlidir ve Allah, en iyi Bilen dir. J5Q§1 

8. MÜŞEBBİHE 

Sekizinci Bölüm, farklı sınıflardan oluşan el-Müşebbihe mezheplerinin 
açıklanması hakkındadır. 

Bil ki -Allah seni mes'ûd eylesin-, Müşebbihe iki sınıftır. Biri, Allah'ın zâtını, 
O'nun dışındakilerin zâtına benzetmiştir. Öteki sınıf ise, O'nun sıfatlarını, 
O'nun dışındakilerin sıfatlarına benzetmiştir. Bu iki sınıftan her biri, birçok 
sınıflara ayrılmış durumdadır. 15021 

Allah'ın Zâtını İnsana Benzetenler 

Allah'ın zâtını başkalarmmkine benzetme hususunda sapıklığa düşen 
Müşebbihe, muhtelif sınıflardan meydana gelmektedir. Teşbihin ilk ortaya 
çıkışı, Râfızîlerin Gulât sınıflarından olmuştur. 

Sebeiyye: Onlardan biri, Ali'ye ilâh diyen ve onu Allah'ın zâtına benzeten 
Sebeiyye'dir. Ali onlardan bir topluluğu yakınca, ona, "Şu anda senin gerçekten 
Allah olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz; çünkü Allah'tan başkası ateşle azâb 
etmez" demişlerdir. 

163 



Beyâniyye: Onlardan biri el-Beyâniyye'dir. Bunlar, Mabudunun organları 

bulunan, insan şeklinde nurdan bir insan olduğunu ve yüzü dışında her 

yanının yok olacağını iddia eden Beyân b. Sem'ân'a uyanlardır. 

Muğîriyye: Onlardan biri el-Muğîriyye'dir. Bunlar, Mabudunun organları 

bulunduğunu ve O'nun organlarının alfabedeki harflerin şeklinde olduğunu 

iddia eden el-Muğîre b. Saîd'e uyanlardır. 

Mansûriyye: Onlardan biri el-Mansûriyye'dir. Bunlar, kendini rabbine 

benzeten Ebû Mansûr el-'İclî'ye uyanlardır. Ebû Mansûr, göğe çıktığını iddi-a 

etmiş ve yine Allah'ın eliyle kendi başını okşayarak ona, "Ey oğlum! Ben' den 

(bir haber) tebliğ et" dediğini ileri sürmüştür. 

Hattâbiyye: Onlardan biri, el-Hattâbiyye'dir. Bunlar, imamların ve Ebu'l- 

Hattâb el-Esedî'nin ilâhlığma inanmışlardır. 

Onlardan biri de Abdullah b. Muâviye b. Abdillah b. Cafer'in ilahlığmı ileri 

sürenlerdir. 

Hulûliyye: Onlardan biri el-Hulûliyye'dir. Bunlar, Allah'ın imamların 

şahıslarına hulul ettiğini ileri süren ve bu sebepten imamlara tapanlardır. 

Hulmâniyye: Onlardan biri, Ebû Hulmân ed-Dımeşkî'ye men Hulûliyyetu'l- 

Hulmâniyye'dir. Bu şahıs, Allah'ın her güzel surete hulul etiğini iddia etmiştir. 

O, her güzel kimseye secde ederdi. 

Mukannaiyye: Onlardan biri, Mâverâünnehr'de Ceyhun'da yerleşen el- 

Mukannaiyyetu'l-Mubeyyıda'dır. İddialarına göre el-Mukana', bir ilâhtır her an 

belli bir şekle bürünür. 

Azâf ira: Onlardan biri el-'Azâfira'dı. J^Q1 Bunlar, Bağdad'da öldürül İbnu Ebî'l- 

'Azâfîr'in ilâhhğmı ileri sürdüler. 

Bu bölümde anlattığımız fırkaların hepsi de görünüşte İslâm'a mensun olsalar 

bile, İslâm dininin dışmdadırlar. 

Güçlü ve Ulu Allah izin verirse, bu kitabın Dördüncü Kısmına geldiğimiz 

zaman, bunlardan her birinin görüşlerini etraflıca anlatacağız. 

Bundan sonra Müşebbihe'den bir takım fırkalar daha vardır ki, kelâmcılar 

onları, aklî esasların bir kısmında sapıklığa düşmüş ve küfre girmiş iseler de, 

Kur' an hükümlerinin zaruretini itiraf, üzerlerine namaz, zekât, oruç ve hac gibi 

İslâm şerîatinin rükünlerinin vâcib olduğunu ikrar ve kendilerine haram 

kılınmış şeylerin haramlığmı kabul ettikleri için, İslâm milletinin fırkaları 

arasında saymışlardır. 

Hişâmiyye: Bu sınıfa girenlerden biri, Hişâm b. el-Hakem er-Râfızı'ye mensup 

olan Hişâmiyye' dir. Hişâm, Mabudunu insana benzetmiş ve bundan dolayı 

O'nun kendi karışı ile yedi karış geldiğini; O'nun sınırı ve sonu olan bir cisim 

olduğunu ve yine O'nun uzun, geniş, derin olduğunu ve rengi, tadı ve kokusu 

bulunduğunu iddia etmiştir. Kendisinden rivayet edildiğine göre, Mâbûdu, 

eritilmiş gümüş ve yuvarlak bir inci gibidir. Yine kendisinden nakledildiğine 

göre, o, Ebû Kubeys dağını işaretle, Mabudundan daha büyük olduğunu 



164 



söylemiştir. Yine kendisinden anlatıldığına göre Mabudundan çıkan ışınların, 

O'nun gördüğü şeylerle birleştiğini ileri sürmüştür. Onun teşbih konusundaki 

görüşlerinin etraflıca ele alınmasını, bundan önce İmâmiyye'nin görüşlerini 

açıklarken yapmıştık. 

Hişâmiyye: Onlardan el-Hişâmiyye, Hişâm b. Salim el-Cevâlîkı ye mensuptur. 

İddiasına göre Mâbûdu, insan şeklindedir. Üst yarısı boş, yarısı ise 

doludur. JSül O'nun siyah saçları ve hikmet fışkıran bir kalbi vardır. 

Yûnusiyye: Onlardan el-Yûnusiyye, Yûnus b. Abdirrahmân pnsuptur. Şu 

iddiada bulunmuştur: 

"Yüce Allah onlardan daha ağır ise de arşının taşıyıcıları tarafından taşınır; 

tıpkı ayaklarından daha ağır ise hemen, ayakları tarafından taşman bir leylek 

gibi. 

İbrâhimiyye: Onlardan ibrahim b. Ebî Yahya el-Eslemî (184/ 800) 'ye sup el- 

İbrâhîmiyye. Bu şahıs, hadis râvilerinden biri idi. Ancak teşbih konusunda 

sapıklığa düşmüş ve rivayetlerinden çoğunda yalana (kizb) mensup 

gösterilmiştir. 

Hâbitıyye: Onlardan biri Kaderiyye'den el-Hâbitıyye'dir. Bunlar Ahmed b. 

Hâbıt'a J^l mensupturlar. Bu şahıs, en-Nazzâm'a mensup olan Muteziledendi. 

Sonra o, İsâ b. Meryem'i rabbine benzetmiş ve onun ikinci ilâh olduğunu ve 

kıyamette insanları hesaba çekeceğini iddia etmiştir. 

Kerrâmiyye: Onlardan el-Kerrâmiyye. İddialarına göre, Yüce Allah bir 

cisimdir; sınırı ve sonu vardır; sonradan olanların (havadis) yeridir; arşına 

temas etmektedir. Bunların görüşlerini, bundan önce, yeterli bir şekilde genişçe 

ele almıştık. 

İşte bütün bu fırkalar, Yüce Allah'ın zâtını yarattıklarına benzetenlerdir. J5121 

Allah'ın Sıfatlarını İnsanların Sıfatlarına Benzetenler 

Allah'ın sıfatlarını, yaratılmışların sıfatlarına benzetenlere gelince., bunlar da 
birçok sınıftır. 

Onlardan biri, Yüce Allah'ın irâdesini, yarattıklarının irâdesine benzetenlerdir. 
Bu, Basra Mutezilesinin görüşü idi. Nitekim onlar, Güçlü ve Ulu Allah'ın 
yaratılmış bir irâde ile istediği herşeyi irâde ettiğini iddia etmişlerdi. İleri 
sürdüklerine göre, O'nun irâdesi, bizim irâdemiz cinsindendir. Sonra, "Güçlü 
ve Ulu Allah'ın irâdesinin bir mahalde olmaksızın hudûsü caizdir; fakat bizim 
irâdemizin bir mahal (yer) dışında hudûsü doğru değildir" diyerek, bu 
iddialarına karşı çıktılar. Bu ise, onların, "Doğrusu O'nun irâdesi bizim 
irâdemizin cinsindendir" şeklindeki görüşlerini yıkmaktadır; çünkü iki şey, 
birbirine benzer ve bir tek cinsten ise, bunlardan birine caiz olan, ötekine de 
caiz; birine imkânsız olan, ötekine de imkânsız olur. Kerrâmiyye, yüce Allah'ın 
irâdesini kullarının irâdesine benzetmekle Basra Mu'tezilesi'nden de ileri 

165 



gitmiş ve O'nun irâdesinin bizim irâdemiz cinsinden olduğunu ve bizim 
irâdemizin bizde hadis oluşu gibi, O'nun irâdesinin de Onda hadis olduğunu 
iddia etmişlerdir. Bundan dolayı Yüce Allah'ın, sonradan olanların (havadis) 
mahalli (yeri) olduğunu ileri sürmüşlerdir. Oysa Allah, bundan Yüce ve 
Münezzehtir. 

Onlardan biri, Güçlü ve Ulu Allah'ın kelâmını, yarattıklarının ke 
benzetenlerdir. Yüce Allah'ın sesleri ve harflerinin, kullara ait seharflerle aynı 
cinsten olduğunu iddia etmişlerdir. Onlar, Allah'ın hudûsüne inanmışlar; ama 
el-Cubbâî dışında hemen hemen tam' Yüce Allah'ın kelâmının ebedîliğinin 
(bakaa) imkânsızlığını kabul etmişlerdir. Onlardan en-Nazzâm, "Kulların 
kelâmının nazmında bir i'câzum bulunmayışı gibi, Ulu Allah'ın kelâmının 
nazmında da bir i'câz yoktur" demişti Mu'tezile'nin çoğunluğu, Zenciler 
(Habeşliler), Türkler ve Hazarların Kur'an'm nazmının bir benzerini 
getirmeye muktedir olduklarını ve bunu ondan daha fasih olabileceğini; ancak 
onların, onun nazmını telif için ge'rekli ilme sahip bulunmadıklarını ve fakat 
bu ilmin, onlar için takdir edilmiş olmasının pekâlâ mümkün olabileceğini ileri 
sürmüşlerdir. 

Kerrâmiyye, Yüce Allah'ın sözünün yaratılmış (hudûs) olduğu şeklindeki 
iddialarında Mu'tezile'ye katılmış; ama "Yüce Allah'ın sözü, kulların sesleri ve 
harfleri cinsindendir ve O'nun kelâmı, sözü ortaya koymaktaki kudretidir" 
şeklindeki iddialarıyla onlardan ayrılmışlardır. Yüce Allah'ın sözünün Kendi 
zâtında hadis olması şeklindeki görüşlerini, İlâh'm bütün sonradan olanların 
(havadis) yeri olmasının cevazı şeklindeki ana prensiplerine dayamak suretiyle 
Mu'tezile'den de öteye gitmişlerdir. 

Onlardan ez-Zurâriyye, Güçlü ve Ulu Allah'ın bütün sıfatlarının hudûsü ve 
onların bizim sıfatlarımız cinsinden olduğu şeklindeki iddialarıyla Zurâ re b. 
A'yun er-Râfızî'ye uyanlardır. İleri sürdüklerine göre, Yüce Allah ezelde Hayy, 
Alim, Kaadir, Murîd, Semi Basîr değildir. O, bu sıfatlara, ancak Kendisi için 
hayat, kudret, ilim, irâde, sem' (işitme) ve basar'ı (görme) yarattığı zaman hak 
kazanmıştır; tıpkı içimizden birinin, kendisinde hayat, kudret, irâde, ilim, 
işitme ve görme yaratıldığı zaman, hayy (canlı), kaadir (güçlü), semi' (işiten), 
basîr (gören) ve murîd (isteyen) oluşu gibi... 

Onlardan biri, Râfızîlerden, Yüce Allah'ın bir şeyi oluncaya kadar bilmediğini 
söyleyenlerdir. Bu bakımdan onlar, içimizden bir âlimin ilminin yaratılmış 
olmasının icâb edişi gibi, O'nun ilminin de yaratılmasını (hudûs) gerekli 
görmüşlerdir. 

Bu kısım, uzattığımız takdirde uzayacak ve sonu gelmeyecektir. Mu'tezile'nin, 
Müşebbihe'nin ve öteki Ashâbül-Ehvâ'nm görüşlerini, geniş bir biçimde "el- 
Milel ve'n-Nihal" kitabı diye tanınan kitabımızda açıklamış bulunuyoruz. 
Bizim bu hususlarda, bu Kısım' da (Üçüncü Kısım) anlattıklarımız yeterlidir. Ve 
Allah en iyi Bilen' dir. JŞM 

166 



DÖRDÜNCÜ KISIM 

İSLÂM'A MENSUP OLMADIKLARI HALDE İSLÂM'A NİSBET EDİLEN 

FIRKALAR 

Bu kitabın kısımlarından dördüncüsü, İslâm'dan olmadıkları halde, İslâm'a 
nisbet edilen fırkaların açıklanması hakkındadır. 

Bu kısımda söz, kimin İslâm Ümmeti ve Dininden (millet) sayılacağa hakkında, 
kelâmcılarm ihtilâfları üzerinde dönüp dolaşacaktır. Daha önce, bir kısım 
insanın, "İslâm dininden" adının, Allah'ın salât ve selâm ona olsun 
Muhammed'in nübüvvetini ve onun getirdiği herşeyin -bunun ötesindeki 
görüşleri ne olursa olsun- doğru olduğunu kabul ve ikrar eden herkese 
verileceğini iddia ettiklerini anlatmıştık. Bu, el-Ka'bî'nin "Makalât"mdaki 
tercihidir. Kerrâmiyye ise, "İslâm dininden (milletinden)" adının, "Lâilâhe- 
illallah Muhammedun Resûlullah" (Allah'tan başka ilâh yoktur, Muhammed 
Allah'ın Resulü' dür) diven herkese, bu hususta ihlâslı olduğuna veya zıddına 
inanıp-inanmadığma bakılmaksızın verileceğini ileri sürmüştür. Bu iki takımın, 
Yahudilerden el-İseviyye ve el-Mûşikâniyye'yi ^M de mecburen İslâm milletine 
sokmaları lâzım gelir; çünkü onlar da. "Lâ ilahe illallah Muhammed'un 
Resûlullah" diyorlar; Muhammed'in Araplara gönderilmiş olduğunu ileri 
sürüyorlar ve onun getirdiği şeylerin hak olduğunu kabul ediyorlar. 
Ehl-i Hadîs'ten bazı fıkıhçılar, "İslâm milleti" adının, beş vakit namazın 
Kabe'ye yönelerek kılınması gerekliliğine inanan herkese verileceğini söyle- 
diler. Ne ki bu doğru değildir; çünkü sahabiler devrinde zekât vermeyi red 
etmek suretiyle dinden çıkmış olanların pekçoğu, namazın Kabe'ye yönelerek 
kılınması gerektiğine inanıyorlardı. Onlar, ancak zekâtın gerekliliğini (vücûb) 
inkâr ettikleri için dinden çıkmışlardı. Bunlar, Benû Kinde ve olan 
mürtedlerdir. Benû Hanîfe ve Benû Esed'den olan mürtedlere gelince., bunlar 
iki sebepten kâfir olmuşlardır. Biri zekâtın vücûbunu inkâr etmeleri; ikincisi de 
Museylime ve Tuleyha'nm peygamberlik iddialarıdır. Ayrıca Benû Hanîfe 
(Hanîfe oğulları), sabah namazı ile akşam namazının âyetlerini inkâr etmiş; 
böylece de küfür üstüne küfür eklemişlerdir. 
Bize göre doğru olanı şudur: 

"İslâm milleti" adı, âlemin yarat (hudûs), onun Yapıcısının (Sâni 1 ) Birliğini ve 
Kıdemini, teşbih ve ta'ti'i (statları yok kılmak) reddederek O'nun Adil ve 
Hakîm olduğunu ikrar eden ve bunların yanında bütün peygamberlerin 
peygamberliklerini, Allah'ın ve selâmı ona olsun Muhammed'in bütün 
insanlığa nebi ve gönderilişinin doğruluğunu, şerîatinin ebedîliğini, getirdiğ 
gerçekliğini, Kur'an'm O'nun şerîatinin hükümlerinin kaynağı Kabe'ye 
yönelerek beş vakit namaz kılmanın gerekliliğini (vücûb) kât, Ramazan orucu 

167 



ve bir bütün olarak Allah'ın Evi'ni haccetme vücûbunu kabul eden herkese 
verilir. Bunları kabul eden herkes, milleti" nin mensupları arasına sokulur. 
Bundan sonra onun durumuna bakılır: 

Eğer imânına küfre götürecek birşey karıştırmamışsa, tevhîd ehli bir sünnîdir. 
Fakat bunlara çirkin bid'atler eklerse, durumuna bakılır: 

Eğer Bâtmiyye veya Beyâniyye veya Muğîriyye veya Mansûriyye ve Cenâhiyye 
veya Sebeiyye veya Râfizîlerden Hattâbiyye'nin bidatlerine uyarsa veya 
Hulûliyye inanışında veya Tenâsüh'e inananların görüşünde veya Haricîlerden 
Meymûhiyye "veya Yeîdizye'nin yolunda veya Kaderiyye'den Hâbitıyye veya 
Himâriyye'nin inanışında olursa veya Kur'an'm helâl kıldığı şevlerden birini 
kendi adına haram kılanlardan olursa veya Kur'an'm haram kıldıklarını kendi 
adına helâl kılarsa, o kimse İslâm Ümmeti'nden değildir. Ne var ki onun bid'ati 
Râfizîlerden Zeydiyye veya İmâmmiyye'nin bid'atleri cinsinden ve Hâricilerin 
çoğunun bid'atleri nev'inden veya Mu'tezile'nin bidatleri türünden veya 
Neccâriyye'nin veya Cehmiyye'nin veya Dırâriyye veya İslâm Ümmeti'nden 
olan Mücessime'nin bid'atleri cinsinden ise, bazı hükümler bakımından İslâm 
Ümmeti'nden biri olur. Şöyle ki, Müslümanların mezarlıklarına gömülür; 
Müslümanlarla birlikte gazaya katılırsa, kendisine ganimetten payı verilir; 
Müslümanların camilerine girmesine ve oralarda' namaz kılmasına engel 
olunmaz. Ancak birtakım hükümlerde, İslâm Ümmeti hükmünden çıkarılır. 
IŞMŞ öyle ki, ölünce, ne cenaze namazını kılmak, ne de arkasında namaza 
durmak caizdir. Kestiği helâl olmaz. Bunlardan bir kadın, sünnî bir erkeğe 
helâl olmaz. Onlara mensup bir erkeğin de sünnî bir kadınla evlenmesi doğru 
değildir. 

İslâm Ümmeti'nden çıkmış olmalarına rağmen, görünüşte İslâm'a mensup olan 
ırkalarm sayısı yirmidir. Adları şöyledir: 

1) Sebeiyye, 

2) Beyâniyye, 

3) Harbiyye, 

4) Muğîriyye, 

5) Mansûriyye, 

6) Cenâhiyye, 

7) Hattabiyye, 

8) Gurâbiyye, 

9) Mufavvıdıyye, 

10) Hulûliyye, 

11) Ashâbu't-Tenâsuh (Tenasühe İnananlar), 

12) Hâbitıyye, 

13) Himâriyye, 

14) Mukannaiyye, 

15) Ruzâmiyye, 

168 



(16) Yezîdiyye, 

(17) Meymûniyye, 

(18) Bâtıniye, 

(19) Hallâciyye, 

(20) 'Azâfıriyye), 

(21) Ashâbu îbâha. Bu fırkalardan herbiri, genel olarak birçok kollara 
ayrılmıştır. Sırası gelince geniş bir şe de anlatacağız inşâallah. EM 

1. SEBEİYYE 

Bu kısmın (Dördüncü Kısım) bölümlerinden birincisi, es-Sebeiyye'nin gö- 
rüşlerinin anlatılması ve İslâm Milleti'nden dışarıya çıkışlarının açıklanması 
hakkındadır. EM 

Sebeiyye, Allah razı olsun Ali hakkında aşırılığa giden Abdullah İbn Sebe'ye 
uyanlardır. İbn Sebe', Ali'nin peygamber olduğunu iddia etmiş; sonra onun 
hakkında, bir ilâh olduğunu iddia edecek kadar aşırı gitmiş ve Kûfe'nin 
azgınlarından bir topluluğu, bu fikre çağırmıştır. Onlar hakkındaki haberler, 
Allah razı olsun Alî'ye duyurulmuş, bunun üzerine o da onlardan bir takımının 
iki çukurda yakılmasını emretmiştir. Nitekim şâirlerden biri, bu konuda şunları 
söylemiştir: 

Nerede dilerse dilesinler talihsizlikleri bana fırlatsınlar, Yeterki onları bana iki 
çukurda atmasınlar. 

Sonra Ali -Allah ondan razı olsun-, Şamlıların onun başına gelenlere se- 
vineceklerini düşünerek, onların geri kalanlarını yaktırmaktan ve kendi ta- 
raftarlarının ihtilâfa düşmelerinden korktu. Böylece İbn Sebe'yi, Medâin 
dolaylarına sürdü. Ali -Allah ondan razı olsun- şehîd edilince, İbn Sebe', 
öldürülenin Ali olmadığını, onun ancak insanlara Ali şeklinde görülen Şeytan 
olduğunu; Ali'nin İsâ b. Meryem'in- selâm ona olsun- göğe çıkışı gibi, göğe 
çıktığını iddia etmiş ve demiştir ki: 

"Yahudiler ve Hıristiyanların İsa'nın öldürülmesi iddialarında yalan 
söyleyişleri gibi, Navâsıb (Hz. Ali'ye düşmanlık gösterenler) ve Havâric de 
Ali'nin öldürülmesi iddialarında yalan söylemişlerdir. Yahudiler ve 
Hıristiyanlar, ancak İsa'ya benzeyen çarmıha gerilmiş bir şahıs gördüler. Aynı 
şekilde Ali'nin öldürüldüğünü söyleyenler de Aliye benzeyen öldürülmüş 
birini gördüler ve onun, Ali olduğunu sandı ise göğe çıkmıştır; dünyaya inecek 
ve düşmanlarından intikam alacaktır." 

Sebeiyye 'den bir kısmının ileri sürdüğüne göre, Ali bulutlardadır gök 
gürültüsü onun sesi, şimşek de kamçısıdır. Onun için bu kimselerden 
gürültüsünün sesini duyan, "Selâm sana olsun, Ey Müminlerin Emîri!" di. 
Amirb. Şurâhil eş-Şa'bi'den EM rivayet edildiğine göre, İbn Sebe'ye "Gerçek şu 
ki Ali öldürülmüştür" dendiğinde, şu cevabı vermiştir: 

169 



Bize onun beynini bir torba içinde getirseniz bile, ölümünü doğrulamayız. O, 
gökten inip yeryüzünün her bucağına hâkim oluncaya kadar ölmez." 
Bu topluluk, Beklenen Mehdî'nin (el-Mehdiyyu'1-Muntazar) Ali'den başkası 
değil, ancak Ali olduğunu iddia eder. Bu topluluk hakkında, İshâk b Suveyd el- 
'Adevî, mısraları içinde Havâric, Ravâfiz ve Kaderiyye'den uzaklaştığını 
bildiren bir kasidesinde şu beyitleri söylüyor. 

Havâric 'den uzaklaştım; onlardan değilim. Gazzâl'dan i^M jfa n Bâb'dan J2211 Ve 
Ali'yi andıkları zaman bulutlara selam verenlerden de uzaklaştım Lakin ben, 
Allah'ın Kesûlü ve Sıddîk'ı J5221 yarın iyi bir mükâfat ümid ettiğim bir sevgi ile. 
Bütün kalbimle seviyor ve bunun doğru olduğunu biliyorum. 
eş-Şa'bî'nin 15221 anlattığına göre, Abdullah b. es-Sevdâ' J^âi görüşleri bakı- 
mından Sebeiyye'yi destekliyordu. İbnu's-Sevdâ', aslında Hîre'li bir Yahudi idi. 
Sonra Müslüman olduğunu açıkladı ve böylece Kûfe'liler katında, kendisinin 
de adamları ve başkanlığı bulunsun istedi. Sonra onlara, Tevrat'ta her nebinin 
bir vasî'si bulunduğunu Ali'nin -Allah ondan razı olsun- Muhammed'in - 
Allah'ın salât ve selâmı ona olsun- vasisi ve Muhammed'in nebilerin en 
hayırlısı oluşu gibi, Ali'nin de vasilerin en hayırlısı olduğu hususlarını 
bulduğunu söyledi. Ali'nin taraftarları, bunu ondan duyunca, Ali'ye, "Doğrusu 
o seni sevenlerden biridir" dediler. Bunun üzerine Ali, onun itibarını yükseltti 
ve onu, minberinin merdiveni altına oturttu. Sonra Ali'ye, onun kendi 
hakkındaki aşırılıkları bildirilince, onu öldürmeye karar verdi. Ancak İbn 
Abbas, onu bu işi yapmaktan menetti ve ona, "Eğer onu öldürürsen, ashabın 
senin hakkında ayrılığa düşerler; oysa sen, Şamlılarla savaşa devam etmeye 
kesin karar vermiş durumdasın. Onun için ashabının yardımına muhtaçsın" 
dedi. İbnu'l-Abbas'ı korkutan onun ve İbn Sebe'nin öldürülmesinden doğacak 
fitneden dehşete düşünce, her ikisini de Medâîn'e sürdü. Allah ondan razı 
olsun Ali'nin şehid edilmesinden sonra, bayağı insanlar, bu ikisi tarafından 
aldatıldılar. Nitekim İbnu's-Sevdâ' onlara dedi ki: 
"Allah'a and olsun ki, Küfe mescidinde Ali için iki kaynak 
parlayacaktır, bunların birinden bal, diğrinden yağ fışkıracaktır. Bu iki 
kaynaktan da onun taraftarları (Şîatuhu) avuç avuç alacaklardır. 
Ehli Sünnet'in doğruyu arayan tenkidci bilginleri şöyle demişlerdir: 
Şüphe yok ki İbnu's-Sevda Yahudi dinine çok bağlı idi. Ali ve oğulları 
hakkındaki yorumları ile Müslümanları dinlerinde ifsâd etmek ve böylece 
onların Hıristiyanlar'm selâm olsun İsâ hakkında inandıkları şeyleri, onun için 
İnanmalarını sağlamak istemişti. Böylece o, Ehlu'l-Ehvâ'nm küfür konunda en 
köklüsü olarak gördüğü için Ravâfız'm Sebeiyye fırkasına intisâb etti ve 
sapıklıklarını, yorumları içinde gizledi. 
Abdulkaahir der ki: 

Ali'nin bir ilâh veya bir peygamber olduğunu iddia eden bir topluluk, nasıl 
olur da İslâm fırkalarından olabilir? Eğer bunları, islâm fırkaları topluluğuna 



170 



sokmak gerçekten caiz ise, Yalancı Museylime'nin peygamberliğini iddia 
edenleri de İslâm fırkaları içine sokmak uygun olur. Sebeiyye'ye deriz ki: 
Abdurrahman İbn Mulcem tarafından öldürülen, insanlara Ali'nin şekline 
girmiş olarak görünen bir şeytan ise, İbn Mulcem'i niçin lanetliyorsunuz da 
yüceltmiyorsunuz? Çünkü şeytanı öldüren, bu fiilinden dolayı ayıplanın amali, 
övülmelidir. Onlara deriz ki: 

İslâm'ın gelişinden önceki feylosoflar zamanında bile gök gürültüsünün sesi 
duyulmuş ve şimşek görülmüş iken, sizin "Gök gürültüsü Ali'nin sesi, şimşek 
de kamçısıdır" şeklindeki iddianız, nasıl olur da doğru olabilir? Nitekim onlar, 
bu yüzden gök gürültüsü ve şimşeği kitaplarında ele almışlar ve bunların 
sebepleri hakkında ayrılığa düşmüşlerdi. İbnus-Sevdaya denir ki: 
Sana ve Yahudilerden onlara temayül edenlere göre Ali, Musa, Hârûn ve Yûşâ 
b. Nün' dan daha yüksek bir rütbeye sahip değildir; üstelik bu üçünün ölümü 
doğrulanmıştır ve çölde sert bir kayadan Mûsâ ve kavmine kaynayan başka, 
yeryüzünde onlar için, ne bal, ne de yağ fışkırmıştır. O halde,oğlu el-Huseyn ve 
ashabı Kerbela da, bal ve yağ şöyle dursun kendileri için bir su kaynağından 
mahrum susuzluktan ölmüşlerken, Ali'yi ölümden koruyan nedir? 1^1 

2. BEYÂNİYYE 

Bu kısmın (Dördüncü Kısım) bölümlerinden ikincisi, Gulât'tan el- 
Beyâniyye'nin anlatılması ve İslâm fırkalarının dışına çıkışlarının açıklanması 
hakkındadır. 15261 

Bunlar, Beyân b. Sem' an et-Temîmî'ye uyanlardır. Onlar imametin, 
Muhammed b. el-Hanefiyye'den oğlu Ebû Hâşim Abdullah b. Muhammed'e 
geçtiğini; Ebû Hâşim' den sonra da onun kendisine vasiyeti ile Beyân b. 
Sem'ân'a geçtiğini iddia edenlerdir. 

Bunlar, reisleri Beyân hakkında ayrılığa düşmüşlerdir. Bir kısmı onun bir 
peygamber olduğunu ve Allah'ın salât ve selâmı ona olsun Muhammed'in 
şerîatinin bazı kısımlarını kaldırdığını iddia ettiler. Bir kısmı da onun bir ilâh 
olduğunu iddia ettiler. Bunlar, Beyân'm kendilerine şöyle dediğini anlattılar: 
İlâhın ruhu, Ebû Hâşim Abdullah b. Muhammed b. el-Hanefiyye'ye gelinceye 
kadar nebiler ve imamlara geçmiştir. Sonra ondan, ona -yani kendisine- 
nakledilmiştir. Böylece o, Hulûliyye mezhebinin yaptığı gibi, kendisi için 
tanrılık (rubûbiyyet) iddia etmiştir. Ayrıca o, kendisinin Kuranda, Allah'ın, 
"Bu, insanlar için bir Beyân (Açıklama); sakınanlar de yol gösterici ve öğüttür" ^2Z1 
âyetinde anıldığını iddia etmiş ve demiştir ki: "Beyân benim; yol gösterici ve 
öğüt de benim." 

O, en büyük ismi (el-ismu'1-a'zâm) bildiğini; bununla orduları bozguna 
uğrattığını ve yine bu isimle, Venüs (Zuhre) yıldızını çağırdığını ve onun 
geldiğini iddia ediyordu. 

171 



Sonra o, Ezelî İlâhın nurdan bir adam olduğunu S281 ve yüzü dışında arasında 
olacağını iddia etti ve bu iddiasını, Allah'ın, "O'nun yüzü (Zâşey başka herşey 
helak olacaktır; hüküm O'nundur ve siz O'na döndüiniz" J5291 ve 
"Yeryüzünde bulunan her şey fanidir ve Rabbinin yüzü (Zatı) kalır" J^Ql ayetleri 
te'vil etmiştir. 

Beyân'm bu fikirleri, Irak valiliği yaptığı sırada, Halid b. Abdillah el-Kasriyy'e 
(Öl. 126/743-4) bildirildi. O da bunun üzerinde Beyan'a karşı, onu ele geçirip 
idam edinceye kadar hileli yollara saptı. Şöyle ki ona, "Şayet sen bildiğin isimle 
orduları hezimete uğratabiliy orsan, o isimle, adamlarımı da bozguna uğrat!" 
dedi. 

Bu fırka, puta tapanların İslâm fırkalarından dışarı çıkışları gibi, reisleri 
Beyân'm bir ilâh olduğu yolundaki iddialarından dolayı İslâm fırkaları top- 
uluğunun dışındadır. Onlardan Beyân'm bir nebi olduğunu iddia eden, 
Mueylime'nin de bir peygamber olduğunu ileri süren gibidir ve her iki takım 
da İslâm fırkalarının dışındadır. Bu noktada Beyân'a denir ki; İlâh'm bir 
kısmının yok olması mümkünse, O'nun yüzünü yok olmaktan koruyan nedir? 
Yüce Allah'ın, 

"...O'nun yüzünden (Zâtı) başka herşey helak olacaktır." 15311 âyetine gelince., 
bunun anlamı Güçlü ve Ulu Allah'ın yüzüne (Zâtına) yöneltilmemiş her amelin 
bâtıl olacağıdır. Ve O'nun, "O'nun yüzü (Zâtı) kalır" J^l âyetinin anlamı da, 
"Rabbin kalır" demektir; çünkü Allah, bu âyetin sonunda dilbilgisi kaidesine 
uygun şekilde "yüz" (vech) kelimesinin harekesiyle, yani merfu' ve ona 
"bedel" olarak 'zu'1-celâli ve'1-ikrâm' (azamet ve ikram sahibi olan) 
buyurmuştur. Eğer "yüz" (vech) kelimesi, "tamlanan" olsaydı, dilbilgisi 
kaidesine göre, "cer" etmek suretiyle, "zû" değil, "zî" buyururdu; çünkü 
mecrûr olan sıfat, mecrûr olur. Bu husus tam anlamıyla açıktır. 15321 g u hususta 
da Allah'a hamd olsun! i^M 



3. MUGIRIYYE 

Üçüncü bölüm, Gulat fırkalardan el-Muğîriyye'nin anlatılması ve İslâm 
fırkaları topluluğunun dışına çıkışlarının açıklanması hakkındadır, l^şşı 
Bunlar, el-Muğîre b. Saîd el-'İclî'ye J5MI uyanlardır. Ortaya çıkışının ilk yıl- 
larında, İmâmiyye'ye yakınlık gösteriyor ve imametin Ali, Hasan ve 
Huseyn'den sonra, torunu Muhammed b. Abdillah b. el-Hasan b. el-Hasan b. 
Ali'ye J^Zl geçtiğini ve onun Beklenen Mehdi (el-Mehdiyyu'1-Muntazar) oldu- 
ğunu iddia ediyor; buna delil olarak, Mehdinin adının Allah'ın salât ve selâmı 
ona olsun Nebî'nin adına, babasının adının da selâm olsun Nebî'nin babasının 
adına uygun olacağını bildiren hadîsi gösteriyordu. Ravâfız, kendilerini, 



172 



Muhammed b. Abdillah b. el-Hasan b. el-Hasan b. Ali'yi beklemeye çağırması 
üzerine ona uydular. 

Sonra o, onların başına reis olarak geçtikten sonra, onlara birçok açık küfürler 
açıkladı: Nübüvvet iddiası, en büyük ismi (el-ismu'1-a'zâm) bilme iddiası, bu 
isimle ölüleri dirilttiği ve yine bu isimle orduları hezimete uğrat tığı iddiası 
bunlardandır. 

Yine bunlardan biri, onun teşbih (benzetme) konusunda aşırı gitmesidir. Şöyle 
ki o, mabudunun nurdan bir adam olduğunu ve onun organlarının ve hikmet 
fışkıran bir kalbinin bulunduğunu iddia etmişti. Ayrıca o, onun organlarının 
alfabenin harfleri şeklinde olduğunu ve bunlardan "elif" harfinin O'nun 
bacaklarına benzediğini, "ayn" harfinin gözlerinin şeklinde olduğun ve "he" 
harfinin de cinsiyet organına benzediğini ileri sürmüştür. 
(Açıkladığı kesin küfürlerden) Biri, onun, yaratılışın başlangıcı hakkındaki 
ismini söylemiş ve böylece O'nun başına bir taç konmuştur. En O bunun 
"Rabbinin yüce adını teşbih et" âyetiyle yorumlamış ve, "yüce Ad"m parmağıyla 
kullarının amellerini yazdı. Sonra avucunun içine baktı ve onların 
günahlarından dolayı sinirlendi ve terlerinden iki deniz meydana Bu 
denizlerden biri karanlık ve acı; öteki de tatlı ve berrak idi. Sonra yukarda 
denize baktı ve gölgesini gördü. Gölgeyi almak için gitti; fakat uçtu. Bunun 
üzerine gölgesinin gözlerini çekip çıkardı ve onlardan güneş ve ayı yarattı ve 
gölgesinin geri kalanını yok ederek, "Benimle birlikte Benden başka bir ilâhın 
bulunması doğru değildir" dedi. "Sonra insanları, bu iki denizden yarattı. 
Şia'yı berrak tatlı denizden yarattı ve onlar müminlerdir. Şia'nın düşmanları 
olan kâfirleri de karanlık acı denizden yarattı.JSM 

Ayrıca o, Yüce Allah'ın insanları cesedlerinden önce yarattığını ve onlar 
arasında ilk yarattığı şeyin de Muhammed'in gölgesi olduğunu iddia etmiş ve 
bu hususta, Yüce Allah'ın, "De ki O çok Esirgeyen (Allah)' in bir çocuğu olsaydı, ben 
(ona) tapanların ilki olurdum" J2291 âyetini söylemiştir. Sonra demiştir ki: 
Sonra O, Muhammed'in gölgesini insanların gölgesine göndermiştir. Sonra 
göklere ve dağlara, Ali b. Ebî Tâlib'i kendine zulmedenlerden korumalarını 
teklif etmiş; fakat onlar bunu kabul etmekten çekinmişlerdir. Sonra bunu 
insanlara teklif etmiştir. Bunun üzerine Ömer, Ebû Bekr'e, Ali'ye yardım ve 
düşmanlarından koruması işini yüklenmesini ve onu bu dünyada terketmesini 
emretmiş ve kendisinden sonra onu (Ömer) halife yapması şartıyla, Ali'nin 
altedilmesinde kendisine yardım edeceğine dair ona teminat verdi. Ebû Bekr 
de öyle yaptı. İşte O'nun, "Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik; ama onlar 
bunu yüklenmekten çekindiler ve bundan endişeye düştüler. İnsan ise bunu yüklendi; 
çünkü o, çok zulüm eden ve çok bilgisiz olandır" I^âOl âyeti bunun tevilidir, demiş ve 
çok zulüm eden (zalûm) ve çok bilgisiz (cehûl) olanın Ebû Bekr olduğunu iddia 
ederek, Ömer hakkında Yüce Allah'ın, "Şeytanın hali gibidir; çünkü şeytan insana 



173 



küfret' der; insan küfredince de, ben, gerçekten senden uzağım' der..." ^Ml ayetini 
te'vîl etmiştir. Ona göre şeytan, Ömer'dir. 

el-Muğîre, anlattığımız bu sapıklıkları yanında adamlarına Muhammed 
Abdillah b. el-Hasan b. el-Hasan b. Ali'yi beklemelerini emrediyordu. Hâlid b. 
Abdillah el-Kasriyy, onunla ilgili haberleri ve sapıklıklarını işitti ve onu çağırdı. 
Muğîre öldürülünce, ona uyanlar Muhammed b.Abdillah b. el-Hasan b. el- 
Hasan'ı beklemeye devam ettiler. Bu Muhammed, Medîne'd kendine uymaya 
çağırınca, Ebû Cafer el-Mansûr, ordusunun kum'andanı olan İsâ b. Musa'yı 
büyük bir ordu ile onun üzerine gönderdi. Onlar da hammed'i Mekke ve 
Medine'yi ele geçirişinden sonra öldürdüler. Bu kardeşi İdrîs b. Abdillah da 
Mağrib ülkesini ele geçirmişti. Muhammed b. Abdillah b. el-Hasan'a gelince., o 
da savaşta Medine'de öldürüldü.. J^2l Abdillah b. el-Hasan'a gelince., onu, Beşîr 
er-Rehhâl JSâşı y e Muezile'd kendisine uyanlar aldattılar ve ona, el-Mansûr'un 
ordusuna karşı yardım edeceklerine dair teminat verdiler. Her iki taraf, 
Küfe' den onaltı fers uzaklıkta olan Bâhmârâ'da karşılaştıkları zaman, İbrahim 
öldürüldü Mu'tezile bozguna uğrayıp ondan kaçtı; ama uğursuzlukları onları 
yakaladı ve el-Mansûr'un adamlarından İsâ b. Mûsâ ve Müslim b. Kuteybe, 
onlarla savaşı yüklendiler. Kardeşi İdrîs'e gelince., o, Mağrib ülkesinde öldü. 
Onun zehirlendiği de söylendiği Bazı tarihçiler onu, Süleyman b. Cerîr ez- 
Zeydî'nin zehirlediğini; sonra Irak'a kaçtığını bildirmişlerdir. 
Muhammed b. Abdillah b. el-Hasan b. el-Hasan öldürülünce, Muğîriyye, el- 
Muğîre hakkında ayrılığa düştüler. Onlardan bir fırka, ondan uzaklaştı ve 
dediler ki: 

"Doğrusu o, Muhammed b. Abdillah b. el-Hasan'm dünyaya hâkim olacak 
Mehdi olduğu yolundaki iddiasında yalan söylemiştir; çünkü o, ne yeryüzünde 
ne de yeryüzünün onda birine sahip olmaksızın öldürülmüştür". Bir fırka ise, 
el-Muğîre'ye bağlılıklarında sabit kalmış ve demiştir ki: 
"Doğrusu o, Muhammed b. Abdillah b. el-Hasan'm Beklenen Mehdi olduğu 
hususunda doğru' söylemiştir. O öldürülmemiştir. Aksine hurûc (çıkış) etmesi 
emredilinceye kadar Hacir J5MI dağlarından birinde oturmaktadır. Çıktığı 
zaman, ona Mekke'de er-Rukn ile el-Makâm arasında bey'at edilecek; o, 
herbirine En Büyük İsmin (el-İsmu'1-A'zâm) harflerinden bir harf vereceği 
onyedi kişiyi diriltecek; bunlar da orduları hezimete uğratıp yeryüzüne hâkim 
olacaklardır." Bu fırkanın iddiasına göre, el-Mansûr'un ordusunun Medine'de 
öldürdüğü kimse; insanlara Muhammed b. Abdillah b. el-Hasan b. el-Hasan'm 
şeklinde görünmüş olan şeytandan başkası değildi. Bu fırkaya, Muhammed b. 
Abdillah b. el-Hasan b. el-Hasan'ı bekleyişlerinden dolayı Râfıza'dan "el- 
Muhammediyye" denir, der ki: 

Mâbûdlarmı alfabenin harflerine benzeten ve peyeamberliğini iddia eden bir 
topluluk nasıl olur da İslâm fırkaları Eğer bunlar İslâm Ümmetinden olsaydı, 



174 



Museylime Tuleyha'nm peygamberliklerine inananların iddiası hakkındaki 
görüş de olur ve Ümmet'ten sayılırlardı. Muğîriyye'ye denir ki: 
Sizler Muhammed b Abdillah b. el-Hasan b. el-Hasan b. Ali'nin öldürüldüğünü 
inkâr ettiniz ve öldürülenin, onun şekline giren şeytan olduğunu ileri 
sürdünüz. Öyle ise, el~Huseyn b. Ali ve yanmdakilerin Kerbelâ'da 
ölmediklerini, aksine gizlediklerini ve onların şekillerine girmiş şeytanların 
öldürüldüğünü iddia eden nasıl ayrılıyorsunuz? Bu bakımdan siz de el- 
Huseyn'i bekleyiniz; çünkü o, kardeşinin oğlu Muhammed b. Abdillah b. el- 
Hasan b. el-Hasan'dan daha yüksek bir mertedebedir. Veya Sebeiyye'nin 
beklediği gibi, Ali'yi bekleyiniz ve öldürülmesini tasdik etmeyiniz; çünkü Ali, 
oğullarından daha yücedir. Bu hususta onların ona göre bir özelliği yoktur. 1^1 



4. HARBIYYE 

Bu kısmın (Dördüncü Kısım) bölümlerinden dördüncüsü, el-Harbiyye'nin 
anlatılması ve onların, Ümmet'in fırkalarından dışarıya çıkışlarının açıklanması 
hakkındadır'. EMİ Bunlar, Abdullah b. Amr b. Harb el-Kindî'ye uyanlardır. 
Allah'ın ruhunun, Ebû Hâşim Abdullah b. Muhammed b. el-Hanefîyye'ye 
ulaşıncaya kadar, peygamberler ve imamlara geçtiği yolundaki iddialarında el- 
Beyâniyye'nin görüşlerine bağlı idi. Sonra el-Harbiyye, bu ruhun, Abdullah b. 
Muhammed b. el-Hanefîyye'den Abdullah b. Amr b. Harb'e intikal ettiğini ileri 
sürmüştür. Harbiyye, reisleri Abdullah b. Amr b. Harb hakkında, 
Beyâniyye'nin Beyân b. Sem'ân hakkındaki iddialarını ileri sürmüştür. Her iki 
fırka da rablerini inkâr etmektedir. Bu yüzden, Hulûliyye'nin öteki fırkalarının 
İslâm fırkalarının dışında oluşları gibi, bu da İslâm fırkalarından değildir. EIZ1 



5. MANSURIYYE 

Bu kısmın (Dördüncü Kısım) bölümlerinden beşincisi, el-Mansûriyye'nin 
anlatılması ve İslâm fırkaları topluluğunun dışına çıkışlarının açıklanması 
hakkındadır. \§m 

Bunlar, Ebû Mansûr el-'İclî'ye ^421 uyanlardır. Bu, imametin, el-Bâkır lakabıyla 
tanınan Ebu Cafer Muhammed b. Ali b. el-Huseyn b. Ali'ye ulaşıncaya kadar, 
Ali oğulları arasında dönüp dolaştığını söylemiştir. Bu el-'İclî, kendisinin el- 
Bâkır'm halîfesi olduğunu iddia etmiştir. Sonra bu iddiasından vazgeçmiş ve 
kendisinin göğe çıkarıldığını ve Yüce Allah'ın, Eliyle onun başını okşadığmı ve 
ona, "Ey oğulcuğum, benden tebliğ et!" dediğini, sonra da onu yeryüzüne 
indirdiğini ileri sürmüştür. O kendisinin, ''Eğer gökten bir parça düşer görseler, bu, 



175 



birbiri üstüne yığılmış bir buluttur, derler" ^5Qi âyetinde anılan gökten düşmüş 

parça olduğuna inanmıştır. 

Bu fırka, kıyamet, cennet ve cehennemi inkâr etmiştir. Cenneti, dünya nimetleri 

ve refahı; cehennemi insanların dünyada karşılaştıkları sıkıntılar olarak te'vîl 

etmişlerdir. Bu sapıklığa ek olarak muhaliflerini boğmayı helâl kılmışlardır. 

Onların fitneleri, alıştıkları şekilde, Irak Valisi Yûsuf b. Ömer es-Sakafi'nin i^Şil 

kendi zamanında Mansûriyye'nin alçaklıklarına vâkıf oluşuna devam etti. O, 

Ebû Mansûr el-'İclî'yi ele geçirdi ve astı. 

Bu fırka da kıyamet, cennet ve cehennemi inkâr edişlerinden dolayı, İslâm 

fırkaları arasında sayılmaz. I^ 

6. CENÂHIYYE 

Bu kısmın (Dördüncü Kısım) bölümlerinden altıncısı, Gulât'tan el- 
Cenâhıyye'nin anlatılması ve İslâm fırkalarının dışına çıkışlarının açıklanması 
hakkındadır. I^şşı 

Bunlar, Abdullah b. Muâviye b. Abdillah b. Cafer b. Ebî Tâlib'e J5Ş£ uyanlardır. 
Ona uymalarının sebebi şu idi: Muhammed b. Abdillah b. el-Hasan b. el-Hasan 
b. Ali'nin öldürülmesinden sonra el-Muğîre b. Saîd'den uzaklaşan Muğiriyye 
fırkası mensupları, bir imam arıyarak Kûfe'den Medine'ye doğru yola 
çıkmışlardı. Abdullah b. Muâviye b. Abdillah b. Cafer onlarla karşılaştı. Onları 
kendine uymaya çağırdı ve kendisinin, Ali ve onun soyundan gelen 
oğullarından sonra imam olduğunu ileri sürdü. Bunun üzerine onun 
imamlığına bey' at ettiler ve tekrar Küfeye döndüler. Kendilerine uyanlara, 
Abdullah b. Muâviye b. Abdillah b. Cafer'in kendisinin rab olduğuna inandı- 
ğını; Allah'ın ruhunun önce Adem'de, sonra Şît'te olduğunu, sonra Ali'ye 
ulaşıncaya kadar peygamberlerde ve imamlarda dönüp durduğunu, sonra 
onun üç oğlu arasında dönüp dolaştığını, sonra da Abdullah b. Muâviye'ye 
geçtiğini söylediler. Ve onun kendilerine şöyle söylediğini ileri sürdüler: 
"Doğrusu ilim benim kalbimde, mantarlar ve yeşil otların bitişi gibi bitmek- 
tedir." 

Bu fırka, cennet ve cehennemi inkâr etmiştir. Şarap içmeyi, ölü eti yemeyi, 
zinayı, homoseksüelliği ve diğer haram kılınmış şeyleri helâl kılmışlarda 
ibâdetlerin vücûbiyyetini (gereklilik) kaldırmış ve ibâdetleri, Ali'nin ailesine 
mensub olanlardan bağlılık icâb edenlere kinaye olarak te'vîl etmişlerdir. 
Kur'an'da anılan haramlar hakkında İbnu Kuteybe, "el-Maârif" adlı kitabında 
şunları anlatır, i^şşı g u Abdullah b. Muâviye, Fars ve Isfahan dolaylarında, 
ordusunun başında ortaya çıktı. Bunun üzerine Ebû Müslim el-Horasânî, onun 
üstüne büyük bir ordu şevketti ve onlar da onu öldürdüler; fakat ona uyanlar, 
onun öldürülmesini inkâr ettiler ve onun sağ olduğunu ileri sürdüler. 



176 



Eğer bizim için cennet, cehennem, sevab ve ceza yoksa, o halde muhaliflerinize 
de sizi öldürmelerinden ve kadınlarınızı esir etmelerinden dolayı bir korku 
yoktur. £$& 



7. HATTABIYYE 

Bu kısmın (Dördüncü Kısım) bölümlerinden yedincisi, Ebû'l-Hattâb el-Esedî'ye 
uyan el-Hattâbiyye'nin anlatılması hakkındadır. 155Z1 

Bunlar, imametin Cafer es-Sâdık'a gelinceye kadar Ali oğullarında olduğuna 
inanıyor ve imamların ilâh olduklarını iddia ediyorlardı. Ebû'l-Hattâb, önceleri, 
imamların peygamber olduklarını ileri sürüyordu. Sonraları ise, onların ilâh ve 
el-Hasan ile el-Huseyn'in çocuklarının Allah'ın oğulları ve sevdikleri olduğunu 
iddia etti. Ayrıca o, "Cafer bir ilâhtır" diyordu. Bu söz Cafer'e ulaşınca, ona 
lanet etti ve onu kovdu. 

Bundan sonra Ebû'l-Hattâb, kendi ilâhlığmı ileri sürdü. Ona uyanlar, Cafer'in 
bir ilâh olduğunu; fakat Ebû'l-Hattâb'm ondan ve Ali'den daha üstün (efdal) 
olduğunu iddia ettiler. 

Hattâbiyye, kendi taraftarlarının muhaliflerine karşı yalan şahitlikte bu- 
lunmasını uygun görüyordu. Sonra Ebû'l-Hattâb, Kûfe'nin çöplüğüne bir çadır 
kurdu ve kendine uyanları, orada, Cafer'e tapmaya çağırdı. Ebû'l-Hattâb, el- 
Mansûr devrinde, Küfe valisine karşı ayaklandı. Bunun üzerine el-Mansûr, İsâ 
b. Musa'yı büyük bir ordu ile onun üstüne gönderdi. Onu yakaladılar ve Küfe 
çöplüğünde idam ettiler. 
Ona uyanlar diyorlardı ki: 

"Her devirde biri konuşan (nâtık), diğeri de (sâkit) bir imamın bulunması 
gerekir. İmamlar ilândırlar ve gaybı bilirler." Onlar diyorlar ki: 
"Nebî'nin devrinde Ali, susan (sâmit); Allah'ın sabâmı ona olsun Nebi ise, 
konuşan (nâtık) idi. Sonra Ali, onun arka-konuşan (nâtık) oldu." Ve bunu, 
durum Cafer'e gelinceye kadar bütün imamlar hakkında söylüyorlar ve Ebû'l- 
Hattâb, Cafer zamanında susan bir imam (imâmun sâmitun), ondan sonra da 
konuşan (nâtık) bir imamdır, diyorlardı. 

Ebû'l-Hattâb'm idamından sonra, ona uyanlar, herbiri imamların ilah 
olduklarını ve onların gaybı ve olan şeyleri olmadan önce bildiklerini iddia - 
eden beş fırkaya ayrıldılar. Onların hepsi de İslâm dîninden çıkmış kâfiler. 
(1) Onlardan birinci fırka, el-Muammeriyye'di, J^l Onlar Hattâb'dan sonra 
imam, Muammer adlı bir adamdır, diyorlar ve Ebû'l Hattâb'a taptıkları gibi, 
ona da tapıyorlardı. Dünyanın yok olmayacağın cennetin insanların 
karşılaştıkları iyilik, nimet ve afiyet, cehennemin de insanların başına gelen 
kötülük, zorluk ve belâ olduğunu iddia ediyorlardı Onlar haramları helâl 



177 



kılmışlar ve farzların terkedilmesini kabul etmişlerdir. Onlar kıyameti inkâr 
ediyor ve ruhların tenasühüne inanıyorlardı. 

(2) ikinci fırka el-Beziğıyye'dir. J5Ş91 Bunlar, Beziğe uyanlardır. Bezîğ, Cafer'in 
bir ilâh olduğunu; fakat bu Cafer'in halkın gördüğü kimse olmadığını aksine 
onun, insanlara bu surette göründüğünü iddia ediyordu. 

Ayrıca bunlar, her mümine vahyedildiğini ileri sürüyor ve bunu Yüce Allah'ın, 
"Eceli yazılmış olan hiçbir kimse, Allah'ın izni olmadan ölemez." I§60j âyetini, "Eceli 
yazılmış olan hiçbir kimse, Allah'ın vahyi kendine gelmedikçe ölemez" 
şeklinde te'vîl ediyorlardı. Ayrıca, "Havarilere vahyetmiştim ki..." ^J âyetini delil 
getirmişler ve kendilerinin havariler olduklarını iddia etmişlerdir. Yüce 
Allah'ın, "Rabbin bal arısına vahyetti..." âyetini ele almışlar ve, "Bal arısına 
vahyedilnıesi caiz ise, bize vahyedilmesi caiz olmaktan da öte birşeydir" 
dediler. 

Ayrıca aralarında Cebrail, Mikâil ve Muhammed'den üstün (efdal) olanların 
bulunduğunu ileri sürdüler. 

Yine onlar, kendilerinin ölmediklerini ve aralarından birinin eceli gelince 
ölmesi halinde Melekût Alemi'ne kaldırıldığını iddia ettiler. Kendilerinden 
(Melekût Alemi'ne) kaldırılmış olanları, tan yerinin ağarmasından güneşin 
doğmasına kadarki zaman ile güneşin batışından akşama kadark zaman içinde 
gördüklerini ileri sürdüler. 

(3) Onlardan üçüncü fırka, b. Beyân el-'İclî'ye uyan 'Umeyriyye ^1 frrkasıdır. 
Kendi aralarından ölmeyeceklerini söyleyenleri yalanlarlar ve derler ki: 
"Doğrusu biz öleceğiz; lâkin yeryüzünde, bizden olan imamlar ve 
peygamberler daima olacaktır". Onlar Cafer'e tapmışlar ve ona, Rab adını 
vermişlerdir. 

(4) Onlardan dördüncü fırka, kendisine Mufaddal es-Sayrafî J5631 denen bir 
adama mensubiyetlerinden dolayı el-Mufaddaliyye'dir. Cafer'in nebîliğine 
değil ilâhlığma inanmışlar ve Cafer'in kendisinden uzaklaşısmdan ötürü el- 
Hattâb'dan uzaklaştılar. 

(5) Onlardan beşinci fırka, el-Hattâbıyye el-Mutlaka'dır. i^ıl Bütün iddialarında 
Ebu'l-Hattâb'a bağlılıkta ısrar etmiş ve ondan sonraki herhangi bir şahsın 
imametini tanımamıştır. 

Abdulkaahir der ki: 

Bâtmiyye, Mansûriyye, Cenâhıyye ve Hattâbiyye, Fbû. Ömer, Osman ve 

sahabenin çoğunu, kendi zamanlarında Ali'yi ikametten uzaklaştırdıkları için, 

tekfir etmişlerdir. Oysa kendileri de reisimlerinin zamanlarında Ali oğullarını 

imametten uzaklaştırmalardır. Bu durumda onlara denir ki: 

Madem ki Ali, kendi devrinde, imamete öteki sahabilerden daha lâyıktı; o 

halde, onun oğulları, kendi devirlerinde imamete reislerinden daha lâyık olmaz 

mı? Bu sapıklığa düşenlere şaşılmaz. Ancak şaşılacak olan, Ali'ye mensub 



178 



olanların (Alevî), onları, imameti kendi inhisarlarına almış olmalarına rağmen, 
kabul edişleridir. ££51 



8. GURABİYYE, MUFAVVIDA, ZEMMİYE 

Bu kısmın (Dördüncü Kısım) bölümlerinden sekizincisi, el-Gurâbiy-ye el- 
Mufavvıda ve ez-Zemmiyye'nin anlatılması ve onların, İslâm fırkalarının dışına 
çıkışlarının açıklanması hakkındadır. JSMl 

Ğurâbiyye 

Gurâbiyye, Güçlü ve Ulu Allah'ın, selâm olsun Cebrail'i Ali'ye gönderdiğini; 
fakat onun yolunu şaşırarak Muhammed'e geldiğini; çünkü onun, Ali'ye 
benzediğini ileri süren bir topluluktur. Onlar, "O, ona bir karganın diğer bir 
kargaya, bir sineğin başka bir sineğe benzeyişi gibi benzemektedir" demişler ve 
Ali'nin peygamber olduğunu, ondan sonra da oğullarının peygamber 
olduklarını ileri sürmüşlerdir. Bu fırka, kendine bağlı olanlara, selâm olsun 
Cebrîl'i kastedederk, "Tüyü olana lanet ediniz!" derdi. 
Bu fırkanın küfrü, Yahudilerin küfründen daha da kötüdür; çünkü onlar, 
Allah'ın salât ve selâmı ona olsun Allah'ın Resûlü'ne, "Sana Yüce Allah'tan 
vahyi getiren kimdir?" diye sorduklarında, "Cibril" cevâbını vermişti. Bunun 
üzerine onlar söyle dediler: 

"Doğrusu biz Cibril'i sevmeyiz; çünkü o ceza getirir." Dediler ki: 
"Vahyi sana, rahmetten başka birşey indirmeyen Mîkâîl getirmiş olsaydı, sana 
inanırdık." Böylece Yahudiler, Allah'ın salât ye selâmı ona olsun Nebî'yi inkâr 
etmelerine ve selâm olsun Cibril'e düşmanlıklarına rağmen, Cibril'e lanet 
etmiyor, ancak onun, rahmet değil ceza meleklerinden biri olduğunu ileri 
sürüyorlardı. Rafıza'dan Gurâbiyye ise, selam onlara olsun Cibril ile 
Muhammed'e lanet ediyorlardı.Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Allah'a 
meleklerine, peygamberlerine, Cebrail'e ve Mikaü'e düşman olan kimse inkar etmiş 
olur. Allah şüpesiz inkar edenlerin düşmanıdır ." ^^ Bu ayette mekeklerden bir 
kısmına bile düşmanlık eden kafir adını verileceği hususunun doğrulanması 
söz konusudur. Bu sebebten, Allah'ın "Kafirdir" dediklerini, Müslümanların 
fırkaları topluğuna sokmak caiz değildir.^Ml 

Mufavvıda 

Ranzadan el-Mufawida'ya ^621 gelince., bunlar, şu iddiada bulunan bir "Yüce 
Allah Muhammedi yaratmış; sonra ona, âlemin yaratılması, ve islerinin 
idaresini havele etmiştir. Böylece âlemi yaratan odur, Sonra Muhammed 

179 



âlemin idaresini. Ali b. Ebî Tâlib'e havale etse o daikinci idare eden (el- 
mudebbiru's-sânî) ' dir . " 

Ru fırka. "İlâh şeytanı yaratmış ve sonra şeytan kötülükleri yaratmıştır" 
iddiasında bulunan Mecûsîlerc'den ve İsa'yı selâm ona olsun ikinci bir idareci 
(mudebbiran saniyen) olarak isimlendiren Hıristiyanlar dan daha kötüdür 
Râfıza'nm Mufavvida'smı, İslâm fırkalarından sayan, Mecûsîler ve 
Hıristivanları islâm fırkalarından sayanlarla aynı seviyededir. İ5Z01 

Zemmiyye 

Onlardan ez-Zemmiyye'yel EZ11 gelince., bunlar, Ali'nin Allah olduğunu ileri 
süren bir topluluktur. Bunlar, Muhammed'e sövmüşler ve Ali'nin onu, (Ali'nin) 
peygamberliğini haber versin diye gönderdiğini ve fakat onun, bu işi, kendi 
adına ortaya attığını ileri sürmüşlerdir. Bu fırka da Muhammed'in 
peygamberliğinin Yüce Allah'tan olduğunu inkâr ettikleri için, İslâm fırkaları 
dışındadır. 15Z21 



9. ŞURAYİYYE, NEMÎRİYYE 

Bu kısmın (Dördüncü Kısım) bölümlerinden dokuzuncusu, Râfıza'dan 
Şuray'iyye ve en-Nemîriyye'nin anlatılması hakkındadır. I5Z31 

Şurayiyye 

eş-Şuray'iyye J^Zll eş-Şuray'î olarak bilinen bir adama uyanlardır. Bu adam, 
Yüce Allah'ın şu beş kişiye, Nebi, Ali, Fâtıma, el-Hasan ve el-Huseyn'e hulul 
ettiğini iddia etti. Bu beş kişinin ilâh olduklarını ve bunların beş zıddının 
bulunduğunu ileri sürdüler; fakat zıdları hakkında ihtilâfa düştüler. EZ51 
Onlardan, bu zıdlarm övülmüş olduklarını ileri sürenler vardır. Bunlara göre, 
kendisinde ilâhın bulunduğu bir şahsın yüceliği, ancak zıddı ile bilinir. Yine 
onlardan zıdlarm kötülenmiş olduklarını ileri sürenler vardır. eş-Şuray'î' den 
nakledildiğine göre, birgün ilâhın kendisine hulul ettiğini ileri sürmüştür. İ5M 

Nemîriyye 

Kendisinden sonra, ona uyanlardan en-Nemîri J5ZZ1 diye tanınan biri geldi. 
Ondan rivayet edildiğine göre, kendi hakkında, Yüce Allah'ın kendisine hulul 
ettiğini iddia etmiştir. 

Ravâfiz'm Gulât'mdan bu sekiz fırka, Allah'tan başka bir ilâh tanıdıkları için, 
İslâm fırkaları topluluğunun dışındadır. 

180 



En acâib şeylerden biri şudur: 

Hattâbiyye, Cafer es-Sâdık'm kendilerine, içinde gaybla ilgili olarak ihtiyaç 
duyacakları her türlü bilgiyi ihtiva eden bir kitap verdiğini ve bu kitaba "Cefr" 
adını verdiklerini ve onun içinde bulunanları, ancak kendilerinin 
okuyabildiklerini ileri sürmüşlerdir. 

Arûn b. Sa'd el-'îcli J^zşi brr şiirinde şöylece dile getirmiştir: 
Rafızîlerin kendi aralarında ayrıldıklarını görmez misin? Hepsi de Cafer 
hakkında meşru olmayan şeyler söylemektedir. 

Bir topluluk onun ilâh olduğunu söyledi; onlardan bir topluluk da ona (en- 
Nebiyyu'l-Mutahhar) dediler. 

Fakat bir türlü çözemediğim garip şey, Cefr J5Z21 kitabıdır. Cefr'e uyanlar 
Rahmâ'na sığındım, 

Cafer onların söylediklerinden razı ise, doğrusu ben de doğruyu-yanlışı 
Cafer'den daha iyi ayırt eden Rabbime sığındım. 

Küfür konusunda görüşleri açık; ama dinde tek gözlü olan Rafızîlerin ta- 
mamından Rahman 1 a sığındım. 

Hakikat ehli olanlar, onların halka sundukları bu bid'atlerden vazgeçtikleri ve 
hakkı yerine getirdikleri takdirde, onlar başarıya ulaşamazlar. Onlara, fil bir 
kertenkeledir, dense, tasdik ederlerdi veya bir zenci, buğday tenli oldu, 
denseydi, kabul ederlerdi. 

Onlar, idrarını yapan bir filden daha kötüdürler; çünkü filin yüzü size karşı ise, 
(bu işi yaparken) sırtını çevirir. 

Hıristiyanların İsâ hakkında yalan söyleyişleri gibi, onun (Cafer) hakkında 
yalan uyduran kavimlerin çirkinliği işte budur. ^M 



10. HULULIYYE 

Bu kısmın (Dördüncü Kısım) bölümlerinden onuncusu, el-Hulûliyye fır- 
kalarının anlatılması ve İslâm fırkalarının dışına çıkışlarının açıklanması 
hakkındadır. 

Bir bütün olarak Hulûliyye, herbiri İslâm devletinin içinde olan onbir firka idi. 
Hepsinin maksadı, Yaratıcının Birliği hakkındaki görüşü bozmaya yönelmişti. 
Bu fırkalar, çoğunlukla, Rafızîlerin Gulât'mdandır. Nitekim Sebeiyye, 
Beyâniyye, Cenâhıyye, Hattâbiyye ve Nemîriyye fırkalarının hepsi de 
Hulûliyye'dendir. Bunlardan sonra Ceyhun nehrinin ötesinde el-Mukannaiyye 
ortaya çıktı, Merv'de, kendilerine Rizâmiyye JSin denen bir topluluk ile 
kendilerine Berkûkiyye denen bir topluluk çıktı. Onlardan sonra, 
Hulûliyye' den, kendilerine Hulmâniyye denen bir topluluk, el-Hallâc olarak 
bilinen el-Huseyn b. Mansûr'a E§21 mensup Hallâciyye denen bir topluluk ile 
İbnu'l Ebî'l-'Azâfir'e mensup el-'Azâfira ^§21 denen bir topluluk ortaya çıktı. Bu 

181 



Hulûliyye topluluklarını, haramların helâl kılınması farzların terkedilmesi 
konularında kendilerine katılan el-Hurremiyye'den bir topluluk takîb etti. 
Şimdi onların inançlarını kısaca anlatacağız. J5^1 

1) Sebeiyye: 

Sebeiyye'ye gelince., bunlar, ilâhın ruhunun kendisine hululü ile Ali'nin ilâh 
olduğu şeklindeki görüşlerinden dolayı Hulûliyye topluluğuna dâhildirler. I^şşı 

2) Beyâniyye: 

Aynı şekilde Beyâniyye de ilâhın ruhunun, Ali'ye gelinceye kadar 
pegamberlerde ve imamlarda dönüp dolaştığını; sonra Muhammed b. el- 
Hanefiyye geçtiğini; sonra oğlu Ebû Hâşim'de olduğunu; ondan sonra da 
Beyan b. Sem'ân'a hulul ettiğini ileri sürmüş ve böylece Beyân b. Sem'ân'm 
ilahlığını iddia etmişlerdir. £861 

3) Cenâhıyye: 

Aynı şekilde onlardan Cenâhıyye de, "îlâh'm ruhu Ali ve oğullarında dolaştı; 
sonra Abdullah b. Muâviye b. Abdillah b. Cafer'e geçti" şeklin iddialarından 
dolayı hulul ettiği iddialarından dolayı küfre girmişler. 
Bunun yanında onlar, kıyamet, cennet ve cehennemi de inkâretmişlerdir. 

15871 

4) Hattâbiyye: 

Hattâbiyye'nin tamamı, ilâhın ruhunun Cafer es-Sâdıka ve ondan sonra da 
Ebul-Hattâb el-Esedî'ye geçtiğini iddia ettikleri için Hulûliyye' dendir. Onlar bu 
yönden ve, "el-Hasan ile el-Huseyn ve oğulları, Allah'ın oğulları ve 
sevgilileridir" şeklindeki iddialarından dolayı kâfirdirler. Fakat onlardan, 
kendisinin Allah'ın oğullarından olduğunu iddia edenler, Hattâbiyye'nin öteki 
fırkalarından daha kâfirdir. 15881 

5-6) Şuray'iyye ve Nemîriyye: 

Onlardan Şuray'iyye ve Nemîriyye de Hulûliyye 'dendir; çünkü Allah'ın 
ruhunun şu beş kişiye, Nebi, Ali, Fâtıma, el-Hasan ve el-Huseyn'e geçtiğini ve 
bu beş şahsın ilâh olduklarını iddia etmişlerdir. ^M 



182 



7) Bizâmiyye: 

Rizâmiyye'ye J^oi gelince., bunlar, Merv'de ortaya çıkıp Abbasiler devletinin 
kumandanı Ebû Müslim'e ^211 bağlılık hususunda aşırı giden bir topluluktur. 
Onlar imameti, Ebû Hâşim'den 1592i Abbasoğullarma geçirdiler; sonra imameti, 
Muhammed b. Ali'den kardeşi Abdullah b. Ali es-Saffâh'a geçirdiler; es- 
Saffâhtan sonra imametin Ebû Müslim'de olduğunu ileri sürdüler. Bununla 
beraber Ebû Müslim'in öldürülmesini ve ölümünü kabul ettiler. Ancak 
onlardan, kendilerine Ebû Muslimiyyef I^M denen bir fırka, Ebû Müslim 
hakkında akıl almaz derecede aşırılığa gitmiş ve ilâhın ruhunun kendisine 
geçişi ile onun da bir ilâh olduğunu ileri sürmüş ve Ebû Müslim'in Cibril, 
Mikâil ve öteki meleklerden daha hayırlı olduğunu iddia etmişlerdir A bunlar, 
Ebû Müslim'in ölmediğini, canlı olduğunu ileri sürmüşlerdir kim onlar, onu 
beklemektedirler. Merv ve Herat'ta olan bu topluluğu Berkûkiyye olarak 
tanınmaktadırlar. Bunlara, el-Mansûr'u kimin öldüğü sorulduğunda, 
"İnsanlara Ebû Müslim'in suretinde diye cevap verirler. J5M 

8) Mukannaiyye: 

el-Mukannaiyye'ye gelince,, bunlar, Ceyhun nehrinin ötesindeki el 
Mubeyyıda' dır. 15251 Reisleri, Merv'de "Kâze Keymun Dât" denen bir kasaba 
halkından "el-Mukanna 1 " diye bilinen tek gözlü bir çamaşırcı idi. 
Mühendis halkından "el-Mukanna" diye bilinen tek gözlü bir çamaşırcı idi. 
Mühendislik makine ve sihirli formüller elde etme islerinde J^Ml birşeyler 
biliyordu ve Merv'de, Rizânıiyye'nin görüşlerine bağlı idi. Sonra kendisinin 
ilâhlığmı iddia etti ve kendini halktan İpek bir perde ile gizledi. ^2Z1 Ablak 
dağı (halk) île Suğd'dan bir topluluk, ona kandılar. Müslümanlara karşı fitnesi 
ondört yıl kadar sürdü. İ5981 Müslümanların üzerine saldırmak hususunda, 
Halac'lı ^221 Türklerden inanmamış olanlar, ona yardım ettiler. el-Mehdî b. el- 
Mansûr zamanında, Müslüman askerlerinden pekçoğunu hezimete uğrattılar. 
el-Mukanna', taraftarlarına haramları helâl kıldı ve onların haram sözünü 
kullanmalarını ve inanmalarını yasakladı ve onlardan namaz, oruç ve öteki 
ibâdetleri kaldırdı. Kendine uyanlara ilâh olduğunu ve bir keresinde Adem 
suretinde, sonra başka bir vakitte Nûh suretinde, başka bir zaman da İbrahim 
suretinde göründüğünü, sonra Muhammed'e gelinceye kadar peygamberlerin 
suretinde göründüğünü ve ondan sonra Ali'nin suretinde göründü günü; 
bundan sonra da onun oğullarının şekline girdiğini; sonra bunu takiben Ebû 
Müslim'in suretinde göründüğünü; sonra kendi zamanında Hişâm b. Hakîm'in 
suretinde göründüğünü ve adının da Hişâm b. Hakim olduğunu ileri sürmüş 
ve demiştir ki: "Doğrusu ben, birçok suretle bürünmüşümdür; çünkü kullarım, 

183 



beni, gerçekten bana ait olan suretimde görmeye takat yetîremezler. Beni 
gören, nurumdan tutuşur, yanar." Onun, Keş ve Nahşeb dolaylarında Siyam 
denen sağlam ve büyük bir kalesi vardı. Katenin etrafındaki surların genişliği 
yüz tuğladan fazla idi ve kalenin altında büyük bir hendek bulunuyordu. 
Yanında da Suğd'lular ve Halaclı Türkler vardı. el-Mehdî, ordusunun 
kumandanı Muâz b. Müslim'i yetmiş bin savaşçıdan oluşan bir ordu ile onlara 
karşı hazırladı ve onları, Saîd JÖJÖİ Amr e Cerşî'nin" emrine soktu. Sonra Safd, 
el-Mukanna'nm hendeğinin üstüne gelmesine koyarak adamlarının üzerinden 
geçip karşıya ulaşmalarını sağlamak için ikiyüz adet demir ve ağaç merdiven 
hazırladı. Hindistan'ın Multan şehrinden onbin manda derisi istedi, ve onlara 
kum koydu ve el- Mukanna'nm hendeğini bunlarla doldurdu ve sonra el- 
Mukanna"nm ordusunun arkasında çarpıştı. Onlardan otuzbin kişinin 
kendisine sığınmasını sağladı ve geri kalanlarıylaçarpıştı. El-Mukanna, 
kendisini kalesindeki içinde katranla bakırı erittiği fırının içine attı ve böylece 
fırında tamamen yanıp kül oldu J^OH Bunun üzerine adamlarının, onun ne 
cesedini, ne de küllerini bulabildikleri için, akılları karıştı ve onun göğ çıktığını 
ileri sürdüler. B ugün onun, Ablak dağlarında bulunan taraftarları, o bölge 
insanlarının en beğenilmeyenleridir. Köylerinin her birinde, içlerinde namaz 
kılınmayan bir mescidleri vardır; fakat bu meacidlerde ezan okumaları için 
birer müezzin tutarlar. Ölü hayvan eti ile domuz eti yenmesini helal kılarlar. 
Onların her biri, kendi karısından bşka bir kadmlan da geçirdikleri zaman, onu 
öldürür ve gizlerler Ancak onlar da kendi bölgelerindeki Müslümanların 
tamamına mahkum durumdadırlar. Bundan dolayı Allah'a hamd olsun! fâM 

9) Hulmâniyye: 

Hulûliyye'den el-Hulmâniyye'ye fâöl gelince., bunlar, Ebû Hurman ed- 

Dimeşkî'ye mensupturlar. Bu şahsın aslı İranlı; yetiştiği yer Haleb idi. Bid'atini 

ortaya attığı yer Şam'dı. Bundan dolayı Şam'a (Dimeşk) edilmiştir. İki sebepten 

küfre girmiştir: 

Bunlardan biri, Tanrı' nm ruhunun güzel insanlara hulul ettiğini söylemesidir. 

Bu sebepten ashabı ile birlikte güzel yüzlü birini gördükleri zaman, Allah'ın 

hulul ettiğini düşünerek ona secde ediyorlardı. Küfre girişlerinin ikinci sebebi, 

ibaha (herşeyi helâl kılmak) hakkındaki görüşü ve İlâh'i, onun inandığı şekilde 

bilen birinden, her türlü yasak ve haramın kalktığı yolundaki iddiasıdır. O, 

kendi hoşuna giden ve istiha duyduğu herşeyi mubah kılmıştır 

Abdulkaahir der ki: 

Ben bu Hulmâniyye 'den birinin, Yüce Allah'ın Adem hakkında meleklere 

buyurduğu, 

"...Onu yapıp ruhumdan üflediğimde ona secdeye kapanın.." ^1 mealindeki âyetini, 

Allah'ın bedenlere hululünün cevazı için bir delil olarak ileri sürdüğünü 

184 



gördüm. Ve o, Allah'ın Adem'e hulul ettiği için, meleklere ona secde etmelerini 
emrettiğini; O'nun Adem'e hulul ettiğini; çünkü onu en güzel surette 
yarattığını ve bu sebepten, "Muhakkak ki Biz, insanı en güzel surette yarattık" fâS 
buyurduğunu iddia adıyordu. Bunun üzerine ona şöyle dedim: 
"Söyle bakalım, delil olarak ileri sürdüğün, Allah'ın meleklere, selâm olsun 
Adem'e secde etmelerini buyurması hakkındaki âyet ile insanın en güzel 
şekilde yaratıldığını söyleyen âyetlerle bütün insanlar mı kastedilmiş, yoksa 
belli bir tek şahıs mı anlatılmak istenmiştir?" "Bu iki görüşten birine cevap 
verdiğim takdirde, bunu takib edecek olan şey nedir? diye sordu. Ben de 
dedim ki: 

"Eğer bu ayetlerde kastedilen şey, genel olarak bütün insanlıktır, dersen, 
Allah'ın bütün insanlara hulul ettiğini iddia ettiğin için, çirkin de olsa her 
insana secde etmek zorunda kalacaksın, Ancak bu ayetten maksad, belli bir 
insandır ve o da selam olsun Adem'dir, başkası değil dersen, o takdirde onun 
dışındaki güzel yüzlere niçin secde ediyorsun da soylu bir ata, meyve veren bir 
ağaca, kuşlar ve hayvanlardan güzel yüzlülere secde etmiyorsun? Belki de 
ateşin sivri alevleri, şaheser bir yüzdedir! Eğer ona secdeyi caiz görüyorsan, bu 
halde, Hululiyye'nin sapıklıkları ile Ateş Tapan'larm sapıklıklarını birleştirmiş 
oluyorsun. Fakat bazı durumlarda güzel görünmelerine rağmen, ateşe, suya, 
havaya ve göğe secde etmediğin takdirde, güzel yüzlü insanlara da servlp 
eUncnıeHsin!" Yine ona dedim ki: "Doğrusu bu dünyada pekçok güzel yüzlü 
vardır. Ve Allah'ın kendilerine hululü bakımından onların bir kısmı diğerine 
göre daha üstün değildir. Bu yüzden sen, Allah bütün güzel yüzlülere hulul 
etmiştir, iddiasında bulunursan, bu hulul, bir arazın cisimde ortaya çıkışı 
gibimidir, yoksa bir cismin kendi yerinde oluşması şeklinde midir? Bir tek 
arazın, birçok yere hululü imkânsızdır ve bir tek şeyin birçok mekânda 
bulunması da mümkün değildir. Eğer bu mümkün değilse, bunun gerektirdiği 
şeyler de imkânsızdır." KQ61 

10) Hallâciyye: 

el-Hallâciyye'ye gelince., bunlar, el-Hallâc olarak bilinen Ebû'l-Mugîs el- 
Huseyn b. Mansûr'a mensupturlar. Bu şahıs Fars ülkesinden "el-Beydâ" denen 
bir şehirdendi. Başlangıçta tasavvuf görüşleri ile uğraşıyordu ve o zamanki 
ifadeleri, sûfîlerin "şath" (cezbe hâli) dedikleri nevindendi. Bu yol, insanı, biri 
güzel ve övülen, öteki de çirkin ve istenilmeyen iki yoldan birine götürebilir. 
Muhtelif ilimleri -ister ihtisasla ilgili olsun, ister genel kültürle alâkalı olsun- 
bildiğini iddia ediyordu. Bağdad ve Horasan'daki Tâlekan halkından bir 
topluluk ona kandılar. 

Kelâmcılar, fakîhler ve sûfîler, onun hakkında ihtilâfa düştüler. Kelâmcılarm 
çoğunluğu, onun tekfiri ve Hulûliyye'ye mensup biri olduğu hususunda 

185 



birleşmişlerdir. Fakat Basra'lı Sâlimiyye kelâmcılarmdan bir topluluk, onu 
benimsemiş ve sûf ilerin manevi hakîkatları sınıfına nisbet etmişlerdir. el-Kâdî 
Ebû Bekr Muhammed b. et-Tayyib el-Eş'arî (el-Bâkıllânî) -Allah ona rahmet 
eylesin- onu, sihirli formüller ve olağanüstü şeyler yapanlar sınıfına dâhil 
etmişti. O, Mu'tezile'nin kendi prensiplerine dayanarak nübüvvetin delillerini 
doğrulamakta düştükleri çaresizliği gösterdiği kitabında, el-Hallâc'm 
olağanüstü işlerini ve kerametlerinin şekillerini anlatmıştır. 
Fakîhler de el-Hallâc'm durumu hakkında ihtilâfa düştüler. Ebû 1 1-Abbâs ^3. 
kendisinden onun öldürülmesinin doğru olup-olmadığı hakkında fetva 
istedikleri zaman, kararsız kalmıştır. Ancak Ebû Bekr Muhammed lolonun 
öldürülmesinin caiz olduğu hususunda fetva vermiştir. Sûfîlerin ileri gelenleri 
de onun hakkında ihtilâfa düşmüşler ve Amr b. Osman el-Mekkî I^SSl {\ e Eb u 
Ya'kûb el-Akta Klöl V e sûfîlerden bir topluluk, ondan uzaklaşmışlardır. Amr b. 
Osman dedi ki: 

"Bir gün onunla birlikte yürüyorduk. Kur'an'dan bir iki âyet okudum. Bunun 
üzerine bana, 'Bunun bir benzerini söylemek, benim için, pekâlâ mümkündür' 
dedi." Rivayet edildiğine göre, el-Hallâc, bir gün Cüneyd'e uğramış ve ona, 
"Ben Hak'kım (Ene'1-Hakk)" demiştir. Bunun üzerine Cüneyd, "Sen Hak'la 
berabersin; şimdi kimbilir (kanınla) hangi kütüğü (darağacmı) lekeliyeceksin?" 
cevabını vermiştir. Böylece onun, el-Hallâc hakkında söyledikleri tahakkuk 
etmiştir; çünkü o, bu olaydan sonra asılmıştır. Sûfîlerden bir topluluk ise, onu 
kabul etmiştir. Bağdad'da Ebul-Abbâs b. Atâ ^±11 İran'da Ebû Abdillah b. Hafif 
telü Nîşâpûr'da Ebû'l-Kasım en-Nasrâbâdî K131 V e kendi bulunduğu çevrede 
Fâris ed-Dîneverî J£ML bunlar arasındadır. 

Onu küfre ve Hulûliyye'nin görüşlerine nisbet edenlerin onun hakkında 
naklettiklerine göre, o şöyle söylemiştir: "Kim nefsini tâatla terbiye eder, dünya 
lezzetleri ve şehvetlerine sabrederse, Allah'a yakın olanların (el-mukarrebûn) 
makamına yükselir. Sonra o, beşeriyet sıfatlarından temizleninceye kadar, 
saflaşmaya ve saflaşmış olanların derecesinde yükselmeye devam edecektir. 
Kendisinde beşeriyetten bir parça kalmadığı takdirde, İsâ b. Meryem'e hulul 
eden Allah'ın ruhu, ona da hulul eder. O zaman istediği gibi olan şeyden 
başkasını dilemez ve fiillerinin tamamı, Yüce Allah'ın fiili olur." el-Hallâc'm 
kendisinin bu rütbeye ulaştığını iddia ettiğini ileri sürmüşlerdir. 
Onun, kendine uyanlara yazdığı mektupları ele geçirenler, bu manlarda, şu 
başlığı kullandığını söylemişlerdir: "Her şekle bürünen Rablerin Rabbinden, 
kulu filan kimseye...". Yine onlar, ona uyanların kendisine yazdıkları yazıları 
ele geçirdiler ve içlerinde şunu gördüler: 

"Ey Zâtların ve şehvetlerin gayesinin son bulduğu nokta! Senin her devirde bir 
şekil' de görünen ve zamanımızda da el-Huseyn b. Mansûr'un şeklinde görü 
olduğuna şahitlik ederiz. Senden âmân diler ve senin rahmetini nivâz ey 
gaybları bilen!" 

186 



Anlattıklarına göre o, Bağdad'da Halife Cafer el-Muktedirbillah'm maiyeti ve 
ailesinden bir kısmının teveccühlerini kazandı. Bunun üzerine Halife, onun 
fitnesinin kötülüklerinden korktu ve onu hapsetti. Fakîhlerden kanı hakkında 
fetva istedi ve hemen, Ebû Bekr b. Davud'un onun kanının helal olduğu 
yolundaki fetvasına kulak verdi. Hâmid b. el-Abbâs'a ona bin kırbaç 
vurmasını, ellerini ve ayaklarını kesmesini emretti. O da bunu böylece 309 yılı 
Zû'1-Ka'de'sinin bitimine altı gün kala Salı günü (26. Mart. 922) yerine getirdi. 
Sonra o, asıldığı daracağmdan, üç gün sonra indirildi; yakıldı ve külleri 
Dicle'ye atıldı. 

Ona mensup olanlardan bir kısmı, onun öldürülmediğini; canlı olduğunu ve 
ancak onun yerine konulan benzerinin öldürüldüğünü ileri sürdüler. 
Süfîlerden ona bağlı olanlar, onun birtakım keramet hallerine vâkıf olduğunu 
ve durumunun gizli kalması gerektiği halde, bunları halka gösterdiğini ve bu 
yüzden kerametleri inkâr edenlerin hükmü ile cezalandırıldığını ileri sürdüler. 
Bunlar, tasavvuf hakikatinin, zahiri örtü, bâtını da takdis olan bir hâl olduğunu 
ileri sürdüler ve el-Hallâc'm bâtının yüceliği hususunda, onun elleri ve ayakları 
kesilirken söylediği rivayet edilen şu sözleri delil gösterdiler: 
"Birin birliğine bir yeter." 

Bir gün kendisine günahlarından sorulduğuna şu beyiti söyledi: 
O üç harftir; içinde yabancı harf yoktur, 
Ve ikinci yabancı vardır ve söz kesildi. 
O, bununla Tevhîd'e işaret etmiştir. K151 

11) 'Azâfira: 

el-'Azâfira'ya I^âL gelince., bunlar, Bağdad'daki bir topluluktur. Bağdad'da, er- 
Râzî İbnu'l-MuktedirrinJ^lZl zamanında, 322/934 yılında ortaya çıkan KİS. V e 
İbnu Ebî'l-'Azâfir olarak tanınan bir adama uyanlardır. Adı, Muhammed b. Ali 
eş-Şelmeğânî'dir. Allah'ın ruhunun kendisine hulul iddia etmiş ve kendine, 
"Rûhu'1-Kuds" denmiştir. Kendine uyanlara kaldırılmasını açıklamış, 
homoseksüelliği mubah kılmış ve bunun üstün olanın nurunun daha az üstün 
olana girmesi demek olduğunu Ona uyanlar, kendi karılarını, nurunun onlara 
da geçmesini arzu ederek ona sunmuşlardır. er-Râzî Billah, onu ve aralarında 
el-Hüseyin b. Kasım b. Ubeydillah b. Süleyman b. Vehb ve Ebû İmrân İbrahim, 
Muhammed b. Ahmed b. el-Muneccim de dâhil olmak üzere, ona uyanlardan 
bir topluluğu ele geçirdi. Bu ikisinin, ona, "Rab" ve "Mevlâ" diye hitâbettikleri 
ve onu, istediği şeye kaadir olarak vasıflandırdıkları yazılarını buldu. 
Aralarında Ebû'l-Abbâs Ahmed b. Ömer b. Sureye, Ebü'l-Ferec el-Mâlikî ve 
imamlardan bir topluluğun bulunduğu fakîhler huzurunda, bunu yazdıklarını 
kabul ve itiraf ettiler. Bunun Üzerine onlardan el-Huseyn b. el-Kasım b. 
Ubeydillah olarak tanınanına İbnu Ebî'k'Azâfir'den uzaklaşmasını (berâet) ve 

187 



ona tokat atmasını emretti, O da bunu yerine getirdi ve tövbe etti, İbn Sureye 
te!£L Allah'rahmet eylesin eş-Şâfiî'nin mezhebine göre, tövbesinin kabul 
edilebileceğine dair fetva verdi; ama Mâlikîler, durumu bildikten sonra 
zındığın tövbesinin reddine dair fetva verdiler. Bunun üzerine er-Râzî, onu, 
durumu hakkında bir karar verinceye kadar hapsetti. Sonunda İbnu Ebî'l- 
Azâfir ve arkadaşı İbnu Ebî 'Avn'm öldürülmesini emretti. Bunun üzerine İbnu 
Ebî'l-'Azâfir, ona (er-Râzî) şöyle dedi: 

"Gökten benim berâetimin ve düşmanlarımın üzerine de intikamın indirilmesi 
için, bana üç gün mühlet ver!" Ancak fakîhler, er-Râzî'ye, o ikisinin 
öldürülmelerini çabuklaştırmasını işaret ettiler. Böylece o ikisi asıldılar; sonra 
yakıldılar ve külleri, Dicle'ye atıldı. 1^01 



11. ASHABU'LIBAHA 

Bu kısmın (Dördüncü Kısım) bölümlerinden onbirincisi, el-Hurremiyye'den 
Ashâbu'l-İbâha'nm anlatılması ve İslâm fırkaları topluluğunun dışına 
çıkışlarının açıklanması hakkmdadır.i^ll 
Bunlar iki sınıftır: 

(1) Bir şmıf, haramları helâlsayan ve insanların da ve kadında ortaklığını ileri 
süren Mazdekivve gibi. İslâm'dan önce de mevcud olanlardı. Bunların 
fitneleri, Anûsirevân, 1^21 onları, kendi saltanatı sırasında öldürmesine kadar 
sürmüştür. (2) İkinci sınıf, el-Hurremdîniyye'dir. K221 İslâm döneminde ortaya 
çıkmışlardır. Bunlar Bâbekiyye ve Mâziyâriyye olmak üzere iki fırkadır ve her 
ikisi de el-Muhammera olarak tanınırlar. J^âi 

1) Bâbekiyye: 

Bunlardan el-Bâbekiyye, Bâbek el-Hurremî uyanlardır. Bâbek, Azerbeycân 
bölgesinde el-Bedeyn dağında ortaya çıkmış ve burada pek çok taraftar 
kazanmıştır. Bunlar, heramları helâl kılmışlar ve pek,Müslümanı 
öldürmüşlerdir. Abbasî halîfeleri, onlara karşı Mâbeynci Afşin, Muhammed b. 
Yûsuf es-Sağrî (es-Suğrî), Ebû Dulef el-'İclî ve yakınlarının kumandası altında 
birçok ordu sevketmiştir. Askerler, Bâbek ve kardeşi İshâk b. İbrahim devrinde 
ele geçirmelerine ve Sure-men-raâ'da idam ilmelerine kadar yirmi yıl süre ile 
ona karşı durmaya devam ettiler. Afşin de ona karşı savaşta Bâbek'e yakınlık 
göstermek ve dini etmekle itham edildi ve bu yüzden öldürüldü. J^şi 

2) Mâziyâriyye: 



188 



Onlardan el-Mâziyâriyye'ye gelince., bunlar, Curcân'da el-Muhammera'nm 
görüşlerini ortaya atan Mâziyyâr' uyanlardır. 

Bâbekiyye'nin kendi dağlarında bir gece bayramları vardır. Orada, şarap ve 
çalgıların etrafında toplanırlar ve erkekleri ile kadınları birbirine karışır. 
Lâmbaları ve yanan odunları söndüğü zaman da erkekler ve kadınlar, kimin 
gücü kime yetiyorsa öylece birbirlerine sahib olurlardı. Bâbekiyye, inanışlarının 
aslını, Câhiliyye devrinde kendi emirleri olan Servin adlı birine nisbet ederler. 
İddialarına göre, onun babası Habeş'li, annesi de Fars krallarından birinin 
kızıdır. Onlar, Şervîn'in Muhammed ve öteki nebilerden de üstün olduğunu 
ileri sürerler. Kendi dağlarında Müslümanlar için içlerinde Müslümanların 
ezan okudukları mescidler yapmışlardır. Çocuklarına Kur'an öğretmişlerdir; 
fakat gizli de olsa ne namaz kılarlar, ne de Ramazan ayında oruç tutarlar. 
Ayrıca kâfirlere karşı çihad edilmesine de inanmazlar. 

Mâziyyâr'm fitnesi de kendi bölgesinde el-Mu'tasmı devrinde ele geçirilinceye 
kadar alabildiğine büyümüştür. O, Bâbek el-Hurremî ile aynı hizada, Surre- 
men-Raâ'da idam edildi. Bugün Mâziyyâr'a uyanlar, kendi dağlarında, Curcân 
çevresindeki köylerden onlara bağlı olan köylüler ve çiftçilerden ibarettir. 
Müslüman görünmekte; ama içlerinde bunun zıddmı beslemektedirler. 
Sapanlar ve isyan edenlere karsı yardımı dilenen ancak Allahltır. 

16261 



12. ASHABUT-TENASUH 

Bu kısmın (Dördüncü Kısım) bölümlerinden onikincisi, Ehlu'l-Ehvâ'dan 
Ashâbu't-Tenâsuh'un (Ruhların bedenden bedene geçtiğine inananlar) anla- 
tılması ve İslâm fırkalarının dışına çıkışlarının açıklanması hakkındadır. 
Tenâsuh'e inananlar birkaç sınıftır. Bir sınıf feylosoflardan, bir başka sınıf da 
Sumeniyye'den ibarettir. Bu iki sınıf da İslâm'ın doğuşundan önce idi. İki ayrı 
sınıf da İslâm döneminde doğmuştur. Biri Kaderiyye'den; diğeri de Râfızîlerin 
Gulâtmdandır. 

Sumeniyye'den tenâsuh'e inananlar, âlemin kıdemini ileri sürmüşlerdir. Ayrıca 
tüme varım (deduction-nazar) ve tümden gelimi (enduction-istidlâl) 
reddetmişler "ve "beş duyunun aracılığı dışında hiçbir şeyin bilinemiyeceğini 
iddia etmişlerdir. Qnlarm birçoğu meâd (âhiret hayatı) ve ölümden sonra 
dirilmeyi inkâr'etmişlerdir. Onlardan bir firka, ruhların muhtelif inanmış ye 
insan ruhunun bir köpeğe, köpeğin ruhunun da bir insana geçmesini caiz 
görmüşlerdir, feylosoflarm bir kısmından buna benzer bir görüş anlatır. 
İddialarına göre, bir kalıp (beden) içinde günah işleyen bir kimse, bu günahının 
cezasını başka bir beden içinde çekecektir. Onlara göre, sevâb için de aynı 
görüş söz konusudur. En acâib şeylerden biri, Sumeniyye'nin tenasüh 

189 



hakkındaki iddiasıdır. Buna göre, "Birşey ancak duyular vasıtasıyla bilinebilir" 
demelerine rağmen, tenâsuh'ün duyularla bilinemiyeceğini söylemişlerdir. 
el-Mâneviyye (Manikeistler) de tenasühe bağlanmıştır. Şöyle ki, Mâni, I^2Z1 
kitaplarından birinde- şöyle demiştir: "Cisim (beden) lerden ayrılan ruhlar iki 
nevidir: 

(1) Doğruların (Sıddıkûn) ruhları, (2) Sapıklığa düşenlerin (ehlüd-dalâle) 
ruhları. (1) Doğruların ruhları bedenlerinden ayrıldığı zaman, sabahın 
yönetiminde feleğin üstündeki Nûr'a gider ve o âlemde, ebedî bir içinde kalır. 
(2) Sapıklığa düşenlerin ruhları ise, bedenlerden ayrılıp Yüce Nûr'a (en-Nûru'l- 
A'lâ) kavuşmak istedikleri zaman, aşağıya ters yüz ve zulmetin pisliklerinden 
temizleninceye kadar hayvanların bedenlerine geçerler; sonra Yüce Nûr'a 
kavuşurlar." 

Makalât sahiplerinin Sokrat, Eflâtun ve bu ikisine uyan feylosoflardan 
attıklarına göre bunlar, "el-Milel ve'n-Nihal" kitabımızda genişçe antiğimiz 
şekilde J^Sl ruhların tenasühüne inanmaktadırlar. 
Yahudilerden bir kısmı da tenasühe inanmaktadırlar. Danyal (Daniel) 
Kitabı'mda, Yüce Allah'ın, Buhtenasr'ı (Buhtunnasr) yedi cins dört ayaklı ehli 
hayvan ile yırtıcı hayvan şekline geçirdiğini ve bunların her birinin de ona azâb 
ettiğini, sonra onu bir muvahhîd olarak gönderdiğini bulduklarını ileri 
sürmektedirler. 

İslâm Devleti'nde tenasühe inananlara gelince., bunlar, Beyâniyye, Cenâhıyye, 
Hattâbiyye, Hulule inanan Râfızîlerden Râvendiyye'dir. Bunların hepsi de, 
iddialarına göre, Allah'ın ruhunun imamlara geçtiğini söylemişlerdir. Bu 
sapıklığı ilk söyleyen, Râfiza'dan Sebeiyye'dir; çünkü onlar, Ali'nin Allah'ın 
ruhu ona geçtiği zaman ilâh olduğunu iddia etmişlerdir. 
Onlardan Beyâniyye, Allah'ın ruhunun, Beyân b. Sem'ân'a geçinceye kadar 
önce peygamberlerde, sonra imamlarda dönüp dolaştığını iddia etmiştir. 
Cenâhıyye, aynı görüşü Abdullah b. Muâviye b. Abdillah b. Cafer hakkında 
iddia etmiştir.. Aynı iddiayı Hattâbiyye, Ebul-Hattâb hakkında, 
Râvendiyye'den bir topluluk da Abbasî Devleti'nin kumandanı Ebû Müslim 
hakkında yapmışlardır. Bunlar, insanların ruhlarının değil, Allah'ın ruhunun 
tenasühünü söylüyorlar. Allah, bundan Yüce ve Münezzeh'tir. 
Kaderiyye içinde bir topluluk tenasühe inanır. Onlardan biri Ahmed b. 
Hâbıt'tır. en-Nazzâm'a mensub bir Mu'tezilî idi. Tafra (sıçrama), 
parçalanamıyan en küçük parça (cuz'un lâyetecezzâ)'nm nefyi ve Yüce Al- 
lah'ın, cennettekilerin-nimetlerini veya cehennemdekilerin azabını artırma 
hususundaki kudretinin inkârı konularında en-Nazzâm'm bid'atine uymuştur. 
Ancak tenasüh konusundaki sapıklığı ile de en-Nazzâm'dan ileri gitmiş 
Onlardan Biride Ahmed b. Eyyûb b. Bânûş'tur. O, tenasüh konusunda Anmed 
b. Hâbıt'm talebesi idi. Fakat her ikîsi sonra, tenasühün keyfiyeti üzerinde 



190 



ayrılığa düştüler. Onlardan biri, Ahmed b. Muhammed el-Kahtidir 1^21 
Tenasüh ve i'tizâl konularında onlardan olduğu için, itirafetmiştir. 
Onlardan biri Abdulkerim b. Ebî'l-'Avcâ 1 idi. Ma'n b Zâide'nin amcası idi. Dört 
cins sapıklığı biraraya toplamıştır. Bunlardan bi O, gizlice Seneviyye'den 
Mâneviyye'nin görüşlerine inananıyordu. ikincisi onun tenasüh hakkındaki 
görüşü; üçüncüsü, imamet konusunda Rafıza'ya I^Q1 temayülü; dördüncüsü de 
adalet ve zulüm konularında Kaderci gürüşüdür. Senetleriyle, neyin doğru 
neyin yanlış olduğunu (el-cerh ve't-ta'dîl) ^211 yenleri kandırdığı birçok hadîs 
uydurmuştur. Onun uydurduğu hadîsi hepsi de teşbih ve Allah'ın sıfatlarını 
ibtâl hususunda sapıktır. Bunlanrm kısmında, şerîatin hükümleri bile 
değiştirilmiştir. Râfıza'yi, Ramazan orcunun hilâlin görülmesiyle olacağı 
hususunda ifşâa etmiş ve koyduğu bir hesapla hilâli bulmaya götürmüştür. O 
bu hesabi Cafer es-Sâdık'a nisbet etmiştir. Bu sapığın haberi, el-Mansûr'un 
Küfe Valisi Ebû Cafer Muhammed b. Süleyman'a bildirildi, o da onun 
öldürülmesini emretti. Bunun üzerine o (Abdulkerim) dedi ki: 
"Siz beni kat'iyyen öldüremiyeceksiniz; çünkü dörtbin hadîs uydurmuş 
durumdayım. Bu hadîslerle haramları helâl, helâlleri haram kıldım. Rafıza'ya, 
oruçlu oldukları günlerinde oruçlarını açtırdım oruçlu olmamaları gereken 
günlerde de oruç tutturdum." 

Bunların tenasüh konusundaki mufassal görüşleri şöyledir: 1^21 
Ahmed b. Hâbıt'm iddia ettiğine göre Yüce Allah yarattıklarım, bugün içinde 
oldukları dünyadan başka bir dünyada, kalb saflığı, günahtan emîn, akıllı ve 
kâmil olarak yaratmıştır. Onların akıllarını kemâle "erdirmiş ve onlarda Kendi 
marifet ve "ilmmi yaratmış ve onlara nimetini eksiksiz vermiştir. O, emrolunan, 
yasaklanan ve kendisine nimet verilen insanın, bedende bulunan ruh olduğunu 
ve bedenlerin de ruhların kalıpları olduğunu ileri sürmüştür. İddia ettiğine 
göre, ruh, canlıdır (hayy), kaadirdir, âlimdir ve canlıların hepsi de bir tek 
cinstir. Yine onun iddiasına göre bütün canlı türleri, teklifin (yükümlülük) 
taşıyıcılarıdır ve şekilleri ile dillerinin farklılığına göre, onlara da emir ve 
yasaklar yöneltilmişti. O demiştir ki: 

"Yüce Allah, onlar için de yarattığı yerde mükellef (yükümlü) kıldığı zaman, 
üzerlerine bağışladığı nimetlerinden dolayı O'na şükrettiler. Onlardan bir kısmı 
O'nun kendilerine emrettiği herşeyde O'na boyun eğdi, ama bir kısmı da O'nun 
kendilerine emrettiği herşeyde O'na karşı geldi. O'nun kendisini emrettiği 
herşeyde O'na boyun eğen kimseyi O, içinde ilk defa başlattığı nimet diyarında 
tutar; ama O'nun emrettiği şeylerde O'na isyan eden kimseyi ise, O, nîmet 
diyarından çıkarır ve ebedî azâb diyarına, yani cehennem atar. O'nun kendisine 
emrettiği şeylerin bir kısmında O'na itaat eden ki ile kendisine emrettiği 
şeylerin bir kısmında O'na isyan eden kimseyi-dünyaya gönderir ve ona, kesîf 
(maddî) birer kalıp olan bu bedenlerden birini giydirir. O kimse, insanlar, 
kuşlar, ehlî hayvanlar, yırtıcı hayvanlar, böcekler diğerlerinin şekillerinden 

191 



birinin şekliyle, O'nun onları içinde diyarlarmdaki günahları ve suçları 
miktarmca belâ ve sıkıntı, şidet ve saadet, lezzet ve acılarla denenir. O diyarda 
günahları daha az ve daha çok olanın, dünyadaki şekli daha güzel olur. O 
diyardaki tâatları daha az ve günahları daha çok olanın dünyadaki kalıbı daha 
çirkin olur." Sonra o, şu iddiada bulunmuştur: 

Ruh, bu dünyada, tâatı günahları "bozuldukça muhtelif kalıplar ve şekiller 
içinde tekrar tekrar gelmeye devam edecektir. Tâatları ve günahlarının 
miktarına göre, kalıplarının derece 'nsanlıkta veya hayvanlıkta olur. Sonra 
Yüce Allah, her canlı cinsine bir resul göndermekten vazgeçmiyecektir ve 
Allah'ın canlılara olan teklifi canlının ameli saf tâat haline gelinceye kadar 
devam edecektir. Sonra içinde yaratıldığı yer olan ebedî nimet diyarına 
gönderilecektir veya ameli sırf isyan olabilir; bu durumda, dâim cehennem ve 
azabına gönderilir." İşte İbn Hâbıt'm ruhların tenasühü konusundaki görüşü 
budur. 

Ahmed b. Eyyûb b. Bânûş ise, "Yüce Allah yaratılmışların hepsini de bir 
defada yaratmıştır dedi. Dostlarından bir kısmının ondan naklettiklerine göre, 
"Yüce Allah, önce, herbiri parçalanamyan bir parça olan (cuz'un lâyete-cezzâ) 
takdir edilmiş parçaları yaratmıştır." İddia ettiğine göre bu parçalar canlı ve 
akıllı idi, ve Yüce Allah, onların aralarını, bütün işlerinde eşit kılmıştı. Böylece 
onların hiçbiri, diğerine göre ne üstünlük kazandı, ne de onlardan herhangi 
biri, kendini diğerinden daha geride bırakacak bir suç işledi. Dedi ki: 
"Sonra O, onların üzerine bol bol nimet verdikten sonra, onları, hak etme 
(istihkak) derecesi, üstünlük (tafdîl) derecesinden daha şerefli olduğundan 
tâatlarmdan dolayı sevâb kazanmaları için tâatları ile denenmek ve bu 
dünyada tâatlarla üstün kılınmış olarak bırakılmak arasında serbest kıldı. 
Onlardan bir takımı denenmeyi (imtihan) seçti. Bir takımı da denenmeyi 
redetti. Denenmeyi reddeden kimseyi, ilk diyarda, oradaki hali ne idiyse öylece 
bıraktı. İmtihanı seçen kimseyi ise, dünyada denedi. Denenmeyi seçenleri 
denediği zaman, bir kısmı karşı geldi, bir kısmı da boyun eğdi. O'na karşı gelen 
kimseleri, içinde yaratıldıkları yerden daha aşağı bir rütbeye attı.. O'na boyun 
eğeni ise, yeryüzünde, yaratıldığı yerden daha bir makama kaldırdı. Sonra 
onları, onların bir kısmını insan, diğerlerini de günahlarına göre, ehli veya 
yırtıcı hayvanlar haline gelinceye kadar ve kalıplardan tekrar tekrar geçirdi. 
Onlardan ehli hayvanlığa dönenlerden teklifi kaldırdı." Hayvanlara teklif 
konusunda o, İbn Hâbıt'tan ayrılıyordu. Sonra o, dört ayaklı ehli hayvanlar 
hakkında dedi ki: 

"Onlar, devamlı olarak çirkin şekillere sokulacaklar ve günahları için 
hakettikleri cezayı tam anlamıyla çekinceye kadar, kesilmek ve eziyet edilmek 
gibi, şeylerle karşılaşacaklardır. Sonra tekrar, eski hallerine döndürülerdır. 
Sonra Yüce Allah onları, ikinci bir imtihan seçimi ile karşı karaya bırakacaktır. 
Eğer imtihanı seçerlerse, O, onların tekliflerini, olmaksızın kendi hallerine 



192 



bırakılırlar." İddia ettiğine göre, mükellef olanlardan bir nebi veya bir melek 

olmayı hak edinceye kadar tâatta bulun Yüce Allah onu verecektir. 

Onlardan el-Kahtî J^21 şu iddiada bulunmuştur: 

"Yüce Allah, onlara başta teklifi sunmadı. Fakat onlar, O'ndan kendi 

derecelerini yükseltmesini ve aralarında bir üstünlük kurmasını istemişlerdir. 

O da onlara, buna ancak teklif ve denemelerden sonra kavuşabileceklerini ve 

mükellef oldukları takdirde O'na karşı gelirlerse, azabı hakedeceklerini 

bildirdi? Ama onlar imtihanı reddettiler." O, bunun delili O'nun şu âyetidir 

dedi: 

"Doğrusu Biz emâneti (sorumluluk) göklere, yere, dağlara sunmuşuzdur da onlar 

bunu yüklenmekten çekinmişler ve ondan korkup titremişlerdir. Pek zâlim ve çok câhil 

olan insan ise onu yüklenmiştir." J^2€ 

Ebû Müslim el-Horasânî de şu iddiada bulunmuştur: 

"Yüce Allah ruhları yarattı ve onları mükellef kıldı ve onlardan, kimin O'na 

itaat edeceğini kimin de karşı geleceğini bilenler vardır. O'na karşı gelenler, 

ancak baştan karşı gelmişlerdir. Bu yüzden günahlarının miktarına göre 

tenasühle ve çeşitli bedenlere sokulmakla cezalandırılırlar." 

İşte bunlar, Ashâbu't-Tenâsuh'ün görüşlerinin açıklanmasıdır. Onların 

delillerini, "el-Milel ve'n-Nihal" adlı kitabımızda yeterince çürütmüş 

bulunuyoruz. 1^51 



13. HABITIYYE 

Bu kısmın (Dördüncü Kısım) bölümlerinden onüçüncüsü, Kaderiyye'den el- 
Hâbitıyye'nin sapıklıklarının ve (İslâm) Ümmeti'nin fırkaları dışına çıkışlarının 
açıklanması hakkındadır. 

Bunlar, Ahmed b. Hâbıt el-Kaderî'ye 1^1 uyanlardır. O, i'tizâl konusunda en- 
Nazzâm'm dostu idi. Onun tenasüh hakkındaki görüşünü, bundan önceki 
bölümde anlatmıştık. Bu bölümde, onun Yaratan'm birliği hususundaki 
sapıklığını anlatacağız. 

Şöyle ki, İbn Hâbıt ve Fadl el-Hadesî ^3Z1 şu iddiada bulunmuşlardır: 
"Yaratılmışların iki Rabbî ve iki Yaratıcısı (Hâlık) vardır. Bunlardan biri kadîm 
olup, o Yüce Allah'tır. Diğeri yaratılmıştır ve o da İsâ b. Meryem'dir." Bu 
ikisinin iddialarına göre el-Mesîh, doğum itibariyle değil, manevî yönden 
Allah'ın oğludur. Ayrıca onlar, yaratılmışları âhırette hesaba çekecek olanın el- 
Mesîh olduğunu ve Allah'ın, "Melekler sıra sıra dizilip Rabbi'nin buyruğu gelince" 
J^l âyeti ile onu kastettiğini ve, "Bulut gölgeleri içinde, Allah'ın azabının ve 
meleklerin tepelerine inip işin bitmesini mi bekliyorlar? Bütün işler Allah'a dönecektir" 
K291 âyetinin de onun gelişini gösterdiğini ileri sürmüşlerdir. "Adem'i Kendi 
suretinde yaratan O'dur." Bu, Yüce Allah'ın Adem'i Kendi suretinde 

193 



yarattığına dair rivayetin tevilidir. Allah'ın salât ve selâmı ona olsun Nebî'nin, 
"Rabbinizi, dolunayı gördüğünüz gibi göreceksiniz" sözü ile onu kastettiğini 
iddia etmiştir. Yine aynı şekilde Hz. Peygamberin, "Yüce Allah aklı yarattı ve 
ona dedi ki: 

Yaklaş! O da yaklaştı. Ona dedi ki: 
Dön! O da geri döndü. Dedi ki: 
Senden daha şerefli birşey yaratmadım. 

Seninle veriyor ve seninle alıyorum" sözüyle de onu demek istediğini il- 
etmiştir. Her ikisi (İbn Hâbıt-Fadl el-Hadesî) dediler ki: 
"el-Mesîh bir birne büründü. Beden haline gelmeden önce akıl idi." 
Abdulkaahir der ki: 

Bu iki kâfir, iki yaratıcı bulunduğu şeklindeki alarmda es-Seneviyye (Dualist) 
ve Mecûsîlere katılmışlardır. Onların Seneviyye ve Mecûsîlerinkinden daha 
kötüdür; çünkü Seneviler Mecûsîler, bütün iyiliklerin yaratılmasını Yüce 
Allah'a izafe etmişlerdir ancak onlar kötü fiilleri Zulmet' e (Karanlık) ve 
Şeytan'a nisbet etmişlerdir. Halbu ki İbn Hâbıt ve Fadl el-Hadesî, hayır fiillerin 
hepsini de İsâ b. Meryem'e nisbet etmişler ve âhirette yaratılmışların hesaba 
çekilmesinin de ona ait olduğunu söylemişlerdir. Görüşlerindeki acâib nokta, 

• A, 

Isâ'nm, selâm olsun dedesi Adem'i yaratmış olmasıdır. Kendi aslını yaratan bir 
parçadan daha çok hayret edilecek bir şey var mıdır? Bu iki sapığı, İslâm 
fırkalarından sayan, Hıristiyanları İslâm fırkaları içinde gören gibidir, teâoı 

14. HİMÂRİYYE 

Bu kısmın (Dördüncü Kısım) bölümlerinden ondördüncüsü, Kaderiyye'den el- 

Himâriyye'nin anlatılması ve Ümmet'in fırkalarının dışına çıkışlarının 

açıklanması hakkındadır. 

Bunlar, Asker Mukrem'in JM11 Mutezilelerinden bir topluluktur. Onlar, 

Kaderiyye'nin muhtelif fırkalarının bid'atlerinden bir takım özel sapıklıkları 

seçmişlerdir. İbn Hâbıt' tan, ruhların bedenler ve kalıplara tenasühü görüşünü 

almışlardır. Abbâd b. Süleyman ed-Damrî'den Allah'ın kendilerini maymunlar 

ve domuzlar haline çevirdiği, çevirme işinden önce insan oldukları ve fakat 

çevirme işinden sonra küfre inandıkları görüşünü aldılar. Ca'd b. Dirhem' den 

Hâlid b. Abdillah el-Kasriyy'in hediyesi olan şu görüşü aldılar: 

"Bilgiyi gerektiren tüme varım (deduction-Nazar) sonucunda doğan bilgi, faili 

bulunmayan bir fiil olur." 

Bundan sonra onlar, şarabın Yüce Allah'ın fiili olmadığını; onun ancak 

şarapçının işi olduğunu; çünkü Yüce Allah'ın günah sebebi olan şeyi yapar 

imyacağmı ileri sürmüşlerdir. 

İddia ettiklerine göre insan, bir takım hayvan cinslerini yaratabilir. Söz gelişi 

insan, bir et parçasını yere gömdüğü veya güneşe bıraktığı zaman kurtlanır. Bu 

194 



kurtların, insanın yaratığı olduğunu ileri sürmüştür. Aynı şekilde tuğlaların 
altında, saman içinde görünen akreplerin de tuğlalar ve samanı bir araya 
toplayan kimsenin yaratığı olduğunu iddia etmişlerdir. 
Bunlar, yılanları, haşerâtı ve zehirli hayvanları Şeytan'm yaratıkları olacak 
gören Mecûsîlerden daha kötüdür. Bu bakımdan onları Ümmet'in 
fırkaarasmda sayan kimse, Mecûsîleri de Ümmet'in fırkalarından sayan kimse 
gibidir. 16421 

15. YEZÎDİYYE 

Bu kısmın (Dördüncü Kısım) bölümlerinden onbeşincisi, Haricîlerden el- 
Yezîdiyye'nin anlatılması ve İslâm fırkalarının dışına çıkışlarının açıklanması 
hakkındadır.! 6 ^ 

Bunlar, Yezîd b. Ebû Uneyse el-Hâricî'ye uyanlardır. Yezîd Basralı idi. Sonra 
İran ülkesinde Cür'a I 6 ^! Havâric'den İbâdiyye'nin görüşlerine bağlı idi. Sonra 
"Güçlü ve Ulu Allah Acem'den ibir resul gönderecek; ona gökten bir kitâb 
indirecek ve şerîati ile Allah'ın salât ve selâmı ona olsun Muhammed'in 
şerîatini ortadan kaldıracaktır" iddiasında bulunduğu için, bütün Ümmet'in 
görüşünden ayrılmıştır. İddia ettiğine göre, bu beklenen peygamberin ümmeti, 
Kur'an'da anılan Sâbiûn idi. Vâsıt ve Harran halkından kendilerine Sâbiûn 
denenler, Kur'an'da anılan Sâbiûn değildirler. Bu sapıklığının yanında,' 
Allah'ın salât ve selâmı ona olsun Muhammed'in nübüvvetini tasdik eden 
Kitâb Ehlini, islâm dinine girmeseler bile, benimsiyor (tevellî) ve bundan dolayı 
onlara "mümin" diyordu. Bu görüşe göre, Yanudilerden el-İseviyye ve el- 
Mûşikâniyye'nin mü'min olmaları gerekir; çünkü onlar, dinine girmemekle 
beraber selâm olsun Muhammed'in nübüvvetini kabul etmişlerdir. 
Yahudileri Müslümanlardan sayan birinin, İslâm fırkalarından sayılması caiz 
değildir, İslâm şerîatinin ortadan kalkacağım söyleyen olur da İslâm 
fırkalarından sayılabilir? 1^1 

16. MEYMÛNİYYE 

Bu kısmın (Dördüncü Kısım) bölümlerinden onaltmcısı, Hâricilerden el- 
Meymûniyye'nin anlatılması ve İslâm fırkalarının dışına çıkışlarının açık- 
lanması hakkındadır.! 6 ^ 

Bunlar, Havâric'in 'Acâride kolundan Meymûn adlı bir şahsa uyanlardır. 
Meymûn, Haricîlerin 'Acâride koluna mensuptu. Sonra irade, kader ve istitâat 
konularında 'Acâride'ye muhalefet etti. Bu üç konuda, hakikatten ayrılan 
Kaderiyye'nin görüşünü benimsemiştir. Bununla birlikte müşriklerin 
çocuklarının cennete gireceğini ileri sürmüştür. 



195 



Meymûn, anlattığımız bu bid'atleriyle kalsaydı ve onlara daha başka sa- 
pıklıklar eklemeseydi, şüphe yok ki ona Ali, Talha, ez-Zubeyr, Aişe ve Osman'ı 
tekfir eden ve günah işleyenleri küfürle suçlayan görüşlerinden dolayı 
Havâric'e; irade, kader ve istiât konusundaki Kaderiyye'ye uyan görüşlerinden 
dolayı da Kaderiyye'ye mensuptur, der geçerdik. Fakat o, Mecûsîlerin 
dinlerinden elde ettiği sapıklıklarla Kaderiyye ve Havâric'e eklemelerde bu- 
lunmuştur. Şöyle ki, baba ve dedelerden gelen oğulların kızları ile ve erkek ve 
kız kardeşlerin çocuklarının kızları ile evlenmeyi mubah görmüş ve demiştir ki: 
"Yüce Allah, ancak anaların nesebinden olan kadınlar, kızlar, kızkardeşler, 
halalar, teyzeler, erkek kardeşin kızları ve kız kardeşlerinin kızlarının 
haramlığmı söylemiş; ama kızların kızları, oğulların kızları, erkek kardeşlerin 
çocuklarının kızları ve kız kardeşlerin çocuklarının kızlarından soz 
etmemiştir". Eğer o„ bu kıyasını anaların anaları ile babaların ve dedelerin 
analarına da teşmil ederse, hâlis bir Mecûsî olur. Ancak nenelerle evlenmeyi 
caiz görmez ve neneleri analarla bir tutan bir kıyaslamada bulunursa, oğulların 
kızlarını da aynı neslin kızları ile kıyaslaması icâb eder. Ve eğer 'yarısını, bu 
hususa da teşmil etmezse, delili çürümüş olur. 

el-Kerâbîsî'nin, Havâric'in Meymûniyye' sinden anlattığına göre Yûsuf 
Sûresinin Kur'an'dan oluşunu inkâr etmişlerdir. Kur'an'm inkâr eden, 
tamamını inkâr edenlerle aynıdır. I^Zl 

17. BÂTINİYYE 

Bu kısmın (Dördüncü Kısım) bölümlerinden onyedincisi, el-Bâtmiyye'nin 
anlatılması ve İslâm fırkaları topluluğunun dışına çıkışlarının açıklanması 
hakkmdadı.16481 

Allah sizi mes'ûd eylesin, bilin ki, Bâtmiyye'nin Müslümanların fırkalarına 
verdiği zarar, Yahudilerin, Hıristiyan'lar ve Mecusilerin daha büyüktür. Hayır, 
hayır; Dehriyye'nin (Materialists) ve kâfirlerin öteki kollarının sebep olduğu 
zararlardan daha büyüktür. Bu kadarla da bitmiyor; âhir zamanda çıkacak olan 
Deccâl'm zararından da büyüktür; çünkü ortaya çıktıkları andan bugüne kadar, 
Bâtmiyye'nin iddialarıyla dnîden sapanlar, ortaya çıkacağı zaman Deccâl'm 
saptıracağı kimselerden daha da çoktur; zira Deccâl'm fitnesi kırk günden çok 
sürmeyecektir. Bâtmiyye'nin rezaletleri ise, kum taneleri ve yağmur 
damlalarından daha fazladır. 

Makalât sahipleri, Bâtmiyye davetini kuranların bir cemâat olduğunu 
anlatırlar. Onlardan biri, el-Kaddâh i^2l diy e tanınan "Meymûn b. Deysân"dır. 
Meymûn, Cafer b. Muhanımed es-Sâdık'm azadlı kölesi idi ve Ehvaz'lı idi. 
Onlardan bir diğeri de Dendân lâkaplı "Muhanımed b. el-Huseyn" idi. 
Bunların hepsi de Meymûn b. Deysân ile Irak valisinin cezaevinde buluştular 
ve bu cezaevinde Bâtmiyye mezhebini kurdular. Sonra onların propagandaları, 

196 



cezaevinden kurtulmalarından sonra Dendân tarafından başlatıldı. O, davete 

(propaganda) Tûz 1^01 dolaylarında başladı. Bunun üzerine el-Bedeyn 1^11 diye 

bilinen el-Cebel halkı ile birlikte el-Cebel 'in Kürtlerinden topluluklar onun 

dinine girdiler. Sonra Meymûn b. Deysân, Mağrîb bölgelerine göçtü ve 

buralarda, kendini Akil b. Ebî Tâlib'e ^1 nisbet ederek onun çağrısına uyunca, 

kendisinin Muhammed b mâîl b. Cafer'in oğul bırakmadan öldüğünü 

bilmedikleri için kabul ettiler. 

Sonra Bâtmiyye'ye davet hususunda, kendisine Hamdan Kırmıt (Karmat) 

denen bir adam çıktı. Ona, ya yazısını yengeç gibi karmakarışık yazdığı, ya da 

sık adımlarla yürüdüğü için, bu lâkab (Kırmıt) verilmiştir. Ortaya çıkışının ilk 

günlerinde, Küfe civarındaki ziraî bölgelerin çiftçilerinden biri idi. el-Karâmıt'a 

ona nisbet edildi. 

Ondan sonra bid'atlere davet hususunda Ebû Saîd el-Cennâb'î 1^1 ortava çıktı. 

Hamdân'a uyanlardan biri idi. Bahreyn dolaylarını ele geçirdi ve Benû Senîr 

1^541 onun dâvetine uydu. 

Sonra aradan uzunca bir süre geçince, aralarından meşhur Saîd b. el-Huseyn b. 

Ahmed b. Abdillah b. Meymûn b. Deysân el-Kaddâh çıktı; ama o adını ve 

nesebini değiştirdi ve kendine uyanlara, "Ben, Ubeydullah b. el-Huseyn b. 

Muhammed b. İsmâîl b. Cafer es-Sâdık'mı" dedi. Sonra onun fitnesi, Mağrib'de 

ortaya çıktı ve bugün onun çocukları, Mısır'ın (devlet) işlerini zorla ele geçirmiş 

durumdadırlar. J^şi 

Sonra onlardan İbn Zikreveyh b. Mihreveyh ed-Dendânî olarak bilinen biri 

zuhur etti. Hamdan Kırmıt'm öğrencilerinden di. Hamdan Kırmit'm erkek 

kardeşi Me'mûn, İran topraklarında ortaya çıktı. Bundan dolayı İran 

Karmatîlerine "el-Me'mûniyye" denir. 

Deylem ülkesine, Bâtmiyye'den Ebû Hatim olarak bilinen bir adam girdi. Esfâr 

b. Şirveyh 1^1 de aralarında olmak üzere Deylem'li birçok kişi onun çağrısına 

uydu. 

Nîşâpûr'da, onların eş-Şa'rânî diye bilinen bir dâîleri (propagandist) zuhur etti. 

Ebû Bekr b. Haccâc orada vali iken öldürüldü. eş-Şa'rânî, el-Huseyn b. Ali el- 

Mervezî'yi de davet etmişti. Ondan sonra Muhammed b. Ahmed en-Nesefî, 

onun davetlerini Mâverâünnehr halkına devam ettirdi. Bendâne diye bilinen 

Ebû Ya'kûb es-Sicizî de aynı şekilde hareket etti. en-Nesefî, onlar adına, 

"Kitâbû'l-Mahsûl"; Ebû Ya'kûb "Esâsu'l-Da'vet", "Te'vîlu'ş-Şerâi' "Keşfu'l- 

Esrâr" kitaplarını yazdılar. en-Nesefî ve Bendâne diye bilinen kişi, 

sapıklıklarından dolayı öldürüldüler. 

Tarihçiler Bâtmiyye davetinin önce el-Me'mûn zamanında ortaya çıktı-ve el- 

Mu'tasım zamanında yayıldığını söylerler. Onların söylediklerine Mu'tasım'm 

ordu kumandanı ve gizlice Babek el-Hurremî'nin yoluna olan el-Afşin de 

Bâtmîlerin davetlerine girmişti. el-Hurremî, el-Bedevn isyan etmişti ve el- 

Bedeyn'in dağlıları, Mazdekiyye tarikatına etrafında toplandı. Halife, onlarla 

197 



savaşmak üzere, Müslüman'ları doğru ve faydalı sonuca götürür zannı ile el- 
Afşin'i gönderdi. Oysa O gizliden gizliye Bâbekle beraberdi. Bu sebepten 
savaşta onunla hareket hususunda ağır davranıyordu. Nitekim ona, 
Müslüman'ların ordusunun zayıf noktalarını gösterdi; böylece onların pekçoğu 
öldürüldü. Sonra yardımcı kuvvetler el-Afşin'e yetişti ve ona Muhammed b. 
Yûsuf es-Suğrî ile Ebû Dulef el-Kasım b. İsâ el-'İclî de katıldılar. Bundan sonra 
ona, Abdullah b. Tâhir'in kumandanları yetiştiler. Fakat Bâbekiyye ve 
Karâmita'nm, Müslüman askerler üzerindeki şiddeti arttı. Öyle ki, 
Müslümanlar, Bâbekiyye'nin kendilerine gece saldırılarından korkarak Berzend 
diye bilinen bir şehir kurdular. Her iki taraf arasındaki savaş, Allah'ın 
Müslümanları Bâbek'e karşı muzaffer kılmasına kadar uzun yıllar sürdü. 
Neticede Bâbek esir edildi ve Surre-men-raa da, 223/837-8 yılında idam edildi. 
Sonra kardeşi İshâk ele geçirildi ve Bağdâd'da, Taberistân ve Curcân 
Muhammira'smm başı Mâziyyâr ile beraber idam edildi. Bâbek öldürülünce, 
el-Afşin'in vefasızlığı ve Bâbekle yapılan savaşta Müslümanlara ettiği hainlik 
Halîfe'ye bildirildi. Bunun üzerine o da, onun öldürülmesini ve asılmasını 
emretti. el-Afşin de bundan dolayı asıldı. 

Tarihçiler, Batıniye inanışının esaslarını koyanların Mecûsîlerin oğulları 
oldukları ve onların seleflerinin dinlerine yatkınlık gösterdiklerini; anacak 
Müslüman'ların kılıçlarının korkusundan buna açığa çıkarmaya cesare 
edemediklerini söylerler. Bâtmîlerin Bâtınî inanışlı ve Mrçûsi inanışlarını üstün 
gören kimse feri, Usûs (Esâs kelimesinin çoğulu) olarak tayin ederlerdi. Bunlar 
Kur' an ayetleri ve selam olsun Nebi'nin sünnetlerini, kendi esaslarına uygun 
olarak yorumlarlardı. 
Bu hususun açıklanması şöyledir: 

Seneviyye (Dualist), Nûr (Aydınlık) ve Zulmet (Karanlık) 'in iki kadîm yapıcısı 
(sâni') olduğunu ileri sürmüştür. Bunlardan Nûr, iyi ve faydalı şeylerin faili; 
Zulmet ise, kötüler ve zarasli şeylerin failidir. Bedenler de Nûr ile Zulmetin 
karışmasından olmuşlardım. Nûr ve Zulmet'ten herbirinin dört tabiatı vardır: 
Sıcaklık, soğukluk, yaşlık ve kuruluk. Baştaki ilk iki asıl (sıcaklık-soğukluk) ile 
dört ana tabiat (unsur), bu âlemin düzenleyici ve idarecileridir. Mecûsîler, iki 
yaratıcıya inanç hususunda onlara katılırlar. Ancak onlar, yaratıcılardan birinin 
kadim olup, bunun iyileri yapan ilâh; ötekinin de sonradan olma (muhdes) ve 
kötüleri yapan Şeytan olduğunu iddia etmişlerdir. Bâtınî ileri gelenlerinin 
kitaplarında yazdıklarına göre, İlah nefsi yaratmıştır. Bu bakımdan de ikincidir 
ve her ikisi. Bu âlemin idarecileridir. Bu ikinci adını vermişlerdir; fakat 
muhtemelen onlara Akıl ve Nefs de demişlerdir. Sonra, "Bu ikisi yedi yıldızın 
ve ilk tabiatların tedbiriyle bu âlemi düzenlerler" demişlerdir. Onların, 
"Doğrusu Birinci ve ikinci âlemi yönetirler" sözü, Mecûsîlerin, olan şeyleri biri 
kadîm, diğeri muhdes iki yapıcıya nisbed eden görüşlerinin aynıdır. Ancak 
Bâtmîler, iki yapıcıyı (sâni) Birinci ikinci şeklinde açıklarlar. Oysa Mecûsîler, bu 



198 



ikisinden Yezdan ve Ehrime olarak söz ederler işte Bâtmîlerin kalplerinde 
yatan şey budur. Bu ba kundan, halkı bu görüşlere sevkedecek bir Esâs tayin 
etmişlerdir. 

Onlar, ateşe tapma işini de açıkça ortaya koyamadılar. Onun için Müslü- 
manlara şöyle diyerek hileli davrandılar. Mescidlerin hepsinde buhur yakmak 
ve her mescidde, üzerlerine ne olursa olsun en azından amber ve öd ağacı 
konacak bir buhurdanlık bulundurmak icâb eder. el-Berâmika Bermekiler), er- 
Reşid'e süslü bir şekilde Kabe'nin ortasında, üzerinde ebdi olarak öd ağacı 
yakılacak bir buhurdanlık koymasını söylemişlerdir. er-Reşîd onların bunu 
Kabe'de ateşe tapmak ve Kabe'yi ateş evi kılmak için istediklerini anladı, er- 
Reşîd'in Bermekîleri yakalayışmm sebeplerinden biri budur. 
Bâtmiyye, dinin temel esaslarını, şirke dayalı bir şekilde te'vîl ettikten sonra, 
şeriat hükümlerini de şerîatin kaldırılmasıyla veya Mecûsîlerinkine benzer 
hükümlere büründürülmesiyle sonuçlanacak bir biçimde yorumlama hilesini 
kullandılar. Buna işaret eden şey, şerîati kendi istekleri istikametinde te'vil 
etmiş olmalarıdır. Şöyle ki, kendilerine uyanlar için, kız evlâdlar ve kız 
kardeşlerle evlenmeyi, şarap içmeyi ve bütün zevk verici şeyleri mubah 
kılmışlardır. 

Bu husus, şu olayla daha da pekiştirilmiş olmaktadır. Bahreyn ve el- 
Ahsâ'da'Suleymân b. el-Hasan el-Karmatî'den sonra ortaya çıkan bir oğlan, 
kendine uyan erkeklerin birbiriyle cinsî münasebette (livata=sodomy) bu- 
lunmalarını bir nizam olarak koymuş ve hattâ kendisiyle cinsî münasebette 
bulunmak isteyen bir erkeği reddeden gencin öldürülmesini gerekli kılmıştır. 
Ayrıca ateşi eliyle söndüren birinin elinin kesilmesini, nefesiyle söndürenin de 
dilinin eğilmesini emretmiştir. et-Tâmî denen kimsedir ve 319/931 yılında 
ortaya çıkmıştır. Fitnesi, Yüce Allah'ın onun üstüne, onu yatağında 
boğazlıyacak birini musallat edişine kadar sürmüştür. 
Bâtmiyye'nin Mecûsîler'in dinlerine temayül gösterdikleri konusunda 
söylediklerimizi destekleyen husus, yeryüzünde onlara sevgi ve bağlılık 
duymayan ve devletin tekrar ellerine geçeceğini zannederek, onların ortaya 
çıkacakları anı beklemeyen hiçbir Mecûsî'ye rastlam ayışımız dır. Onların kıt 
olanları, bu hususu desteklemek üzere, Mecûsîlerin Zerâdeşt J^Zl rivayet 
ettikleri sözü delil getirirler. Buna göre, Zerdüşt, Kuştâsf'a demişt "Mülk, 
Farslardan Rumlara ve Yunanlılara geçecek, sonra tekrar Farslara dönecektir. 
Sonra Farslardan Araplar'a geçecek sonra dönecektir." Ona bu hususta Câmâsb 
J^l yardım etmiş ve zuhurundan tam binbeşyüz yıl geçtikten sonra Acemlere 
döneceğini iddia etmiştir" 

Bâtmiyye arasında astronomi (ilmu'n-nucûm) bildiğini iddia eden ve 
Mecûsîlere sımsıkı bağlı olan Ebû Abdillah el-'Aradî adında bir adam vardı. Bu 
adam bir kitap yazmış ve onda, Allah'ın salât ve selâmı ona olsun 
Muhammed'in doğumundan sonraki onsekizinci yüzyılın onuncu bin yıla 

199 



uygun düştüğünü ve bunun da Müşteri (Jüpiter) ve Kavs (Sagittarius) 
yıldızlarının dönüşü olduğunu belirtmiş ve demiştir ki: 

"İşte tam bu sırada Mecûsî hükümranlığını geri verecek insan çıkacak ve bütün 
yeryüzünün istilâ edecektir." O, bu insanın yediyüz yıl hüküm süreceğini iddia 
etmiştir. Onlar dediler ki: 

"Zerdüşt ve Câmâsb'm hükümleri, Acem mülkünün İskender zamanında 
RomalıTar ve Yunanlılara geçişi ve üçyüz sene sonra tekrar Acemler' e dönüşü 
ve bundan sonra Acem mülkünün Araplar' a geçişi ile gerçekleşmiştir. Artık o, 
Câmâsb'm belirttiği müddetin dolması sonunda, tekrar Acemlere dönecektir." 
Onların söyledikleri vakit, el-Muktefî ve el-Muktedir'in zamanlarına uygun 
düşmektedir. J^lAncak önceden söyledikleri şey çıkmamış ve bu zaman içinde 
mülk, Mecûsîlere dönmemiştir. 

Karâmita, bu belirtilen zamandan da önce, kendi aralarında, Beklenen'in (el- 
Muntazar) yedinci yüzyılda ateş üçgeninde ortaya çıkacağını söyleyip du- 
ruyorlardı. Nitekim el- Ahsa 1 dan Süleyman b. Hasan bu iddiaya dayanarak 
çıkmış; hacılara taarruz etmiş ve pekçoğunu fecî şekilde öldürmüştür. Sonra 
Mekke'ye girmiş ve Tavaf etmekte olanları öldürmüştür. Kabe örtülerine el 
koymuş ve öldürdüklerini Zemzem kuyusuna atmıştır. Müslüman askerle- 
rinden pek çoğunu kırıp geçirmiştir. Fakat savaşlarından birinde Hecer'e 
kaçmaya mecbur bırakılmıştır. Bunun üzerine bir kaside yazarak Müslü- 
manlara hitaben şöyle demiştir: 

Hecer'e dönüğüm, benim bakımımdan sizi aldattı; ama size, kısacadır haber 
gelecektir. 

Merih, Bâbil ülkesinde doğduğu ve iki yıldız ona yakınlaştığı zaman, aman 
sakın, sakının! 

Bütün Kitaplarda anılan ben değil miyim? Zumer sûresinde gönderilen ben 
değil miyim? 

Rumların Kayravân'ı, Türkler ve Hazarlara kadar Doğu' da ve Batı' da 
yeryüzünün insanlarına hükmedeceğim. 

İki yıldız sözüyle, Zuhal (Satürn) ve Müşteri (Jüpiter) yıldızlarını deistemiştir. 
Bu iki yıldızın Merih'e yaklaşması, onun ortaya çıktığı senelerde olmuştu. Oysa 
o, içinden çıkıp gittiği memleketinden başka bir yeri ele geçiremedi. Yediyüz 
yıl hüküm sürmeyi arzulamış ve fakat yedi yıl bile olamamıştır. Üstelik Hit'te 
I^Sl bir kadının evinin damından onun kaf attığı ve beynini dağıttığı bir 
kerpiçle öldürülmüştür. Bir öldürülen kimse, öldürülenlerin en âdisi ve 
kaybedilenlerin en adisidir. 

İskender devrinden binikiyüz kırk sene sonunda, Zerdüşt târihinden bin 
beşyüz yıl tamam olmuştur. Ancak bu yılda, yeryüzünün hükümranlığı 
Mecûsîlere geri gelmemiş; aksine o yıldan sonra İslâm'ın kuşağı yeryüzünde 
genişlemiş ve yüce Allah Balasağun ülkesini, Tibet topraklarını ve Çin'in birçok 
bölgesini Müslümanlar için fethetmiştir. Sonra yine o yıldan sonra 

200 



Müslümanlar için Lemfât'dan J^H Kannuc'a 1^21 kadar bütün Hind ülkesini feth 
nasib etmiştir. Hind ülkesi, denizi ile birlikte Sitersikâ'ya 1^31 kadar Yemînu'd- 
Devle Eminu'l-Mille Mahmûd b. Sebüktekin Allah ona rahmet eylesin- 
zamanmda İslâm toprağının bir parçası oldu. Bu, hükümranlığın kendilerine 
döneceğine hükmeden Bâtmiyye ve Câmâsb'a inanan Mecûsîlerin önderlerinin 
arzusunu ortaya koymaktadır. Lâkin onlar, işlerinin sıkıntısını çektiler ve 
Allah'ın hamdi ve kudreti ile, arzularının sonu, elleri avuçları boşta kalmak 
oldu. 

Sonra Bâtmiyye içinden, Kayravân dolaylarında Ubeydullah b. el-Huseyn J^ML 
çıktı. Kutâme'den bir topluluğu, el-Mesâmide'den bir cemâati ve boş kafalı 
Berberîlerden küçük bir takımı, geceleyin üst ve altta giyilen elbiselerin (ridâ ve 
izâr) arkasından hayaller göstermek (karagöz perdesi kurmak) gibi, onlara 
izhâr ettiği kurnazlık ve sihirbazlıklarla kandırdı. Boş kafalılar bunun, onun bir 
mucizesi olduğunu sandılar ve bu yüzden bid'atinde ona uydular. Böylece o, 
onlarla birlikte Mağrib ülkesini ele geçirdi. Sonra onlardan Ebû Saîd el-Hasan 
b. Behrâm adlı biri, el-Ahsâ, el-Kâtif ve Bahreyn halkına karşı çıktı ve kendine 
uyanlarla beraber düşmanları üstüne yürüdü; kadınlarını ve çocuklarını esir 
etti; mushafları ve mescidleri yaktı. Sonra Hecer'ı istilâ etti ve adamlarını 
öldürdü; çocuklarını ve kadınlarını köleleştirdi. Sonra onlardan es-Sanâdikî 
olarak bilinen biri, Yemen de zuhur etti ve ora halkının çoğunu öldürdü; hattâ 
çocukları ve kadınları bile öldürdü. Onlardan İbn el-Fazl diye bilinen biri, 
kendine uyanlarla ona katıldı. Sonra Yüce Allah, bu ikisine ve bunlara uyanlara 
uyuz ve veba hastalığını musallat etti ve bu iki hastalıktan ölüp gittiler. 
Sonra Şam'da, kendisine Ebul-Kasım b. Mihreveyh 1^1 denen Meymûn b. 
Deysân'm bir torunu çıktı ve bu ikisine uyanlara dedi ki: 
"Bu bizim hükümranlık vaktimizdir." Bu, 289/901-2 yılında oldu. Bunun 
üzerine el-Mu'tezid'in kumandanı Subuk (Sebuk), onlara karşı yürüdü. Fakat 
onlar Subuk'u savaşta öldürdüler; er-Rusâfe şehrine girdiler ve bütün 
mescidlerini yaktılar. Bundan sonra Şam'a yöneldiler. Onları İbn Tulûn'un 
kölesi el-Hmâmî karşıladı ve er-Rakka'ya kadar bozup dağıttı. Sonra el- 
Muktefî'nin katibi Muhammed b. Süleyman, el-Muktefî'nin ordularından 
biriyle onlara karşı yürüdü; onları hezimete uğrattı ve binlercesini öldürdü. el- 
Hasan b. Zekeriyyâ b. Mihreveyh, er-Remle'ye kaçmaya mecbur edildi; fakat 
er-Remle Valisi onu orada yakaladı. Onu ve ona uyanlardan bir topluluğu el- 
Muktefî'ye gönderdi; o da onları, en şiddetli cezalarla Bağdat'ta cadde orta- 
sında öldürdü. 

Sonra onların öldürülmeleri ile birlikte, Karâmita'nm kuvveti, 310/922 yılma 
kadar kırılmış oldu. 

Ondan sonra, 311/923 yılında, Süleyman b. el-Hasan'm fitnesi çıktı. Basra'ya 
saldırdı ve emiri Subuk el-Muflihî'yi öldürdü. Basra'nın mallarını Bahreyn'e 
taşıdı. 312/924 yılında, Muharrem ayının bitimine on gün kala, zorla hac 

201 



kervanına saldırdı. Hacı'larm çoğunu öldürdü; kadınları ve çocuklarını esir 
etti. Sonra 313/925 yılında Kûfe'ye girdi. Halkı öldürdü ve zor kullanarak 
malları aldı. 315/927 yılında, İbn Ebî's-Sâc ile savaştı; onu esir etti ve 
adamlarını bozguna uğrattı. 317/929 yılında Mekke'ye girdi ve tavaf eden- 
lerden bulduklarını öldürdü. Onun orada, üçbin kişiyi öldürdüğü ve oradan 
yediyüz genci sürdüğü; Haceru'l-Esved'i söktüğü ve onu Bahreyn'e götürdüğü 
söylenir. Sonra Haceru'l-Esved oradan Kûfe'ye götürülmüş; bundan sonra da 
339/950-1 yılında, Ebû İshâk ibrahim b. Muhammed b. Yahya el-Muzekkî en- 
Nisâbûrî fâ£L tarafından Kûfe'den tekrar Mekke'ye götürülmüştür. 
Süleyman b. el-Hasan, 318/930 yılında, Bağdad üzerine yürüdü. Fakat Hit'e 
ulaştığı zaman, bir kadın evinin damından ona bir kerpiç fırlattı ve onu 
öldürdü. Bundan sonra Karâmîta'nm gücü kırıldı ve Süleyman b. el-Hasan'm 
öldürülmesinden sonra, el-Asfar el-'Ukaylî, onların şehirlerinden birini ele 
geçirinceye kadar Küfe ve Basra'dan Mekke'ye giden hacılardan, mallarını 
koruma karşılığı vergi toplar oldular. 

Mısır ve işleri İhşîdlerin ellerine geçmişti. Bunlardan bir kısmı, Kavrara istilâ 
etmiş olan İbn 'Ubeydillah el-Bâtmî'ye 1^3 katıldı ve 363/973-4 yılında Mısır'a 
girdiler' 1^681 Orada "el-Kâhire" adını verdikleri ve kendi bid'atlerine bağlı 
insanları yerleştirdikleri bir şehir kurdular. Fakat Mısır halkı, haraçlarını 
ödeme hususunda Kahire kumandanına itaat etmişlerse de günümüze kadar 
Sünnet'e sâdık kalmışlardır. 

Ebû Suca' Fennâhusrev b. Bûveyh 1^691 Mısır üzerine yürümek ve tmiyye'nin 
elinden çekip almak için hazırlıklar yaptı. Civardaki reislere yazdı: 
"Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla... Hamd, âlemlerin rabbi -Allah'adır. 
Allah'ın salâtı, Peygamberlerin Sonuncusuna ve Allah'a itât eden Müminler' in 
Emirine olsun... Mısır'a, Allah izin verirse emniyet içinde giriniz!" Ve o, 
başlangıcı şöyle olan bir kaside söyledi: 

Kaderlerin bana itaat ettiğini ve haberin açıkça benim lehime hükmedildiğini 
görmüyor musun? 

İnsanlık, benim, İslâm'a yardım ve iftihar edilen bir imam olan Allah'ın halîfesi 
adına davette bulunmak için, Ümid edilen ve gizlenen bir kimse olduğuma 
şahitlik ediyor. 

Onun savaşçıları, Mısır'a saldırmak üzere hareket edince, ecel yakasına yapıştı 
ve o da bu yolda öldü. Fennâhusrev'in bu hayattan çekilişi üzerine, Mısır reisi, 
Doğu eyâletlerinin idarelerini de arzuladı ve onlara, kendisine bey'at etmelerini 
isteyen yazılar yazdı. Kâbus b. Veşmkîr I^öl ona şu sözlerle cevap verdi: 
"Şüphe yok ki seni, ancak helada anarım!" Nâsıru'd-Devle Ebû'l-Hasan 
Muhammed b. İbrahim b. Simcûr C£H da, onun gönderdiği mektubun arkasına, 
"De ki Ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmaml" &2± âyetlerini, yani Kâfîrûn 
Sûresinin tamamını yazıp iade etmek suretiyle cevaplandırdı. Horasan Valisi 
Nûh. b. Mansûr'un 1^1 cevabı da, onu kendi bid'atine çağıran dâîsini öldürmek 



202 



şeklinde oldu. Harezm ülkesinde Curcân Valilerinden biri, onun çağrısına 
uydu; ama bu valinin onun dînine girişi, hükümranlığının elden gidişi ve 
adamlarının öldürülmesi şeklindeki bir düşmanlıkla sonuçlandı. Sonra 
Yemînu'd-Devle ve Emînu'l-Mille Mahmûd b. Sebuktekîn, ülkelerini istilâ etti 
ve Bâtınî dâîlerinden orada bulunanları öldürdü. Ebû Ali b. Sîmcûr, gizlice 
onlarla uyuşuyordu, isyana teşebbüs etti; ama eli böğründe kaldı. Horasan 
Valisi Nûh b. Mansûr onu yakaladı ve Sebuktekîn'e yolladı; o da onu Gazne'de 
öldürdü. 

Danismend lâkablı Ebû'l-Kasım el-Hasan b. Ali KZü Ebû Ali b. Simcûr'un 
Batmiyye mezhebine çağıran bir dâîsi idi. Nîşâpûr'da Sâmânî ordusu ku-Afini 
Bektüzün 1^1 onu ele geçirdi; öldürdü ve bilinmeyen bir yere gömdü 
Târveziyye (?) bölgesinin valisi olan Emîrek et-Tûsî, Batmiyye dâvetine Onun 
için esîr edildi; Gazne'ye götürüldü ve orada, Ebû Ali b. Sîmcûr'un 
öldürüldüğü gece öldürüldü. 

Hind ülkesinde Multân halkı da Batmiyye dâvetine girmişti. Allah rahmet 
eylesin Mahmûd, askerleri ile onların üstüne yürüdü ve onlardan binlercesini 
öldürdü; binlercesinin de ellerini kesti. Böylece bu bölgedeki Batmiyye 
yardımcıları helak oldular. Bâtmiyye'nin uğursuzluğu, bu olaydan sonra, kendi 
taklidcilerine geçmiştir. Bunlara itibar edecekler de etsinler bakalım! 
Kelâmcılar, Bâtmiyye'nin bid'atlerine davet hususunda güttükleri maksatların 
açıklanmasında ayrılığa düşmüşlerdir. Onların çoğu, Bâtmivye davetinin 
amacının, Kur'an ve Sünnet'e uyguladıkları yorumlarla Mecûsî dini olduğu 
görüşünü benimsemişlerdir. Bu görüşlerine delil olarak, Bâtmîlerin ilk reisleri 
Meymûn b. Deysân'm Ehvâz esirlerinden bir Mecûsî olduğu ve oğlu Abdullah 
b. Meymûn ün da halkı babasının dinine uymaya çağırdığı hususlarını ileri 
sürmüşlerdir. Ayrıca onların, el-Bezdevî adıyla tanınan dâîlerinin, "el-Mahsûl" 
adlı kitabında "İlk Mübdi' (örneksiz olarak yapan), nefsi yarattı. Sonra ilk ve 
ikinci, yedi yıldız ve dört tabiatın tedbîri ile âlemin iki düzenleyicisidirler" 
dediğini ve bu hususun, Mecûsîlerin şu sözlerinin anlamıyla gerçekleştiğini 
delil olarak ileri sürmüşlerdir: 

"(Mecûsîlere göre) Yezdan Ehrimen'i yarattı ve o, Ehrimen'le birlikte âlemin 
düzenleyicileridir. Ancak Yezdan, iyilerin yapıcısı; Ehrimen ise, kötülerin 
yapıcısıdır." 

Kelâmcılar dan, Bâtmiyye'yi Harran'da yaşayan Sâbiîlere nisbet edenler, bu 
hususta şunu delil getirirler: Meymûn b. Deysân'dan sonra Bâtınî dâîsi olan 
Hamdan Kırmıt, Harran'lı Sahillerdendi. Ayrıca onlar şunu da delil olarak ileri 
sürdüler: 

Harran Sâbiîleri, kendi dinlerini kendilerinden ..olmadıkça kimseye belli 
etmezlerdi. Aynı şekilde Batmiyye de kendi inanışlarını, sırlarını başkalarına 
söylemiyeceğine dair söz verdikten sonra kendilerine fkatılan bir 
kimse dışında, hiç kimseye açıklamazlardı. 

203 



Abdulkaahir der ki: 

Bana göre, Bâtmiyye'nin dini hakkındaki en doğru onların, âlemin kıdemine 
inanan ve yaratılışın arzu ettiği her şeyi görme eğiliminden dolayı bütünüyle 
serîati ve peygamberleri inkâr iden Maddeci (Dehrî) zındıklar olduklarıdır. Bu 
husustaki delil, onların dana önce söylediğimiz gibi, "es-Siyâse ve'1-Belâğu'l- 
Ekyed ve'n-Nâmûsu'1-Azâm adlı yazılarında okuduğum gibi olduklarıdır. Bu, 
Ubeydullah b. el-Huseyn el-Kayravânî'nin Süleyman b. el-Hasan b. Saîd el- 
Cennâbîye yazdığı mektuptur. O bunun içinde, ona şu öğütleri vermektedir: 
(Ubeydullah b. el-Huseyn) bu yazısında, âhiret (meâd) ve ceza inanışını ibtâl 
etmiş ve yine bunda, cenneti dünya nimetleri, azabı da şer'ate uyanların 
namaz, oruç, hac ve cihadla meşgul olmaları şeklinde anlatmıştır Yine bu 
mektupta şöyle söylemiştir: 

"Doğrusu şerîate uyanlar, bilmedikleri bir Tanrı'ya ibâdet ediyorlar ve 
cisminden değil, ancak isminden birşeyler bekliyorlar." Yine orada demiştir ki: 
"Dehrîlere (Maddeciler=Materialists) ikram et; çünkü onlar bizden, biz de 
onlardanız." Bu noktada, Bâtmiyye ile Dehriyye arasındaki yakınlığın 
doğruluğunu görürüz. Bunu destekleyen hususlardan biri de şudur. Mecûsîler, 
Zerdüşt'ün peygamberliği'ni ve ona Yüce Allah'tan vahy indiğini iddia ederler. 
Sâbiîler de Hermes, Vâlîs, Zervisyus Eflâtun ve feylosoflardan bir topluluğun 
peygamberliklerini iddia ederler. Şerîate uyan öteki sınıfların herbiri, 
nübüvvetlerini kabul ettikleri kimselere gökten vahy indiğine inanırlar ve 
derler ki: 

"Bu vahy, emir, yasak, ölümden sonraki gelecekten, sevâb ve cezadan ve 
geçmiş amellerin karşılığının verildiği cennet ve cehennemle ilgili haberleri 
içine alır. Bâtmiyye ise, mucizeleri inkâr ederler. Meleklerin gökten vahy, emir 
ve yasakla inmelerine karşı çıkmak şöyle dursun, gökte melek bulunmasını bile 
inkâr ederler." Onların tevil ettiklerine göre melekler, ancak kendi bid'atlerine 
çağıran dâileridir. Şeytanları muhalifleri, İblisleri de muhaliflerinin bilginleri 
olarak te'vîl ederler. 

Onlar, peygamberlerin başa geçmeyi şiddetle arzu eden insanlar olduklarını; 
peygamberlik ve imamet iddiası ile başkanlık peşinde koşarak toplulukları dinî 
kanunlar ve hileye dayanmak suretiyle idare ettiklerini iddia, ederler. 
Onlardan herbiri, yedi katlı devir sahibidir. Yedi devir geçtiği zaman, başka bir 
devir tarafından takip edilirler. Nebî ve vasiden I^l 1 söz ettikleri zaman şöyle 
derler: 

"Doğrusu nebî, Nâtık (konuşan) 'dır; vasî ise, onun Esâsıdır ve Fâtık (sözü 
açan) 'dır. Fâtık'm işi, gördüğü şekilde ve arzusu istikmetinde Nâtik'm 
konuşmasını yorumlamaktır. Kim onun bâtını te'vîline bürünür ve onu yaşarsa, 
o, itaatkâr meleklerdendir; kim zahir ile amel ederse, o da inkarcı 
şeytanlardandır." 



204 



Sonra şerîatin esaslarından herbirini, sapıklığa götürecek biçimde te'vîlftiler ve 
şunları ileri sürdüler. Namazın anlamı, imamlarına bağlılıktır. Hac imamı 
ziyaret ve onun hizmetini sürdürmektir. Oruçtan maksad, yemek'ten kesilmek 
değil, imanım sırrını açığa vurmayı terketmektir. Onlara göre zina, ahd ve 
misakm zıddına sırları açığa vurmaktır. Onlar, ibâdetin anlamını bilen kişiden 
farzların düşeceğini ileri sürdüler ve bu konuda, 

"Yakın gelinceye kadar Rabbine ibâdet eti" ^^ âyetini tevil ettiler ve vakîn" 
kelimesini, "te'vîli bilmek" şeklinde açıkladılar. 
el-Kayravânî, Süleyman b. el-Hasan'a yazdığı yazısında diyor ki: 
"Sana, insanları Kur'an, Tevrat, Zebur ve İncil hakkında şüpheye düşürmeni; 
onlara şerîatleri kaldırmayı, âhiretin ve kabirlerden dirilişin olmayacağını, gök- 
lerde meleklerin bulunmadığını ve yeryüzünde cinlerin yokluğunu propa- 
ganda etmeni tavsiye ederim. Sonra onları, Adem'den önce birçok beşerin 
bulunduğu görüşüne çağırmanı öğütlerim; çünkü bu, âlemin kadîmliği 
hususunda sana yardımcı olacaktır". 

Bu husus, Bâtmiyye'nin âlemin kıdemine inanan ve Yapıcıyı (Sâni 1 ) inkâr eden 
Dehriyye (Maddeciler) oldukları yolundaki iddiamızın doğruluğunu gösterir. 
Şerîatlerin ibtâli ile ilgili söz de, onlara karşı iddiamıza destek olur. Nitekim el- 
Kayravânî, Süleyman b. el-Hasan'a yazdığı mektubunda şöyle diyor: 
"Senin, peygamberlerin gösterdikleri mucizeler.. ve özlerindeki çelişkileri 
kavrayacak derecede ilim sahibi olman gerekir. Sözgelişi İsâ b. Meryem 
Yahudilere demişti ki: 

Ben Musa'nın şerîatini kaldırmıyorum; ama sonra Cumartesi'nin yerine Pazar'ı 
haram gün kılmak suretiyle, Musa'nın şerîatini kaldırdı ve Cumartesi günü 
çalışmayı mubah kıldı. Sonra ve Cumartesi günüçalışmayı mubah Musa'nın 
kıblesini, tam aksi yöne değiştirdi. Bu sebepten Yahudiler onu, sözleri birbirine 
uymadığı için 

Sonra o {el-Kayravânî), ona (Süleyman b. el-Hasan) dedi ki: 
"Kendisine ruhun ne olduğu sorulduğu zaman, cevabını bilmediği ve sorunun 
cevabı da kendisine bildirilmediği için, 'Ruh, Rabbimin emrinden ibarettir 
I^âLdiyen baskı altındaki ümmetin başkanı gibi olma. İddiasında, fevkalâde iyi 
hîle ve hokkabazlıktan başka bir delili bulunmayan Musa gibi de olma. 
Nitekim onun zamanındaki yönetici (Firavun), onun herhangi bir delilini 
bulamayınca, ona, 'Benden başkasını tanrı edinirsen. 1^1 kavmine de, 'Sîzin en 
yüce rabbiniz benim. I^öl demiştir; çünkü o, devrinde, zamanın sahibi idi." 
Sonra o, mektubunun sonunda şöyle diyor: 

"Akıllı olduğunu iddia eden' fakat sonra güzel bir kızkardeşi veya kızı varken, 
onu güzelliğinden dolayı kendisine eş (zevce) olarak almayıp şahsına haram 
kılarak yabancı birine nikahlayan kimsenin acâibliğinden daha başka şaşılacak 
birşey olur mu? Eğer bu câhilin aklı olsaydı, kızkardeşi ve kızı üzerinde, bir 



205 



yabancıdan daha çok hak sahibi olduğunu bilirdi. Bu işin gerçek yönü ancak 
şudur: 

Efendileri (Hz. Muhammed), onlara iyi ve güzel şeyleri haram kılmış ve onları, 
akıl erdirilemeyen bir Gâib'le korkutmuştur. İleri sürdüklerine göre bu Al- 
lah'tır. O, onlara kabirden diriliş, hesâb, cennet ve cehennem gibi hiçbir zaman 
görmeyecekleri şeylerin varlığından söz etmiştir. Öyle ki, böylece onları kısa 
sürede, köleleştirmiş ve hayatı süresince kendine, vefatından sonra da soyuna 
hizmetçi kılmıştır. Böylece, 

"...Ben sizden buna karşı yakınlara sevgiden başka bir ücret istemem..." K§H diyerek 
onların mallarını mubah saymıştır. Onun onlarla olan işi peşindi; ama onların 
onunla olan işleri ise, geri bırakılmıştı. O onların hayatlarını ve mallarını, hiç 
gerçekleşmeyecek bir gelecek hayatı bekleme karşılığında hemen ortaya 
koymalarını istedi. İşte cennet, bu dünya ve nimetlerinden başkası mıdır? Ve 
cehennem de, azabı da, namaz, oruç, cihad ve hacdan yorgun ve bitkin düşmüş 
serîate uyanların içinde bulundukları durumdan başkası mıdır?" 
Sonra o bu mektupta, Süleyman b. el-Hasan'a şöyle demiştir: 
"Sen ve kardeşlerin, Firdevs'e vâris olacak vârislersiniz. Aslında siz, O'nun, 
Dinî Kanunları (Nevâmîs) sahiplerinin şerîatlerine sımsıkı sarılmış olan câhille- 
re haram kılınmış nimetleri ve lezzetlerine bu dünyada kavuşmuş durum- 
dasınız. Onların durumuna kıyasla kavuştuğunuz neş'eden dolayı sizleri 
kutlarım!" 

Anlattığımız bu şeylerde, Bâtmiyye'nin maksadının Dehriyye (Maddeciler 
Materialists) mezhebinin görüşlerini yaymak, haramları helâl kılmak 
veibâdetleri terketmek olduğu açıkça görülür. 

Sonra Bâtmiyye'nin boş kafalıları avlamak ve onları bid'atlerine çağırmak için 
uyguladıkları, muhtelif mertebelerden oluşan hileleri vardır. Bu mertebeler 
sırasıyle şöyledir: 

Teferrüs; Te'nîs; Teşkîk; Talik; Rabt; Tedlîs; Te'sîs; İmân Mîsakı ve Ahd; 
sonuncusu da Hal' ve Sulh. 1^21 

Teferrüs: 

Teferrüse gelince onlar derler ki gizliliğe uyma hususunda sağlam zahirî 
şeyleri Bâtınî bir anlama gelecek şekilde te'vîl edebilmede bilgili olmak kendi 
bid'atlerine çağıran bir dâînin ilk şartıdır. Bunlarla birlikte o aldatılmıyacak 
Terfik ve saptırılabilecek kimse ile aldatılamıyacak olanı ayırabilmelidir. Bu 
sebepten dâîlerine verdikleri öğütlerde şöyle söylemişlerdir: 
"İçinde lâmba bulunan bir evde konuşmayınız." "Lâmba" sözü ile kelâm il- 
mini, akıl yürütme ve tartışma usûllerini bilen kimseyi kastetmişlerdir. Ayrica 
dâîlerine şöyle demişlerdir: 



206 



"Tohumunuzu çorak araziye atmayınız!" Onlar bu sözle, çorak arazideki 
tohumun hiçbir meyve vermeyişi gibi, dâîlerinin, kendilerinde hiçbir tesir 
bırakmayacak olanlar yanında bid'atlerini açığa vurmalarını engellemek 
istemişlerdir. Aptal mensuplarının kalplerini verimli toprak olarak 
adlandırmışlardır; çünkü onlar, onların bid'atlerini kabul etmişlerdir. 
Bu örneğin tersine çevrilmesi daha isabetli olacaktır; çünkü bereketli kalpler, 
"sağlam dinî" ve "doğru yol"u (es-sırâtu'1-mustakîm) kabul edenlerdir. Bunlar 
sapıklıkların şüpheleri ile gevşemez ve kaymazlar ve tıpkı suda paslanmayan, 
toprakta cürüyüp kaybolmayan ve ateşte yok olup gitmeyen saf altın gibidirler. 
Çorak toprak ise, Bâtmîlerin kalpleri ve öteki zındıklar gibidir. Bunlara, ne akıl 
engel olabilir, ne de kanunlar. Bunlar pistirler, kirlidirler, cansız ölüdürler. 
"Onlar şüphesiz davarlar gibidirler; hayır, daha da sapık yolludurlar." 1^1 
Beslendikleri yerde domuzların yiyeceklerini ayıran ve sahralarında üzüm 
yemeyi helâl kılan, onların da rızktan paylarını ayırmıştır; çünkü, " O, 
yaptığından sorumlu değildir, onlarsa sorumlu tutulacaklardır" . ^Ml 
Yine onlar şöyle de söylemişlerdir: 

Kendi mezheplerine çağıran bir dâînin, muhtelif sınıfların çağırılma yollarını 
bilmesi gerekir. Çeşitli sınıflar, bir tek yolla çağırılmazlar. Aksine her sınıftan 
insanın Bâtınî mezhebine çağırıldıkları bir yolları vardır. 

Söz gelişi dâî, mezhebe çağırcağı kişinin ibâdete meylettiğini görürse onu zühd 
ve ibâdete sevkeder. Sonra ona ibâdetlerin anlamı ve farzların sebeplerini sorar 
ve onu bu hususlarda şüpheye düşürür. 

Dâînin gördüğü kimse utanmaz ve ahlâksızın biri ise, ona şöyle der: 
"ibâdet, aptallık ve ahmaklıktır. Zekâ, ancak lezzetlere ulaşmaktadır." Ve ona, 
şâirin şu sözünü misâl getirir: 
Halkı gözetip koruyan kederden ölür; 
Fakat cesur, lezzeti elde eder. 

Dâî, dininden veya âhiretten (meâd), sevâb ve cezadan şüphe eden birini 
görürse, bunların mevcut olmadığını açıklar ve onu, haramları helâl saymaya 
sevkeder ve onunla birlikte, utanmaz şâirin şu sözleriyle avunur: 
(Ahirette) Söz verdikleri et ve şarap için, kırmızı şarabın lezzetinden mi 
vazgeçeceğim? 

Hayat,, sonra ölüm., sonra diriliş... Ey Amr'm annesi; Bütün bunlar uydurma 
sözlerdir. Eğer dâî, Sebeiyye, Beyâniyye, Muğiriyye, Mansûriyye ve Hattâbiyye 
gibi, Râfızîlerin Gulât takımından olan birine rastlarsa, onunla âyetleri ve 
hadisleri te'vil ederek konuşma ihtiyacında kalmaz; çünkü onlar da âyet ve 
hadîsleri, sapıklıklarına uygun olarak Bâtmiyye ile beraber te'vîl ederler. 
Dâî, Râfızüerden bir Zeydî veya sahabenin ileri gelenlerine saldırma te- 
mayülünde olan bir İmâmî görürse, ona sahabilere sövmek suretiyle yaklaşır. 
Onu, Benû Teym düşmanlığı ile doldurur; çünkü Ebû Bekr bu kabil. Benû 
Adiyy düşmanlığı ile bezer; günkü Ömer b. el-Hattâb onlardandı. Benû 



207 



Umeyye düşmanlığına teşvik eder; günkü Osman ve Muâviye de bunlardandı. 
Çağımızın Bâtmîleri, pek muhtemeldir ki, İsmail b. 'Âbbâd'm şu sözleriyle 
tatmin bulmaktadırlar: 

Vasî'yi sevmekten ve Nebî'nin çocuklarını üstün görmekten dolayı cehenneme 
girmek, 

Bana, Teym ve 'Adiyy'le beraber temelli kalacağım 'Adn cennetlerinden daha 
sevimli gelmektedir. 
Abdulkaahir der ki: 

Bu beyitleri söyleyene, şu sözlerimizle cevap verdik: 

Teym veya 'Adiyy'in düşmanı olduğun halde, 'Adn cennetinde olacağını mı 
sanıyorsun? 

Oysa onlar seni, Semûd'dan daha kötü bir durumda terkettiler; onlar seni, bir 
piçten daha rezil bir vaziyette bıraktılar. 

Eğer Nebî'nin Sıddîk'i sana düşman olursa, yarın cehennem ateşinde ya- 
nacaksın. 

Dâî, el attığı şahsın Ebû Bekr ve Ömer'e bağlı olduğunu görürse, onun yanında 
onları metheder ve der ki: 

"Bu ikisinin, şeriatın yorumlanmasında rolleri vardır. Bu sebepten Nebi, Ebû 
Bekr'i mağarada, sonra da Medine'de dost edindi ve ona, mağarada, şerîatinin 
yorumunu bildirdi." Yakınlık kurulmak istenen sahıs-Ebu Bekr ve Ömer'in 
sözü edilen yorumları ile soru sorarsa, ona açıklayacağı şeyleri gizli tutması 
hususunda ondan ahd ye mısak alır. Sonra ona, yorumlardan bir kısmını azar 
azar anlatır. Eğer o şahıs, bu söylenenleri benimserse, kalanları da açıklar. 
Fakat ilk te'vîli kabul etmezse, geri kalanlar hususunda onu merakta bırakır ve 
bunları ondan gizli tutar. Böylece aldatılmış olan şahıs, şerîatin esaslarında 
şüpheye düşer. 
Bâtmiyye mezhebinin gelişme kaydettiği topluluklar, birkaç sınıfa ayrılır: 

1) Şunlardan biri, Nabatîler, Kürtler ve Mecûsilerin oğulları gibi, ilmî esaslar ve 
tartışma yollarını kavramakta görüşleri kıt olan geniş halk topluluklarıdır. 

2) ikinci sınıf. Acemlerin Araplara üstün olduklarına inanan ve hükümranlığın 
yeniden İranlı'lara geçmesini temenni eden milliyetçiler (şu'ûbiyye)'dir. 

3) Üçüncü sınıf, Nebî aralarından çıktığı için Mudar'a kin besleyen Benû 
gebî'a'nm kıt akıllılarından ibarettir. Bu sebeptendir ki, Abdullah b. Hazım es- 
Sulemî, Horasan'daki hutbesinde şöyle söylemiştir: 

"Doğrusu Rebî'a, Nebî'sini Mudar'dan gönderdiği için, Allah'a daima 
kızmıştır." Rebî'a'nm Mudar'a karşı kıskançlığından dolaydı, Benû Hanîfe, 
nasıl Benû Mudar arasında bir nebî varsa, Benû Rebî'a arasında da 
bir nebî olmasını arzu ettiklerinden Museylimetu'l-Kezzâb'a bey'at 
etmişlerdir. Aldatılmış İranlı veya kin besleyen kıskanç Rebî'a'lı yakınlık 
gösterdiği takdirde, Bâtınî ona, "Senin kabilen, mülke sahip olmaya Mudar'dan 
daha çok hak kazanmıştır" der ve hükümranlığın kendi kabilesine dönüş 

208 



yolları üzerinde onun görüşlerini araştırır. Eğer o şahıs, kendisine bu mesele 
hakkında soru sorarsa, der ki: 

"Doğrusu Mudar şerîatinin sonu gelecektir. Artık onun sonu yaklaşmıştır ve 
onun son buluşundan sonra, mülk size avdet edecektir". Sonra ona, adım adım 
İslâm şerîatinin inkârını te'vîl yoluyla anlatır. Eğer onun bu anlattıklarını kabul 
ederse, apaçık bir Allah' sız olur; ibâdetleri ağır görür ve haramların helâl 
kılınması hoş gelir. İşte bu, Teferrüs'ün derecelerinin açıklanmasıdır. 1^1 

Te'nis: 

Onlara göre Te'nis derecesi, teferrüs derecesine çok yakındır. Te'nis, in sanın 
kendi mezhebiyle bundan sonra benimsediği şeylerin yorumunu sormak ve 
onu, bizzat kendi ünheve düşürmektir. Eğer davet edilmekte inancının esasları 
hakkında Bunun bilgisi imamdadır olan şahıs, bu hususta ona birşey sorarsa 
öylece, Bâtmilğe davet edilmekte olan kişi, (Kur'an'm) zahiri ve Sünnet lerden 
kastın, dilde anlaşılan şey olmadığına inanmcaya kadar Teşkîk deketmek, ona, 
pek kolay gelir. 1^1 

Rabt: 

Onlara göre Rabt (Bağlılık), davet olunacak şahsın nefsini, şerîatin esaslarını 
te'vîl isteği nüsusuhda merakta bırakmaktır. Bu durumda o, onların, şerîatin 
esaslarını kaldıracak'şekilde yaptıkları te'vîli ya kabul eder, ya da bu konuda 
şüphe ve şaşkınlık içinde kalır, 1^1 

Tedlîs: 

Tedlîs derecesi, imlarm tüme varım (nazar) ve tümden gelini (istidlal) esaslarını 
bilmeyen aldatılmışa, "Doğrusu (Kur'an'm) zahir anlamları azâb, bâtını ise 
rahmettir" şeklindeki sözleridir. Bu hususta, Kurandaki, "inananlarla iki 
yüzlüler arasına, kapısının içinde rahmet ve dışında azâb olan bir sûr çekilir" I 6 ^ 8 -! 
âyetini nakleder. Eğer aldatılmış kimse, onlardan "kapının içi" sözünün 
yorumunu sorarsa, derler ki: 

"Yüce Allah'ın peygamberi ile Sünnet'i, ahd ve misak alınması halinde olur. 
Nitekim O "Peygamberlerden söz almıştık. Senden, Nûh'dan Musa'dan, 
Meryem oğlu İsa'dan sağlam bir berleri söz almıştık. Senden, 
Nûh'dan İbrahim'den, Musa'dan, Meryem oğlu İsa'dan sağlam bir söz 
almışızdır." I6Ş91 

Allah'ın şu âyetini de naklederler: 

"...Allah'ı kendinize kefil kılarak pekiştirdiğiniz yeminleri bozmayın". i^2Qi 



209 



Eğer., aldatılmış kişi, onlara sağlam veminlerle ve boşanma, köle azâd etme ve 
mallarını bağışlama üzerine yem ederse, onlar onu bunlarla sımsıkı bağlamış 
olurlar ve zahirleri, inandıkları istikamette ortadan kaldıracak şekilde te'vîl 
ederek anlatırlar. Eğer ahmak adam, onların bu anlattıklarını kabul ederse, 
bâtını yönden indıklarm dînine girmiş ve zahiren de, İslâm'la örtünmüş olur. 
Fakat daha önce yemin etmiş biri, bu zındık hatmilerin tevillerine inanmaktan 
çekinirse, sırlarından kendisine söyledikleri şeyleri gizleyeceğine dair onlara 
söz vermiş bulunduğu için, bu durumu onlardan saklar. Ancak o kişi, onların 
te'vîllerini kabul ederse, ona yemin ederler ve onu İslâm dîninden sayarlar. İşte 
o zaman ona derler ki: 

"Zahir kabuk gibidir, bâtın ise, öz gibidir. Öz de kabuktan daha hayırlıdır." 
Abdulkaahir der ki: 

Bâtmiyye dâvetine girmiş; fakat sonra Yüce Allah'ın doğru yolu bulmasını 
sağlandığı ve onlara ettiği yeminleri çözmesi hususunda yol gösterdiği bir 
kimsenin bana anlattığına göre, onlar, o kimseden yeminle söz aldıkları zaman 
ona dediler ki: 

"Müslümanların, Nûh, İbrahim, Mûsâ, İsâ, Muhammed gibi, peygamberleri ile 
nübüvvet iddiasında bulunan bütün şahıslar, halka reislik etmekten hoşlanan 
Kanun (Nâinus) ve olağandışı şeylerin adamlarıdır. Böylece onlar, halkı 
sihirbazlıkla aldatmışlar ve onları şerîatlerinin köleleri kılmışlardır." 
Bana bunları anlatan dedi ki: 

Sonra bu sırrı bana açıklayan kimse, şöyle demekle bizzat kendisi tenakuza 
düşmüş oldu: 

"Muhammed b. İsmail b. Cafer'in Mûsâ b. İmrân'a ağaçtan seslendiğini ve ona, 
'Ben şüphesiz senîh Rabbinim; ayağmdakileri çıkar; çünkü sen, kutlu bir vadi 
olan Tûvâ'dasm' i^ll dediğini bilmen gerekir." (Bunları anlatan) Dedi ki: 
Bunun üzerine ona, "Gözün çıksın! Tutup beni, âlemin kadîm yaratıcısı olan 
Rabbi inkâra çağırıyorsun, sonra da kalkıp yaratılmış bir insanın tanrılığını 
kabul etmemi istiyor ve diyorsun ki, 'O (Muhammed b. İsmail), doğumundan 
önce Musa'yı gönderen bir ilâhtı.' Sana göre Mûsâ, olağan dışı şeyler gösteren 
biri ise, onu gönderdiğini ileri sürdüğün kimse ondan da yalancıdır" dedim. 
Bunun üzerine bana, "Sen, ebedî felah bulmazsın" dediğini ve sırlarını bana 
açıkladığına pişman oldu. Ben de onların bid'atlerinden tövbe ettim. Bu, 
onların kendilerine uyanlara tatbik ettikleri hilelerinin açıklanmasıdır. 
Yeminlerine gelince., dâîleri, yemîn eden kişiye şöyle der: 
"Allah'ın yeminini, Allah'ın sözünü (misak), O'nun zimmetini, resullerinin 
hakkını ve Allah'ın söz ve yemin olarak nebilerinden aldıklarını kendi nefsine 
yüklemiş bulunuyorsun ki, benden işittiklerini, benimle ve senin; zamanın 
sahibi, imamla ve onun taraftarları (şîası) ile ve bu ülkede ve öteki ülkelerde 
bulunan ona uyan kimselerle ve ister erkek ister kadın olsun ona boyun 
eğenlerle ilgili olarak bildiklerini gizleyeceksin. Bunun ne azını, ne de çoğunu 

210 



açıkla. İster yazı ile, ister işaretle olsun, zamanın sahibi olan imam izin 
vermedikçe veya ona davette kendisine izin verilen (el-Me'zûn), açıklanması 
hususunda sana müsaade etmedikçe, onu imâ edebilecek hiçbir şeyi açığa 
vurma. İzin verildiği zaman da, ancak sana izin verildiği kadarını yap. Böylece 
sen, verdiğin söze uymayı nefsine yüklemiş ve hem gönül hoşluğu, hem 
kızgınlık, hem arzu, hem de korku anlarında, nefsini, sözünü tutmaya mecbur 
kılmış durumdasın." "Evet" der. Eğer, "Evet," derse, ona şöyle söyler: 
"Ayrıca sen, beni ve "sana adını vereceklerimi, senin kendini koruduğun şey- 
lerden Allah'ın ahdi ve senin O'nunla olan sözünle ve O'nun ve resullerinin 
zimmetiyle korumak ve onlarla açık ve kapalı olarak samimiyet kurmak üzere 
söz vermiş bulunuyorsun. İmamın, yakınlarının ve dâvetine mensup olanların, 
ne şahıslarına, ne de mallarına ihanet edeceksin. Bu inançta hiçbir te'vîle 
yanaşmayacak ve onları geçersiz kılacak şeylere inanmayacaksın. Eğer 
bunlardan birini işleyecek olursan, Allah'tan, resullerinden, meleklerinden ve 
Yüce Allah'ın Kitâblar'mda indirdiği şeylerin tamamından uzaksın. Sana 
anlattığımız bu şeylerin birine karşı çıkacak olursan, Allah'a vâcib bir adak 
olarak O'nun Evi'ne yaya yüz defa haccetmen icâbeder. Bu durumda kaldığın 
sürece sâhib olduğun şeyler, fakirler ve miskinler için birer sadakadır. 
Herhangi bir hususa muhalefet ettiğin gün veya ondan sonra, mülkiyetinde 
bulunan köle, hür kılınır. Şu anda veya muhalefet ettiğin günde sahib olduğun 
veya ondan sonra evleneceğin bütün karıların, senden üç boşanma (talâk-ı 
selâse) ile boşanmış olur. Yüce Allah, yemin ettiğin şeylerde niyetine ve içinde 
gizlediğin inancına şahittir." Eğer, "Evet" derse, ona, "Seninle bizim aramızda 
şahit olarak Allah yeter" der. 

Aldatılmış kişi bu yemini ettiği zaman, bu yeminden dönmenin mümkün 
olmadığını zanneder. Aldatılmış kişi, yeminlerin onlara göre geçerli olmadığını 
ve bozulmadığını hiç bilmez. Oysa onlar, gerek yemin etmede, gerek yemini 
bozmada, âhirette, ne günah, ne keffâret, ne utanma, ne de cezanın bu- 
lunduğuna inanırlar. Kadîm bir tanrıyı kabul etmeyişleri söyle dursun, âlemin 
yaratılmış olduğuna inanmaz, gökten inmiş bir kitabın ve kendisine vahyin 
indiği bir peygamberin varlığını kabul etmezlerken, nasıl olur da Allah, 
Kitâb'ları ve peygamberleri adına yemin etmek onlara göre geçerli olabilir? 
Rahman ve Rahim olan Allah'ı, ancak adına propagandada bulundukları 
kendilerine mahsus reisleri olarak görmeyi dinlerinin bir esası sayarlarken, 
nasıl olur da Müslümanlar'm yeminleri onlar için geçerli olabilir? Onların 
arasında Mecûsîlerin dinlerine meyledenler şu iddiada bulundular: 
"İlâh bir Nûr'dur; karşısında da O'na üstün gelen ve mülkünde çekişen Şeytan 
vardır." Ayrıca onlar, Kabe'nin bir anlamı olduğuna inanmaz ve üstelik 
haccedenle 'umre yapanı alaya alırlarken, nasıl olur da hac ve 'umre adağı, 
onlara göre bir ölçü olabilir? Bütün kadınları nikâhsız olarak kendilerine helâl 



211 



sayarlarken, nasıl olur da boşanma onlara göre geçerli olabilir? İşte bu, yeminin 

onlara göre açıklanmasıdır. 

Yeminin Müslümanlar katındaki hükmüne gelince., biz deriz ki, yemîn eden 

kişinin ettiği her yemin, nefsini bir işe yöneltme teşvikinin başlangıcıdır, ki bu 

da onun niyetidir. Kendisine yemin ettiren bir hâkim veya bir hükümdar 

yanında yapılmış olan her yemine bakılır: 

Eğer yemîn, yemîn eden kişinin iddia ettiği şeyi inkâr eden birine karşı 

yapılmış ve bunda iddiacı, iddia edilene karşı zâlimce davranmışsa, yemîn 

edenin yemini kendi niyetine uygundur. Ancak iddiacı haklı ve inkarcı 

iddiacıya karşı zâlim ise, inkarcının yemini, hükümdarın niyetine göredir ve 

yemîn eden, yeminini bozmuş olur. 

Bu mukaddimeler (öncül) doğru olduğu takdirde, Bâtmiyye inanışını araştıran 

biri, onların bid'atlerini halka açıklamak veya onları yıkmak isterse, yemininde 

mazurdur ve yemini niyetine göre olur; ama yemininde, Yüce Allah'ın dilemesi 

için kalbinde bir istisna yaparsa, yeminleri onu bağlamaz ve Bâtmiyye'nin 

sırlarını halka açıklamakla da yeminini bozmuş olmaz; kadınları ondan 

boşanmaz; köleleri serbest bırakılmaz ve bundan dolayı da sadaka gerekmez. 

Bâtmile'rin reisleri gerekmez. Bâtmilerin reisleri, Müslümanlara göre imam 

değildirler. Bu bakımdan onun sırrını açığa vuran, imanım sırrını açığa vurmuş 

olmaz ancak bir kâfir zındığın sırrını ortaya koymuş olur. Bir me'sur hadîste 

şöyle buyurulmuştur: 

"Fâsıktan, halkın sakındığı şeylerle söz ediniz." 

İşte bu, onların yeminlerle adam aldatma yollarının acıklamnasadır. 1^221 

Teşkîk: 

Akılsız kitleleri Teşkîk (Şüpheye Düşürme) yoluyla aldatmalarına gelince., bu 
sistemlerden biri şudur: 

Basithalk kitlelerine, zahir anlamları dışında bir şüpheye düşürmek suretiyle 
serîat hükümleri ile ilgili meselelerde sorular sorarlardı. Sık sık da aklı kıt 
topluluklara, kendi reislerinden, başkasının bilemiyeceği birtakım bilgiler 
varlığını düşündürmek suretiyle duyularla alâkalı sorular da sormuşlardı 
Dâînin aldatılmış kişi için ortaya attığı meselelerden bir kısmı şöyledir: 
İnsanın neden iki kulağı, bir dili vardır? Erkeğin neden bir tenasül organı, iki 
yumurtalığı vardır? Neden sinirler beyine, damarlar akciğere, atardamarlar da 
kalbe bağlıdır? Öteki hayvanların göz kapaklarının altında değil de yalnızca 
üst göz kapağında kirpik olurken, insan göz kapaklarının her ikisinde, hem alt 
hem de üstünde, niçin kirpik bulunmaktadır? Neden insanın memeleri 
göğüste, hayvanların göğüsleri ise karmlarmdadır? Niçin atın bezeleri, 
işkembesi ve topukları yoktur. Yumurtlayan hayvan ile, doğuran ama 
yumurtlamayan hayvan arasında ne fark vardır? Tatlı su balığı ile deniz 

212 



balığını ayıran şey nedir? Bunlarla ilgili bilgilerin, reislerinde olduğu şüphesini 
doğuran bunlara benzer daha pekçok soru... 

Onların Kur'ân hakkındaki sorularından bir kısmı, "Elif-Lâm-Mîm", "Hâ- 
Mîm", "Tâ-Sîn", "Yâ-Sîn", "Tâ-Hâ" ve "Kâf-He-Ye-Ayn-Sâd" gibi, Sûrelerin 
başında yer alan harflerin (hurûfu'1-hecâ 1 ) anlamları hakkındadır. Onlar sık sık 
dediler ki: 

"Alfabenin harflerinden herbirinin anlamı nedir? Alfabenin harfleri niçin 
yirmidokuzdur? Harflerden bir kısmı neden noktalanmıştır ve neden bir 
kısmının noktası yoktur? Neden bir kısmının, kendisinden sonra gelen harfe 
bitişmesi uygun görülmüştür?" Ve aldatılmış kişiye sık sık dediler ki: 
"...O gün Rabbinin arşını onlardan başka sekiz tanesi yüklenir" 1^31 âyetinin anlamı 
nedir? Ve Yüce Allah, neden cennetin kapılarını sekiz, cehennemin kapılarını 
da yedi tane yapmıştır? Ve, " Orada ondokuz bekçi vardır" J^ll âyetinin anlamı 
nedir? Ve bu sayının faydası nedir? onlar, sık sık, içinde çelişki bulunduğunu 
vehmettikleri âyetler hakkında sorular sormuşlar ve bunların yorumunu, 
reislerinden başka kimsenin bilmediğini ileri sürmüşlerdir. Sözgelişi, bu türlü 
âyetlerden biri şöyledir: 

"O gün, ne insana, ne cine suçu sorulur; buna ihtiyaç olmaz" ^1 Bu âyetle birlikte, 
başka bir yerde de şöyle buyurulur: 

"Rabbine and olsun ki, hepsini yaptıklarından sorumlu tutacağız" '. 1^61 
Onların fıkıh hakkındaki sorularından bir kısmı şu görüşleridir: Neden sabah 
namazı iki. Öğle dört, akşam üç rek'at olmuştur? Neden her rek'at'ta bir rükû 
ve iki secde olmuştur? Neden abdest dört organa oluyor da, teyemmüm iki 
organa yapılıyor? Neden Müslümanların pekçoğuna göre temiz olduğu halde, 
meni akışından sonra gusl gerekiyor da, herkese göre pislik olmasına rağmen 
idrardan dolayı gusl gerekmiyor? Neden ay hâli gören bir kadın, o sırada 
tutamadığı oruçlarını kaza ediyor da, bu halde iken kılmadığı namazlarını kaza 
etmiyor? Hırsızlık için neden el kesme cezası uygulanıyor da, zina için dayak 
cezası veriliyor? Hırsızlıkta hırsızlığı yapan elin kesilmesi gibi, zina fiilinde 
zinayı yapan cinsiyet organı niçin kesilmiyor?.. Aldatılmış kişi bu soruları 
onlardan işittiği zaman, açıklanmaları için onlara başvurmakta ve onlar da ona, 
"Bunların bilgisi, bizim imamımızda ve sırlarımızı açığa vurmaya yetkili olan 
(el-Me'zûn) kişidedir" demektedirler. Bunların açıklanmasına ait bilginin, 
onların imamlarında veya onun izin verdiği kimse olan Me'zûn'da bulunduğu 
hususu, aldatılmış kişiye kabul ettirildiği zaman, o kimse, Kur'ân ve Sünnet'in 
zahirinin, yalnızca zahirî açıklamalar demek olmadığına inanmış olur. Böylece 
onlar, bu hile ile o kimseyi şerîatin hükümlerim yerine getirmekten 
uzaklaştırmış olurlar. O kimse, ibâdetleri terketmeyi ve haramları helâl 
saymayı alışkanlık hâline getirdi mi, onlar, perdeyi o kimse için aralarlar ve 
derler ki: 



213 



"Eğer bizim herşeyden Müstağni ve Kadîm bir tanrımız olsaydı, kulların 
rükûlarmda ve secdelerinde, taştan bir evin etrafında dolaşmalarında (Tavaf), 
iki tepe arasında say etmelerinde O'nun için bir fayda bulunmazdı." O kimse, 
onların bu açıklamalarını kabul ettiği takdirde, Rabbinin tevhidinden 
soyunmuş ve Onu inkâr ederek bir zındık hâline gelmiş olur. 
Abdulkaahir der ki: 

Onların, dinin esasları hakkında akılsız kitleleri şüpheye düşürmek amacıyla 
sordukları sorulara iki yönden cevap verilebilir. 

Önce onlara denir ki, siz, şu iki durumun birinden yakayı kurtaramazsınız. Ya 
âlemin sonradan olduğunu (hudûs) kabul edecek ve bu âlemin, kullarına 
istediğini istediği şekilde yükleyebilecek Kadîm, Alim, Hakîm bir Yapıcısı 
(Sâni 1 ) tasdik edeceksiniz; ya da bunu inkâr edecek ve âlemin kadîm olduğunu 
söyleyip Yapıcı'yı (Sâni 1 ) yokluğuna inanırsanız, "Allah şunu niçin farz kıldı; 
şunu neden haram etti; neden şunu yarattı ve niçin şunun ölçüsünü şöyle 
kıldı?" şeklindeki sözlerinizin hiçbir anlamı kalmaz. Birşeyi farklı kılan veya 
onu haram eden veya birşeyi yaratan veya onu takdir eden bir Tanrının 
varlığını kabul etmezseniz, bizimle sizin aranızdaki tartışma âlemin yaratılması 
(hudûs) hakkında bizimle Dehriyye (Maddeciler) arasındaki tartışmaya benzer. 
Ancak âlemin yaratılmasını ve onun Yapıcısı'nm (Sâni 1 ) birliğini kabul 
ederseniz, kullarına dilediği amelleri yükleyebilmesini de caiz görmeniz 
gerekir. Bunu caiz görmeniz ise, "Niçin farz kıldı; neden haram saydı?" 
şeklindeki görüşlerinize esaslı bir cevap olur; çünkü böylece siz, O'nun bunu 
yapmaya muktedir olduğunu kabul ediyor ve O'nun kullarına teklifte 
bulunabileceğine inanıyorsunuz demektir. Aynı şekilde onların, duyuların 
özellikleri ile ilgili soruları da bu duyuları ortaya koyan Yapıcının (Sâni 1 ) 
varlığını kabul ettikleri takdirde ibtâl edilmiş olur; ama onlar, Yapıcıyı inkâr 
ederlerse, "Allah şunu niçin yarattı?" şeklindeki sözlerinin, Kadîm bir Yapıcı 
(Sâni 1 ) bulunmasını inkâr ettikleri için, bir anlamı yoktur. 
Hayvanların yaratılışmdaki acâibliklerle ilgili olarak sordukları hususlarda 
onlara cevap vermenin ikinci yolu, şöyle söylemektir: 

Bunların sebeplerinin bilgisini tabîbler ve feylosoflar kitaplarında anlattıkları 
ve Aristo, hayvanların tabiatları hakkında bir kitap yazdığı halde, Bâtmiyye 
reisleri nasıl oluyor da, bu hususta kimsede bulunmayan bir özellik 
taşıyabiliyorlar. Ve feylesoflar, Kahtâniyye, Curhumiyye, Tasmiyye ve diğer 
Himyeriyye kabilelerinden olanlar gibi, feylosoflardan önce yaşayan Arap 
hakimlerinden çalınmış olanlar dışında, bu neviden birşey söylememişlerdir, 
Arap, gerek şiirlerinde gerek atasözlerinde, hayvanların tabiatlarının tamamını 
söylemişti. Ancak o zaman, ne Bâtınî vardı, ne de Bâtmiyye'nin reisleri... Aristo 
da doğuran ile yumurtlayan arasındaki farkı, Arab'ın atasözünden almıştır: 
"Her delik kulaklı doğurur; her kapalı kulaklı da yumurtlar". Bunun içindir ki, 
kuşlardan yarasa yumurtlamaz doğurur; çünkü onun delik kulakları vardır. 

214 



Yılan, kertenkele ve yumurtlayan kuşlar gibi, kulakları kapalı olanlar da 
yumurtlarlar. 

Ebû 'Ubeyde Ma'mer b. el-Musenna I^Zl ve Abduhnelik b. Kureby el- 
Asma'î"nin J^ii anlattıklarına göre, Araplar Câhiliyye devrindeki tecrübelerine 
dayanarak, bütün hayvanların gözlerinde, altta değil üst göz kapaklarında 
kirpikler bulunduğunu, ancak insanların hem alt hem üst göz kapaklarında 
kirpikleri olduğunu söylemişler ve demişlerdir ki: 

"İnsan, maymun ve güçsüz atlar dışında bütün hayvanlar, suya atıldıklarında 
yüzerler; ama güçsüz atlar boğulurlar. Ancak insan yüzmeyi öğrenebilir." 
Onlar insan hakkında, "Eğer insanın başı kesilmiş ve suya atılmış olsa, baş 
suyun ortasında yukarı dikilir" demişlerdir, ayrıca, "Bütün kuşların 
ayaklarında aya vardır; fakat insan ve maymunun ayaları ellerindedir. Her dört 
ayaklının dizleri ellerinde (ön ayaklarında) 'dır; insanın dizleri ise, iki 
ayağmdadır" demişlerdir. Yine dediler ki: 

"Atın bezesi, işkembesi, dalağı ve topuğu yoktur. Yük devesinin öd kesesi 
yoktur. Erkek devekuşunun beyni yoktur. Aynı şekilde su kuşu ile büyük 
deniz balığının hem dili hem de beyni vardır." Ve dediler ki: 
"Bütün balıkların akciğerleri yoktur ve dolayısiyle teneffüs etmezler." Araplar 
tecrübelerine dayanarak, "Koyun yılda bir defa ve ikiz değil, tek doğurur; keçi 
ise yılda iki defa doğurur ve bir, iki, üç yavru doğurur; ama koyunun sayısı, 
artışı ve bereketi, keçininkinden daha çoktur" dediler. Yine dedilerki: 
"Koyun otu yediği zaman ot yeniden yeşerir, biter; ama keçinin yediği şey 
yeşermez, bitmez. Çünkü kovun, otu dişleriyle kemirir; keçi ise, bitkiyi 
kökünden söker." Dediler ki: 

"Keçi gebe olduğu zaman, süt gebeliğinin başında memelerine iner; koyunda 
ise süt, ancak doğumla birlikte memelere iner." Ve dediler ki: 
"Her cins hayvanın erkeklerinin sesleri, dişilerininkinden daha yüksektir. 
Ancak keçinin dişisinin sesi, erkeğininkinden (teke) daha kuvvetlidir." 
Hayvanlar hakkındaki Arap atasözleri arasında şu vardır: 
"Her öküz yassı burunlu; her eşeğin üst dudağı yarık ve her köpek dişi olan da 
daha şişkindir." Tecrübeleriyle dediler ki: 

"Doğrusu aslan eksi birsey yemez, ateşe yaklaşmaz ve gebeye yaklaşmaz." Ve 
dediler ki: 

"Köpeğin gebelik li süresi altmış gündür ve eğer bu süreden önce doğuracak 
olursa, yavruları yaşayamaz." Ve dediler ki: 

"Dişi kedi, yedinci ayda âdet görmeye başlar ve sonra dişi kedi her yerde yedi 
günde âdet görür; âdetinin belirtileri de idrarının yanıcı olmasıdır." Ve köpek 
hakkında, "Köpek, ancak azı dişleri ile birşey alır" dediler. Kurt hakkında da 
dediler ki: 

"Kurt bir gözü ile uyur; diğeri de muhafızlık eder." Bunun içindir ki, Humeyd 
b. Sevr, şöyle söylemiştir: 



215 



Gözbebeklerinden biri ile uyur; diğeri ile ölümden sakınır; çünkü o, uyanık 
uykucudur. 

Tavşan, iki gözü açık olarak uyur. Dediler ki: 

"Hayvanlar içinde, filden başka dili tersine çevrilebileni yoktur. Dört ayaklı 
hayvanlar içinde, filden başka memesi göğsünde olan hayvan yoktur." Ve 
dediler ki: 

"Fil, yedi senede bir; eşek senede bir doğurur. İnek bu hususta kadın gibidir.." 
Tavşan ve tilkinin erkeklik organı için, "O bir kemiktir" dediler. Ve dediler ki: 
"Devekuşu hâriç, her iki ayaklının bir ayağı kırılırsa, öteki ile dikelir ve to- 
pallar. Ancak devekuşunun bir ayağı kırılırsa, yerine çakılır kalır." Bu sebepten 
şâir kendisi ve kardeşi hakkında şöyle söylemiştir: 

Doğrusu ben ve o, zengin ve fakiri paylaştığımızdan dolayı, devekuşunun iki 
bacağı gibiyiz. 

Bu beyitle, her ikisinin de diğerinden daha zengin olmadığını söylemek 
istemiştir. Ve dişi devekuşu hakkında dediler ki: 

"Dişi devekuşu otuzla kırk arası yumurtlar; fakat o, onlardan otuzunu ayırarak 
uzunca gerilmiş bir ip şeklinde dizer ve üstlerine kuluçkaya oturur. Sık sık 
yumurtasından kalkar ve başkasına kuluçkaya oturur." Bu sebepten İbn 
Hermete, bu konuda şöyle söylemiştir: 

Kendi yumurtasını reddederek terkeden ve başkasının yumurtalarını kanadıyla 
örten gibi... 

Piliç ve civciv hakkında dediler ki: 

"Bunlar yumurtanın akından yaratılırlar; sarısı da onların gıdası olur." 
Bağırtlak kuşları hakkında, "Bir tek yumurtlar" dediler. 
Kartallar hakkında da şöyle dediler: 

"Üç yumurta yumurtlar; ikisini çıkarır, birini atar." Fakat kemik-kıran diye 
bilinen bir kuş, kartalın attığı yumurtadan yavru çıkarır. Bu sebepten 
atasözünde şöyle denir: 

"Kemik-kırandan daha iyiliksever." Keler hakkında şöyle dediler: 
"O yetmiş yumurta yumurtlar; fakat yumurtadan çıkan yavru kelerlerden 
kaçıp kurtulan biri dışında hepsini yer." Bu sebepten atasözünde şöyle söy- 
lemişlerdir: 

"Kelerden daha çocuklu". Keler suya yanaşmaz. Bu yüzden atasözünde şöyle 
söylenmiştir: 

"Kelerden daha çok su verilmiş." Keler hakkında dediler ki: 
"Onun iki erkeklik organı vardır. Dişi kelerin de önünde iki cinsiyet organı 
vardır." Ve yılan hakkında dediler ki: "Onun iki dili vardır ve dili, derisindeki 
renk ayrılığına dayalı olarak siyahtır. Yılanların hepsi de sedef ve menekşe 
kokusundan iğrenirler; fakat elma, kavun, karpuz, hıyar, hardal, süt ve şarap 
kokusu pek hoşlarına gider." Ve kurbağa hakkında dediler ki: 



216 



"Onların ağızlarında su olmadıkça ötmez. Dicle nehrinde de kesinlikle ötmez; 

ama Fırat ve diğer nehirlerde ötmüştür." Şâir, kurbağa hakkında dedi ki: 

Sorduğu her şey ağzına girer; böylece o, öter; fakat ötmesi kendini yok eder. 

Yani onun ötmesi, yılanın dikkatini üzerine çeker ve böylece yılan onu avlar ve 

yer. Ve dediler ki: 

"Kurbağanın kemiği yoktur." Bokböceği hakkında dediler ki: 

"Eğer o gülün içine gizlenirse, ölü gibi hareketsiz kalır; tekrar gübreye gelirse, 

hareket eder." 

İşte bunlar, hayvanların ve diğerlerinin özellikleri ile ilgili bilinenler, Arapların 

tecrübe ile Câhliyye çağında, Bâtmiyye reislerine başvurmaksızın bildikleri 

şeylerdir. Üstelik onlar, bunları, Bâtmiyye'nin dünyadaki varlığından çok çok 

önceleri bilmişlerdi. Böylece biz, Bâtmiyye'nin bu konudaki ve eşyanın sırlarını 

ve özelliklerini, yalnızca onların reislerinin bildiği yolundaki iddialarını 

açıklamış bulunuyoruz. Tica onların İslâm fırkaları topluluğundan çıkışlarını 

da yeterince açıkladık. Bu bakımdan Allah'a hamd olsun. 1^21 

BEŞİNCİ KISIM 

KURTULUŞA EREN FIRKA 
(el-Fırkatu' n-Nâciy e) 

Bu kitabın kısımlarından beşincisi, Kurtuluşa Eren Fırka'nm (el-Fırkatu'n- 
Nâciye) özelliklerinin açıklanması ve kurtuluşunun delilleri ve güzelliklerinin 
belirtilmesi hakkındadır. 
Bu kısım, aşağıdaki bölümlerden meydana gelmektedir. 

1. Bölüm: Sünnet ve Cemâat fırkalarının sınıflarının açıklanması hakkındadır. 

2. Bölüm: Sünnet ve Cemâat Ehli'nin kurtuluşunun açıklanması hakkındadır. 

3. Bölüm: Sünnet ve Cemâat Ehli'nin üzerinde birleştiği esasların açıklanması 
hakkındadır. 

4. Bölüm: Ümmetin Selef -i Salih'ine göre Ehl-i Sünnet sözünün açıklanması 
hakkındadır. 

5. Bölüm: Sünnet Ehli'nin birbirlerini tekfir etmekten korunmuş olmalarının 
açıklanması hakkındadır. 

6. Bölüm: Sünnet Ehli'nin faziletlerinin ve ilimlerinin nevilerinin açıklanması 
ve imamlarının anlatılması hakkındadır. 

7. Bölüm: Sünnet Ehli'nin din ve dünyadaki izleri ve onların, din ve dünyadaki 
mefahirlerinin açıklanması hakkındadır. 

İşte bunlar, bu Kısmın bölümleridir. Allah'ın yardımı ve desteği ile, onların 
herbirinin gerektirdiği hususları anlatacağız. EöOl 



217 



1. SÜNNET VE CEMAAT EHLİNİN SINIFLARI 

Bu kısmın (Beşinci Kısım) bölümlerinden birincisi, Sünnet ve Cemâat Ehlinin 

Sınıflarının açıklanması hakkındadır. 

Bilin ki -Allah sizi mes'üd eylesin, Sünnet ve Cemâat Ehli sekiz sınıftan 

mürekkebdir: 

1) Onlardan bir sınıf, tevhîd ve nübüvvet meseleleri, va'd ve vaîd hükümleri, 
mükâfat ve mücâzât, ictihad şartları, imamet ve başkanlık meseleleri ile ilgili 
bilgilen ihata etmişlerdir. Ve onlar kelâmcılardan, teşbih ve Allah'ın sıfatlarını 
kabul etmeme anlayışından ve Râfızîler, Haricîler, Cehmiyye, Neccâriyye ve 
diğer sapık fırkaların bid'atlerinden uzaklaşmış olan Sifâtıyye'nin yollarına 
uymuşlardır. 

2) Onlardan ikinci sınıf, hem Re'yf hem de Hadîs grubuna mensup fıkıh 
imamlarından ve "usûlü'd-dîn"e Sifâtıyye'nin Allah'a ve O'nun ezelî sıfatlarına 
inanışı gibi inananlardan ve Kaderiyye ve i'tizâl görüşlerinden uzaklaşanlardan 
ibarettir. Bunlar, teşbih ve ta'tîl'e gitmeksizin Yüce Allah'ın gözlerle 
görüleceğini kabul ederler. Kabirlerden dirilişin yanında kabir suâlini, havz, 
sırat, şefaat, şirk dışında günahların bağışlanmasını da kabul ederler. Cennet 
nimetlerinin cennetliklere, cehennem azabının da kâfirlere devamlı olduğunu 
söylemişlerdir. Bunlar Ebû Bekr, Ömer, Osman ve Ali'nin imametlerini tanırlar 
ve Ümmet'in " selef -isâlih" ini yüceltirler. Sapık fırkaların mensuplanndan 
uzaklaşmış imamların arkasında Cuma namazı kılmanın gerekliliğine inanırlar. 
Kur' an, Sünnet ve sahabenin icmâmdan şeriat hükümlerinin çıkarılmasının 
gerekliliğine inanırlar. Mestler üzerine meshet-menin caiz olduğunu ve üç 
boşama ile boşamanın (talâk-ı selâse) vukuunu kabul ederler. Mut'a nikâhının 
haram olduğuna inanırlar. Günah olmayan şeylerde Sultan' a itaatin 
gerekliliğinikabul ederler. 

Bu topluluğa Mâlik, eş-Şâfıî, el-Evzâî, es-Sevrî, Ebû Hanîfe, İbn Ebî Lej J^J ve 
Ebû Sevr'in adamlar E021 Ahmed İbn Hanbel'e E221 uyanlar, Zahirîler ve aklî 
hususlarda Sıfâtiyye'nin metodlarma inanan ve fıkhına, sapık fırka 
mensuplarının bid'atlerinden birşey karıştırmayan diğer fakîhler dâhildir. 

3) Onlardan üçüncü sınıf, selâm olsun Nebî'den gelen sağlam haberler ve 
sünnetlerin yolları ile ilgili bilgilere sâhib olanlariye" bunlardan aahîh ile 
ayırabilenlerdir. Onlar cerh ve ta'dîfin sebeplerini bilirler ve bu husustaki 
bilgilerine sapık mezhep mensuplarının bid'atlerinden birşey karıştırmazlar. 

4) Onlardan dördüncü sınıf, edebiyat, dilbilgisi ve söz dizimi ile ilgili pek çok 
şeyin bilgisine sâhib olanlardır. Onlar, el-Halîl J2Q£l Ebu 'Amr b. el-'Alâ' J^oşı 
Sibeeyh EOa el-Ferrâ' İZM e l-Ahf eş IZ°S1 el-Asma', İZM el-Mazînî İZM Ebû 'Ubeyd 
IZH1 ve Kûf eli ve Basralı diğer dil imamlarının yolundan gidenlerdir. Onlar, bu 
ilimlerine Kaderiyye ve Râfıza veya Havâric'in bid'atlerinden birşey karış- 

218 



tırmamışlar dır. Onlardan, sapık fırkalardan herhangi birşeye meyleden Ehl-i 
Sünnetten olamaz ve sözü de, dilde ve edebiyatta bir delil sayılamaz. 

5) Onlardan beşinci sınıf, Kur'ân okuma şekilleri ve Kur'an âyetlerini açıklama 
yolları ve bunların sapık fırka mensuplarının te'vîlleri dışında Ehl-i Sünnet 
mezhebine uygun te'vîlleri hakkında geniş bilgiye sâhib olanlardan ibarettir. 

6) Onlardan altıncı sınıf, sûfi zâhidlerden meydana gelmektedir. Bunlar, ilme 
dalmış basiret sahibidirler ve zevklerden el-etek çekerler; herşeyden 
haberdârdırlar ve ibret alırlar; takdir olunana razı olurlar ve elde edilenle 
yetinirler. Kulak, göz ve kalbin, iyilik ve kötülükten bütünüyle sorumlu 
olduğunu ve zerre ağırlığınca da olsa hesaba çekileceğini bilirler. Dönüş günü 
için en iyi hazırlıkları yaparlar. Açıklama ve işaret sahalarındaki sözleri Hadîs 
Ehli'nin gidişini takip eder; Hadîsi taklîd eder bir davranışa bürünenlerinkini 
değil... iyiliği, ne riya olsun diye yaparlar, ne de haya sebebiyle vazgeçerler. 
Tuttukları yol, tevhîddir, teşbihin nefyidir. Mezhebleri de işi, Yüce Allah'a 
havale etmek, O'na tevekkül etmek ve O'nun emrine teslim olmak; verilen 
rızkla yetinmek ve O'na karşı çıkmaktan kaçınmaktır. "Bu, Allah'ın dilediğine 
verdiği lütfuchır. Allah, büyük Lütuf Sahibidir" . ^121 

7) Onlardan yedinci sınıf, Müslümanların şuurlarında kâfirlere karşı nöbet 
tutan, Müslümanların düşmanlarıyla savaşan, Müslümanları koruyanlardan 
meydana gelmektedir. Bunlar, kendi evlerinden ve memleketlerinden çıkarak 
Ehl-i Sünnet ve'1-Cemâat mezhebini sınırlarda ortaya koyanlardır. Yüce Allah 
onlar için şöyle buyurmuştur: 

"Bizim uğrumuzda cihâd edenleri, elbette yollarımıza eriştireceğiz. Allah şüphesiz, iyi 
davrananlarla beraberdir" . E121 Allah lütfü ile onların başarısını artırsın! 

8) Onlardan sekizinci sınıf, sapık fırka mensuplarının davranışlarının ortaya 
konduğu kasaba toplulukları değil de, Sünnet Ehli davranışlarının hâkim 
durumda bulunduğu beldelerin halk kitlelerinden müteşekkildir. Bizim, 
halktan oluşan bu sınıftan kastımız,adalet ve tevhîd va'd ve vaîd konularında 
Sünnet ve Cemâat Ehli bilginlerinin doğruluğuna inanan; dinlerinde bilinmesi 
gerekli şeyler hususunda onlara başvuran; helâl ve haram konularında onları 
örnek alan ve sapık fırka mensuplarının bidatlerinden hicbirşeve inanmayan 
kitlelerdir Bunlar, sûfîlerin "Cennetin yastıkları" dediği kimselerdir. 

İşte bunlar, Sünnet ve Cemâat Ehli'nin sınıflandır. Onların topluluğu içinde, 
gerçek dînin ve doğru yolun mensupları bulunmaktadır. Yüce Allah, onları, 
gerek dünya hayatında, gerek âhirette değişmez görüşle tesbit etsin; çünkü O, 
en iyi Cevap Veren ve bu işe en iyi Gücü Yeten' dir. EM 

2. SÜNNET VE CEMÂAT EHLİ'NİN KURTULUŞUNUN AÇIKLANMASI 

Bu kısmın (Beşinci Kısım) bölümlerinden ikincisi, Sünnet ve Cemâat Ehli'nin 
kurtuluşunun tahkiki hakkındadır. 

219 



Bu kitabın Birinci Kısmı'nda, Allah'ın salât ve selâmı ona olsun Nebî'nin, 
ümmetinin kendisinden sonra yetmişüç fırkaya ayrılacağını söylediğini; 
bunlardan birinin kurtuluşa ereceğini bildirdiğini ve kurtuluşa eren fırkanın 
kimliği ve özellikleri sorulunca da, kendisinin ve ashabının üzerinde bu- 
lunduğu yolda olan kimseler olduğuna işaret ettiğini belirtmiştik. Bugün, 
Ümmet'in fırkaları içinde, Allah onlardan razı olsun sahabenin yürüdüğü yola 
uygun olarak, Râfiza, Kaderiyye, Havâric, Cehmiyye, Neccâriyye, Müşebbihe, 
Gulâtve Hulûliyye'nin değil, Ümmet'in fakîhleri ye Sıfâtıyye kelâmcılarmdan 
oluşan Ehl-i Sünnet ve'1-Cemâat'tan başkasını göremiyoruz. 
Kaderiyye'ye gelince., reisleri en-Nazzâm, sahabenin pekçoğuna saldırıp 
dururken, onlar, nasıl olur da sahabeye uyanlar sınıfına girebilirler? Nitekim 
en-Nazzâm, İbn Mes'ûd'un doğruluğunu inkâr etmiş ve onu, Allah'ın salât ve 
selâmı ona olsun Nebi' den rivayet ettiği, "Saîd, anasının karnında saîd olan; 
şaki de anasının karnında şakı olandır" hadîsi ile ayın ikiye bölünmesi 
hakkındaki rivayetinden dolayı sapıklıkla ithain efaniştir. Bu, onun, selâm 
olsun Nebî'nin mucizelerini inkâr edişinden başka nedir ki?! Yine o, Allah 
ondan razı olsun Ömer'e, şarap içene seksen değnek vurdurmasından ve Nasr 
b. el-Haccâc'ı, Medîneli kadınların onun yüzünden düşecekleri fitneden 
korktuğu için sürmesinden dolayı hücum etmiştir. Bu da onun, haram 
bölgelere (Mekke-Medîne) olan düşkünlüğünün ne derece olduğunu 
göstermekten başka nedir ki?! Yine o, Allah ondan razı olsun Ali'nin, 
çocukların câriye olan anneleri (ummu'l-veled) hakkındaki fetvası ile, "Ben, 
onların satılabilecekleri görüşündeyim" sözüne saldırmış ve onun hakkında, 
"Kendi görüşüne göre hüküm verecek de kimmiş!" diye çıkışmıştır. O, Allah 
ondan razı olsun Osman'ı da, malın eşit olarak dede, anne ve kızkardeş 
arasında taksim edilmesi ile ilgili olarak "el-Harkâ 1 " görüşünden dolayı kına- 
mıştır: 

Ebû Hureyre'yi de. Kaderivve mezhebinin aksine pekcok hadîs rivayet ettiği 
için yalancılıkla suçlamıştır. Sahabeden herhangi birinin ictihad yoluyla fetva 
vermesine saldırmış ve demiştir ki: 

"Onlar bu işi şu iki sebepten dolayı yapmışlardır. Ya bu işi yapmanın 
kendilerine helâl olmadığını bilmemektedirler, ya da kendilerine nisbet edilen 
mezheplerin kurucuları ve önderleri olmak istemişlerdir." Böylece o, sahabenin 
seçilmişlerini bilgisizlik veya nifakla suçlamıştır. Ona göre, "Din hükümlerini 
bilmeyen kâfirdir; delilsiz olarak aksi hususta inad eden de münafık-kâfir veya 
fâsık-fâcirdir ve bunların her ikisi de temelli cehennemde kalacaktır." Böylece 
o, bu iddiasıyla, sahabenin önderlerine temelli cehennemi gerekli görmüştür; 
oysa kendisi, oraya daha layıktır. Sonra sahabenin icmâmı da reddetmiş ve 
onu, bir delil olarak görmemiştir. Ümmet'in, sapıklık üzerinde birleşebileceğini 
de caiz görmüştür. E151 Bu durumda kendi görüşü onlarmkine zıt olduğundan, 



220 



onların tamamına karşı çıkmayı gerekli gören biri, nasıl olur da sahabenin 
yolunda, onlara uyuyor olabilir?! 

Onların reislerinden Vâsıl b. Atâ 1 el-Gazzâl da, Ali ve iki oğlunun, İbn 
Abbâs'm, Talha, ez-Zubeyr, Aişe ve her iki takımdan Cemel harbine katı- 
lanların adaletinden şüphe ediyor ve diyordu ki: 

"Eğer Ali ve Talha, benim önümde bir demet sebze için şahitlikte bulunsalardı, 
şahitlikleri ile hüküm vermezdim; çünkü biliyorum ki, onlardan biri fâsıktır, 
ama hangisinin fâsık olduğunu bilmiyorum." Buna göre, Ali ve ona uyanların, 
temelli cehennemde kalacak fâsıklar olması caizdir. Aynı şekilde Cemel'e 
katılmış olan öteki takımın da cehennemde temelli kalması caizdir. Böylece o, 
salât ve selâm olsun Nebi, Ali, Talha ve ez-Zubeyr'in cennete gireceklerine 
şahitlik etmiş olmasına, Rıdvan bey'atmda bulunmalarına ve Rıdvan bey'atma 
katılanların tamamı hakkında Yüce Allah, Allah'a inananlardan, ağaç altında 
sana baş eğerek el verirlerken and olsun ki hoşnud olmuştur. Gönüllerinde 
olanı da bilmiş, onlara güvenlik ver'miş, onlara yakın bir zafer bahsetmiştir" 
döl buyurmasına rağmen bu üçünün adaletlerinden şüpheye düşmüştür. 
'Amr b. 'Ubeyd de, Cemel'e katılan iki taraf hakkında Vâsıl'm dediklerini diyor 
ve her iki takımın ikisinin de kesinlikle fâsık olduğunu söyleyerek ondan ileri 
gidiyordu. Şöyle ki Vâsıl, her iki takımdan yalnız birinin kesinlikle fâsık 
olduğunu söylemiş ve onlardan biri Ali'nin, öteki de Cemel ashabından olan iki 
kişinin şahitlikleri ile hüküm vermemiş; fakat Ali'nin ashabından iki kişinin 
şahitliği ile, Cemel ashabından iki kişinin şahitliğini kabul etmiştir. Oysa 
'Amrla. Ubeyd demiştir ki: 

"Ben onlardan bir topluluğun şahitliğini kabul etmeni. Bu topluluk ister bu iki 
takımın birinden olsun, isterse bir kısmı Ali'nin partisinden, öteki kısımda 
Cemel partisinden olsun farketrmez..." Böylece her iki takımın topluca fâsık 
olduğuna inanmıştır. 

Onun bu anlayışına göre, Ali ve iki oğlu, İbn Abbâs, 'Ammâr, Ebû Eyyûb el- 
Ensârî ve şahitliğini, Allah'ın salât ve selâmı ona olsun Allah'ın Resulü'nün iki 
âdil adamın şahitliğine eşit kıldığı Huzeyme b. Sabit el-Ensârî, Ali ashabından 
geriye kalanlarla birlikte, Talha, ez-Zubeyr, Aişe ve Cemel'e katılan öteki 
şahısların toptan temelli cehennemlik fâsık olmaları gerekmektedir. Onların 
aralarında binlerce sahabi bulunmakta idi. Nitekim Ali'nin yanında Bedr'e 
katılan yirmibeş ashâb, Uhud'a katılanlardan çoğu. Ensâr'dan altıyüz kişi ve ilk 
Muhacirlerden bir topluluk vardı. 

Ebû'l-Huzevl. el-Câhız ve Kaderiyye'nin çoğunluğu, bu konuda, Vâsıl b. Bu 
durumda sahabenin çoğunluğunu fâsıklıkla itham eden ve onları cehennemlik 
olarak gören birine nasıl olur da, "Sahabeye uymuştur" denebilir? Onların 
şahitliklerini kabul edilir olarak görmeyen biri, rivayetlerini nasıl kabul 
edebilir? Rivayetlerini reddeden ve şahitliklerini kabul etmeyen kimse, onların 
yolundan ve onlara uymaktan çıkmış olur. Onlara, bu konularda, Ehl-i Sünnet 



221 



ve'1-Cemâat gibi, ancak onların rivayetleri ile amel eden, şahitliklerini kabul 
edenler uyabilir. 

Havâric'e gelince., onlar, Ali ve iki oğlunu, İbn Abbâs'ı ve Ebû Eyyûb el- 
Ensârî'yi küfürle suçlamışlardır. Ayrıca Osman, Aişe, Talha ve ez-Zubeyr'i de 
tekfir etmişlerdir. Onlar, tahkîm'den sonra Ali ve Muâvive'den ayrılmayan 
herkesi de küfürle suçlamışlardır. Ümmet'ten günah işleyen herkesi de tekfir 
etmişlerdir. Sahabenin çoğunun kâfir olduğunu söyleyen, sahabenin yolunda 
olamaz. 

Sebeiyye, Beyâniyye, Muğîriyye, Mansûriyye, Cenâhıyye, Hattâbiyye ve 
Hulûliyye'nin diğer kolları gibi, Râfızîlerin Gulât'ma gelince., onların İslâm 
fırkaları dışına çıkışlarını açıklamış ve puta tapanlardan veya Hıristiyanlar' dan 
hulûliyye mensupları gibi sayılacaklarını belirtmiştik. Sahabe, ne puta tapanlar, 
ne Hıristiyan'lar ve ne de öteki kâfirler için bir örnek ve bir modeldir. 
Zeydiyye'ye gelince.. Zeydiyye'den Cârûdiyye, Ebû Bekr, Ömer, Osman ve 
sahabenin çoğunu küfürle suçlar. Böylece onların çoğunu tekfir eden, onlara 
uyamaz. Yine Zeydiyye'den Suleymâniyye ve Butriyye, Osman'ı veya bu 
hususta çekimser olanları tekfir eder ve ona yardım edenleri fâsıklıkla suçlar ve 
Cemel ashabının çoğunu kâfirlikle itham eder. 

Onlardan İmâmiyye'ye gelince., onlar Ali, iki oğlu ve onüç kadarı dışında 
sahabenin çoğunluğunun, Allah'ın salât ve selâmı ona olsun Nebi' den sonra 
dinden çıktıklarını iddia etmişlerdir. Onlardan Kâmiliyye, Ali'nin de dinden 
çıktığını ve onlarla savaşı durdurduğu için küfre girdiğini iddia etmiştir. 
Böylece sahabenin küfre girdiğini ileri süren biri, nasıl olur da sahabenin 
yolunda olabilir? 
Bu sebeplerden deriz ki: 

Râfıza, Havâric, Kaderiyye, Cehmiyye, Neccâriyye, Bekriyye ve Dırâriyye nasıl 
olur da sahabeye muvafık olabilirler? Çünkü onların hepsi de, haberler ve 
hadîslerin nakledicileri olan Hadîs Ashâbı'nı, târih ve siyer râyilerini tekfir 
ettiklerinden ve sahabenin işlerini zapteden ve fikıhm fürûunu sahabenin 
fetvalarına dayanarak kıyas yoluyla elde eden Ümmet'in fakîhlerini küfürle 
suçladıklarından dolayı, hadîs, siyer ye tarih rivayetlerini kabulden 
kaçındıkları için, şerîatin hükümleri ile ilgili olarak, sahabeden rivayet edilen 
hiçbirşeyi kabul etmemektedirler. 

Allah'ın hamd ve kudreti ile, ne Haricîler, ne Ravâfız, ne Cehmiyye, ne 
Kaderiyye, ne Mücessime, ne de öteki sapık fırka mensupları arasında, ne bir 
fıkıh ve hadîs imamı, ne bir dil ve edebiyat imamı, ne sağlam bir meğâzî siyer 
ve târih râvisi, ne bir vaaz ve nasihat imamı ve ne de te'vîl ve tefsir imamı 
mevcut olmuştur. E1Z1 İster genel, ister ihtisas şeklinde olsun bu ilimlerin 
imamları, ancak Sünnet ve Cemâat Ehli içinden çıkmıştır. Sapık fırkalar 
mensupları, sahabeden, hükümleri ve hayatları hakkında gelen rivayetleri 
reddettikleri takdirde, onları şahit olarak görmedikleri ve onlardan gelen 

222 



rivayetleri kabul etmedikleri sürece, onların, sahabeye uymaları mümkün 
değildir. 

Bundan da açıkça görülmektedir ki, sahabeye uyanlar, onların hükümleri ve 
hayatları hakkında sahih rivayetlerle doğrulanmış hususlara göre amel 
edenlerdir. Bu ise, bid'atçilerin değil, Ehl-i Sünnet'in yaşayış biçimidir. 
Anlattığımız şeylerin doğruluğu ile, Ehl-i Sünnet'in kurtuluşları, Allah'ın salât 
ve selâmı ona olsun Nebî'nin, ashabına uyanların kurtuluşa erecekleri 
yolundaki hükmüne uygun olarak tahkik edilmiş olmaktadır. Bundan dolayı 
Allah'a hamd olsun!., dü 

3. SÜNNET VE CEMÂAT EHLİNİN ÜZERİNDE BİRLEŞTİĞİ ESASLAR 

Bu kısmın (Beşinci Kısım) bölümlerinden üçüncüsü, Sünnet Ehli'nin üzerinde 
birleştiği esaslardır. 

Sünnet ve Cemâat Ehli'nin büyük çoğunluğu (Cumhur), din rükünlerinden 
belli esaslar üzerinde ittifak etmişlerdir. Dinin bu rükünlerinden herbirinin 
hakikatini bilmek, bulûğ çağma ulaşmış her akıllı kimseye vâcibdir. Her 
rüknün şubeleri vardır ve onların şubelerinde, Ehl-i Sünnet'in tek görüş 
halinde üzerinde birleştikleri meseleler vardır. Bu hususlarda, kendilerine 
muhalefet edenleri sapıklıkla suçlamışlardır. 

1) Dinin temellerinden biri olarak gördükleri birinci rükün, özel ve genel 
hakikatler ve ilimlerin isbâtıdır. 

2) ikinci rükün, arazlar ve cisimleriyle âlemin yaratılışının ilmidir. 

3) Üçüncü rükün, âlemin Yapıcısı (Sâni 1 ) ve Zâtı sıfatlarını bilmek hakkındadır. 

4) Dördüncü rükün, O'nun ezelî sıfatlarını bilmek hakkındadır. 

5) Beşinci rükün, O'nun isimleri ve vasıflarının bilgisi hakkındadır. 

6) Altıncı rükün, O'nun adaleti ve hikmetinin bilgisi hakkındadır. 

7) Yedinci rükün, O'nun resulleri ve nebilerinin bilgisi hakkındadır. 

8) Sekizinci bölüm, nebilerin mucizeleri ve evliyanın kerametlerinin bilgisi 
hakkındadır. 

9) Dokuzuncu rükün, İslâm şeriatinin rükünlerinden Ümmet' in üzerinde 
birleştiği hususların bilgisi hakkındadır. 

10) Onuncu rükün, emir ve nehy hükümleri ile teklifin (yükümlülük) bilgisi 
hakkındadır. 

11) Onbirinci rükün, kulların yok olması (fena 1 ) ve onların âhiretteki 
hükümlerinin bilgisi hakkındadır. 

12) Onikinci rükün, hilâfet, imamet ve başkanlık şartlarıdır. 

13) Onüçüncü rükün, topluca imân ve İslâmin hükümleri hakkındadır. 

14) Ondördüncü rükün, evliyanın hükümleri ve muttaki imamların mer- 
tebelerinin bilgisi hakkındadır. 



223 



15)Onbeşinci rükün, kâfirler ve sapık mezhep olan düşmanların hükümlerinin 

bilgisi hakkındadır. E121 

İşte bunlar, Ehl-i Sünnet'in prensipleri üzerinde birleştiği ve bunlara karşı 

çıkanları, sapıklıkla suçladığı esaslardır. Bunlardan her rükünde, asıl meseleler 

ve fer'î meseleler vardır. Ehl-i Sünnet bu meselelerin asılları üzerinde 

birleşmiştir ama; genellikledir kısım fer'î meselelerde, sapıklık ve fâsıklığa yol 

açmayacak şekilde ayrılığa düşmüşlerdir. 

1) Birinci rükne gelince., bu, hakikatler ve ilimlerin isbatıdır. Onlar, ilimlerin, 

âlimi erdevar olan fikirler olduğu hususunda birleşmişlerdir. İlmin ve diğer 

arazların varlığını inkâr edenlerin: ilim ve bütün eşyanın hakikatini inkâr eden 

Sofistlerin sapıklıklarına inanmışlar IZMve onları, zarurî olarak bilinen şeylere 

inatla karşı çıkanlar şeklinde görmüşlerdir. Aynı görüşü hakîkatlarm 

varlığından şüpheye düşen Sofistler ve yine onlardan, "Eşyanın hakîkatları 

inanca tâbidir" diyenler ile zıtlıklarına ve tutarsızlıklarına rağmen, bütün 

inançların doğruluğunu söyleyenler için de ileri sürmüşlerdir. Bu üç grubun 

hepsi de, akim zarurî icaplarına inatla karşı çıkan kâfirlerdir. 

Sünnet Ehli dedi ki: 

İnsanların bilgileri ve diğer canlıların bilgileri üç nevidir: 

(1) Bedîhî (Intuitive) bilgi, (2) Hissî (Perceptive) bilgi ve (3) İstidlali (Inductive) 

bilgi. IZ211 Ve dediler ki: 

Bedîhî bilgileri veya beş duyu vasıtasıyla elde edilen hissî bilgileri bilerek inkâr 

eden, bilerek gerçeği kabul etmeyen bir inatçıdır. Tüme -varım 

(Nazar=Deduction) ve tümden-gelim (İstidlal=Induction) yoluyla elde edilen 

nazarî bilgileri inkâr eden Sumeniyye'den E221 t>i r i i S6/ Allah'sız bir kâfirdir. 

Onun hakkındaki hüküm, Dehriyye (Maddeci=Materialist) hakkındaki hüküm 

gibidir; çünkü o da onlarla birlikte, âlemin kadîm olduğunu söylemekte ve 

Yapıcısını (Sâni 1 ) inkâr etmektedir. Üstelik onlardan da ileri giderek bütün 

dinleri ibtâl etmektedir. Eğer o, aklî meselelerde tümevarım'ı (nazar) kabul 

eder; ama şeriat hükümlerinin fer'î olanlarında, Zahirîler gibi, kıyası inkâr 

ederse, şer'î kıyası inkâr ettiğinden dolayı küfre girmiş olmaz. 

Ve Ehl-i Sünnet dediler ki: 

Hissedilen şeylerin kendileriyle hissedildiği duyular, beştir J2231 ç\^ Görülen 

şeyleri kavramak üzere görme duyusu, (2) İşitilen şeyleri işitme üzere işitme 

duyusu, (3) Tadılan şeyleri idrak etmek için tad alma duyusu, (4) Kokuları 

idrak için koklama duyusu, (5) Sıcaklık soğukluk, yaşlık, kuruluk, yumuşaklık 

ve sertliği idrak için dokunma duyusu. Ve dediler ki: 

Bu duyulardan gelen idrakler, duyu organları denen organlarda manen 

mevcuttur. Onlar, Ebû Hâşim el-Cubbâî'yi, "İdrak, ne manevîdir, ne arazdır ve 

ne de idrak edilen şeyden başka birşeydir" şeklindeki görüşünden dolayı 

sapıklıkla suçlamışlardır. 

Dediler ki: 

224 



Mütevâtir haber, haber verilen şey, şahit olunan ve hislerle ve zarurî olarak 
idrak edilen cinsden olduğu takdirde, kesiksiz şekilde nakledilen şey için 
zarurî bir ilim yoludur. Sözgelişi, varlığını haber veren kimsenin, oraya 
girmemiş olmasına rağmen, bir yer hakkında kesintisiz rivayet edilen şeylerle o 
yerin gerçek varlığı hakkında edindiği bilgisi böyledir. Yine bizden önce 
yaşamış olan peygamberler ve kralların varlığı hakkındaki bilgi de böyledir. 
Peygamberlerin peygamberliklerinin doğruluğuna gelince., bu, bizce, aklî 
delillerle bilinmektedir. Onlar (Ehl-i Sünnet), Sumeniyye'den tevatür yoluyla 
bilginin doğuşunu inkâr edenleri tekfir ettiler. 
Dediler (Ehl-i Sünnet) ki: 

Bizi, kendisiyle amel etmeye mecbur kılan haber üç cinsti J22£ (i) Tevatür, (2) 
Ahâd ve (3) Bu ikisi arasında olan Müstefiz. 

(1) Uydurulması hususunda birleşilmesi mümkün olmayan mütevâtir (kesiksiz 
bir zincirle nakledilen) haber, haber verdiği şeyin doğruluğuna zarurî bir 
bilgiyi gerektirir. Biz, bu cinsten haberlerle, gitmediğimiz ülkeleri öğreniriz. 
Onlarla bizden önceki hükümdarları, peygamberleri ve çağları tanırız. Ve yine 
bunlarla insan, kgndilerine mensub olduğu ailesini bilir. 

(2) Ahâd (birkaç kişi tarafından nakledilen) haber, isnadı sağlam ve metinleri 
akla aykırı olmadığı takdirde, ilim dıgmda, kendisiyle amel edilmesi gerekli bir 
haberdir. Bu, hâkim huzurunda şahitlik eden âdil şahitlerle.. aynı ayardadır. 
Hâkim, onların şahitlikteki doğruluklarını bilmemekle berabey, zahire göre 
hüküm vermek zorundadır. Bu cinsten bir haberle fakîhler, ibâdetler, 
muamelât, helâl ve haramla" "ilgili diğer hususlar gibi, şerîatin hükümlerinin 
fürûuna ait pekçok meseleyi ortaya koyarlar ve âhâd haberle amel etmenin 
gerekliliğini bir bütün olarak reddeden Râfıza, Havâric ve diğer sapık fırka 
mensuplarını sapıklıkla suçlarlar. 

(3) Tevatür ile âhâd arasında bir aracı durumunda olan Müstefiz habere 
gelince., bu, hem bilgi hem de ameli gerektirdiği için, tevatürle iştirak halin- 
dedir. Ancak bu haberden doğan bilgi, akıl yürütme ile kazanılmış nazarî bir 
bilgi olduğu için, tevatürden ayrılır. Oysa tevatürden doğan bilgi, kazanılmış 
değil, zarurîdir. Bu cins, haber, birkaç kısımdır. Bunlardan biri, nebilerin 
kendileri hakkındaki haberleridir. Aynı şekilde Peygamberin doğruluğunu 
bildirdiği bir kimsenin verdiği haber de, onun doğruluğunun kazanılmış bir 
bilgisidir. Müstefiz haberin diğer bir cinsi de, bir kişi tarafından yayılan bir 
haberdir. Eğer o kimse, bu haberi, yalan üzerinde birleşmeleri mümkün 
olmayan bir topluluk huzurunda bildirdiği ve onlardan, bu haberi onların 
huzurunda bildirdiğini kabul etmelerini istediği ve bu topluluktan hiç kimse 
onu inkâr etmediği takdirde, biz onun bu husustaki doğruluğunu öğrenmiş 
oluruz. Bu neviden haberlerle, Allah'ın salât ve selâmı ona olsun 
Peygamberimizin, ayın ikiye bölünmesi, elindeki çakıl taşının Allah'ı tesbîh 
etmesi, yanından ayrıldığı zaman hurma dalının dile gelerek onu özlemesi, az 



225 



bir yiyecekle çok kimseyi doyurması ve bunlara benzer mucizeler gibi, 
mucizelerini öğrenmiş oluruz. Ancak nazım bakımından bir mucize olan 
Kur'an, bunun dışındadır çünkü Kur'an'm varlığı, Hz. Peygamberce indirilmesi 
ve Araplar ve dışındakilerin onun bir benzerini ortaya koyabilmekte acze 
düşmeleri, zarurî bilgiyi gerektiren tevatürle bilinmektedir. Müstefîz haberin 
bir cinsi de, hadîs ve fıkıh imamları arasında yayılan hükümlerinin pekçoğu 
hakkında yayılan haberler de böyledir. Söz gelişi zekâtın nisâbları, şarap 
içmenin cezası, mestlerin üzerine meshetme ve recm hakkındaki haberlerle, 
ihtiva ettikleri hususları kabul ve ona göre amel etme noktasında fakîhlerin 
birleştikleri bunlara benzer haberler de bu cinstendir. Ve onlar, bu hususlarda 
muhalefette bulunan sapık fırka mensuplarını sapıklıkla suçlamışlardır. 
Sözgelişi recmi inkâr edenleri, mestler üzerine meshetmeyi reddedenleri, 
rü'yet, havz, şefaat ve kabir azabını inkâr edenleri sapıklıkla suçlamışlardır. 
Çalman şeyin az veya çok, iyi korunmuş veya korunmamış olduğuna 
bakmaksızın, hırsızın elini kesen Hâricîle ^1 de, kesme işinde nisâb ve malın 
saklanma ve korunma meselesine itibar edilmesi hakkındaki sahih haberleri 
reddettikleri için, sapıklıkla suçladılar. Aynı şekilde, Müstefîz haberi reddedeni 
de sapıklıkla suçladılar. Gerekokulundan olan fakîhlerin, nesh'i üzerinde tam 
birlik haluade oldukları bir haberi çalışanı da sapıtlar; tıpkı Râfiza'nm, hmdaki 
sapıklığı gibi.. 

Ehl-i Sünnet, Yüce Allah'ın, kullara, Kendini bilme mecburiyetini yüklediği ve 
onlara bunu emrettiği; aynı zamanda O'nun resulleri ve Kitâb'larmı bilmelerini 
ve Kitâb ve Sünnetin gösterdiği şeyleri işlemelerini buyurduğu hususlarında 
ittifak etmişlerdir. Ancak Kaderiyye ve Râfıza'dan, Yüce Allah'ın hiç kimseye 
Kendini bilme mecburiyetini yüklemediğini ileri sürenleri de küfürle 
suçlamışlardır. Nitekim Sumâme, el-Câhaz ve Râfıza'dan bir topluluk bu 
görüşü benimsemişlerdir. 

Onlara (Ehl-i Sünnet) göre, kazanılmış nazarî bütün ilimleri, Yüce Allah'ın, 
bizim için, malûm zarurî ilim haline sokması mümkündür. Onlar, Mu'tezile 
den, Güçlü ve Ulu Allah'ı âhirette bilmenin kazanılmış olacağı, zaruri 
olmayacağını iddia edenleri de tekfir etmişlerdir. 

Şeriat hükümlerinin esaslarının Kur'an, Sünnet ve selefin icmâı olduğu 
hususunda ittifak etmişlerdir, Râfıza'dan, sahabe, "Kuranın bir kısmını de- 
ğiştirmiş, bir kısmını da bozmuştur" iddiasında bulunarak, Kur'an ve Sünnet'in 
bugün için delil olmadığını ileri sürenleri tekfir etmişlerdir. 1^1 Onları 
nakledenleri tekfir ettikleri için, hadîsleri nakledenlerin rivayet ettikleri 
sünnetlerin tamamını reddeden Haricîleri de küfürle suçlamışlardır, en- 
Nazzâm'ı da, icmâm ve tevatür haberin delil oluşlarını inkâr ettiği ve Ümmetin 
sapıklık üzerinde toplanmasının ve mütevâtir haberi nakledenlerin yalan 
söylemekte anlaşmalarının mümkün olduğu şeklindeki görüşünden dolayı 
tekfir etmişlerdir. 



226 



İşte bunlar, birinci rüknün meselelerinden, Sünnet Ehli'nin üzerinde bir- 
leştiklerinin açıklanmasıdır. 

2) ikinci rükne gelince., bu, âlemin yaratılması (hudûs) hakkındaki görüştür. 
Onlar (Ehl-i Sünnet) şu hususlarda birleşmişlerdir: Güçlü ve Ulu Allah'tan 
başka herşey âlemdir. E2Z1 Yüce Allah'tan ve ezelî sıfatlarından başka herşey, 
yaratılmıştır, yapılmıştır. Alemin Yapıcısı (Sâni'), ne yaratılmıştır, ne 
yapılmıştır. O, ne âlemin cinsindendir ve ne de âlemin parçalarından (cüz 1 ) bir 
şeyin cinsindendir. 

Onlar, âlemin cüzlerinin, cevherler ve arazlar olmak üzere, iki kısım olduğu 
hususunda ve arazları inkâr edenlerin görüşlerinin zıddı üzerinde bir- 
leşmişlerdir. E281 Her cevherin parçalanamıyan en küçük parça (cuz'un lâ- 
yetecezzâ) oluşu hususunda birleşmişlerdir. Her cüz'ün, sonsuza kadar cüzlere 
ayrılabileceğini söyleyen en-Nazzâm ve feylosofları küfürle suçlamışlardır; 
çünkü bu, onun cüzlerinin Yüce Allah'ın katında sınırlı olmasını icâbettirir. 
Oysa bu, O'nun, " Ve herşeyi bir bir sayar" J2M âyetini reddetmektir. 
Onlar, meleklerin, cinlerin ve şeytanların, âlemin yaşayan cinsleri olarak var 
olduklarına inanmışlardır.EM Feylosoflar ve Bâtmiyye'den onların varlığını 
inkâr edenleri tekfir etmişlerdir. Cevherler ile cisimlerin mütecanis olduklarını 
söylemişler ESİ Ve demişlerdir ki: 

"Onların şekiller, renkler, tadlar ve kokulardaki ayrılıkları, ancak kendi 
varlıklarında bulunan arazların ayrılğmdandır." 

"Cisimler, tabîatlarmdaki farklılıktan dolayı ayrılık gösterir" diye sapıklıkla 
suçlamışlardır. Ayrıca feylosoflardan, Aristo'nun ileri sürdüğü bi, feleğin oluş 
(kevn) ve yok oluştan (fesâd) uzak beşinci unsur oldu E^l iddiasıyla beş unsur 
bulunduğunu söyleyenleri de sapıklıkla suçlamışlardır 
Onlar, Seneviyye (İkici=Dualist)'den, "Cisimler, Nûr (Aydınlık) ve Zulmet 
(Karanlık) olmak üzere iki nevidir, iyilik Nûr' dan, kötülük de Zumet'ten gelir, 
iyilik ve doğruluğun yapıcısı (fail), kötülük yapamaz ve yalan söyleyemez; 
kötülük ve yalanın faili ise, iyilik ve doğruluk yapamaz" E^l diyenleri de 
sapıklıkla suçlamışlardır. Onlara, "Ben, kötülük (şer) ve karanlığını (zulmet)" 
diyen bir adam hakkında, "Bunu kim söylüyor?" dedik. Eğer "O Nûr'dur" 
derlerse, yalan söylemiş olurlar; ama, "O, Zulmet'tir" derlerse doğru söylemiş 
olurlar. Böylece bu cevapta, onların, Nûr'un yalan, Zulmet'in de doğru 
söylemeyeceği şeklindeki görüşlerinin temelsizliğini görürüz ve bu, kendi 
metodlarma göre, kabul etmek zorunda kaldıkları bir husustur. Bize gelince., 
biz, Nûr ve Zulmet'i iki kadîm fail olarak ortaya koymayız; aksine bu ikisi, 
fiilleri olmayan iki yaratıktır, deriz. 

Ehl-i Sünnet, arazların cinslerinin ayrılığı konusunda ittifak etmiştir. 
"Arazların hepsi de bir tek cinsdir ve hepsi de harekettir" diyen en-Nazzâm'ı 
tekfir etmişlerdir. 1^1 Bu, onu mecburen imân ile küfrü, ilim ile bilgisizliği, 
konuşma ile susmayı aynı cinsten kılmaya ve Allah'ın salât ve selâmı ona olsun 

227 



Nebî'nin işini, lanetlenmiş şeytanın işi cinsinden saymaya götürür. Bu esasa 
göre onun, kendisine lanet edip söven birine kızmaması icâbeder; çünkü, 
"Allah en-Nazzâm'a lanet etsin!" diyen birinin sözü, ona göre, "Allah ona 
rahmet etsin!" sözüyle aynı cinstir, EM 

Onlar, arazların cisimlerdeki hudûsü hakkında ittifak etmişler ve Dehriyye'den 
(Maddeci Materialist), arazların cisimlerde gizli olduğunu (kumun) ve ancak 
bir kısmının, zıddının kendi yerinde gizli olduğu zaman ortaya çıktığını 
(zuhur) iddia edenleri tekfir etmişlerdir. EM 

Her arazın, bir yerde (mahal) yaratıldığı ve arazın kendi başına var olmadığı 
hususunda birleşmişlerdir. Mu'tezile'nin Basra kolundan, Yüce Allah'ın 
irâdesinin bir yerde yaratılmadığını ve cisimlerin yok oluşlarının (fena 1 ) 
yaratılmasının bir yerde olmadığını iddia edenleri tekfir etmişlerdir. EMEbu'l- 
Huzeyl'i, "Güçlü ve Ulu Allah'ın bir şey için 'O/!' sözü, bir yerde 
olmay aratılmış bir arazdır" şeklindeki görüşünden dolayı küfürle suçlamış- 
lardır. 

Cisimlerin, birbirini takip eden arazlardan boş (hâli) olmayacağı ve hiç zaman 
da olmadığı hususunda ittifak etmişlerdir. EM Ashâbu'l-Heyvûlâ'dan, "Heyula, 
ezelde, arazlardan hâli idi, sonra onun içinde, âlem şekline gelinceye kadar 
arazlar ortaya çıktı" diyenleri tekfir ettiler? Bu söz fevkalâde muhaldir; çünkü 
bir arazın cevhere girişi, onun sıfatını değiştirir, fakat miktarını çoğaltmaz. Bu 
durumda, âlemin heyulası bir tek cevher olsaydı, kendisine arazların girişi ile 
birçok cevher haline gelmezdi. EM 

Dünyanın durduğu ve sükûn halinde bulunduğu ve onun hareketinin, ancak 
ona arız olan deprem ve benzeri olaylarla olduğu hususlarında birleşmişlerdir. 
EM Bu, Dehriyye'den, arzın sürekli olarak yukarıdan aşağıya doğru düştüğünü 
iddia edenlerin EMİ görüşlerine zıttır. Eğer durum böyle olsaydı ellerimizden 
fırlattığımız bir taşın, ebediyyen arza düşmemesi gerekirdi; çünkü hafif olan, 
düşüş sırasında kendinden daha ağır olana yetişemez. 

Arzın, bütün yönlerden sınırlı bir çevresi olduğu hususunda birleşmişlerdir. 
EMİ Aynı şekilde gök de, altı yönden sınırlı bir çevreye sahiptir. Bu, Dehriyye 
(Maddeci) 'den, "Arzın aşağıdan, sağdan ve soldan, alttan ve önden sınırı 
yoktur; o, ancak üstten hava ile temas ettiği yönde sınırlıdır" iddiasında 
bulunanların görüşlerine zıttrr. EMİ 

Bunlar, "Gök alttan sınırlıdır; alt yönü dışında, onun beş yönden sının yoktur" 
iddiasında da bulunmuşlardır. Onların bu görüşlerinin boşluğu, güneşin 
hergün doğuş noktasına döndüğü ve gece ve gündüz göğün hacmini ve 
yeryüzünün üstünde olanları katettiği düşünülürse, açıkça ortaya çıkar. Oysa 
mesafe bakımından sınırsız olanın, belli mekânlar içinde sınırlı bir zamanda 
katetmesi mümkün değildir. 

Göklerin yedi kat olduğu hususunda da birleşmişlerdir. Bu, feylosoflar ve 
astronomi bilginlerinden, "Gökler dokuz kattır" EMİ iddiasında bulunanların 

228 



görüşlerine zıttır. Onlar (Ehl-i Sünnet), göklerin, dünyanın etrafında dönen 
küre şeklinde bir yapıya sahip olmadığı hususunda da birleşmişlerdir. Bu, 
"Onlar, birbirinin boşluğu içine geçmiş kürelerdir ve dünya, onların boşluğu 
içinde, kürenin merkezi olarak onların ortasmdadır" diyenlerin görüşlerine 
zıttır. Bu görüşü ileri süren, göklerin üstünde bir arşın, meleklerin ve göklerin 
üstünde var olduğuna inandığımız şeylerin varlığını isbat edememiş olur. 
Alemin, kudret ve imkân yoluyla bütünüyle yok olmasının (fena 1 ) cüzerinde de 
birleşmişlerdir. Ancak şeriat yönünden, cennetin, cehenne ve azabının ebedî 
olduğunu söylemişlerdir. EM Cisimlerden bir kısmının olmasını, bir kısmının 
da yok olmamasını caiz görmüşlerdir. Cennet ile cehennem azabının son 
bulacağı seklindeki görüsünden dolayı Huzeyl'i tekfir etmişlerdir. 
Cehmiyye'den, cennet ve cehennemin yok (fena 1 ) söyleyenleri küfürle 
suçlamışlardır. el-Cubbâî ve oğlu Ebû Hâşim'i de, "Allah cisimlerden bir 
kısmını yok ederken, bir kısmını edemez; O ancak onların hepsini bir mahalde 
olmaksızın ma (fena 1 ) ile vok etmeye kaadirdir" şeklindeki görüşlerinden 
dolayı etmişlerdir. 

3) Üçüncü rükün -ki âlemin Yapıcısı (Sâni 1 ) ve Kendi Zâtı için hakettiği Zâti 
sıfatları- hakkında dediler ki: 

Bütün yaratılmışların, mutlaka bir Yaratıcısı (Muhdis) ve Yapıcısı (Sâni 1 ) vardır. 
Sumâme ve Onun Kaderiyye'ye mensup taraftarlarını, "Doğan fiillerin (el-ef 
âlu'l-mutevellide) faili yoktur" JB£1 dedikleri için tekfir etmişlerdir. 
Onlar (Ehl-i Sünnet), "Alemin Yapıcısı, cisimler ve arazların yaratıcısıdır" 
demişler. Muammer ve Kaderiyye'den taraftarlarını, "Yüce Allah, arazlar 
olarak hiçbir şey yaratmamış; O ancak cisimleri yaratmıştır. Arazların kendi 
içlerinde yaratıcısı cisimlerdir" şeklindeki görüşlerinden dolayı tekfir 
etmişlerdir. dZl 
Dediler ki: 

"Yaratılmışlar, yaratılmalarından önce, ne şeydir, ne kendi zâtıdır, ne cevherdir 
ve ne de arazdır" IML. Bu, Kaderiyye'nin, "Yoklar (Ma'dûmât) yok iken şey'dir" 
şeklindeki iddialarına zıttır. Onlardan Basra okulu, cevherler ve arazların 
yaratılmalarından önce de cevher ve araz olduklarını iddia etmişlerdir. 
Bunların bu görüşleri, insanı, âlemin kıdemi görüşüne götürür. Küfre götüren 
şey ise, bizatihi küfürdür. 
Dediler ki: 

"Alemin Yapıcısı (Sâni 1 ) kadîmdir, daima var olmuştur" . Bu ise, Mecûsîlerin, 
biri, yaratılmış şeytan olan iki yapıcının bulunduğu görüşlerine aykırıdır. Aynı 
zamanda Râfızîlerden, Ali hakkında, "O, yaratılmış sonradan olma bir 
cevherdir; fakat Tanrının ruhunun ona girişiyle Yapıcı (Sâni 1 ) bir Tanrı 
olmuştur" EÜL diyenlerin görüşlerine de zıttır. Hem Allah, onların bu 
görüşlerinden Münezzehtir, Yücedir. 



229 



Onlar (Ehl-i Sünnet), Alemin Yapıcısı'nın sonlu ve sınırlı olmaktan uzak 
olduğunu söylediler. J2^1 Bu, Hişâm b. el-Hakem er-Râfızî'nin, mabudunun 
kendi karısıyla yedi karış olduğu şeklindeki iddiasına zıttır. Yine bu, 
Kerramivve'den, "O, arşla birleştiği yönde sınırlıdır; ama O'nun, bunun 
dışındaki beş yönde sınırı yoktur" diyenlerin görüşlerine aykırıdır. 
Onu şekil ve organlarla vasıflandırmanın imkânsızlığı üzerinde birleşmişlerdir. 
Bu, Râfızîlerin Gulât'mdan ve Dâvud el-Cevâribî'ye uyanlardan, O'nun insan 
şeklinde olduğunu iddia edenlerin görüşlerine zıttır. Hişâm b. Salim el- 
Cevâhkî ve Râfıza'dan ona uyanlar, mâbûdlarmm insan şeklinde ve başında 
siyah uzun saçları bulunduğunu ve onun siyah bir nur olduğunu; Üst yansının 
boş, alt yarısının ise dolu ve katı olduğunu iddia etmişlerdir. Yine bu, 
Râfıza'dan Muğîriyye'nin, mâbûdlarmm organlarının alfabenin harfleri 
şeklinde olduğu yolundaki iddialarına zıttır. J2Ş11 Hem Allah, bundan 
tamamiyle Münezzeh'tir, Yüce'dir, Ulu'dur. 

Onlar, O'nun hiçbir mekâna sığmadığı ve üzerinden zaman geçmediği 
hususunda birleşmişlerdir. Bu, Hişâmiyye ve Kerrâmiyye'den, O'nun arşına 
temas etmekte olduğunu ileri sürenlerin görüşüne zıttır. E521 Allah ondan razı 
olsun Mü'minlerin Emîri Ali şöyle demiştir: 

"Doğrusu Yüce Allah, arşı kudretini ortaya koymak üzere yaratmıştır. Kendi 
Zâtı için bir mekân olarak değil." Yine o, şöyle demiştin "O, herhangi bir 
mekân yok iken de vardı. O, şimdi de, daha önce de var olduğu gibi vardır." 
Onlar, âfetler, sıkıntılar, acılar ve lezzetlerin O'ndan uzaklığı ve O'nda hareket 
ve hareketsizliğin bulunmadığı hususunda birleşmişlerdir. Bu, O'na hareketi 
caiz gören görüşleri ve Onun mekânının, O'nun hareketinden doğduğu 
şeklindeki iddialarından dolayı Râfıza'dan Hâşimiyye'nin inanışına aykırıdır. 
E521 Yine bu, Ebû Şuayb en-Nâsik'den nakledildiği gibi, O'nun yorgunluk, 
dinlenme, gam, sevinç ve üzüntü duyabileceğini ileri sürenlerin görüşlerine 
karşıdır. Kaldı ki Allah, bundan Münezzeh'tir, Yüce'dir, Ulu'dur. 
Yüce Allah'ın yarattıklarına hiç ihtiyacı yoktur ve yarattıklarından Kendisi için 
hiçbir fayda sağlamaz ve onlara Kendinden bir zarar da vermez. Bu, 
Mecûsîlerin, "Allah melekleri Kendini şeytan ve yardımcılarının eziyetlerine 
karşı savunsunlar diye yaratmıştır" şeklindeki iddialarına zıttır. EŞÜ 
Alemin Yapıcısı'nın (Sâni 1 ) tek olduğu hususunda birleşmişlerdir. Bu, biri Nûr 
(Aydınlık), diğeri Zulmet (Karanlık) olan iki kadîm yaratıcı bulunduğunu ileri 
süren Seneviyye (İkici=Dualist)'nin görüşlerine zıttır. Yine bu, biri adı 
kendilerine göre Yezdan olan kadîm bir ilâh, diğeri de adı Ehrimen olan 
taşlanmış şeytandan ibaret iki yapıcıya inanan Mecûsîlerin görüşlerine 
aykırıdır. Keza bu, Râfızîîerin Gulât'mdan, "Yüce Allah, âlemin idaresini Ali ye 
vermiştir ve o, ikinci yaratıcıdır" diyen Mufavvıda'nm görüşüne zıttır. 



230 



Yine bu, Kaderiyye'den Ahmed b. Hâbıt'a uyan Hâbitıyye'nin, "Yüce Ali Ve 
âlemin idaresini İsâ b. Meryem'e havale etmiştir ve o, ikinci yaratıcıdır" 
şeklindeki görüşlerine karşıdır.J^sşi 

Tevhîd Ehli'nin, Yapıcı'nm Birliği (Tevhîdu'1-Sâni 1 ) hakkındaki delillerinin 
çeşitli yönlerini, "el-Milel ve'n-Nihal" adlı kitapta uzunca anlatmış bu- 
lunuyoruz. EŞ61 

4) Güçlü ve Ulu Allah'ın varlığında kaaim olan sıfatlar hakkındaki görüşlere 
dair olan Dördüncü Rükün üzerinde dediler ki: 

Yüce Allah'ın ilmi kudreti, hayatı, iradesi, işitmesi, görmesi ve kelâmı, O'nun 
ezelî sıfatları ve ebedî vasıflarıdır. 

Mu'tezile, O'nun bütün ezelî sıfatlarını nefyetmiş ve, "O'nun, ne kudreti ne 
ilmi, ne hayatı, ne görüşü (rü'yet) ve ne de işitilecek şeyleri idrak etmesi vardır" 
demişler ve O'nun kelâmının yaratılmış (muhdes) olduğunu ileri sürmüşlerdir. 
Mu'tezile'nin Bağdad kolu, O'ndan iradeyi de nefyetmiştir. Mu'tezile'nin Basra 
kolu ise, O'nun bir yerde olmaksızın (lâfî-mahallin) yaratılan bir iradesinin 
bulunduğunu söylemişlerdir. E5Z1 Biz onlara deriz ki: Sıfatın inkârı (nefy) 
vasıflandırılanın inkârıdır; tıpkı fiilin nefyedilişinin faili, kelâmın nefyinin de 
konuşanın efyedişi gibi... 

Sünnet Ehli, Yüce Allah'ın yaratıklar üzerindeki kudretinin, onunla kazanma 
(iktisâb) yoluyla değil, örneksiz yaratma (ihtira 1 ) yoluyla bütün yaratıkları 
yarattığı bir tek kudret olduğu hususunda birleşmişlerdir. Bu, "Yüce Allah, 
kudretiyle ancak Kendi Zâtına ait olan yaratıklar üzerine kaadirdir. Alemde 
var olan yaratıklara gelince., bunları Yüce Allah, kudreti ile değil, ancak sözleri 
ile yaratmıştır" iddiasında bulunan Kerrâmiyye'nin görüşüne aykırıdır. J2Ş81 
Yine bu, Kaderiyye'nin Basra kolunun, "Yüce Allah, kullarının ve diğer 
canlıların yarattıkları şeyler üzerine kaadir değildir" şeklindeki iddialarına 
zıttır. 

Sünnet Ehli, Yüce Allah'ın takdir ettiği şeylerin son bulmayacağı (fena 1 ) 
hususunda birleşmişlerdir. Bu, Kaderiyye'den Ebû'l-Huzeyl ve ona uyanların 
şu iddalarma aykırıdır. E591 "Yüce Allah'ın kudreti, içinde kendi takdir ettikleri 
ile birlikte yok olacağı bir duruma ulaşır. O zaman hiç kimseye, ne zarar 
verebilir, ne de faydası dokunur." Ebû'l-Huzeyl devamla şu iddiada 
bulunmuştur: 

"Cennet ve cehennemde bulunanlar, bu durumda, sürekli bir hareketsizlik 
içinde donmuş olarak- kalırlar." Oysa bu görüşlerinden Münezzeh'tir, Yüce'dir, 
Ulu'dur. 

el-Esvâri ve Mu'tezüe'den ona uyanlar şu iddiada bulunmuşlardır: 
"Yüce Allah, ancak yapacağını bildiği şeyleri yapmaya kaadirdir. 
Yapmayacağını bildiği veya bizzat, yapmayacağını bildirdiği şeylere gelince.. 
O, bunu yapmaya kaadir değildir". 1^01 Allah, onun sözünden Münezzeh'tir, 
Yüce'dir, Ulu'dur. 

231 



Ehl-i Sünnet şu hususta da birleşmiştir: 

"Yüce Allah'ın ilmi tektir ve O, bununla bütün bilinenleri, his, sezgi ve akıl 

yürütmeye ihtiyaç duymaksızın tafsilâtı ile bilir". I^H Muammer ve 

Kaderiyye'den ona uyanlar, şu iddiada bulunmuşlardır: 

"Yüce Allah hakkında, O, Kendini bilir, denemez". 1^21 Şurası acâibdir ki, 

Kendinden başkasını bilen, bizzat Kendi nefsini bilmemektedir?! JZS1 Râfıza'dan 

bir topluluk da, Yüce Allah'ın oluşundan önce bir şeyi bilmediğini ileri 

sürmüşlerdir. Zurâre b. A'yun ve Râfıza'dan ona uyanlar şu iddiada 

bulunmuşlardır: 

"Yüce Allah'ın ilmi, kudreti, hayatı ve diğer sıfatları yaratılmıştır. Ve O, Kendi 

nefsi için hayat, kudret, ilim, irade, işitme ve görmeyi yaratmcaya kadar Hayy, 
Kaadir ve Alim değildi" .17641 

Onlar (Ehl-i Sünnet), O'nun işitmesi ve görmesinin, bütün işitilenler ve 
görülenleri ihata ettiği ve Yüce Allah'ın, dâima Kendini görücü ve Kendi ke- 
lâmını işitici olduğu hususlarında birleşmişlerdir. I^üH Bu, Kaderiyye'nin 
Bağdad kolunun, "Yüce Allah, gerçek anlamda görücü ve işitici değildir. O 
görür ve işitir, dendiği zaman, ancak O'nun görülen ve işitileni bildiği anlamı 
çıkar" şeklindeki iddialarına zıttır. J2661 Yine bu, Mu'tezile'nin, "Yüce Allah baş- 
kasını görür: ama Kendini göremez" şeklindeki iddialarına karşıdır. Keza bu, 
el-Cubbâî'nin, "es-Semî" (işitici) ile "es-Sâmi" (işiten) ve "el-Basîr" (Görücü) ile 
"el-Mubsır" (Gören) arasındaki ayırımına zıttır; çünkü o böylece şunu 
demektedir: 

"O, ezelde işitici (Semi 1 ) ve Görücü (Basîr) idi; ezelde, ne işiten (Şamil), ne de 
Gören (Mubsır) olmadığı." Bu ayırımı, aksine çevirmek de mümkündür; ama 
bu durumda bile, tersine çevirmeyi gerektirecek bir ayırım söz konusu olamaz. 
İZM 

Sünnet Ehli, Yüce Allah'ın âhirette mü'minler tarafından görüleceği (rü'yet) 
hususunda birleşmişler ve O'nun, aklî yönden, her durumda ve her canlı için 
görülmesinin caiz olduğunu ve mevcut hadîsler sebebiyle de, özellikle âhirette 
O'nun mü'minlere görülmesinin gerekliliğini (vücûb) söylemişlerdrr. J26§ı Bu, 
Kaderiyye ve Cehmiyye'den, O'nun görülmesini imkânsız sayanlarındı E 6 ^- 
Dırâr b. 'Ararın inandığı gibi, O'nun âhirette altıncı hisle görüleceğini ileri 
sürenlerin IZZ01 ve i Dn Salim el-Basrî'nin J2ZU inandığı şekilde O'nu kâfirlerin de 
göreceğini iddia edenlerin görüşlerine aykırıdır. Rü'yet meselelerini ayrı bir 
kitapta ele almış bulunuyoruz. 

Sünnet Ehli, Yüce Allah'ın iradesinin, O'nun dilemesi (meşîet) ve seçmesi 
(ihtiyar); ve O'nun herşeyi dilemesinin, o şeyin yokluğu ('adem) için isteksizlik 
olduğu hususlarında birleşmişler EZ21 ve demişlerdir ki: "O'nun bir şeyi 
emretmesi, o şeyden vazgeçilmesini yasaklamaktır." Yine onlar demişlerdir ki: 



232 



"Doğrusu O'nun iradesi, bütün irade ettiği şeylere, o şeylerin bilgisine göre 
geçer. O bir şeyin olmasını, olacağını bildiği zamanda diler. Olmayacağını 
bildiği şeyin de olmamasını diler." Dediler ki: 

"O, âlemde, iradesi dışında hiçbir şey yaratmaz. O'nun dilediği olur; 
dilemediği olmaz." Kaderiyye'nin Basra kolu, Yüce Allah'ın olmayacak bir şeyi 
dilediğini ve dilemediği şeyin de olduğunu iddia etmişlerdir. Bu, Allah'ın 
olmasını istemediği şeyi, zorla ve istemiyerek yaratmak zorunda kaldığı 
görüşüne götürür. Oysa Allah, bundan Münezzeh'tir, Yüce'dir, Ulu'dur. 
Sünnet Ehli, Yüce Tanrı'nm hayatının ruha ve gıdaya ihtiyaç duymadığı ve 
bütün ruhların yaratılmış olduğu hususlarında birleşmişlerdir. 1^1 Bu ise, 
Hıristiyanlar'm baba, oğul ve ruhun kadîm oldukları yolundaki iddialarına 
zıttır. 

Onlar (Ehl-i Sünnet), hayatın, ilim, kudret, irade, rü'yet (görüş) ve işitme için 
bir şart olduğu ve hayat sahibi (hayy) olmayan birinin, âlim, kaadir, murid, 
sâmi' (işiten) ve mubsır (gören) olmasının doğru olmadığı hususlarında 
birleşmişlerdir. Bu da, ölü olan bir kişide ilim, kudret, rü'yet ve iradenin 
bulunmasının caiz olduğu yolunda iddialarda bulunan Kaderiyye'den es-Sâlihî 
ve ona uyanların görüşlerine zıttır. 

Sünnet Ehli, Güçlü ve Ulu Allah'ın kelâmının, O'nun ezeli bir sıfatı ve onun, ne 
yaratılmış (mahlûk), ne sonradan olmuş (muhdes) ve ne de sonradan olan 
(hadis) olduğu hususlarda birleşmişlerdir. EZâl Bu ise, Yüce Allah'ın Kendi 
kelâmını cisimlerden bir cisimde yaratmış olduğu yolundaki Kaderiyye'nin 
iddialarına zıttır. Yine bu, Kerrâmiyye'nin, O'nun sözlerinin Kendi Zâtında 
sonradan olduğu (hadis) yolundaki iddialarında ileri sürülen görüşlerine aykırı 
olduğu gibi, Ebû'l-Huzeyl'in, "O'nun bir şeye 'o//' demesi bir verde olmaz (lâfî- 
mahallin) ve O'nun öteki kelâmı cisimlerde sonradan olmuştur (muhdes)" 
şeklindeki görüşüne de zıttır. 

Biz deriz ki, O'nun kelâmının O'nda ortaya çıkması (hudûs) caiz değildir; 
çünkü O, ne sonradan olanlara mahsus bir yer (mahal) 'dir, ve ne de onlar 
O'nun dışında olur; çünkü bu bizi, O'nunla birlikte O'nun dışında konuşan 
(mutekellim), buyuran (âmir) ve yasaklayan (nâhî) birinin bulunmasını kabule 
zorlar. Sonradan olanların bir yer (mahal) 'in dışında olması da doğru değildir; 
çünkü sıfat, bizzat kendi kendine var olamaz. Böylece O'nun kelâmının 
yaratılmış (hudûs) olduğu hususu ibtal edilmiş ve kelâmın, O'nun ezelî bir 
sıfatı olduğu meselesi doğrulanmış olur. 

5) Onlar (Ehl-i Sünnet), Yüce Allah'ın isimleri ve vasıfları hakkındaki gö- 
rüşlerden ibaret Beşinci Rükün için dediler ki. J2Z51 "Yüce Allah'ın isimlerinin 
tesbit edilme yolu, ya Kur'ân'dır, ya Sahih Sünnet'tir, ya da Ümmet'in bu 
konudaki icmaldir ve O'na kıyas yoluyla bir isim ıtlak etmek doğru değildir." 
Bu ise, Mu'tezile'nin Basra kolunun, O'na kıyas yoluyla isim ıtlâkmm caiz 
olduğu yolundaki görüşlerine aykırıdır. J2Z61 el-Cubbâî, bu konuda o kadar ileri 

233 



gitmiştir ki, Allah'ın, kulunun istediğini verdiği zaman, kuluna itaat eden 

(muti 1 ) olduğunu söylemiş ve O'na, kadınlar gebe kaldıkları zaman, kadınları 

gebe bırakan (muhbil) adını vermiştir. J2ZZ1 Fakat Ümmet, kendisini hüsrana 

uğratacak bu cesaretinden dolayı el-Cubbâî'yi sapıklıkla suçlamıştır. 

Ehl-i Sünnet dedi ki: 

"Sahih Sünnet'te, Yüce Allah'ın doksandokuz ismi bulunduğu ve onları 

sayanın cennete gireceği bildirilmiştir. Ancak onların saymaktan, bu isimlerin 

sayısını ve onların anlamlarını tekrar etmek kastedilmemektedir. Kâfir de 

onları anarak tekrar edebilir; ama yine de cennetliklerden olamaz. Onları 

saymaktan, ancak bu isimleri bilmek ve anlamlarına inanmak kastedilmektedir. 

Nitekim bir kimse, ilim ve akıl sahibi ise, 'Şu kimse Allah'ın isimlerini anan ve 

tekrar eden biridir' denir." 

Dediler ki: 

Yüce Allah'ın isimleri üç kısımdır: JZ291 

(1) Bunlardan birincisi, el-Vâhid (Bir), el-Ganiyy (Zengin), el-Evvel (İlk), el- Ahir 
(Son), el-Celîl (Ulu), el-Cemîl (Güzel) ve O'nun vasıflarına uygun ötekiler gibi, 
O'nun Zâtına işaret eden isimler. 

(2) ikinci kısım, el-Hayy, el-Kaadir, el-Alim, el-Murîd, es-Semf, el-Basîr ve Zâtı 
ile kaaim öteki vasıfları gibi, Zâtı ile kaaim ezelî vasıflarını ifade eder. Yüce 
Allah, gerek bu kısımda, gerek bundan önceki birinci kısımda söylenen 
isimlerle dâima vasıflandırılmıştır ve bu iki kısımdaki isimlerin hepsi de O'nun 
ezelî vasıflarıdır. 

(3) Üçüncü kısım, el-Hâlık, er-Râzık, el-'Adil ve bunlara benzer isimler gibi, 
O'nun fiillerinden çıkarılmış olanlardır. O, bu fiilleri ortaya çıkmadan fi- 
illerinden çıkarılan bu isimlerle vasıf landırılamaz. 

O'nun isimleri arasında iki anlam taşıyanları vardır. J2591 Bunlardan biri ezelî 
sıfattır; öteki de O'nun bir fiilidir. Söz gelişi, "el-Hakîm". Şimdi bunu ilim 
demek olan "hikmet" anlamına alırsak, O'nun ezelî isimlerinden olur Fakat 
bunu, O'nun fiillerinin "hikmetleri" ve bu fiillerin "kararlılığı" anlamına 
alırsak, O'nun fiilinden elde edilmiş bir isim olur ve böylece ezelî vasıflarından 
biri olmaz. 

Sünnet Ehli, Yüce Allah'ın adaleti ve hikmeti hakkındaki görüşlerden ibaret 
Altıncı Rükün için dediler ki: 

"Her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah, hayır ve şerri ile cisimler ve 
arazların yaratıcısıdır. O, kulların kazandıkları şeylerin de yaratıcısıdır E§21 ve 
Ondan başka yaratıcı yoktur". i^H 

Bu, Kaderiyye'den, Yüce Allah'ın kulların kazandıkları şeylerden hiçbirini 
yaratmamış olduğunu iddia edenlerin görüşlerine zıttır. E§21 Yine bu, 
Cehmiyye'nin, "insanlar, ne kazanırlar (kesb), ve ne kazandıkları şeylere 
kaadirdirler" şeklindeki görüşüne aykırıdır. J2821 Bu sebepten, kim, "insanlar 
kazandıkları (kesb) şeylerin yaratıcısıdır" iddiasında bulunursa, o, insanların 

234 



ilim, irade ve seslerle ilgili olarak hareket ve hareketsizlik gibi arazları Allah'ın 
yaratmasına benzer şekilde yaratabilecekleri iddiasında bulunduğu için, 
Rabbine ortak koşan bir Kaderiyye'cidir. Bu görüşü savunanları kınama 
yolunda, Güçlü ve Ulu Allah şöyle buyurmuştur: 

"...Yoksa Allah'a, Allah gibi yaratması olan ortaklar buldular da, yaratmaları birbirine 
mi benzettiler? De ki: Herşeyi yaratan Allah'tır. O, herşeye üstün gelen tek Tanrı' dır" '. 

[7841 

Öte yandan, "İnsanın, bir işi yapıp-kazanmak (kesb) için yapabilme gücü 
(istitâat) yoktur ve o, ne fail (yapan) ve ne de işi kazanandır" iddiasında bu- 
lunan bir Cebriyye'cidir. Adalet, cebr ve kaderden uzaktır. "Kul, amelini 
kazanandır; Yüce Allah da onun kazandığı (kesb ettiği) şeyi yaratandır" diyen, 
cebr ve kaderden arınmış adaletli bir Sünnî'dir. 

Sünnet Ehli, "İnsan kendi bünyesinde birşey yapar; bundan da kendi dışında 
bir fiil doğar" şeklindeki iddialarından dolayı Ashâbüt-Tevellud'u red- 
detmiştir. J2Ş51 Bu, "İnsan, başka şeylere tesir eden kendi nefsinde işlediği se- 
beplerden doğan fiiller işler" diyen Kaderiyye'nin çoğunluğunun görüşüne 
zıttır. 1^1 Yine bu, Kaderiyye'den doğan fillerin (el-mutevellidât), faili olmayan 
fiiller olduğu iddiasında bulunanların görüşüne aykırıdır. Nitekim Sumâme, 
bu görüştedir. E8Z1 

Onlar (Ehl-i Sünnet), insanın hareket, sükûn, irade, söz, ilim, fikir ve 
söylediğimiz bu arazların paralelindeki şeyleri kazanmasının (iktisâb) doğru 
olduğu; ama onun, renkler, tadlar, kokular ve idrakleri kazanmasının doğru 
olmadığı hususlarında birleşmişlerdir. EMl Bu, Bişr b. el-Mu'temir ve 
Mu'tezile'den ona uyanların, "İnsan, doğum (tevellud) yoluyla renkler, tadlar 
ve kokuları yapar" şeklindeki görüşlerine zıttır. J2ŞÜ Onlar (Bişr ve ona 
uyanlar), ayrıca, insandan gözde görme fiilinin, işitme organında işitilen şeyleri 
idrak fiilinin doğmasının doğruluğunu iddia etmişlerdir. Bundan daha çirkini, 
Kaderiyye'ci Muammerin, "Yüce Allah, hiçbir araz yaratmamıştır; bütün 
arazlar, cisimlerin fiillerinden ibarettir" şeklindeki görüşüdür. J22Q1 Utanç 
vesilesi olarak bu sapıklık ona yeter! 
Ehl-i Sünnet dedi ki: 
Yüce Allah'ın hidâyeti iki yönden tezahür eder: E2Ü 

(1) Bunlardan biri, hakkın açıklanması, buna çağırma ve bu husustaki delilleri 
getirme yönündendir. Bu açıdan, hidâyetin, peygamberler ile Güçlü ve Ulu 
Allah'ın dinine çağıranlara nisbet edilmesi doğrudur; çünkü onlar, yükümlülük 
sahibi olanları (ehlu't-teklîf), Yüce Allah'ın dinine doğru sevketmektedirler. Bu, 
Güçlü ve Ulu Allah'ın, Allah'ın salât ve selâmı ona olsun Resulü hakkındaki şu 
buyruğunun yorumudur: 

"...Şüphesiz sen de doğru yolu göstermektesin", E221 yani O'na çağırmaktasın. 

(2) İkinci yön şudur: Yüce Allah'ın kullarını hidâyeti, doğru yolu bulmanın 
onların kalplerinde yaratılmasıdır. Nitekim O şöyle buyurmuştur: 

235 



"Allah kimi doğru yola koymak isterse, onun kalbini İslâmiyete açar; kimi de sapıtmak 
isterse, kalbini dar ve sıkıntılı kılar." ^l Hidâyetin bu nev'ine, Yüce Allah'tan 
başka kimse kaadir olamaz. 

Yüce Allah'tan gelen birinci hidâyet, bütün yükümlüleri (mükellef) içine alır. 
ikinci hidâyet, hidâyet edilenlerin özelliklerindendir. Bu hususu doğrulamak 
için Yüce Allah'ın şu buyruğu inmiştir: 

"Allah, selâmet ülkesine (cennet) çağırır ve dilediğini doğru yola eriştirir" . ^ü 
Sapıklık (dalâlet), Ehl-i Sünnet'e göre, Yüce Allah'tan gelir. Şu anlamda ki, 
sapıklığın sapıkların kalbinde yaratılması, Allah'tandır. Nitekim, " ...Kimi de 
saptırmak isterse, kalbini ona dar ve sıkıntılı kılar..." E251 
(Ehl-i Sünnet) Dediler ki: 

Allah kimi saptırırsa, bu O'nun adâletindendir; kimi de doğru yola iletirse, bu 
da O'nun iyiliğindendir. Bu, "Hidâyet Yüce Allah'tan gelir; şu anlamda ki, O, 
doğru yolu gösterir ve hakka çağırır kalplerin hidâyeti ile ilgili olarak O'na 
birşey nisbet edilemez" iddiasında bulunan Kaderiyye'nin görüşüne aykırıdır. 
J^6l Onlar (Kaderiyye), O'ndan gelen sapıklığın iki yönden olduğunu iddia 
ettiler. Bunlardan biri, sapıklara "sapıklar" adını vermektedir, ikincisi de, 
sapıtanları sapıklıklarından dolayı cezalandırma anlamındadır. 
Şimdi, onların bu söyledikleri doğru olsaydı, "Doğrusu o, kâfirleri sapıtmıştır; 
çünkü onlara sapıtanlar adını vermiştir" E2Z1 demek icâbederdi. Aynı şekilde, 
"İblis, müminlerin peygamberlerini sapıklığa düşürmüştür; çünkü o, onlara 
sapıtanlar adını vermiştir" demek gerekirdi. Buna göre onlar, zinada 
bulunanlara, hırsızlık edenlere ve dinden çıkanlara gerekli cezaları tatbik 
edenlerin, bu işleri yapanların sapıtanlar olduklarını kabul etmek 
zorundadırlar; çünkü onlar, bu kimseleri sapıklıkları yüzünden cezalandır- 
mışlardır. Bu ise yanlıştır ve ve buna götüren şey de tıpkı ona benzer. 
Ehl-i Sünnet, ecel konusunda şunu söylemiştir. E2§l Tabî bir ölümle ölen veya 
öldürülen herkes, ancak Allah'ın kendisi için tesbit ettiği eceli ile ölmüştür. 
Yüce Allah o kimseyi sağ bırakmaya ve ömrünü uzatmaya kaadirdir. Ancak 
onu sağ bırakmadığı takdirde, ömrünün uzatılmadığı bu zaman, onun eceli 
değildir. Bu şuna benzer: 

Bir erkeğin ölümünden önce kendisiyle evlenemediği kadın, Yüce Allah o 
adamı ölümünden önce o kadınla evlendirmeye kaadir olsa bile, o kadın o 
adamın karısı olamaz. Bu, Kaderiyyeden, "öldürülen kimsenin eceli de 
vaktinden önce kesilmiş olur" iddiasında bulunanlar ile, yine onlardan, 
"öldürülen kimse ölü değildir" diyen J2221 ve Yüce Allah'ın, "Her insan ölümü 
tadacaktır..." ^201 buyruğunu inkâr eden kimsenin görüşüne aykırıdır. Bu, el- 
Kabî'nin benimsediği bir bid'attir J£2H ve bu utanç olarak ona yeter. 
Sünnet Ehli, insanın şu an sahip olduğu duruma göre, rızıklar konusunda 
dediler ki SS21 "Birşey yiyen ve içen herkes, ister helâl ister haram olsun, ancak 



236 



kendi rızkını yemektedir." Bu, Kaderiyye'den, "İnsan, başkasının rızkını 

yemektedir" 12031 iddiasında bulunanların görüşlerine aykırıdır. 

Teklifin (yükümlülük) başlangıcı hakkında dediler ki: 

"Doğrusu Yüce Allah, kuluna hiçbirşey yüklememiş olsaydı bile, bu, O'nun 

adaletli bir işi olurdu". J2Q€ Bu, Kaderiyye'den, "O insanlara birşey teklif 

etmeseydi, Hakim olmazdı" iddiasında bulunanların görüşüne aykırıdır. Yine 

onlar (Ehl-i Sünnet) dediler ki: 

"O, kullarına yüklediği şeylerin üzerine yeni yükler getirmiş veya onlara 

yüklediklerinin bir kısmını azaltmış olsaydı, bu caiz olurdu". Bu da 

Kaderiyye'den bu görüşü reddedenlerin fikrine aykırıdır. 

Aynı şekilde O, yaratılmışları yaratmamış olsaydı, bu türlü davranmak, O'nun 

hikmetten uzaklaşmış olmasını icap et tirmezdi. l^oşi Bu durumda O'nun ilmine 

uygun olarak cereyan aratmaması olurdu. (Ehl-i Sünnet) Dediler ki: 

"Yüce Allah, canlıları değil de cansız varlıkları (cemadât) yaratmış olsaydı, bu 

O'nun için caiz olurdu. "Kaderiyye'den, "O, canlıları yaratmamış olsaydı 

Hakim olmazdı" diyenlerin görüşüne aykırıdır. 

(Ehl-i Sünnet)Dediler ki: 

"Yüce Allah, kullarının hepsini de cennette yaratmış olsaydı, bu O'nun bir 

iyiliği olurdu." Bu da Kaderiyye'den, "Eğer O böyle davransaydı, Hakim 

olmazdı" iddiasında bulunanların görüşüne aykırıdır. J20Ş1 Bu, onlara göre, Yüce 

Allah'a yasaklanmış bir şeydir. Oysa biz, O'nun sınırlandırılmasını kabul 

etmeyiz; aksine emir (buyruk) ve nehy (yasak) O'na aittir ve hüküm (kaza) de 

O'nundur; dilediği şekilde yapar ve istediği gibi hükmeder. 

7) Onlar (Ehl-i Sünnet), nübüvvet ve risâletin farzları hakkındaki Yedinci 

Rükün için dediler ki: 

"Resuller, kesinlikle Yüce Allah'tan kullarına gönderilmişlerdir." Bu, Yapıcı'nm 

Birliğini (Tevhîdu's-Sâni 1 ) kabul etmelerine rağmen peygamberleri inkâr eden 

Brahmanlarm görüşlerine aykırıdır. J20Z1 

Onlar (Ehl-i Sünnet), resul ile nebi arasındaki fark hakkında şöyle dediler. 12021 

"Kendisine Yüce Allah'tan, meleklerinden birinin diliyle vahy inen ve olağan 

şeylerin dışında cereyan eden kerametlerden herhangi biri ile desteklenen 

herkes, bir nebidir. Kendisinde bu sıfatın doğduğu ve ayrıca kendisine yeni bir 

şeriatın tahsis edildiği veya kendisinden önceki şeriat hükümlerinden bir 

kısmının ortadan kaldırılma (nesh) vazifesinin verildiği kimse de bir resuldür." 

Dediler ki: 

"Doğrusu nebiler çoktur 12021 fakat resullerin sayısı üçyüz onüçtür. 12101 

Resullerin ilki, bütün insanlığın babası olan Adem (s.a.)'dır. Resullerin 

sonuncusu, Allah'ın salât ve selâmı ona olsun Muhammed'dir." Bu, bütün 

insanlığın babasının Gilşâh denen Geyumert (Keykûmert) olduğu iddiasında 

bulunan Mecûsîlerin görüşüne aykırıdır. ISlll Yine bu, onların, "Resullerin 

sonuncusu Zerdüşt'tür" şeklindeki görüşlerine de zıttır. Ayrıca bu, 



237 



Hurremiyye'den, "Sonsuza kadar, birbiri ardınca resuller gelecektir" idi 

diasında bulunanların görüşüne aykırıdır.I§13 

Onlar (Ehl-i Sünnet), Musa'nın kendi zamanındaki peygamberliğine inanırlar. 

Bu, Brahmanlardan ve Mâneviyye'den, onu inkâr edenlerin görüşüne aylandır. 

Bununla beraber Mâneviyye, selâm olsun isa'yı kabul ederler 

Onlar (Ehl-i Sünnet), selâm olsun İsa'nın peygamberliğine inanırlar. Bu Yahudi 

ve Brahmanlardan onu inkâr edenlerin görüşlerine zıttır. J^şiOnlar (Ehl-i 

Sünnet), İsa'nın öldürüldüğünü inkâr ve onun göğe yükseltildiğini (ref) kabul 

etmişlerdir. Demişlerdir ki: 

"Doğrusu o, Deccâl'm çıkışından sonra yeryüzüne inecek; Deccâl'ı öldürecek; 

domuzları öldürecek; namaz kılarken Kabe'ye yönelecek; Allah'ın salât ve 

selâmı ona olsun Muhammed'in şerîatini destekleyecek ve Kur'an'm dirilttiğini 

diriltip öldürdüğünü öldürecektir." 

Onlar (Ehl-i Sünnet), ister Zerdüşt, Yurâsâf (Yudâsâf), Manîce), Deysân i§M 

Markayon (Marcion SİS ve Mazdek SİM gibi, İslâm'dan önce yaşamış; ister 

Museylime, Secâh, el-Esved b. Yezîd el-'Ansî ve onlardan sonra peygamberlik 

iddiasında bulunanlar gibi olsun, peygamberlik taslayan bütün yalancı 

peygamberleri kâfirlikle suçlamışlardır. 

Onlar (Ehl-i Sünnet), nebilerin tanrılıklarını iddia edenleri veya Sebeiyye, 

Beyâniyye, Muğîriyye, Mansûriyye, Hattâbiyye ve bunların yolundan gidenler 

gibi, imamların peygamberlik veya tanrılıklarını ileri sürenleri tekfir 

etmişlerdir. 

Ehl-i Sünnet, nebilerin meleklerden daha üstün olduklarını söylemişlerdir. 1^3 

Bu, Kaderiyye'nin çoğunluğu ile birlikte, meleklerin nebilerden üstün 

olduklarını söyleyen el-Huseyn b. el-Fazl'm görüşüne zıttır. J£1§1 Onlar, nebiler 

topluluğu içinde, nebilerin evliyadan üstün olduğunu söylemişlerdir, 1^21 Bu, 

evliya içinde nebilerden daha üstününün bulunduğunu iddia edenlerin 

görüşlerine karşıdır. 

Sünnet Ehli, nebilerin günahlardan korunmuş ('ismet) olduklarını söylemişler 

ve onların küçük hataları ile ilgili olarak rivayet edilenleri, nebîlikten önce olan 

şeyler olarak yorumlamışlardır. S2Ql Bu, onların küçük günah isleyebileceklerini 

caiz görenlerin görüşüne karşıdır. Yine bu, Râfızîlerden, imamın günahlardan 

korunmuş olduğunu söylemelerine rağmen, peygamberlerin günah 

işleyebilmelerini caiz gören Hişâmiyye'nin görüşüne zıttır. 

8) Mucizeler ve kerametlerle ilgili Sekizinci Rükün hakkında dediler ki: 

"Mucize, nebîlik iddiasında bulunan kimsenin olağan bir durumun zıddına 

ortaya koyduğu ve yine o kimsenin, bununla kendi topluluğunu tehdit ettiği ve 

kendi topluluğunun ona karşı bir benzerini ortaya koymakta acze düştüğü bir 

durumun tezahürüdür. E211 0, böylece, teklif zamanında kendi doğruluğuna 

bir delil getirmiş olur". Onlar dediler ki: 



238 



"Nebî, mutlaka kendi doğruluğuna işaret edecek bir mucize gösterir. O, kendi 
doğruluğunu gösteren bir mucize gösterdiği ve "onlar da ona karşı bir 
benzerini ortaya koymakta acze düştükleri zaman, onu tasdik etmenin ve ona 
itaat etmenin gerekliliği hakkındaki delile boyun eğmek zorundadırlar. Eğer 
onlar, ondan başka bir mucize daha göstermesini isterlerse, durum Güçlü ve 
Ulu Allah'a kalmıştır. Dilerse, onu bir mucize ile daha destekler; dilerse 
doğruluğuna delil getirilmiş olan kimseye imân etmeyi terkettikleri için, ondan 
başka bir mucize isteyenleri cezalandırır." Bu, Kaderiyye'den Sumâme'nin de 
kabul ettiği gibi, "Salât ve selâm olsun Nebî'nin, kendi şeriâtinin 
doğruluğundan başka bir mucizeye ihtiyacı yoktur" iddiasında bulunanların 
görüşüne karşıdır. İS221 
Dediler ki: 

"Nübüvvet iddiasında doğru olan kimsenin, kendisini doğrulayıcı bir mucize 
göstermesi caizdir. tŞ23i Nübüvvet iddiasında bulunan bir yalancı peygamberin 
tasdiki yönünde bir mucize ortaya konması caiz değildir; ama onun, ağacın 
veya organlarından birinin onu yalanlayarak konuşması gibi, kendi yalanını 
gösteren bir mucize göstermesi caizdir." 

Onlar (Ehl-i Sünnet), "Evliyanın kerametler göstermesi caizdir" dediler ve 
mucizelerin, nebilerin iddialarmdaki doğruluklarını gösteren deliller oluşu 
gibi, bunların da onların hallerindeki doğruluklarının delilleri olduğunu kabul 
ettiler. i§M Onlar, mucize sahibinin mucize göstereceğini ve bu mucize ile 
meydan okuyacağını; fakat, keramet sahibinin kerameti ile başkalarına meydan 
okuyamıyacağmı ve bunları genellikle gizleyeceğini söylemişlerdir. Mucize 
sahibi, işin sonundan dolayı emniyet altındadır; ama keramet sahibi, sonunun 
ne olacağı hususunda emniyet altında değildir. Nitekim Bel'am b, Bâ'ûrâ'nm 
akıbeti kerametlerinin zuhurundan sonra değişmiştir. Kaderiyye, evliyanın 
kerametlerini inkâr etmiştir; çünkü onlar, kendi fırkaları içinde, keramet sahibi 
birine rastlamamışlardır. 1^1 

Onlar (Ehl-i Sünnet), nazmı bakımından Kur'an'm mucizeli bir özelliği 
olduğunu söylemişlerdir.1^61 Bu, Kaderiyye'den en-Nazzâm'm da benimsediği 
gibi, Kur'an'm nazmında mucize bulunmadığını iddia edenlerin görüşüne 
karşıdır. I§2Z1 

Onlar (Ehl-i Sünnet), Allah'ın salât ve selâmı ona olsun Muhammed'in 
mucizeleri arasında, ayın ikiye bölünmesi, elindeki çakıl taşının Allah'ı teşbih 
etmesi, parmaklarının uçlarından suyun akışı, az bir yiyecekle çok insanı 
doyurması ve bunlara benzer birçok mucizeyi sayarlar. Fakat en-Nazzâm ve 
Kaderiyye'den ona uyanlar, buna karşı çıkmışlardır. 

9) İslâm şeriâtinin rükünleri ile ilgili Dokuzuncu Rükün hakkında dediler ki: 
"Şüphesiz İslâm, beş rükn üzerine kurulmuştur: (1) Allah'tan başka bir ilâhın 
bulunmadığına ve Muhammed'in Allah'ın Resulü olduğuna şahitlik etmek, (2) 



239 



Namaz kılmak, (3) Zekât vermek, (4) Ramazan orucu tutmak ve (5) Kabe'ye 
hacca gitmek". J^§l 
Dediler ki: 

"Bu beş esastan herhangi birinin farz oluşunu inkâr eden veya onları, 
Râfıza'nm Gulât'mdan olan Mansûriyye ve Cenâhiyye'nin te'vîl ettikleri 
şekilde, "bir topluluğun dostluğu" anlamında yorumlayan kimse, bir kâfirdir." 
Farz namazların beş vakit olduğunu söylemişler ve onlardan herhangibi birinin 
farz oluşunu inkâr edeni tekfir etmişlerdir. Yalancı Museylime, sabah ve akşam 
namazlarının farz oluşunu kaldırmış ve bunları kaldırışını, karısı yalancı 
peygamber Secâh için mihr olarak tayin etmiştir. Böylece o, küfre girmiş ve 
dinden çıkmıştır. (Ehl-i Sünnet) Cuma namazını kılmanın farz olduğunu 
söylemiş 1 J£221 V e Havâric ile Ravâfız'dan, bekledikleri imamlarının çıkışma 
kadar Cuma namazının kılınmayacağım söyleyenleri tekfir etmişlerdir. 
Altın ve gümüş ile otlatılan cinsten olmak şartıyla sığır, deve ve koyun gibi 
değerli malların zekâtını vermenin farz olduğunu söylemişlerdir. ®Q1 Ayrıca 
insanların, ektikleri ve sonra bunlardan yiyecek elde ettikleri, yiyecek 
cinsinden olan hububattan da zekât gerektiğini söylediler. Hurma ve 
üzümlerin mahsulleri için de zekâtı gerekli kıldılar. Söylediğimiz bu şeylerden 
dolayı zekât gerekmediğini söyleyen, küfre girmiştir; ama bunların hepsinden 
dolayı zekâtın gerekli olduğuna inanıp, Ümmet'in fakîhlerinin olduğu şekilde 
nisâblarmm miktarı hakkında ayrı düşüncede olan, küfre girmemiştir. 
Ramazan orucunun farz olduğunu söylemişler ve küçüklük, delilik, hastalık, 
yolculuk veya bunlara benzer özürler dışında Ramazan orucunu bozmayı 
haram kılmışlardır. Oruç ayının, Ramazan hilâlinin görülmesi veya 
Şaban ayının otuz güne tamamlanması ile başlayacağını söylemişlerdir. Onlar 
Şevval ayının hilali görülmedikçe veya Ramazan ayının günleri otuza ta- 
mamlanmadıkça, Ramazan'm sonunda oruçlarını açmamışlardır. Ravâfız'dan 
oruca hilâlin görülmesinden bir gün önce başlayanları ve bayramdan bir gün 
önce oruçlarını açanları sapıklıkla suçlamışlardır. i§3H 

Güç yetirebilen kimsenin hayatında bir defa hacca gitmesinin farz olduğunu 
söylemişlerdir. 1^21 Bâtmiyye'den, haccm farz oluşunu kaldıranları tekfir 
etmişlerdir. Vücûbu hakkında, Ümmet'in ihtilâfından dolayı 'umre'nin 
gerekliliğini kabul etmeyen birini, küfürle suçlamamışlardır. 1^31 
Namazların sıhhatinin şartları olarak, taharet (temizlik), ayıp yerlerinin 
örtülmesi (setri avret), vaktin girmesi ve imkânlar nisbetinde kıbleye yö- 
nelmeyi (istikbâl -i kıble) söylemişlerdir. i§M Bu şartları göz önüne almayı ve 
imkânlarına rağmen bunlardan herhangi birini yerine getirmeyi inkâr eden 
küfre girmiştir. 

İslâm'ın düşmanları ile Müslüman olmalarına veya aralarında, kendilerinden 
cizye kabul edilmesi caiz olanların cizye ödemelerine kadar cihadda 
bulunmanın farz olduğunu söylemişlerdir. I§351 

240 



Onlar (Ehl-i Sünnet), alış-verişin helâl olduğunu söylemiş ve ribâ'yı haranı 
kılmışlardır. Her türlü ribâyı helâl sayanları sapıklıkla suçlamışlardır. I§^1 
Sağlam bir nikâh mevcud olmadıkça veya elinin altında bir câriye bulun- 
madıkça, cinsî münasebetin helâl olmadığını söylemişlerdir. ݧ2Z1 Zinayı helâl 
sayan Mubeyyıda, Muhammira ve Hurremiyye'yi kâfirlikle suçlamışlardır. 
Ayrıca haramları, kendileriyle dostluk kurmanın haram olduğunu iddia 
ettikleri bazı şahıslar olarak yorumlayanları tekfir etmişlerdir. Zina, hırsızlık, 
içki içme ve iftira cezalarını tatbik etmenin vücûbunu söylemişlerdir. 
Havâric'den, içki ve recin cezalarını inkâr edenleri tekfir etmişlerdir. J23S. 
Şeriat hükümlerinin esaslarının Kitâb, Sünnet ve Selefin İcmâı olduğunu 
söylemişlerdir. I§2£L Sahabenin icmâmı delil olarak görmeyenleri küfürle 
suçlamışlardır. İcmâ 1 ve Sünnet delillerini reddettikleri için Havâric'i de tekfir 
etmişlerdir. Ravâfız'dan, bunlardan hiçbirinin delil olmadığını; delilin ancak 
bekledikleri imamın görüşü olduğunu söyleyenleri de kâfirlikle suçlamışlardır. 
Bu kimseler, bugün, şaşkınlık içinde dolaşıp durmaktadırlar; bu da onlara 
utanç olarak yeter! 

10) Emir (buyruk) ve nehy (yasak) hakkındaki Onuncu Rükün için dediler ki: 
Mükelleflerin (din yönünden yükümlü) fiilleri beş kısımdır: (1) Vâcib (2) 
Haram (Mahzur), (3) Mesnûn, (4) Mekruh ve (5) Mubah.» 

(1) Vâcib: Yüce Allah'ın lüzumluluğu yönünden buyurduğu şeydir. Bunu 
terkeden, terkettiği için, cezayı hak eder. 

(2) Haram: Allah'ın yasakladığı şeydir. Bunu işleyen, işlediğinden dolayı 
cezaya hak kazanmış olur. 

(3) Mesnûn: İşleyenin sevâb gördüğü, ama terkedenin cezalandırılmadığı 
şeydir. 

(4) Mekruh: Ne terkedenin sevâb gördüğü, ne de işleyenin cezalandırıldığı 
şeydir. 

(5) Mübâh: Ne işlenmesinde sevab, ne terkinde sevâb ve cezanın bulunduğu 
şeydir. 

Bunların hepsi de mükelleflerin işlerindendir. Hayvanların, delilerin ve 
çocukların işlerine gelince. . . bunlar, mübahlık, vâciblik ve haramlıkla 
vasıf landırılamaz . 

Bilgi, söz veya fiil olarak mükellefin üzerine vâcib kılman herşey, onun üzerine 
ancak Yüce Allah'ın emri ile vâcib kılınmıştır. İşlenmesi yasaklanan herşey de 
Yüce Allah'ın, o şeyi mükellefe yasaklayışı iledir. Yüce Allah'tan kullarına 
emirler ve nehiyler gelmemiş olsaydı, onlara, ne bir şey farz kılınır, ne de bir 
şey haram edilirdi. J^ll Bu, Brahmanlar ve Kaderiy ye' den, "Teklif kalbinde 
doğan iki hisse sahip akıllı kişiye yönelmiştir" iddiasında bulunanların 
görüşüne muhaliftir. Bu hislerden biri, Yüce Allah'tan gelip şahsı, Allah'ın 
varlığını, birliğini kabule ve akıl yürütmeye davet eden histir. Kalbe doğan 
öteki his ise, şeytandan gelip şahsı isyana çağırır ve onu, birinci hisse itâattan 



241 



nehyeder. Buna göre onların, bu şeytanın iki hisle mükellef olduğunu kabul 
etmeleri icâbeder. Bu hislerden biri Yüce Allah'tan gelir. Diğeri de başka bir 
şeytandan gelir. Sonra öteki şeytan hakkında iddia edilen söz, bu şekilde, 
şeytanlar sonsuza kadar zincirleme uzanmcaya kadar birinci şeytan hakkındaki 
söz gibi olur. 1^21 Bu ise imkânsızdır; imkânsıza götüren şey de imkânsızdır. 
11) İnsanların fâniliği ve onların âhiretteki hükümlerine dair Onbirinci Rükün 
için dediler ki: 

"Yüce Allah, bütün âlemi toptan yok etmeye (ifhâ 1 ) ve cisimlerden bir kısmını 
bırakırken diğerlerini yok etmeye kaadirdir".J^3l Bu, Kaderiyye'nin Basra 
kolundan, "Allah bütün cisimleri, bir yerde olmaksızın (lâfî-mahal) yaratacağı 
fena 1 (yokluk) ile yok etmeğe kaadirdir; ama 

O, cisimlerden bir kısmını bırakırken bir kısmını yok etmeğe kaadir değildir" 
iddiasmdaJ^Ü bulunanların görüşüne karşıdır. 
Dediler (Ehl-i Sünnet) ki: 

"Güçlü ve Ulu Allah, dünyada ölmüş bulunan insanları ve diğer canlıları 
âhirette diriltecektir". J^âşi Bu, "Allah, geri kalan canlıları değil, ama insanları 
diriltecektir" iddiasında bulunanların görüşüne aykırıdır. Onlar (Ehl-i Sünnet), 
cennet ve cehennemin yaratılmamış olduklarını iddia edenlerin görüşlerinin 
aksine, bunların yaratıldıklarını söylemişlerdir. 1^1 Cennet nimetlerinin 
cennetlikler, cehennem azabının da müşrikler ve münafıklar için devamlı 
olacağını söylemişlerdir. Bu, Cehm'in de iddia ettiği gibi, bunların son 
bulacağını ileri sürenlerin görüşünün aksidir. Yine bu, Kaderiyye' el-Ebû'l- 
Huzeyl'in, "Gerek cennet ve cehennemde, gerek bunların dışında bulunan, 
Yüce Allah'ın takdir ettiği şeyler son bulur" şeklindeki görüşüne zıttır. JMZİ (Ehl- 
i Sünnet), kâfirlerden başkasının, cehennemde temelli kalmayacağını 
söylemişlerdir. Bu, cehenneme giren herkesin, orada temelli kalacağını 
söyleyen Kaderiyye ve Havâric'in görüşlerinin aksidir. Onlar (Ehl-i Sünnet) 
dediler ki: 

"Kaderiyye ve Havâric, temelli cehennemde kalacak ve oradan 
çıkarılmayacaklardır" JS^l Öyle ya.. "Bağışlamak Allah'a ait değildir ve 
cehenneme giren bir daha oradan çıkamaz" diyenleri, Yüce Allah nasıl 
bağışlar?! 

Kabirde sorgu-sualin var olduğunu ve günah işleyenler için, kabir azabının 
bulunduğunu söylediler. i§âiL Kabir azabını inkâr edenlerin, kabirde ceza- 
landırılacaklarını kabul ettiler. Onlar, Havz, Sırat, Mîzân'a inanırlar 13501 Bunlan 
inkâr edene, Havz'dan (Kevser Şarabını) içmek haram kılınmıştır ve o, Sırat'tan 
geçerken ayağı kayacak, cehennem ateşine düşecektir. 
Allah'ın salât ve selâmı ona olsun Nebî'nin ve onun Ümmetinden olan iyi 
kişilerin, Müslümanlardan günah işlemiş olanlar ile kalbinde bir atom miktarı 
imân bulunanlar için şefaatinin var olduğunu söylemişlerdir, i^ll Şefaati inkâr 
edenler, şefâattan mahrum kılınmışlardır. 



242 



12) Hilâfet ve imametle ilgili Onikihci Rükün 1^521 hakkında dediler ki: 
"Şüphesiz imamet, imam tayin etmenin gerekliliğinden dolayı Ümmet'in 
üzerine yüklenmiş zarurî bir iştir. İmam, Ümmet için kişiler tayin eder; 
sınırlarını korur; ordularının başında savaşa gider; gani "Bu Ümmet içinde bir 
imama imameti vermenin yolu, icdihadla seçimdir" demişlerdir. 1^31 Allah'ın 
salât ve selâmı ona olsun Nebi' den, herhangi belli bir şahsın imamete tayin 
edilmiş olduğuna dair bir hüküm yoktur. J^âi Bu, Râfıza'dan, "O, Allah ondan 
razı olsun Ali'yi mutlak doğru ve kesin bir hükümle imamete tayin etmiştir" 
iddiasındaki bulunanların görüşüne karşıdır. Eğer durum onların dedikleri 
gibi olsaydı bu, bir topluluk tarafından nakledilirdi. J^i Ayrıca, naklinde 
tevatür durumu bulunmamasına rağmen, Ali için bunu iddia eden, o hususta 
bir nakil bulunmamakla birlikte, aynı şeyi Ebû Bekr veya ondan başka biri için 
iddia edenden ayrı tutulamaz. 

Onlar (Ehl-i Sünnet), Kureyş'e mensup olmanın imametin şartından olduğunu 
söylemişlerdir. J^M Kureyş, en-Nadr b. Kinâne b. Huzeyme b. Müdrike b. İlyâs 
b. Mudar b. Nizâr b. Meâdd b. 'Adnan oğullarından ibarettir. Bu, 
Dırâriyye'den, "İmamet, Arapların bütün kolları ile mevâlî ve acemler 
arasından olabilir" iddiasında bulunanların görüşüne aykırıdır. I^Zl Yine bu, 
Allah'ın salât ve selâmı ona olsun Nebî'nin, "İmamlar Kureyş'tendir" hadîsine 

A 

inat olsun diye, Nâfi' b. el-Ezrak, el-Hanefî, Necde b. Amir el-Hanefî, Abdullah 
b. Vehb er-Râsıbi, Hurkus b. Zuheyr el-Becili, Şebîb b. Yezîd eş-Şeybânî ve 
benzerleri gibi, Rebî'a ve öteki kabilelere mensup olan reislerinin imametini 
ileri süren Havâric'in görüşüne karşıdır. 

İlim, adalet ve siyâsetin, imamın şartlarından olduğunu söylemişler 1^81 ve 
onun, şer'î hükümlerde ictihad yapanlar kadar ilmi olmasını gerekli 
görmüşlerdir. Bir hâkimin, onun şahitliği ile hüküm vermesinin caiz olduğu 
kimselerden biri olacak kadar da adalete sahip olmasını zarurî saymışlardır. Bu 
da onun, büyük günah istemeksizin, küçük.günahlarda ısrar etmeksizin ve en 
güç şartlar altında dahî doğruluğu terk etmeksizin dininde âdil, malı ve 
davranışları bakımından iyi olması demektir. Bütünüyle günahtan korunmuş 
olmak ('ismet), imamın şartlarından değildir. 1^21 Bu, İmâmiyye'den, "imam 
bütün günahlardan korunmuştur" iddiasında bulunanların görüşüne zıttır. 
Ancak onlar, (İmâmiyye), takıyye durumunda imamın, imam olduğu halde, 
"Ben imam değilim" demesini caiz görmüşlerdir. Böylece onlar, onun yalandan 
korunmuş olduğunu söylemelerine rağmen, bu hususta yalan söylemesine izin 
vermişlerdir. 

"İmamet, ictihad ve adalet sahibi olanlardan biri tarafından, imamete ehil olan 
kimseye verilir" dediler. I^Sl "İki bölge arasında, deniz veya alt edilemeyen bir 
düşman gibi, bir engel bulunması ve bu iki bölge halkından herbirinin diğer 
bölge halkına yardım etmesinin mümkün olmaması dışında, bütün İslâm 
topraklarında birden fazla imamın bulunması doğru değildir" dediler. ^611 



243 



Böyle bir durumda, bölge halkının, imameti, kendi içlerinden bu işe ehil birine 
vermeleri caizdir. Sünnet Ehli, Ranza' dan imameti yalnızca Ali'ye ait 
görenlerin ve Ali'den sonra Abbas'm imamlığını ileri süren Râvendiyye'nin 
görüşünün aksine, Allah'ın salât ve selâmı ona olsun Nebi' den sonra Ebû Bekr 
es-Sıddîk'm imametini kabul etmişlerdir. ݧ^1 Ebû Bekr ve Ömer'in, 
kendilerinden sonrakilerden daha üstün olduklarını söylemişler; ancak Allah 
onlardan razı olsun Ali ile Osman arasındaki ütünlük konusunda ayrılığa 
düşmüşlerdir. i§63i Osman'a bağlılığı ileri sürmüşler r ve onu tekfir edenlerden 
uzaklaşmışlardır. K^il 

Ali'nin kendi sırası içinde imamlığını kabul etmişler ve Ali'nin Basra (Cemel 
savaşı), Sıffin ve Nehrevân savaşlarında haklı olduğunu söylemişlerdir. IML 
Talha ve ez-Zubeyr'in tövbe ettiklerini ve Ali'ye karşı savaşmaktan vazgeç- 
tiklerini; fakat ez-Zubeyr'i, savaş meydanından uzaklaşmasından sonra es-Sibâ' 
vadisinde 'Anar b. Hürmüz'ün öldürdüğünü; Talha'yı ise, savaştan çekilmekte 
iken, kendisi de Cemel ashabından (yani Talha'nm safında) olmakla beraber 
Mervân b. el-Hakem'in ok atarak öldürdüğünü söylemişlerdir. Ayrıca onlar 
(Ehl-i Sünnet), Allah ondan razı olsun Aişe'nin iki takımın arasını düzeltmek 
amacında olduğunu; ama Benû Dabbe ile el-Ezd kabilesi mensuplarının onun 
fikrini çeldiklerini ve izni dışında Ali ile çarpıştıklarını; böylece de târihte vuku 
bulan olayların geçtiğini söylemişlerdir. 
Sıffîn konusunda şöyle dediler: 

Allah ondan razı olsun Ali, şüphesiz haklı idi; Muâviye ve adamları ise, hatâya 
düştükleri bir te'vîle kapılarak ona karşı isyan etmişler ve fakat hatâları 
yüzünden küfre düşmemişlerdir. J^l 
Dediler ki: 

Şüphesiz Ali, tahkim meselesinde doğru hareket etmiştir; ancak hakemler, 
Ali'yi, hal'edilmesini gerektirecek bir sebep bulunmaksızın hal'ettiler ve 
hakemlerden biri diğerine hile etti. 

(Ehl-i Sünnet), Allah'ın salât ve selâmı ona olsun Nebi, haklarında, "Dinden 
çıkanlar" (mârikûn) dediği; Ali, Osman, Aişe, Ibn Abbâs, Talha, ez-Zubeyr ve 
tahkimden sonra Ali'ye uyan öteki kimseleri küfürle suçladıkları için, 
Nehrevân Ehlinin "dinden çıkmış" olduklarını söylemişlerdir. Bunlar 
(Havâric), Müslümanlardan günah işleyen herkesi küfürle suçlamışlardır. 
Müslümanları ve sahabenin ileri gelenlerini küfürle suçlayan kimse bir kâfirdir, 
onlar değil... 

13) İmân ve İslâmla ilgili Onüçüncü Rükün hakkında dediler ki: 
"İmânın esası Allah'ı bilmek (marifet) ve kalble tasdiktir". I§öZl Ancak onlar farz 
kimmiş tâatm hepsinin gerekli olduğu ve şer'î nafilelerin fazileti üzerinde an- 
laşmış olmalarına rağmen, ikrar ve dış organların itâatma imân edenin- 
denmeyeceği hususunda ayrılığa düştüler. J^@l Bu, "İmân, ister ihlâsh ister 
ikiyüzlü olsun, yalnızca ikrardan ibarettir" iddiasında bulunan Kerrâmiyye'nin 



244 



görüşüne aykırıdır. JSSİl Yine bu, Kaderiyye ve Havâric'den, "Günah işleyenlere 
mü'min adı verilemez" iddiasında bulunanların görüşüne zıttırdır. I§3n Ehl-i 
Sünnet ise, küfr dışında, günahdan dolayı mü'min sıfatının kaybolmayacağını 
ve küfr dışında, günah işleyen bir kimsenin, suç işleyerek fıska düşmüş olsa 
bile, bir mü'min olduğunu söylemişlerdir. I^J 

Onlar (Ehl-i Sünnet), dinden çıkmak, evlendikten sonra zina etmek ve 
kendisiyle aynı ayarda olan öldürülmüş bir kimse için kısasta bulunmak için, 
üç husustan biri dışında, Müslüman bir kimseyi öldürmenin helâl olmadığını 
söylemişlerdir. Bu, Yüce Allah'a isyan eden herkesin öldürülmesini helâl sayan 
Havâric'in görüşüne aykırıdır. Eğer günah işleyenlerir hepsinde küfre düşmüş 
olsalardı, islâm'dan çıkmış olurlardı. Eğer onlar bu durumda bulunsalardı, 
onlara ceza tatbik etmeden öldürülmeleri vâcib olurdu. Artık bu durumda, elin 
kesilmesi, iftira edenin kırbaçlanması ve evlendikten sonra zina edenin 
recmedilmesi zaruretinin bir faydası olmazdı; çünkü dinden çıkana, ölümden 
başka bir ceza tatbik edilmez. 

14) Evliya ve imamlarla ilgili Ondördüncü Rükün hakkında dediler ki: 
Şüphesiz melekler, günahlardan korunmuşlardır; çünkü Yüce Allah'ın onlar 
hakkındaki buyruğu şöyledir: ". . . (Melekler) Allah ' in kendilerine verdiği emirlere 
başkaldırımazlar, kendilerine buyurulanları yerine getirirler" '&£ 
Onların çoğunluğu, melekleri nebilerden üstün görenlerin görüşünün aksine, 
nebilerin meleklerden üstün olduklarını söylemişlerdir. Meleklerin nebilerden 
üstün olduklarını söyleyenler, zebanilerin peygamberlerin önde gelenlerinden 
üstün olduklarını da kabul etmek zorundadırlar. 

Onlar (Ehl-i Sünnet), Kerrâmiyye'den bazı velîleri bir kısım peygamberlerden 
üstün görenlerin aksine, nebilerin bu Ümmet'in velîlerinden üstün olduklarını 
söylemişlerdir. J^l 

Sünnet Ehli, daha az üstün olanın (mefdûl) imameti konusunda ayrılığa 
düşmüşlerdir. Şeyhimiz Ebû'l-Hasan el-Eş'arî, mefdûl'ün imametini reddetmiş; 
el-Kalânisî ise, bunu caiz görmüştür. 1^*1 

Onlar (Ehl-i Sünnet), selâm olsun Nebî'nin on sahâbisinin son nefeslerinde 
imân üzre öleceklerine inandıklarını (muvâlât) söylemiş ve onların, kesinlikle 
cennetlik olduklarını kabul etmişlerdir. J^zşi Bunlar, dört halife, Talha, ez- 
Zubeyr, Sa'd b. Ebî Vakkâs, Saîd b. Zeyd b. 'Amr b. Nufeyl, 'Abdurrahmân b. 
'Avf ve Ebû 'Ubeyde b. el-Cerrâh'dır. 

Selâm olsun Nebi ile birlikte Bedr'e katılanların son nefeslerinde imân üzere 
öleceklerine ve öldüklerine inandıklarını (muvâlât) söylemiş ve onların, 
kesinlikle cennetlik olduklarını kabul etmişlerdir. Durum, Kuzmân adlı bir 
adam dışında, onunla birlikte Uhud'a katılanlar için de aynıdır. Bu Kuzmân 
adlı şahıs, Uhud'da müşriklerden bir topluluğu öldürmüş ve sonra kendini de 
öldürmüştür. Bu sebepten iki yüzlülerin sınıfına girmiştir. Aynı şekilde 
Hudeybiye'de Rıdvan bey 'atında hazır bulunanlar da cennetliktir, 



245 



Dediler ki: 

Bu Ümmetten yetmiş bin kişinin, sorgusuz-sualsiz cennete gireceği yolundaki 
haber doğrudur ve onlardan herbiri, yetmiş bin kişiye şefaat edecektir. Bu 
grubun içinde, 'Ukkâşe b. Mihsan da bulunmaktadır. Ayrıca onlar (Ehl-i 
Sünnet), ölümünden önce sapık fırka mensuplarının sapıklıklarından bir bid'ati 
benimsememiş olmak şartıyla, İslâm dinine bağlı olarak ölen herkesin, son 
nefeslerinde imân üzere öldüklerini (muvâlât) söylemişlerdir". J^Zâl 
15) Din düşmanları ile ilgili Onbeşinci Rükün hakkında dediler ki: 
Şüphesiz İslâm dininin düşmanları iki sınıftır: 

(1) Bunlardan biri, İslâm devletinin doğuşundan önce mevcud olan sınıftır. (2) 
Öteki ise, İslâm devletinde doğmuştur. Bunlar, dıştan İslâm'a bürünmüş, 
Müslümanları aldatmış ve kendi kötülüklerinin peşine düşmüşlerdir. 
İslâm'dan önce var olanlar, kendi aralarında çeşitli özellikler gösteren birtakım 
sınıflardan ibarettir'. 12ZZ1 Bu sınıflardan biri, putlara ve heykellere tapanlardır. 
Bir diğeri, Cemşîd'e, Nemrud b. Kenan'a, Firavun'a ve bunların yolunda 
gidenlere tapanlar gibi, belli bir şahsa ibâdet edenlerdir. Diğer bir sınıf tanrının 
ruhunun güzel yüzlülere hulul ettiği iddiasında bulunan Hulûliyye inanışına 
uygun olarak güzel yüzlülere tapanlardır ."Başka bir sınıf, güneşe veya aya 
yâda bütün yıldızlara veya özellikle bazı yıîdızlalara tapanlardır. J^Zii Bir sınıf 
da meleklere tapanlar ve onlara, Allah'ın kızlarıadmı verenlerdir. Onlar 
hakkında Yüce Allah'ın şu buyruğu inmiştir: 

"Doğrusu âhir ete inanmayanlar, meleklere, dişi, adını takarlar" . JS221 Bir diğer sınıf, 
âsî şeytana tapanlardır. Bu sınıflardan biri öküze; diğeri de ateşe tapanlardır. 
Bütün bu, putlara, insanlara, meleklere, yıldızlara ve ateşe tapanlar hakkındaki 
hüküm, kestiklerinin ve Müslümanların onların kadınlarıyla evlenmelerinin 
haram olmasıdır. Ancak onlardan cizye kabul edilip edilmeyeceği hususunda 
ihtilâf ettiler. eş-Şâfiî onlardan cizyenin kabul edilemiyeceğini; bunun ancak 
Kitâb Ehlinden veya Kitâb'a benzer birşeye sahip olanlardan kabul edilmesinin 
caiz olduğunu söylemiştir. Mâlik ve Ebû Hanîfe ise, bunların cizyelerinin kabul 
edilmesinin caiz olduğunu söylemişlerdir. Ancak Mâlik, bunların arasındaki 
Kureyş'lileri istisna ederken, Ebû Hanîfe, bütün Arapları bu hükmün dışında 
bırakmıştır. I§ŞQ1 

İslâm'dan önceki kâfirlerin sınıfları arasında, hakîkatları inkâr eden Sofistaiyye 
(Süpheciler=Sophists) de vardır. Yine bu sınıflar arasında, "Beş duyu vasıtası 
dışında hiçbir şey bilinemez" iddialarıyla tüme varım (nazar=deduction) ve 
tümdengelimi (istidlal =induction) inkâr etmekle birlikte âlemin kıdemine 
inanan Sumeniyye de vardır. Bu sınıflardan biri de, âlemin kadîm olduğuna 
inanan Dehriyye (maddeciler) 'dir. Yine bunların arasında, arazların 
yaratılmalarını (hudûs) kabul etmelerine rağmen, âlemin heyulasının kadim 
olduğuna inanlar vardır. Bu sınıflardan biri de, âlemin kadîm olduğunu 
söyleyen ve Yapıcı'yi (Sâni 1 ) inkâr eden feylosoflardır. Bunu, onların arasından 

246 



Pythagoras ve Cadmus söylemişlerdir. Aralarında, Yapıcının (Sâni 1 ) kadîm 
olduğunu söyleyen feylosoflar da vardır; fakat bunlar, O'nun yaptığı şeyin, 
(yani âlemin) O'nunla beraber kadîm olduğunu iddia etmişler ve 
Empedocles'in inandığı gibi, Yapıcı (Sâni 1 ) ile yapılanın (masnu 1 ) kadîm 
olduklarını söylemişlerdir. Yine onların arasında, dört tabiat ile toprak, su, ateş 
ve havadan ibaret dört unsurun kadîm olduklarını söyleyen feylosoflar da 
vardır. Bu dört unsurun ve onlarla birlikte felekler ye yıldızların da kıdemine 
inananlar, felek için beşinci bir tabiat bulundunu ve onun, ne bütününde, ne de 
cüzlerinde oluşma (kevn) ve bozulmaya (îesâd) uğramıyacağmı ileri 
sürmüşlerdir. 

Müslümanlar, anlattığımız bu sınıfların kestiklerinin Müslümanlar tarafından 
yenmesinin ve kadınlarıyla evlenmenin helâl olmadığı hususlarında 
birleşmişler; ama onlardan cizye kabul edilip edilmeyeceği konusunda ihtilâfa 
düşmüşlerdir. Puta tapanlardan cizye alınmasını kabul edenler, bunlardan da 
kabul etmişlerdir. Puta tapanlardan cizyeyi kabul etmeyenler, bunlardan da 
etmemişlerdir. Bunu, eş-Şâfiî ve ashabı söylemiştir. I^3J 
Onlar (Ehl-i Sünnet), Mecûsîlerin dört fırka olduklarını söylemişlerdir: 
(1) Zervâniyye, 1^21 (2) Messihıyye, (3) Hurremdîniyye ve (4) Bihâferîdiyye. 
Bunların hepsinin kestiği hayvanlar haramdır. Aynı şekilde kadınlarıyla 
evlenmek de haramdır. Ancak eş-Şâfiî, Mâlik, Ebû Hanîfe, el-Evzâî ve es-Sevrî, 
onlardan Zervâniyye ve Messihıyye' den cizye kabul edilmesine cevaz 
vermişlerdir; fakat diyetlerinin miktarı hakkında ihtilâfa düşmüşlerdir, eşve bir 
Hıristiyanm diyetinin beşte de, bir Müslümanm diyetinin üçte biri olduğunu 
söylemiştir, Böylece bir Mecusinin fidyesi, bir Müslümanm diyetinin onbeşte 
biridir. Ebû Hanîfe ise, Mecûsî, Yahudi ve Hıristiyanm diyetinin, Müslümanm 
diyetinin aynı olduğunu söylemiştir. 1^1 

Mecûsüerden Mazdekiyye'ye gelince., bunlardan cizye kabulü caiz değildir; 
çünkü bunlar, bütün haramları helal saymak ve "Bütün insanlar, malda, 
kadında ve bütün hoşlanman şeylerde ortaktır" demekle, asıl Mecusi dininden 
ayrılmıştır. 

Aynı şekilde, asıl Mecûsüerden daha iyi görüşleri bulunmasına rağmen, 
Bihâferîdiyye 'den de cizye kabul edilmesi caiz değildir; çünkü onların dinleri, 
reisleri Bihâferîd tarafından, İslâm devleti içinde ortaya konmuştur. İslâm 
devletinden sonra ortaya çıkan her türlü küfre mensub olandan cizye almak 
caiz değildir. 

Fakîhler, kâfirlerden Sâbiîler hakkında ihtilâf etmişlerdik. i§M Onların 
çoğunluğu, kestiklerinin yenmesi, evlenme ve cizye ile ilgili olarak onlar 
hakkındaki hükmün, bütün bu hususlarda kendilerine cevaz verilmiş olan 
Hıristiyanlar hakkındaki hüküm gibi olduğunu söylemişlerdir. Fakîhlerin 
arasında şöyle diyenler de olmuştur: Sâbiîlerden heyulanın kadîm olduğunu 
söyleyenler hakkındaki hüküm, bundan önce söylediğimiz Ashâbu'l-Heyûlâ 

247 



hakkındaki hüküm gibidir. Onlardan âlemin sonradan olduğunu (hudûs) 
söyleyen ve fakat Yapıcının (Sâni 1 ) sıfatları hakkında ayrılığa düşen hakkındaki 
hüküm, Hıristiyan hakkındaki hüküm gibidir. Bu da bizim görüşümüzdür. 
eş-Şâfiî'nin ashabı, her ne kadar âlemin sonradan oluşu (hudûs) ve âlemin 
Yapıcısının (Sâni 1 ) birliği konularında Müslümanlara uyuyorlarsa da, bütün 
nebiler ve resulleri inkâr eden Brahmanlarm kestikleri hayvanları yemenin ve 
kadınlarıyla evlenmenin helâl olmadığı hususlarında birleşmişlerdir. Onlardan 
cizye kabul edilmesi hakkındaki muhalefet, puta tapanlardan cizye 
kabulündeki muhalefet gibidir, 

İslâm fakîhleri, Yahudi, Sâmirî ve Hıristiyanların kestiklerini yemenin, 
kadınlarıyla evlenmenin ve onlardan cizye kabul etmenin helâl olduğu ko- 
nularında birlik halindedirler. Ancak onlar, cizyenin miktarı hakkında ihtilâfa 
düşmüşlerdir. eş-Şâfiî, "Onlardan olgunluk çağma ulaşmış birinin kendi kanını 
korumak üzere vereceği para bir dinardır" demiştir. Ebû Hanîfe ise, onlardan 
zengin olanın kırksekiz dirhem, orta hallinin yirmidört, fakirin de oniki dirhem 
vereceğim söylemiştir. JS^l Yine onlar (Ehl-i Sünnet), bunların cezaları hakkında 
da ihtilâfa düşmüşlerdir. eş-Şâfiî, onlara tatbik edilecek cezaların diyetleri 
hakkında da ayrılığa düşmüşlerdir. eş-Şâfiî demiştir ki: 
"Onlardan bir erkeğin diyeti, bir Müslüman erkeğin diyetinin üçte biridir, 
onlardan bir kadının diyeti de bir Müslüman kadının diyetinin üçte biridir". 
Mâlik ise, "Kitâb Ehli olan birinin diyeti, Müslümanm diyetinin yarısıdır" 
demiştir. Ebû Hanîfe de, onların diyetinin Müslümanm diyeti ile eşit olduğunu 
söylemiştir. Aralarında tatbik edilecek kısasın ne şekilde olacağı hakkında da 
ihtilâf olsun, bir kâfire karşılık bir müminin öldürülmeyeceğini söylemiştir. 
Ebû Hanîfe ise şöyle demiştir: 

"Bir zimmîye karşılık bir Müslüman öldürülebilir; ama Müslümanlardan âmân 
dileyen (Muste'min) birini öldürdüğü için, bir Müslüman öldürülemez." 
Onlardan yaşlı bir ihtiyara cizye gerekip-gerekmediği hakkında da ihtilâfa 
düşmüşlerdir. eş-Şâfîî, bunu gerekli görmüştür. Ebû Hanîfe ise, savaşlarda iş 
yapabilecek olanlar dışındaki ihtiyarlar için cizyeyi gerekli görmemiştir. 
Onlar (Ehl-i Sünnet), Mâneviyye'den Nûr (Aydınlık) ile Zulmetin (Karanlık) 
kadîm olduğunu söyleyen ve âlemin, Nûr ile Zulmet'in birleşmesinden 
meydana geldiğini; hayır ile faydanın Nûr 1 dan, kötülük ile zararın Zulmet'ten 
doğduğunu iddia eden Seneviyye (İkiciler=Dualist), Deysâniyye ve 
Merkâyûniyye hakkında ihtilâfa düşmüşlerdir. Bir kısım fakihler, onlar 
hakkındaki hükmün Mecûsîlerinki gibi olduğunu ileri sürmüş ve kestiklerini 
yemenin ve kadınlarıyla evlenmenin haram olduğunu söylemekle beraber, 
onlardan cizye alınmasını mubah görmüşlerdir. Bize göre doğrusu, nikâh, 
kestikleri ve cizye konusunda, haklarındaki hükmün, puta ve heykellere 
tapanlarmki gibi olanıdır. Nitekim bunu daha önce açıklamıştık. 



248 



(2) Râfıza'nm Gulât'mdan Sebeiyye, Beyâniyye, Muğîriyye, Mansûriyye, 
Cenâhıyye, Hattâbiyye, Hulûliyye'nin öteki kolları, Bâtmiyye, Ceyhun nehrinin 
ötesindeki Mukannaiyyetu'l-Mubeyyıda, Azerbaycan'daki Muhamnıira, 
Taberistan'daki Muhamnıira ve İbni Ebî'l-'Avcâ'ya uyanlardan ruhların 
tenasühüne inananlar, Mu'tezîle'den Ahmed b. Hâbıt'm görüşünü kabul 
edenler, Havâric'den İslâm şeriatinin Acem'den çıkacak bir peygamberin 
şerîatiyle kaldırılacağını iddia eden Yezîdiyye'nin görüşünde olanlar, 
Hayâric'den oğulların kızları ve kızların kızları ile evlenmeyi helâl sayan 
Meymûnivve'nin görüşüne inananlar, Bağdad halkından 'Azafira'nm inanç- 
larını benimseyenler veya Hulûliyye mezhebinde aşırı bir uç olan 
Hallâciyye'"nin görüşünü ileri sürenler veya Bâbekiyye'nin veya Abbas oğulları 
devletinin kurucusu Ebû Müslim hakkında aşırı giden Rizâmiyye'nin görüşünü 
kabul ederler veya Ali'ye hayat etmedikleri için sahabeyi tekfir eden ve Ali'yi 
de onlarla savaşmadığından küfürle suçlayan Kâmiliyye'nin görüşünü ileri 
sürenler gibi, İslâm devletinde ortaya çıkmış, dış görünüşüyle İslâm'a 
bürünmüş ve gizlice Müslümanları aldatmış olan kâfirlere gelince., isimlerini 
saydığımız bu toplulukların hükmü, dinden çıkmış olanların (mürted) hükmü 
gibidir. Kestiklerini yemek helâl olmadığı gibi, onlara mensup kadınlarla 
evlenmek de helâl değildir. Onların, cizye karşılığı İslâm topraklarında 
oturmaları da caiz değildir. Aksine onların tövbeye çağırılmaları gerekir. Tövbe 
ederlerse ne âlâ... Aksi halde öldürülmeleri ve mallarının ganimet olarak 
alınması icâb eder. K861 Kadınların ve çocuklarını köle olarak almak hakkında 
ihtilâfa düştüler. Ebû Hanîfe ve aralarında İbn Sureyc'in efendisi Ebû İshâk el- 
Mervezî'nin de bulunduğu Şafiî'nin ashabından bir topluluk, bu hususu mubah 
saymışlardır. Bu hususu mubah sayanlar, şu olayı delil olarak ileri 
sürmüşlerdir: 

Hâlid b. el-Velîd, Benû Hanîfe ile savaştığı ve Museylimetu'l-Kezzâb'm 
öldürülme işini tamamladığı zaman, Benû Hanîfe ile, altın ve gümüş ile 
kadınlar ve çocukların da bulunduğu esirlerden dörtte biri karşılığında sulh 
yapmış ve onları Medine'ye göndermişti. Muhammed b. el-Hanefiyye'nin 
annesi Havle, işte onlardan biri idi. 

Cârûdiyye, Hişâmiyye, Neccâriyye, Cehmiyye, sahabenin ileri gelenlerini 
küfürle suçlayan İmâmiyye, hakdan gibi, kendi hevâ ve heveslerine uyanlara 
(Ehlu'1-Ehvâ 1 ) gelince., biz onları, onların Ehl-i Sünnet'i tekfir edişleri gibi, 
tekfir ediyoruz. Bize göre onların, ne cenaze namazlarını kılmak, ne de 
arkalarında namaza durmak caizdir. Ashabımız, onların mallarına mîras 
yoluyla sahib olmak hususunda ihtilâf etmişlerdir. Onlardan bir kısmı, "Biz 
onların mirasını alabiliriz; ama onlar, bizim mirasımızı alamazlar" demiş ve 
bunu, Mu'âz b. Cebelin, "Müslüman kâfirden mîras alabilir; ama kâfir, 
Müslümanm mirasını alamaz" şeklindeki görüşüne dayandırmışlardır. ݧSZ1 Bize 
göre doğrusu şudur: 



249 



Onların malları fey'dir. Bu sebepten, mirasları, ne kendileri, ne de Sünniler 
arasında paylaşılabilir. Rivayet edildiğine göre, şeyhimiz Ebû Abdillah el-Hâris 
b. Ese'd el-Muhâsibî, babasının mirasından hiçbir şey almamıştır; çünkü babası, 
Kaderiyye'ci eş-Şâfiî, Kur'an'm yaratılmış olduğunu ve rü'yetin (Allah'ın 
görülmesi) vuku bulmayacağını söyleyen birinin arkasında namaz kılan 
kimsenin namazının boş olduğuna işaret etmiştir. Hişâm b. 'Ubeydillah er- 
Râzî'nin Muhammed b. el-Hasan'dan rivayet ettiğine göre o, Kur'an'm 
yaratıldığını söyleyen birinin arkasında namaz kılan kimse hakkında şöyle 
demiştir: 

"Böyle bir kimse, namazını yeniden kılar" JSSgl Yahya b. Eksem'in rivayet 
ettiğine göre, Ebû Yûsuf a Mu'tezile'nin durumu sorulmuş; o da, "Onlar 
zındıklardır" demiştir. İSM 

eş-Şâfiî, "eş-Şehâdât" (Şahitlikler) kitabında, kendi taraftarlarının muhaliflerine 
karşı yalan şahitlik etmelerini caiz gören Hattâbiyye hâriç, Ehlu'l-Ehvâ'nm 
şahitliğine cevaz verdiğini işaret etmiştir. Ancak "el-Kıyas" kitabında ise, 
Mu'tezile ve Ehlu'l-Ehvâ'nm öteki mensuplarının şahitliklerini kabul etmekten 
rücû ettiğini söylemiştir. 0201 Eşheb'in bildirdiğine göre Mâlik, İbnu'l-Kasım ve 
el-Hâris b. Miskîn'in Mâlik'den rivayetlerinde Ehlu'l-Ehvâ'nm şahitliğini 
reddetmiş ve Mu'tezile hakkında, "Zındıklardır tövbeye çağırılmazlar, aksine 
öldürülürler" demiştir. 

Onlarla alış-veriş muamelelerine gelince.. Ehl-i Sünnet'e göre bunun hükmü, uç 
bölgelerinde yaşayan Müslümanlarla, öldürülmeleri mubah olsa bile, 
kendileriyle savaşılması gereken insanlar (ehlu'1-harb)" arasındaki ortaklık 
anlaşmaları hükmü gibidir. Ancak Şâfîî mezhebinin sahih anlayışına göre, bir 
Müslüman onlardan, ne Mushaf, ne de Müslüman bir köle satın alabilir. 
eş-Şâfiî'nin ashabı, hakdan ayrılan Kaderiyye'nin hükmü hakkında ihtilâf 
etmiştir. Aralarında, selâm olsun Nebî'nin Kaderiyye hakkındaki, "Onlar bu 
Ümmet'in mecûsîleridir" sözüne dayanarak, "Onların hükmü, Mecûsîlerin 
hükmünün aynıdır" diyenler vardır. Bu görüşe göre, onlardan cizye almak caiz 
olur. "Onların hükmü, dînden dönenlerin hükmü gibidir" diyenler de vardır. 
Buna göre, imlardan cizye alınmaz; aksine tövbeye çağırılırlar. Tövbe ederlerse 
ne âlâ... Aksi halde Müslümanların onları öldürmeleri icâb eder. 
"el-Milel ve'n-Nihal" kitabında, Ehlu'1-Ehyâ hakkındaki hükümlerin geniş bir 
açıklamasını yapmıştık. Bu kitapta da, onların hükümlerini Ehl-i Sünnet'e göre 
iyice anlattık, ki bu da yeter. Ve Allah en iyi Bilen' dir. J£2U 

4. SELEF-İ SALİH 

Bu kısmın (Beşinci Kısım) bölümlerinden dördüncüsü, bu Ümmet'in Selef-i 
Salih'i hakkındaki görüşümüzdür. 



250 



Sünnet Ehli, sahabenin Muhacirler ve Ensâr'mm imânları hakkında birlik 
halindedir. 1^221 Bu, Râfıza'dan, "Ali'ye bey'atı terkettikleri için, sahabe küfre 
girmiştir" iddiasında bulunanların görüşüne zıttır. Yine bu, sahabe ile 
savaşmadığı için, Ali'yi tekfir eden Kâmiliyye'nin görüşüne de aykırıdır. 
Ehl-i Sünnet, Kinde, Hanîfe, Fezâre, Benû Esed ve Benû Sekr b. Vâil ka- 
bilelerinden olup da Allah'ın salât ve selâmı ona olsun Nebî'nin vefatından 
sonra dinden çıkanların, Mekke fethinden önce, ne Ensâr, ne de Muhacirlerden 
oldukları hususunda birleşmişlerdir. "Muhacir" adı, hukuken, ancak Mekke 
fethinden önce Allah'ın salât ve selâmı ona olsun, Nebî'ye hicret edenlere 
verilebilir. Onlar da, Allah'ın lütuf ve keremi ile, sağlam dîn ve doğru yolda 
derece derece yükselmişlerdir. 

Sünnet Ehli, selâm olsun Allah'ın Resulü ile birlikte Bedr'de bulunanların 
cennetlik oldukları hususunda birleşmişlerdir. Aynı şekilde, haberlerin 
kendisini hâriç tuttuğu Kuzmân dışında, onunla birlikte Uhud'da bulunan 
herkes ile, Hudeybiye'de onunla Rıdvan bey'atı yapmış olan herkesin cennetlik 
olduğunda birleşmişlerdir. 

İslâm Ümmeti'nden, aralarında Ukâşe b. Mihsan'm da bulunduğu yetmişbin 
kişinin sorgusuz-sualsiz cennete gireceği ve onların herbirinin yetmişbin kişi 
hakkında şefaatçi olacakları hakkındaki mevcut habere inanmışlardıı. J^şi 
Cennetlik oldukları ve Ümmet'ten bir topluluk için şefâatta bulunacakları 
hakkındaki haberlerin mevcut olduğu toplulukların son nefeslerinde mutlaka 
imân üzere öldüklerine inandıklarını (muvâlât) söylemişlerdir. Böyle 
olanlardan biri, Üvey s el-Karanî'dir ve bunlar hakkındaki haber de 
Meşhur' dur. 

Allah'ın salât ve selâmı ona olsun Nebî'nin cennetle müjdelediği on kişiden 
birini tekfir eden herkesi, küfürle suçlamışlardır. 

Allah'ın salât ve selâmı ona olsun Allah'ın Resûlü'nün bütün eşlerinin mutlak 
imân üzre öldüklerine inanmışlar (muvâlât) ve onların tamamını veya birkaçını 
tekfir edeni küfürle suçlamışlardır. 

Sünnet Ehli, el-Hasan, el-Huseyn ile salât ve selâm olsun Allah'ın Resûlü'nün 
el-Hasan b. el-Hasan, Abdullah b. el-Hasan, Ali b. el-Huseyn Zeyne'l-Abidîn, 
el-Bâkır olarak tanınan ve Câbir b. Abdillah el-Ensâri'nin Allah'ın salât ve 
selâmı ona olsun Allah'ın Resûlü'nün selâmını kendisine ilettiği Muhammed b. 
Ali b. el-Huseyn, es-Sâdık olarak tanınan Cafer b. Muhammed, Mûsâ b. Cafer 
ve Ali b. Mûsâ er-Rızâ gibi meşhur torunlarına sevgi ve bağlılık göstermiş ve 
onların imân üzre vefat ettiklerini (muvâlât) söylemişlerdir. Onların, el-Abbâs, 
Ömer ve Muhammed b. el-Hanefiyye gibi, Ali'nin soyundan gelen diğer 
çocukları ile Mu'tezile veya Râfıza'ya meyledenleri ve kendilerini bunlara 
mensub gören ve zulüm ve düşmanlık yönünden Basra'lılara karşı saldıran el- 
Berkaî gibi zulüm ve düşmanlıkta aşırı gidenlerin dışında temiz atalarının 
yolundan gidenler hakkındaki düşünceleri de aynıdır. Soy bilginlerinden çoğu, 

251 



onların arasında, onlardan olmadıkları halde, kendisinin onlara mensub 

olduğunu iddia edenler bulunduğu görüşündedirler. 

Sahabeye uyan ileri gelen Tâbiûnun son nefeslerinde imân üzere öldüklerini 

(muvâlât) söylemişlerdir. Nitekim Yüce Allah, onlar hakkında şöyle 

buyurmuştur: 

"Onlardan sonra gelenler: Rabbimiz! Bizi ve bizden önce inanmış olan kardeşlerimizi 

bağışla; kalbimizde müzminlere karşı kin bırakma; Rabbimiz! Şüphesiz Sen şefkatlisin, 

merhametlisin, derler". ^âl 

Sünnet Ehli, Sünnet Ehli'nin esaslarını açıkça ortaya koyan herkes hakkında da 

aynı görüşleri kabul ederler. Ancak onlar, İslâm'dan çıkmış mezheplerin 

mensuplarından ve Kaderiyye, Mürcie, Râfıza, Havâric, Cehmiyye, Neccâriyye 

ve Mucessime gibi, İslâm'a nisbet edilmekle beraber sapık fırkaların 

mensuplarından uzaklaşmışlardır. Bunların mufassal açıklaması, bundan 

önceki bölümde yapılmış olup, oradaki açıklamalar bu hususta yeterlidir. I§2S 

5. EHL-İ SÜNNETİN UYUMU 

Bu kısmın (Beşinci Kısım) bölümlerinden beşincisi. Allah'ın Sünnet Ehli'ni 
birbirlerini küfürle suçlamaktan korumasının açıklanması hakkındadır. 
Sünnet Ehli, birbirlerini küfürle suçlamaz ve aralarında uzaklaşma (teberrî) ve 
küfürle suçlamayı (tekfir) gerektirecek bir ayrılık yoktur. Bu sebepten onlar, 
hakkı ayakta tutan Cemâat Ehli'dirler ve Yüce Allah da hakkı ve hakka bağlı 
olanları korur. Onlar, inkâr ve çelişkiye düşmezler. Muhaliflerinin 
fırkalarından hiçbiri yoktur ki, birbirlerini tekfir etmemiş ve Havâric, Râvafız 
ve Kaderiyye gibi, birbirlerinden uzaklaşmamış olsun. O kadar ki, bunlara 
mensup yedi kişi bir mecliste toplanmış; sonuçta birbirlerini küfürle suçlayarak 
ayrılmışlardır. Böylece onlar, Yahudi ve Hıristiyanlarla aynı durumda 
olmuşlardır. Nitekim onlar birbirlerini küfürle suçladıkları zaman, Yahudiler 
dediler ki: 

"Hıristiyanlığın bir temeli yoktur; Hıristiyanlar da Yahudiliğin bir temeli 
yoktur, dediler. i§26l Yüce ve Ulu Allah şöyle buyurur: 
"...Eğer o Allah'tan başkasından gelseydi, onda çok ayrılıklar bulurlardı" . ^3 
Allah, Sünnet Ehli'ni, bu Ümmet'in selefleri hakkında hoşa gitmeyecek birşey 
söylemek ve onlara dil uzatmaktan korumuştur. Onlar, Muhâcirûn, Ensâr, 
dînin önderleri, Bedr ve Uhud'a katılanlar, Rıdvan bey'atmda bulunanlar, 
Allah'ın salât ve selâmı ona olsun Nebî'nin kendilerini cennetle müjdelediği 
herkes; Allah'ın salât ve selâmı ona olsun Nebî'nin eşleri, ashabı, çocukları ve 
el-Hasan ve el-Huseyn gibi torunları ile selâm olsun Abdullah b. el-Hasan, Ali 
b. el-Hasan, Muhammed b. Ali, Cafer b. Muhammed, Mûsâ b, Cafer ve Ali b. 
Mûsâ er-Rızâ gibi onların soyundan gelen meşhur kişiler ile karışıklık ve 
değişiklik olmaksızın onlardan doğruluk üzere olanlar ve Hulefâ-i Râşidîn 

252 



hakkında iyilik ve güzellikten başka bir şey söylemezler. Onlardan herhangi 
biri hakkında dil uzatmaya izin vermemişlerdir. Yüce Allah'ın kendilerini kir 
ve bid'atlerden, hoşa gitmeyen herhangi bir şeyi ortaya koymaktan koruduğu 
Tâbiûn'un önderleri ve Tâbiûn'a uyanlar (et-bâ'u't-tâbi'în) hakkında da aynı 
şekilde düşünürler. Onlar, Müslümanlar hakkında, ancak, imânlarının zahirine 
göre hüküm verirler. Kendisinden açıkça tekfirini gerektirecek herhangi birşey 
meydana çıkmadıkça hiçbirini küfürle suçlamazlar. el-Buhârî'nin rivayet ettiği 
Allah'ın salât ve selâmı ona olsun Nebinin, "Ümmetimden yetmiş bin kişi 
sorgusuz-sualsiz cennete girecektir; onlar, üfürükçülük etmezler, uğursuz bir 
şey yapmazlar ve Rablerine dayanırlar" hadisini tasdik ederler. I§2§1 Vârid 
olduğuna göre, onlardan herbiri, Rebî'â ve Mudar kabilelerinin mensupları 
sayısınca insana şefaat edecektir. Onlar, bu Ummet'in kendilerinden önce 
gelenleri (selef) için, Yüce Allah'ın Kitabında, "Onlardan sana gelenler: Rabbimiz! 
Bizi ve bizden önce inanmış olan kardeşlerimizi bağışla! Kalbimizde müzminlere karşı 
kin bırakma. Rabbimiz! Şüphesiz Sen şefkatlisin, merhametlisin, derler" . J^ü 

6. SÜNNET EHLİNİN FAZİLETLERİ 

Bu kısmın (Beşinci Kısım) bölümlerinden altıncısı, Sünnet Ehli'nin faziletleri, 
ilimlerinin nevileri ve imamlarının açıklanması hakkındadır. 
Bil ki, ilim ve marifet, türlü türlü ictihadlar yönünden Müslümanların iftihar 
vesilesi sayılan hiçbir haslet yoktur ki, Sünnet ve Cemâat Ehli'nin de bu alanda 
yüce bir eli ve büyük bir hissesi bulunmasın. İşte Sünnet Ehli'nin usûlu'd-dîn 
imamları ile kelâm bilginleri... 

Sahabenin ilk kelâmcısı, va'd ve vaîd meseleleri üzerinde Havaride, meşîet 
(dileme), istitâat (yapabilme gücü) ve kader üzerinde Kaderiyye ile tartışan 
Allah yüzünü şereflendirsin Ali b. Ebî Tâlib'dir. Sonra kaderi nef yedisi üzerine 
Ma'bed el-Cuhenî'den uzaklaşan Abdullah b. Ömer -Allah onlardan razı 
olsun' dır. 

Tâbiûn'un Ehl-i Sünnet kolunun kelâmcılarmdan ilki Ömer b. Abdillazîz'dir. 
12001 Onun Kaderiyye'yi red için yazdığı tesirli bir risalesi vardır. Sonra Zeyd b. 
Ali Zeynel-Abidin gelir. Onun da Kaderiyye'yi reddeden bir kitabı vardır. 
Sonra el-Hasan el-Basrî gelir. Onun Kaderiyye'yi tenkîd için Ömer b. 
Abdilazîz'e yazdığı mektubu meşhurdur. Sonra eş-Şabî 12011 gelir. Kaderiyye'ye 
karşı çıkan insanların en serti o idi. Sonra ez-Zuhrî'dir' 12021 o, Kaderiyye'nin 
kanının helâl olduğu konusunda Abdulmelik b. Mervân'a fetva vermiştir. 
Bu tabakadan sonra, Cafer b. Muhammed es-Sâdık gelir. Onun Kaderiyye'yi ve 
Havâric'i reddeden kitapları ile Ravâfız'm Gulât'mı reddeden bir risalesi vardır. 
Onların fakîhleri ve mezhep sahipleri arasındaki ilk mütekellimleri, Ebû Hanîf e 
ve eş-Şâfiî'dir. Ebû Hanîfe'nin "Kitâbu'l-Fıkhı'l-Ekber" adını verdiği 
Kaderiyye'yi red için yazılmış bir kitabı vardır. Yine onun, Ehl-i Sünnet'in, 

253 



"îstitâat fiil ile beraberdir" şeklindeki görüşünü desteklemek üzere kaleme 
aldığı bir risalesi daha vardır. Fakat o bu konuda, "Doğrusu bu iki zıt şey için 
doğru olur" demiştir. Bizim ashabımız arasında, bu görüşte olan bir topluluk 
mevcuddur. eş-Şâfiî'nin de kelâm konusunda iki kitabı vardır. Bunlardan biri, 
nübüvvetin doğrulanması ve Brahmanları red; ikincisi de Ehlu'l-Ehvâyı red 
konusundadır. 

Ebû Hanîfe'nin ashabı arasından el-Merîsi'ye 12031 gelince., ancak o, Kur'ân'm 
yaratılması konusunda Mu'tezile ile uyuşmuş: ama fiillerin yaratılması 
hususunda onları tekfir etmiştir. 

eş-Şâfiî'den sonra onun fıkıh ile kelâm ilmini birleştiren öğrencileri gelir. Ebûl- 
Abbâs b. Sureye, cemâatin bu ilimlerdeki en üstünü idi. Onun "tekâfu-u 
edille"ye inananları çürütmek üzere yazdığı pek sert bir kitabı vardır(?). 12011 
Onlardan sonra, Kaderiyye'nin boğazına sarılmakta en cesur olan İmam Ebû'l- 
Hasan el-Eş'arî. 12051 gelir. Onun meşhur öğrencileri arasında Ebûl-Hasan el- 
Bâhilî (v. 370/980-1) ve Ebû Abdillah b. Mucâhid vardır. Bu ikisinin pek çok 
talebesi olmuştur ki, onlar günümüze kadar zamanın güneşi ve çağın imamları 
olmuşlardır. Ebû Bekr Muhammed b. et-Tayyîb el-Bâkıllânî, 12061 Ebu İshâk 
ibrahim b. Muhammed el-İsferâyinî I20Z1 ve İbnu Fûrek 12081 bunlardandır. 
Ama bu tabakadan önce, Ebû Ali es-Sakafî, devrinde Ehl-i Sünnet'in imamı 
olan ve kelâm konusundaki eserlerinin sayısı yüzelliyi aşan Ebû'l-Abbâs el- 
Kalânîsî gelir. Çağımızda, onlardan İbnu Mucâhid, İbnu't-Tayyib, İbnu Fûrek 
ve İbrahim b. Muhammed'e -Allah onların hepsinden razı olsun ulaştık. Onlar, 
bu ilmin şerefli önderleridir. 

Sahabiler ve Tâbiûn çağında ve onlardan sonra gelenler dönemindeki fıkıh 
imamlarına gelince., bunlar, âlemi ilimle doldurmuşlardır. Onların arasında, 
Sünnet ve Cemâat Ehli'ne yardımcı olmayanı yoktur. Onlar, yol göstermek 
üzere çölde tepelerde yakılan ateşlerden daha göz kamaştırıcıdırlar. Onların 
isimlerini bildirmek uzun sürer. 

Hadîs ve isnad imamlarına gelince., onlar, bu sağlam yolun üzerinde olan 
diğer şahıslardır. Onların hiçbirini herhangi bir bid'at lekelememiştir. 
Onların tabakaları hakkında, isimlerini burada yazamıyacağımız kadar çok 
özel kitaplar vardır. Ebedî eserleri, kâinatın sonuna kadar, ilim sahibi olanların 
ellerinde kalacaktır. Aynı şekilde irşad ve tasavvuf imamları da, asırlar boyu, 
inanç bakımından bu sağlam sistem üzerinde idiler. 

Dil, gramer ve edebiyatçılar topluluğu da, aynı şekilde, Ehl-i Sünnet inancına 
bağlı idiler. Onların Küfe kolundan olanlar arasında el-Mufaddal ed-Dubeyy 
I20£L Îbnu'l-Arabî, er-Ruâsî, el-Kisâî, el-Ferrâ', Ebû Ubeyd el-Kasım b. Selâm 
I210İAH b. el-Mubarek el-Lihyânî, 12111 Ebû Amr eş-Şeybânî, 12121 İbrahim el-Har 
12131 Saleb, 12M İbnu'l-Enbârî, İbn Muksem ve Ahmed b. Fâris 12151 vardı ve hepsi 
de Sünnet Ehli'ndendi. Basra kolundan ise, Ebû'l-Esved ed-Duelî, Yahya b. 
Muammer, İsâ b. Ömer es-Sakafî, I2M Abdullah b. Ebî İshâk el-Hadramî vardı. 

254 



Onlardan sonra Ebû Amr b. el-'Alâ' gelir. Amr b. Ubeyd el-Kaderî ona şöyle 
demişti: 

"Va'd ve vaîd, Yüce Allah'tan gelmiştir. And olsun ki Yüce Allah, va'd ve 
vaîdini doğrular." O, bu sözle, mü'minlerden isyankâr olanların cehennemde 
temelli kalacakları yolunda ortaya attığı bid'atini desteklemek istemiştir. 
Bunun üzerine Ebû Amr b. el-'Alâ' şöyle demiştir: 

"Arab, Kerim olan tehdîd ederse bağışlar; söz verirse yerine getirir' derken ve 
tehdîd ettiği zaman affetmenin bir iftihar olduğunu; 
Şüphesiz ki ben, onu ister tehdîd edeyim ister vaadde bulunayım, 
Tehdidimden döner, sözümde dururum. 

Demek suretiyle ifade ettiğinde sen nerede idin?" Böylece o, bu türlü davran- 
mayı kötü bir huy değil, bir kerem olarak saymıştır. Keza el-Halîl b. Ahmed, 
Halef el-Ahmer, I21Z1 Yunus b. Habîb), Sibeveyh, el-Ahf eş, el-' Asmaî, 12181 Ebû 
Zeyd el-Ensârî, 12121 ez-Zeccâc, el-Mazûnî, el-Muberred, Ebû Hatim es-Sicistâni, 
12201 İbn Dureyd, 12211 el-Ezheri ve diğer edebiyat imamları da onlardandır. 
Onların arasında bid'atçıları şiddetle inkâr etmemiş ve onların bid'atlerinden 
uzaklaşmamış hiç kimse yoktur. Onların meşhurları içinde Ravâfız, Havâric ve 
Kaderiyye'nin bid'atlerinden herhangi birşeyle kirleneni olmamıştır. 
Aynı şekilde, sahabe devrinden başlayarak Muhammed b. Cerîr et-Taberî ve 
çağdaşlarına kadar rivayet tefsirlerini yapanlar ve kıraat imamları ile onlardan 
sonra gelenlerin hepsi de Sünnet Ehli'nden idiler. Bid'atçiler arasındaki birkaç 
kişi dışında dirayet tefsiri ile uğraşanlar da Sünnet Ehli'ndendir. 
Meğâzi (savaşlar), Siyer, Tarih, Haber tenkidi ve rivayet nakleden bilginlerin 
meşhurları da, aynı şekilde, Sünnet ve Cemâat Ehli'ndendir. 
Böylece görülmektedir ki, ilimlerde üstünlüğü elde etmiş olanlar Sünnet ve 
Cemâat Ehli'ndendir. Yüce Allah, bizi onların topluluğu içinde toplasın. 12221 

7. SÜNNET EHLİNİN ESERLERİ 

Bu kısmın (Beşinci Kısım) bölümlerinden yedincisi, Sünnet Ehli'nin din ve 
dünyadaki eserlerinin açıklanması ve onların din ve dünyadaki mefâhirinin 
anlatılması hakkındadır. 

Biz, Sünnet Ehli'nin ilimlerin yayılması konusundaki bazı eserlerini tanımış 
bulunuyoruz. Bunlardan görülmektedir ki, bu hususta onları geçecek yoktur, 
onların, gerek din gerek dünya ile ilgili kitapları şereflidir ve dünya durdukça 
Muhammed Ümmeti'ne kalacaktır. İslâm ülkelerindeki imar çalışmalarına 
gelince... onlar, araştırıcıların önünde mukayeseye hazır meşhur eserlerdir ve 
tarihin koynunda kalacaklardır. Öyle ki mescidler, medreseler, saraylar, 
ribatlar, fabrikalar, hastaneler ve Sünnet ülkelerindeki diğer binalar gibi, imar 
hususunda onların önüne geçilemez. Bu konuda Ehl-i Sünnet'inkinin dışında 
söylenebilecek bir çalışma mevcud değildir. 

255 



El-Velîd b. Abdilmelik, Mescid-i Nebevî'yi ve Şam camiini emsalsiz bir şekilde 

bina ettirmiştir. Kardeşi Mesleme, İstanbul'da bir mescid yaptırmıştır, ki o da 

bir Sünnî idi. Mekke ve Medine ile mevcud eserlerden diğer şaheserlerin hepsi 

de Sünnet Ehli'nin işlerindendir. 

Ubey dilerden bir kısmının imar konusundaki çalışmalarına gelince... Muhtelif 

devletlerdeki Sünnî hükümdarların işleri karşısında, onların dile getirilebilecek 

bir şeyleri yoktur. Ayrıca inançlarının kötülüğü gözönüne alınınca, yaptıkları 

işlerin bir yeri ve değeri yoktur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: 

"Puta tapanların, kendilerinin inkarcı olduklarını itiraf edip dururken Allah 1 in 

mescidlerini onarmaları gerekmez." Ö231 Yerimiz, Sünnet Ehli'nin din ve dünyadaki 

iftihar verici eserlerini sayıp dökmeye müsaid değildir. 

Bu bilgi Sünnet Ehlinin din ve dünya açısından sonu gelmeyen eserlerini 

belirtme hususunda yeterlidir. 

Ve hamd Allah'adır ve ihsan Ona aittir. Allah'ın salâtı Efendimiz Munammede 

aline ve bütün ashabına olsun... I22Ü 

BİBLİYOGRAFYA 

1. Abdulhamîd: Ebû Mansûr Abdulkaabir b. Tâhir el-Bağdâdî (429/1037), el- 
Fark Beyne'l-Fırak, nşr., Muhammed Muhyiddîn Abdulhamîd, Mısır (trz.). 

2. Belâzurî: Ahmed b. Yahya b. Câbir el-Belâzurî (279/892), Ensâbu'l-Eşrâf. 
Süleymâniye Kütübhânesi Reisülküttâb Blm., 597-598. 

3. Beyân: Ebû Osman Amr b. Bahr el-Câhız (255/869), el-Beyân ve't-Tebyîn, I- 
IV, nşr., Abdusselâm Hârûn, Kahire 1388/1968. 

4. Buhârî: Ebû Abdillah Muhammed b. İsmâîl (256/870), Sahih, I-VIII, İstanbul 
1315. 

5. Dârimî: Ebû Ahmed Abdullah b. Abdirrahmân b. el-Fadl b. Behrâm ed- 
Dârimî (255/ 869), Sunenu'd-Dârimî, Dâru İhyâ-i Sunneti'n-Nebeviyye neşri. 

6. Ebû Dâvud: Ebû Dâvud Süleyman b. el-Eş'as es-Sicistânî (275/888), Sunenu 
Ebî Dâvud, M.M. Abdulhamîd neşri. 

7. Eş'arî: Ebû'l-Hasan Ali b. İsmâîl el-Eşarî (324/936), Makaalâtu'l-İslâmiyyîn, 
nşr., Helmut Ritter, VViesbaden 1963. 

8. Fığlalı: Ethem Ruhi Fiğlalı, (Dr.), (Doç. Dr.), Hâriciliğin Doğuşuna Tesir 
Eden Bazı Sebepler, İlahiyat Fakültesi Dergisi, XX, 219-247. 

9. Fığlalı: Ethem Ruhi Fiğlalı, (Dr.), (Doç. Dr.), İbâdiye'nin Siyâsî ve İtikadı 
Görüşleri, İlahiyat Fakültesi Dergisi, XXI, 323-344. 

10. Fığlalı: Ethem Ruhi Fiğlalı, (Dr.), (Doç. Dr.), Hâriciliğin Doğuşu ve Fırkalara 
Ayrılışı, İlahiyat Fakültesi Dergisi, XXII, 245-275. 

11. Fıkıh: el-İmâmu'1-A'zâm Ebû Hanîfe en-Nu'mânb. Sabit el-Rûfî (150/767), 
Kitâbu'l-Fikhi'l-Ekber, Mısır 1323. 



256 



12. Halkın: Ph. D.Abraham S. Halkın, Moslem Schismes and Sects (Al-Fark 
Bain al-Fırak), Part. II, Tel-Aviv 1935. 

13. Harâc:Ebû Yûsuf Ya'kûb b. İbrahim b. Habîb el-Kûfî (182/798), Kitâbu'l- 
Harâc, çev., Ali Özek, İstanbul 1970. 

14. el-Hûru'l-'Iyn: Ebû Saîd Neşvânu'l-Himyerî (573/1178), el-Hûru'l-'Iyn, 
Nşr., Kemal Mustafa, Kahire 1948. 

İbâne: 

15. el-Hûru'l-'Iyn: Ebû Saîd Neşvânu'l-Himyerî (573/1178), Ebû'l-Hasan Ali b. 
'İsmâîl el-Eş'ârî (324/936), Kitâbu'l-İbâne, Haydarâbâd 1367/1948. 

16. 'İber: el-Hâfız ez-Zehebî (748/1347), el-'İber fî-Haberi Men Ğaber, I-IV, nşr., 
Dr. S. el-Muneccid, Kuveyt 1960-3. 

17. İbn Hanbel: Ebû Abdillah Ahmed b. Muhammed (241/855), Musned, I-VI, 
Mısır 1313. 

18. İbn Hazm: Ebû Muhammed Ali el-Endelusî ez-Zâhirî (456/1063), Kitâbu'l- 
Fasl fî'1-Milel ve'1-Ehvâ' ve'n-Nihal, I-IV, Bağdâd (trz.). 

19. İbn Kuteybe: Ebû Muhammed Abdullah b. Müslim ed-Dîneverî (276/889), 
Te'vîlu Muhteli-fi'1-Hadîs, Mısır 1326. 

20. İbn Mâce: Ebû Abdillah Muhammed b. Yezîd el-Kazvînî (275/888), Sünen, 
I-IL nşr., F.Abdulbâkî, Mısır 1372-/1952-3, 

21. İbn Sa'd: Ebû Abdillah Muhammed İbn Sa'd (230/844), et-Tabakâtu'l- 
Kubrâ, I-VIII, Beyrut, 1377-80/1957-60. 

22. Îbnu'1-Esîr: Ebû'l-Hasan b. Ali b. Muhammed b. Abdilkerim el-Cezerî 
(630/1232), el-Kâmil fî't-Târih, I-XIII, Beyrut 1385-6/1965-6. 

23. İsâbe: İbn Hacer Şihâbuddîn Ebul-Fazl Ahmed b. Ali el-Askalânî 
(852/1448), İsâbe fî-Temyîzi's-Sahâbe, MV-Mısır 1323-25/1905-7. 

24. İsferâini: Ebûl-Muzaffer el-İsferâinî (471/1078), et-Tabsîr fî'd-Dîn, Kahire 
1940. 

25. İ'tikadât: Fahreddîn er-Râzî (606/1209), İ'tikadâtu'l-Fıraki'l-Muslimîn ve'l- 
Muşrikîn, Kahire 1356/1938. 

26. Kevserî: Ebû Mansûr Abdulkaahir b. Tâhir el-Bağdâdi (429/1037), el-Fark 
Beyne'l-Fırak, nşr., Muhammed Zahir b. el-Hasan el-Kevserî, Mısır 1367/1948. 

27. Kummî: Sa'd b. Abdillah Ebî Halef el-Eş'arî el-Kummî (301/913), Kitâbu'l- 
Makaalât ve'1-Fırak, nşr., Dr. Muhammed Cevâd Meşkûr, Tahran 1963. 

28. Maârif: Ebû Muhammed Abdullah b. Müslim İbn Kuteybe (276/889), el- 
Maârif, nşr., Servet Ukkâşe, Mısır 1960. 

29. Malatî: Ebul-Huseyn Muhammed b. Ahmed b. Abdirrahmân el-Malatî eş- 
Şâfiî (377/ 987-8), et-Tenbîh ve'r-Redd 'alâ Ehli'1-Evhâ' ve'1-Bida', nşr., 
Muhammed Zâhid b. el-Hasan el-Kevseri, Beyrut 1388/1968. 

30. Mes'ûdî: Ebû'l-Hasan Ah b. el-Huseyn b. Ali el-Mesudî (346/957). 

31. Murûcu'z-Zeheb, I-IV, nşr., Yûsuf Es'ad Dağir, Beyrut 1385/1965. 

32. et-Tenbîh ve'I-Eşrâf, nşr., Abdullah İsmâîl es-Sâvî, Bağdâd, 1357/1938. 

257 



33. Milel: Ebû Mansûr Abdulkaahir b. Tâhir el-Bağdâdî (429/1037), Kitâbu'l- 
Milel ve'n-Nihal, nşr., Dr. Alber Nasrî Nader, Beyrut 1970. 

34. Minkarî: Nasr b. Muzâhim el-Minkarî (212/827), Vak'atu Sıffîn, nşr., 
Abdusselâm Muhammed Hârûn, Kahire 1382. 

35. Muberred: Ebul-Abbas Muhammed b. Yezîd el-Muberred (285/898), el- 
Kâmil fil-Luğa, Mısır 1355-6/1936-7. 

36. Mu'cem: Şihâbuddîn Ebû Abdillah Yâkût b. Abdillah el-Hamevî 
(626/1228), Mu'cemu'l-Buldân, I-IV, Mısır, 1324-5/1906. 

37. Mustedrek: Ebu Abdillah el-Hâkim en-Nisâbûrî (405/1014), el-Mustedrek 
'ala's-Sahîhayn, I-IV, Beyrut (trz.). 

38. Mu'tezile: Ahmed b. Yahya b. el-Murtazâ (840/1437), Kitâbu Tabakaati'l- 
Mu'tezile, neşr., Susarına Diwald-Wilzer, Beyrut 1961. 

39. Nevbahtî: Ebû Muhammed El-Hasan b. Mûsâ en-Nevbahtî (111/ IX), 
Fıraku'ş-Şî'a, nşr., Seyyid Muhammed Sâdık, Necef 1355/1936. 

40. Seelye: Kate Charabers Seelye, Moslem Schismes and Sects (Al-Fark Bain 
al-Fırak), Part, I, New York 1919. 

41. Şehristânî: Ebû'1-Feth Muhammed b. Abdilkerîm b. Ebî Bekr Ahmed eş- 
Şehristânî (548/ 1153), el-Milel ve'n-Nihal, I-II, nşr., M.Seyyid Geylânî, Kahire 
1961. 

42. Şezerât: Ebû'l-Felâh Abdulhayy b. el-İmâd el-Hanbelî (1089/1678), 
Şezerâtu'z-Zeheb ve Ahbûru Men Zeheb, I-VIII, Beyrut (Mektebetu't-Ticârî 

yay-)- 

43. Taberî: Ebû Cafer Muhammed b. Cerîr b. Rustem et-Taberî (310/922), 
Târîhu'r-Rusûl ve'1-Mulûk, I-III, nşr., M.J. De Goeje, Leiden 1879-1881. 

44. Târîhu'l-Kehîr: Ebû Ahdillah Muhammed B. İsmâîl el-Buhârî (256/870), 
Târîhu'l-Kebîr, I-VIII. Haydarâbâd, 1360. 

45. Telbîs: Cemâluddîn Ebû'I-Ferec Abdurrahmân b. el-Cevzî (597/1200), 
Telbîsu İblîs, Mısır 1928. 

46. Tevhîd: Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed b. Mahmûd el-Mâturîdî 
es-Semerkandî (333/944), Kitâbu't-Tevhîd nşr., Dr. Fethullah Huleyf, Beyrut 
1970. 

47. Tirmizî: Ebû Abdillah Muhammed b. İsâ et-Tirmizî (279/892), el-Câmi'u's- 
Sahîh, Kahire 1292. 

48. Usûl: Ebû Mansûr Abdulkaahir b. Tâhir el-Bağdâdî (429/1037), Kitâbu 
Usûli'd-Dîn, İstanbul 1298. 

49. Usûlu'1-Kâf i: Ebû Cafer Muhammed b. Ya'kûb b. İshâk el-Kuleynî (328- 
9/939-41), el-Usûl Mine'1-Kâfî, I-II, Tahran, 1388. 

50. Zehebî: Ebû Abdillah Muhammed b. Ahmed b. Osman ez-Zehebî 
(248/1347), Mizâ-nu'1-İ'tidâl fî-Nakdi'r-Ricâl, I-IV, nşr., Ali Muhammed el- 
Bicâvî, Mısır 1382/1963. 12251 



258 



İH el-Fihrist, Gustav Flügel neşri (Beyrut 1964), s. 182. 

Hl İbnu'n-Nedîm, el-Fihrist, s. 182. 

IŞI el-Muberred, el-Kâmü (Mısır, 1355-6), s. 913. 

lâl eş-Şehrestânî, el-Milel ve'n-Nihal, Muhammed Seyyid Geylânî nşr. (Kahire, 

1961), 1/33, 109 vd.: Keşfuz-Zunûn 2/1782. 

M İbnu'l-Murtaza, Tabakâtul-Mu'tezile (Beyrut, 1961), 89; Fuat Sezgin, 

Geschichte des Arabischen Schrifttums, 1/622 

M İbnun-Nedîm, el-Fihrist, 191; el-Bağdâdî (Usûlü 1 d-Dîn, 308) ve Fuat Sezgin 

(l/599-600)'e göre, Ehl-i Sünnet'tendir. Hâriciler hakkında "Makaalât"ı vardır. 

Ayrıca el-Bağdâdî'ye göre, el-Kerâbîsî'nin "Makaalât"ı yalnızca Haricîlere 

inhisar etmeyip Ehlu'l-Ehvânm öteki kollarından da söz ettiği için, mezhepleri 

öğrenmek isteyen mütekellimlerin dayanağıdır. Bk.: Usûlu'd-Dîn, 308. 

İZİ İbnu'l-Murtaza, Tabakâtul-Mu'tezile, 78. 

M Mes'ûdi, Murücu'z-Zeheb, 3/238; F. Sezgin, 1/620; Ömer Rıza Kehhâle, 

Mu'cemu'l-Muellifîn (Dımeşk, 1380), 12/85. Brockelmann, ölüm tarihini 

297/909 olarak verir ki bu yanlış olmalıdır. Bk.: Supp. 1/341-2. 

121 Maamafih el-Bağdâdî, "Usûlu'd-Dîn" adlı kitabında, Kelâm ve Mezhepler 

Tarihi'nin meşgul olduğu birtakım meselelerden söz ederek reddiye yazan ilk 

mütekellimlerin bir listesini vermektedir. Burada Ehl-i Sünnet'in 

mütekellimleri olarak Ali b. Ebî Tâlib, Abdullah b. Ömer, Ömer b. Abdilazîz, 

Zeyd b. Ali b. el-Huseyn h. Ali b. Ebî Tâlib, el-Hasanu'1-Basrî, eş-Şâ'bî, ez- 

Zuhri, Cafer b. Muhammed es-Sâdık, Ebû Hanîfe, eş-Şâfiî, el-Merîsî el-Hanefi, 

el-Hâris b. Esed el-Muhâsibî, Ebû Ali el-Kerâbîsî, Hermele el-Buvaytî ve Dâvud 

el-Isfahâni ve daha birçok isim, eserleri ile birlikte zikredilir. Bk.: ss. 307 vd. Öte 

yandan Yusuf Ziya (Yörükan, Revân Köşkü Kütüphanesi'nde 510 numarada 

kayıtlı mecbûa içinde, mezhep meselelerinden söz eden ve bize ulaşan ilk eser 

olduğu kaydıyla, Ahmed b. Hanbel'in "Reddu'l-Cehmiyye" adlı risalesini 

bildirir. Bk.: Şehristânî, Dâru'l-Fünûn İlahiyat Fakültesi Mecmuası, Sayı. 5-6, s. 

192. 

İM İbn Asâkir, Tebyînu Kizbi'l-Mufterî (Dımeşk, 1347), 130-131. 

İHI Aynı eser, 131. 

İHI Keşfu'z-Zunûn, 2/1782; Supp, 1/346; F.Sezgin, 1/606, n. Brockelman'a göre, 

"Kitâbu'l-Makaalât", Köprülü Kütüphanesi 856 numaradadır. 

İHI Dr. M. Cevad neşri. Tahran, 1963. 

İHI Taşköprüzâde, Mevzûâtu'1-Ulûm, 1/347. 

İHI Muhammed b. Ömer el-Vâkıdî, Kitâbu'l-Mağâzî, I-II, M. Jones nşr., London, 

1966. 



259 



Û61 Ebû Abdillah Muhammed b. Sa'd, et-Tabakâtu'1-Kubrâ, I-VIII, Beyrut, 1380- 

88. 

Û3 Ebû Muhammed Abdullah b. Müslim b. Kuteybe, Uyûnu'l-Ahbâr, I-IV, 

Kahire, 1963; el-Maârif, Servet Ukkâşe nşr., Mısır, 1960; el-İmâme ve's-Siyâse, I- 

II, T.M. ez-Zeynî nşr., Kahire, 1967 (Bu eser, İbn Kuteybe'ye nisbet olunur.) 

HS1 Ahmed b. Yahya b. Câbir el-Belâzurî, Ensâbu'l-Eşrâf ve Ahbâruhum, 

Süleymaniye Kütüphanesi-Reisülküttâb Böl. Nu. 597-598. 

H21 Ebû Hanîfe Ahmed b. Dâvud ed-Dîneverî, el-Ahbûru't-Tıval, A. Âmir nşr., 

Kahire, 1960. 

1201 Ahmed b. Ebî Ya'kûb b. Cafer b. Vehb b. Vazıh el-Ya'kûbî, Târihu'l-Ya'kûbî, 

I-II, Necef, 1358. 

1211 Ebû Cafer Muhammed b. Cerir b. Rustem et-Taberî, Târihu'r-Rusul ve'l- 

Mulûk. I-III, M.I. de Goeje nşr., Leiden, 1879-1881 

1221 Ebû Muhammed el-Hasan b. Ahmed b. Ya'kûb el-Hemdânî, el-İklil min 

Ahbârî'l-Yemen ve Ensâbu Himyer, M. el-Hatib nşr., Kahire, 1368. 

1221 Ebul-Hasan AH b. el-Huseyn b. Ali b. el-Mesudî, Murûeuz-Zeheb, I-FV, 

Beyrut, 1385/1965; et-Tenbîh ve'1-Eşrâf, A.İsmâîl es-Sâvî nşr., Bağdâd, 

1357/1936. 

I2M Mutahhar b. Tâhir el-Makdısî, el-Bed' ve't-Târih, I-VI, Paris, 1899-1916. 

1251 Ebû İshâk ibrahim b. Muhammed el-Fârisî el-İstahrî, el-Mesâlik ve'l- 

Memâlik, Dr. M.C.A. el-Hûrî nşr., Kahire, 1381/1961. 

12 6 ! Nitekim aynı gelenek, sonraki yüzyılların tarihçilerinde de sürdürülmüştür. 

Burada hepsini anmak, hemen hemen imkânsızdır. Ancak mezhep 

hareketlerine fazlaca yer verenlerden en önemlileri şöylece sıralanabilir: Ebû'l- 

Ferece Abdurrahman b. Ali b. el-Cevzî, (597/1200), el-Muntazam fî-Târihi'l- 

Umem, Köprülü Ktb. Nu. 1172-1175; İzzeddîn Ebû'l-Hasan b. Ali b. 

Muhammed b. Abdilkerim b. el-Esir (630/1232), el-Kâmil fi't-Târih, I-XIII, 

Beyrut, 1385-6/1965-1; İmaduddîn Ebû'1-Fidâ İsmail b. Ömer b. Kesir 

(774/1372), el-Bidâye ve'n-Nihâye, I-XIV, Beyrut, 1966: Ebû Abdillah 

Muhammed b. İbrahim b. Battûta (779/1377), Rıhletu İbn Battûta, Beyrut 

1384/1964; Ebû Reyd Abdurrahman b. Ebî Bekr Muhammed b. Haldun 

(1808/1405), Kitâbu'l-'Iber, I-VII, Mısır, 1284. İbn Haldun'un bu eserinin ilk 

cildi, dünyaca meşhur "Mukaddimeydi?. Öteki ciltlerde, özellikle VI. ciltte, 

Kuzey Afrika' daki mezhep hareketleri ile ilgili, başka kaynaklarda çok az 

rastlanan zengin bilgiler vardır; Takıyyuddîn Ahmed b. Ali b. el-Makrızi 

(845/1442), Kitâbu'l-Hıtat, I-IV, Mısır, 1324; Bedrüddin Mahmûd b. Ahmed el- 

Aynî 1885/1451), Ikdu'l-Cumân fi-Târîhi Ehliz-Zamân, Veliyyüddîn Efendi 

Ktb. Nu. 2374-2396. 

12Z1 Ebû Osman Amr b.Bahr el-Câhız, Kitâbu'l-Hayavân, I-VII, A. M. Harun nşr., 

Mısır,1945; el-Beyân ve't-Tebyin, I-IV, A.M. Hârûn nşr., Kahire, 1948. 



260 



I2Ş1 Ebul-Abbâs Muhammed b. Yezîd el-Muberred, el-Kâmil fî'1-Luğâ, I-III, Dr. 

Z. Mübarek A.M.Şâkir nşr., Mısır, 1355-6. 

1221 Ebû Ömer Ahmed b. Muhammed b. Abd Rabbihi el-Endelusi, el-Ikdu'l- 

Ferîd, I-VII, Kahire, 1948. 

HOl Ebûl-Ferec Ali b. Huseyn b. Muhammed el-Isfahânî, Kitâbu'lAğanî, I-XXI, 

Kahire, 1923-1935. 

HH Ebû'l-Ferec Muhammed b. İshak b. Ebî Ya'kûb b. en-Nedîm, el-Fihrist, 

Gustav Flügel nşr.. Eayrut, 1964. 

H21 Bk.: el-Bağdâdî, el-Fark Beyne'l-Firak, Muhammed Eedr neşr, (Kahire, 

1328/1910), 15. 

£31 Makaalâtu'l-İslâmiyyin va'htilâful-Musallîn, H.Ritter nşr. (Wiesbaden, 

1963),s. 1. 

HH Eser hakkında bk.: Ramazan Şeşen, Türkiye Kütüphane) erinde Bulunan Bazı 

Mühim Yazmalar, İ.Ü. Tarih Dergisi, 1969 (Sayı: 23), 83 vd.; en-Nâşî el-Ekber, 

Mesâilu'l-İmame ve Muktetafât mine'l-Kitâbi'l-Evsat fiT-Makaalât, Josef van 

Ess nşr., Beyrut, 1971; Dr. Cihad Tunç, En-Nâşî el-Ekber... (Kitab Tanıtma), 

A.Ü. İlahiyat Fakültesi İslâm İlimleri Enstitüsü Dergisi (Ankara, 1975), 2/199 

vd. 

I5Ş1 Eserin muhtelif baskıları vardır. En ciddî tahkîkli neşri Hellmut Ritter 

tarafından yapılmıştır: Wiesbaden, 1963. 

EM Muhammed Zâhid b. el-Hasan el-Kevserî tarafından neşrolunmuştur: 

Beyrut 1388/1968. 

İM Bk.: Murûcu'z-Zeheb, 1/19, 111, 382, 394; 2/27, 109, 139; 402; 3/78, 100, 139, 

223, 242, 465. 

J381 Bu hususta müracaat edilebilecek kitaplar ve kaynaklar için bk.: İbnu'n- 

Nedîm, el-Fihrist; Keşfu'z-Zunûn; Esmâu'l-Muellifin; GAL.; Sezgin, Tarihu't- 

Turâsi'l-Arabî, Çev.: Dr. F. Ebûl-Fazl Dr. M. F. Hicâzî (Kahire, 1971), 1/105-142. 

t22l Eser, Muhammed Zâhid b. el-Hasan el-Kevserî tarafından neşrolunmuştur: 

Kahire, 1359/ 1940. 

1^1 Yusuf Ziya, Şehristânî, Dârul-Funûn İlahiyat Fakültesi Mec, Sayı: 5-6, s. 195. 

IHI Bu eser, "el-Fıraku'1-Mufterika Beyne Ehli'z-Zeyğ ve'z-Zandaka" başlığı ile 

Dr. Yaşar Kutluay tarafından neşrolunmuş (Ankara, 1962) ve "Sapıklarla 

Dinsizlerin Mezhepleri" adıyla, yine Yaşar Kutluay tarafından Türkçe'ye de 

çevrilmiştir. 

1421 Atıf Efendi Kütüphanesi, Nu. 1373. Eser, 504/1110'da yazılmıştır. Oldukça 

önemli bir eserdir. 

IHI Eserin ve yazarının değerlendirilmesi hk. bk.: Yusuf Ziya, Şehristânî, Dâru'l- 

Funûn İlahiyat Fakültesi Mecmuası, Sayı. 3, ss. 263-314, Sayı. 5-6, ss. 187-277; 

Prof. Muhammed Tancî, Şehristânî, İslâm Ansiklopedisi, 11/393 vd. 

İM Prof. Muhammed Tancî, Şehristânî, İA., 11/395. 

IHI Kemal Mustafa tarafından neşrolunmuştur. Mısır, 1948. 

261 



1461 GAL., 1/426. Bu eser, VVensinck'e göre, yazarın Kahire, 1329'da basılan 

"Bahru'l-Kelâm" adlı eserinin aynıdır. Bk.: İA., 9/199. 

JM GAL., 1/428. 

JM Ali Sami en-Neşşâr tarafından neşrolunmuştur: Kahire, 1356/1938. 

İM Bk.:et-Tabsir, 10-11. 

İŞÇİ Bk.: Tirmizî, 2/107 Kitâbu'1-İmân); İbn Mâcc, 2/1321, 1322 (Kitâbu'L-Fiten); 

Ebû Dâvud, 4/197-8 (Kitâbu's-Sunne); ed-Dârimî, 1/241 (Kitâbu's-Siyer). 

IŞil Ahsenu't-Tekaasim (Leiden, 1906), 39. 

1521 el-Fasl, 3/248. 

1521 Bu konudaki hatılı bir çalışma için b.: I. Goldziher, Le Denobreroent des 

Sectes Mohametanes, Gesammelte Schriften (Hildescheim, 1968), 2/406 vd. 

15İİ Faysalu't-Tefrika (Mısır, 1325/1907), 15. 

15^1 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: XIII-XXVI. 

1561 Fevâtu'l-Vefeyât, (Mısır, 1951), 1/613. 

15Z1 el-Kutbî'ye göre ölüm târihi 420'dir. Bk.: Fevâtu'l-Vefeyât, 614. 

15Ş1 Hayatı hakkında bk.: el-Kutbî, Fevâtu'l-Vefeyât. 1/613-5; İbn Halkkân, 

Vefeyâtu'l-A'yân (Kahire, 1367), 2/372-3; es-Subkî, Tabâkâtu'ş-Şâfi'yye, (Kahire, 

1324), 3/238-42; İbn 'Asâkir, Tebyinu Kizbi'l-Mufteri, (Dimeşk, 1347), 253-4; 

Brockelmann, Geschichte der Arabischen Literatüre (GAL), 1/385, 

Supplementband (Supp.), 1/666-7; A.S. Tritton, Encylopaedia of İslam (New 

Ed.), 1/909. 

1521 Bk.: Fevâtu'l-Vefeyât, 615. 

160i es-Subkî, Tabâkâtu'ş-Şâfı'iyye, 3/239. 

JM Bk.: Yusuf Ziya, Şehristâm, Dâru'l-Funûn ilahiyat Fak. Mec, Sayı, 5-6, s. 190, 

9.2. 

Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, Türkiye 

Diyanet Vakfı Yayınları: XXVI-XXVII. 

1621 Keşfu'z-Zunûn, 2/1820. 

1^21 Encyclopadeia of İslam (New Ed.), 1/909. 

M Supp., 1/667. 

16^1 el-Fark Beyne'l-Fırak, s. 65, n.l. 

16ü Aynı eser, aynı yer. 

16Z1 Beyrut, 1970. 

16Ş1 s. 42. 

1621 Krş.:GAL., 1/385. 

1^1 Bu tercümemiz, İlahiyat Fakültesi Yayınları arasında çıkmıştır. Ebû Cafer 

Muhammed b. Ali b.-Bâbeveyh el-Kummî "Şeyh Sadûk", Risâletu'l-İ'tikadâti'l- 

İmâmiyye (Şiî-İmâmiyye'nin İnanç Esasları), Önsöz ve Notlarla Çeviren: Doç. 

Dr. Ethem Ruhi Fığlalı, (A.Ü. İlahiyat Fakültesi Yayınları No. 141), Ankara, 

1978. 

262 



E±l Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: XXVII-XXXI. 

E21 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1-2. 

EŞİ Ebû Sehl Bişr b. Ahmed b. Bişr el-İsferâînî: Muhaddis, Şevval 370/ Nisan 981 

tarihinde vefat etmiştir. Bk.: 'İber, 2/355; Şezerât, 3/71. Kevserî, "Bişr b. Ahmed 

b. Beşşâr" şeklinde verir. 

Eâl Ebû Muhammed Abdullah b. Muhammed b. Naciye: Hafızdır. Aslen 

Berberi'dir. el-Bağdâdî künyelidir. "el-Musnedu'1-Kebîr" sahibidir. 301/913-4 

yılında vefat etmiştir. Bk.: 'tber, 2/ 119; Şezerât, 2/235. 

£51 Vehb b. Bakıyye el-Vâsıtî: Vehbân da denir. Müslim'in ricalindendir. 

239/853-4 yılında vefat etmiştir. Bk.: 'İber, 1/421; Şezerât, 2/92. 

İM Hâlid b. Abdillah el-Vâsıtî et-Tahhân: Hafızdır. Sikadır. 179/795 yılında 

vefat etmiştir. Bk.: 'İber, 1/271; Şezerât, 1/292. 

E3 Muhammed b. Amr b. Alkame b. Vakkâs el-Leysî el-Medenî: 145/762 

tarihinde vefat etmiştir. Bk.: 'İber, 2/205; Şezerât, 1/217. 

1^1 Ebû Seleme b. Abdirrahmân b. 'Avf ez-Zuhri el-Medenî: Büyük imamlardan 

biridir. 94/712-3 yılında vefat etmiştir. 104/722-3 tarihinde öldüğü de söylenir. 

Bk.: 'İber, 1/112; Şezerât, 1/ 105. 

E21 Ebû Hureyre Abdurrahmân b. Sahr ed-Devsî: En çok hadîs rivayet eden 

sahabi; 57/676-7 yılında vefat etmiştir. Bk.: 'İber, 1/63; Şezerât, 1/105. 

ML Ebû Muhammed Abdullah b. Muhammed b. Ali b. Ziyâd es-Simmezî en- 

Nisâbûrî: 366/976-7 yılında vefat etmiştir. Bk.: 'İber, 2/342; Şezerât, 3/56. 

JM Ebû Abdillah Ahmed b. el-Hasan b. Abdilcebbâr: Bağdadlı sufîdir. Sikadır. 

306/918-9 yılında vefat etmiştir. Bk.: 'İber, 2/121; Şezerât, 2/247. 

1S21 Ebû Muhammed el-Heysem b. Hârice el-Horasânî: Mâlik el-Leys'den 

dinlemiştir. Buharî ve Neseî ondan rivayetlerde bulunmuşlardır. Zilhicce 

227/ Eylül 842 yılında Bağdad'da vefat etmiştir. Bk.: 'İber, 1/421; Şezerât, 2/92. 

1^21 Ebû 'Utbe İsmâîl b. 'Ayyaş el-'Ansî: Şam muhaddislerindendir ve Hınıs 

müftisidir. Sikadır. 181/797 yılında ölmüştür. Bk.: 'İber, 1/279; Şezerât, 1/294- 

5. 

l§âl Abdurrahmân b. Ziyâd b. En'am eş-Şa'banî eî-İfrikî: Afrika kadılarmdandır. 

Hadîste çok sağlam değildir. 156/772-3 yılında vefat etmiştir. Bk.: 'İber, 1/225; 

Şezerât, 1/156. 

IŞ51 Ebû Abdirrahmân Abdullah b. Yezîd: Afrika'da 100/718-9 yılında vefat 

etmiştir. Bk.: Kevserî, 10, n.3. 

l 8 ^! Abdullah, b. Amr b. el- As: Sahabidir. Babası Amr b. el- As' dan önce 

müslüman olmuş ve babasını, fitnelere karıştığı için kınamıştır. 65/684-5 

yılında vefat etmiştir. Bk.: 'İber, 1/72; Şezerât, 1/73. 

JM Kitabımızın yazarı Abdulkaahir'in şeyhlerindendir. Bk. Kevserî, 10, n. 5. 



263 



ES Ebû'l-Abbâd el-Velîd b. Muslini: Şam muhaddislerindendir. Bir çok eseri 

vardır. 194/809-10 yılında vefat etmiştir. Bk.: 'İber, 1/319. 

1§21 Ebû Amr Abdurrahmân b. Amr el-Kvzai: Şamlıların imamıdır. Fakihdir. 

157/773-4 yılında vefat etmiştir. Bk.: 'İber, 1/227; Şezerât, 1/241. 

1221 el-Hâfız Ebû'l-Hattâb Katade b. Diâme es-Sudüsî: Basrahlarm alimidir. 

117/735 yılında vefat etmiştir. Bk.: 'İber, 1/146; Şezerât, 1/153-4. 

1211 Ebû Hamza Enes b. Mâlik en-Nadr el-Ensârî: On yaşında Hz. Peygambere 

takdim edilmiş ve onun hizmetlerine bakmıştır. 90-93/709-712 yılında vefat 

etmiştir. Bk.: 'İber, 1/1071; Şezerât, 1/100-101. 

1221 Bu konudaki hadîsler ve isnadlan için bk.: Tirmizî, 2/107; İbn Mâce, 2/1321- 

1322; Ebû Dâvud, 4/197-198; Dârimî, 1/241. 

1251 Ebû'd-Derdâ' Uveymir b. Zeyd el-Ensârî el-Hazreeî: Bedr gazvesinden sonra 

müslüman olmuştur. Büyük bir sahabidir. 32/652-3 yılında Şam kadısı iken 

vefat etmiştir. Bk.: Tber, 1/ 32; Şezerât, 1/39. 

1241 Câbir b. Abdillah b. Amr b. Haram es-Sulemî el-Ensârî: Akabe ve Rıdvan 

bey'atlarmda bulunmuştur. Medine'de 78/697 yılında vefat etmiştir. Bk.: 'İber, 

1/89; Şezerât, 1/84. 

1251 Ebû Saîd el-Hudrî Sa'd b. Mâlik el-Ensârî: Sahabenin fakihlerinden ve önde 

gelenlerindendir. Hendek ve diğer savaşlara katılmıştır. Rıdvan bey'atinde 

bulunmuştur. 74/693-4 yılında vefat etmiştir, Bk.: 'İber, 1/84; Şezerât, 1/81. 

1261 Ebû'l-Munzir Ubeyy b.Ka'b el-Ensârî: Sahabenin kurrâ'lannm önde 

gelenidir. 19, 22/640, 643 verilen vefat tarihlerindendir. Bk.: 'İber, 1/23, 26; 

Şezerât, 1/31. 

12Z1 Ebû Umâme Sudeyy b. Aclân el-Bâhilî: Kendisi Veda Hacci'nda otuz 

yaşında olduğunu söyler. Buna göre 106 yaşında 86/705 yılında vefat etmiştir. 

Bk.: 'İber, 1/101; Şezerât, 1796. 

12^1 Vasile b. el-Eska' el-Leysî: Suffa ashabmdandır. Tebük gazvesinde 

bulunmuştur. 85/704 yılında 98 yaşında vefat etmiştir. Bk.: 'İber, 1/99; Şezerât, 

1/95 

1221 Krş.: İbn Hanbel, 2/86. 

11001 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 5-7. 

11^11 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 11. 

lioa EbuT-Kasım Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd el-Belhî el-Ka'bî: Mu'tezile'nin 

bilginlerindendir. Kendilerine "el-Ka'biyye" denen bir topluluğun reisidir. 

319/931 yılında ölmüştür. Bk.: 'İber, 2/176; Şezerât, 2/281; Mu'tezile, 88-9. 

Û221 Abbasî halifelerinden el-Mansûr'un (136-158/754-775) çağdaşı olan Ebû İsâ 

el-İsfahânî el-Yahudi'ye mensup olanlardır. Bk. Kevserî, 13, n. 2. 

ÜS€ Seelyeye göre "Sârikâniyye" ve "Şârikân", s. 28. Bu firka hk. bk.: Şehristâni 

1/217 

264 



ma İmam Azam Ebû Hanife en-Numan b. Sabit b. en-Numân b. Kays b. 

"erzuban. Hanefî mezhebinin imamı 150/767 yılında vefat etmiştir. Geniş bilgi 

için ilerde bk.. II. Kısım, 11. alüm Dipnotları, sıra. 39. 

ma Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 12-14. 

EM Krş.: Eş'arî, 2 vd.; İsferâînî, 11 vd.; Kummî, 2 vd.; Telbîs, 18 vd. 

ûöa Krş.: tbn Sa'd, 2/266-270; Şehristânî, 1/23. 

H091 Zumer: 39/30. 

ma Krş.:Taberî, 1/1815. 

mil Bk.:İbn Sa'd, 2/292-4. 

ma Ebû Sabit, Ebû Kays, Ebû'l-Hubâb Sa'd b. Ubâde b. Delim el-Ensârî el- 

Hazrecî: Akabe bey'atlarmd ve Bedr'de bulunmuştur. Ailece cömertliği ile 

meşhurdur. Geceleri Suffa ashabı ile kalırdı. Şam dolaylarında 15 veya 16/636- 

7 tarihinde vefat etmiştir. Bk.: 'İber, 1/19; Şezerât, 1/28. 

ma Bu toplantı ve bu söz hakkındaki tartışmalar ve değerlendirme için bk.: 

Fığlah, Hâriciliğin, İFD,XX/221-4. 

mil Fedek, Medine'nin kuzeyinde küçük bir Yahudi köyü idi. Hayber 

vak'asmda Hz. Peygamber'e geçmişti. Onun hayatı boyunca ailesinin ve Benû 

Hâşim'den muhtaç durumda olanların ihtiyaçları için bîr gelir kaynağı 

olmuştu. Hz. Ebû Bekr tarafından Hz. Fâtıma'ya verilmesi reddedilen Fedek, 

sonra Hz. Ömer tarafından Ehl-i Beyt'e devrolunmuştur. Bk.: Mu'cem, 6/342-5. 

Ula Bk.: İbn Mâce, 1/81. 

ma Tuleyha b. Huveylid el-Esedî; Sahabî iken dinden çıktı ve Hz. Ömer 

zamanında tekrar samimî bir Müslüman oldu. Nihâvend vak'asmda, 21/641- 

2'de şehid düştü. Bk.: 'İber, 1/26; Şezerât, 1/32. 

ma Ebû İshâk Sa'd b. Ebî Vakkâs el-Kureşî: Adı Mâlik b. Vehîb b. Abdimenaf 

ez-Zuhrî'dir. Sahabenin ileri gelenlerindendir. Irak fâtihidir. Hayatlarında 

cennetle müjdelenen on kişiden (Aşere-i Mübeşşere) biridir. 55/675 yılında, 

Medine'de vefat etmiştir. Bk.: 'İber, 1/60; Şezerât, 1/61. 

ma Ebû Sumâme Museylime b. Bukeyr b. Habîb: Hz. Peygamber zamanında 

peygamberlik iddiasında bulunmuş ve onun tarafından "Kezzâbu'l-Ycmâme" 

(Yemâme yalancısı) lâkabı verilmiştir. 12/633 yılında öldürülmüştür. Bk.: 'İber, 

1/14; Şezerât, 1/23. 

ma Ununu Sâdır Secâh bintu'l-Hâris b. Suveyd: Peygamberlik iddiasında 

bulunmuştur. Museylimetu'l-Kezzâb ile evlenmiştir. Museylime'nin 

öldürülmesinden sonra Müslüman olduğu söylenir. Bk,: Kevseri, 16, n. 4; 

Abdulhamid, 17, n. 1. 

ma Adı Ayhale b. Kab'dır. Hz. Peygamber zamanında peygamberlik iddiasında 

bulunmuş ve o da ona "Kezzâbu San'a" (San'a yalancısı) lâkabını takmıştır. Bk.: 

Kevseri, 16, n.5; Abdulhamîd, 17, n. 2. 



265 



H211 Muâviye b. Ebî Sufyân b. Harh b. Umeyye b. Abdişems b. Abdimenaf: 

Babası ile birlikte Mekke'nin fethinde müslüman olmuştur. 60/679-80 yılında 

ölmüştür. Bk.: 'İber, 1/64; Şezerât, 1/65. 

11^21 Sıffîn, Fırat'ın batı kıyısından pek uzakta olmayan, Rakka'nm batısında, 

Rakka ile Bâlis arasında bir yerdir. Fırat'a doğru sadece bir tek yolun geçtiği 

bataklık bir arazi ile ayrılmıştır. Bk.: Mu'cem, 5/30. Hz. Ali ile Muâviye 

arasındaki savaşla meşhur olmuştur. Bu savaş hakkında müstakil bir eser, Nasr 

b. Muzâhîm el-Minkarî (212/827)'nin "Vak'atu Sıffin" (Kahire, 1382) "idir. 

H221 Ebû Mûsâ Abdullah b. Kays el-Eş'arî: Meşhur bir sahabidir. Hz. Peygamber 

tarafından Aden'e, Ömer tarafından da Küfe ve Basra'ya âmil olarak tayin 

olunmuştur. 44/664 yılında vefat etmiştir. Bk.: 'İber, 1/52; Şezerât, 1/53-4. 

HM Ebû Abdillah Amr b. el-As b. Vâil b. Hâşim b. Saîd b. Sehm: Hudeybiyye'de 

müslüman olmuştur. 43/663-4 yılında Mısır'da ölmüştür. Bk.: 'İber, 1/51; 

Şezerât, 1/53. 

Û251 Ebû Mervân Gaylân b. Müslim ed-Dımeşkî; Kader hakkında görüşünü 

Ma'bed el-Cuhenî'den almıştır. Hişâm b. Abdilmelik b. Mervân tarafından 

öldürülmüştür. Bk.: Taberî. 2/1733; Maârif, 484, 625; Mu'tezile, 25 vd. 

H261 el-Ca'd b. Dirhem: Kur'an'm yaratılmış olduğunu söyleyendir. Umeyye 

oğullarının son meli'lerinden Mervân b. Muhammed el-Ca'dî'nin hocasıdır. Bk.: 

Kevserî, 17, n. 6; Abdulhamîd, 19, n.2 

Ü23. Ebû Abdirrahmân Abdullah b. Ömer b. el-Hattâb: Sahabenin kurra'larmdan 

ve zâhidlerindendir. Sahabeler arasında cereyan eden sürtüşmelere katılmamış 

ve evinde kalmıştır. 73/ 74/692-3 yılında vefat etmiştir. Bk.: 'İber, 1/76; Şezerât, 

1/75. 

Ü2S Ebû'l-Abbâs Abdullah b. el-Abbâs b. Abdilmuttalib: Büyük fakih, müfeasir 

ve âlimdir. Hz. Peygamberin amcasının oğludur. Hicretten dört yıl önce 

doğmuş ve Tâifde 68 veya 70/687-89 yılında vefat etmiştir. Bk.: 'İber, 1/76; 

Şezerât, 1/75. 

H221 Ebû İbrahim Abdullah b. Ebî Evfâ el-Eslemî: Hz. Peygaraber'in Küfe' de 

vefat eden son sahabisidir. 86/705 yılında vefat etmiştir. Bk.: 'İber, 1/101; 

Şezerât, 1/96. 

ÖM Ukbe b. Amir b. Abs el-Cuhenî: Sahabenin ileri gelenlerindendir. 58/677-8 

yıhnda vefat etmiştir. Bk.: 'İber, 1/62; Şezerât, 1/64. 

H2H Ebû Saîd el-Hasan b. Ebi'l-Hasan Yesâr el-Basrî: Babası, Zeyd b. Sabit el- 

Ensârî'nin azadlı kölesi (mevlâ)'dir. Alim ve fakihtir. 110/728-9 yılında vefat 

etmiştir. Bk.: 'İber, 1/136; Şezerât, 1/136 vd. 

H221 Vâsıl b. 'Atâ' el-Basrî; Mu'tezile'nin kur uçularmdandır. "el-Menziletu 

beyne'l-Menzileteyn" (İki yer arasında bir yer) görüşünü ilk ortaya atandır. 

131/748-9 yılında ölmüştür, Bk.: Şezerât, 1/183; Mu'tezile, 28. 



266 



Ü231 Ebû Osman Amr b. Ubeyd b. Bâb el-Basrî: Zühd ve ibâdet ehlidir. 

Muteziledendir. 142/759-60 yılında Mekke'de ölmüştür. Bk.: İber, 1/193; 

Şezerât, 1/210; Maârif, 482-3; Mu'tezile, 35. 

HM Abdullah b. Sebe 1 veya İbnu's-Sevdâ', San'alı bir Yahudidir ve annesi 

siyahidir. Hz. Osman zamanında müslüman olmuş ve daha sonra 

müslünıanlar arasında fitnelere sebep olan sapık fikirler yaymaya çatışmıştır. 

Hakkındaki rivayetin tek kaynağı Taberidir, 172942-4. İbn Sebe'nin faaliyetleri 

ve hakkındaki tereddütler için bk.: Tâ-Hâ Huseyn, el-Fitnetu'1-Kubrâ, 1/131- 

137; Pığlah, Hâriciliğin. . ., İFD, XX/231-337. 

HM Eş'ari (Makalât, 5, 16, 65), Şiîleri, Gulât, Rafıza ve Zeydiye başlıkları ile üçe; 

Şehristânî (el-Milel, 1/147, 154, 162, 173, 191) de Keysâniyye, Zeydiyye, 

İmâmiyye, Galiye ve İsmâliyye şeklinde beşe ayırdığı ve Zeydiyye'yi Râfıza'ya 

dahil etmediği halde, el-Bağdâdî, Zeydiyye'yi Râfızaya sokmuştur. Oysa Zeyd 

b. Ali'nin imamet iddiası ile ortaya çıkışında kendisinden Ebû Bekr ve 

Ömer'den teberri etmesini isteyenlerin görüşlerine karşı çıktığı için, onu 

terkedenlere Râfıza dendiği bilinmektedir. Krş.: İ'tikadât, 52. Bu bakımdan 

Zeydiyye bir Şii fırkasıdır ve Onu Râfıza'ya dâhil etmek hatalı görünmektedir. 

Ancak, Râfıza sözü, Ehl-i Beyt'e bağlılık ve haklarını iddia edenler anlamında 

kullanılmışsa, el-Bağdâdî'nin sözü doğru sayılabilir. 

HM Abdullah b. el-Me'mûn b. er-Reşîd, 148/765'de hilâfete gelmiş ve 218/833 

yılında Tarsus'ta ölmüştür. Bk.: Şezerât, 1/39. 

HM Bu şahıslar ve Bâtmiyye daveti hakkında, kitapta, ileride geniş bilgi 

verilmektedir. 

HM Muhammedb. Abdillah b. Tâhir b. el-Huseyn el-Huzaî: Horasan emiri, 

Bağdâd naibi, âlim, kerem sahibi ve şair biridir. 253/867 yılında ölmüştür. Bk.: 

'İber,2/5; Şezerât, 2/128. 

H221 Ebû'l-Velîd Hişâm b. Abdilmelik b. Mervân b. el-Hakem: Emevî 

halif derindendir. 20 yıl bu mevkide kalmıştır. 125/743 yılında ölmüştür. Bk.: 

'İber, 1/160; Şezerât, 1/163 vd. 

HM Gerek Kevserî, (s. 19), gerek Abdulhamîd (s. 24), bu firkayı "eş-Şa'biyye" 

şeklinde göstermişlerdir. Oysa el-Bağdâdî, Kitâbu'l-Milel ve'n-Nihal (Dr. A. 

Nasrî Nader nşr., Beyrut, 1970) 'inde, bu fırkayı, bizim tesbit ettiğimiz şekilde, 

"eş-Şu'aybiyye" şeklinde gösterir, s. 69. Seelye (s. 36), Eş'ari (94) ve Şehristânî 

(l/131)'de, "eş-Şu'aybiyye" olarak göstermişlerdir. 

(*) Görüldüğü gibi sayı 17 olarak çıkmaktadır. Esvâriyye, İskâfîyye, Câferiyye, 

Bişriyye, Hişâmiyye fırkaları, buraya yazılmamıştır. İlerde, metnin 67. 

sahif esine bakınız. 

HÜL Kevserî (s. 21) ve Abdulhamîd (s. 25), "yirmi Murcie" ('ışrûne Murcie) 

şeklinde yazmışlardır. Bu durumda sayı yetmiş iki değil, seksenin üstüne çıkar. 

Seelye ise (s. 38), yazma nüshaya dayanarak "on Murcie" şeklinde vermiştir, ki 

yazarın hesabına göre doğrusu bu olmalıdır. Esasen el-Bağdâdî'nin verdiği ana 



267 



rakamlar ele alınırsa: Ravâfiz-20, Havâric-20, Kaderiyye-20, Murcie-5, 

Neccâriyye-3, Bekriyye-1, Dırâriyye-1, Cehmiyye-1, Kerrâmiyye-1 şeklinde 

yetmiş iki eder. Ancak fırka isimleri, metnin içinde teker teker sayılacak olursa, 

verilen sayılara göre, bazıları eksik, bazıları da fazla çıkmaktadır. Öyle 

görünüyor ki, el-Bağdâdî de, fırkaları hadiste bildirilen sayıya uydurabilmek 

için hayli zorlanmıştır. 

Ö421 Ebû Abdillah Mâlik b. Enes b. Mâlik b. Ebî Amir b. Amr b. el-Hâris el- 

Ashabî: Tâbiûn'a uyanların (Etba'u't-Tâbi'în) önde geleni ve dört büyük 

imamdan biridir. Meşhur "el-Muvattâ" adlı hadîs kitabının sahibidir. 93/711-2 

yılında doğmuş, 179/795 yılında vefat etmiştir. Bk.: 'İber, 1/272; Şezerât, 1/289 

vd. 

Ö431 Ebû Abdillah Muhammed b. İdrîs eş-Şâfiî el-Muttalibî: Çağının fakihi, 

büyük imam ve Kureyş'jn bilginidir. 150)767 yılında doğmuş ve 204/819 

yılında Mısır'da vefat etmiştir. Bk.: 'İber,l/343; Şezerât, 2/9 vd. 

ÜML İmâm A'zâm Ebû Hanîfe en-Nu'mân b. Sabit el-Kûfî: 80/619 yılında 

doğmuştur. Hammâd b. Ebî Süleyman'ın talebesidir. insanoğlu içinde fıkıhla 

uğraşanların en zekisi, ibâdete düşkünü, verâ sahibi ve cömerdi idi. Devletten 

ücret almaz, kazancından dağıtırdı. Yezîd b. Hârûn, "Ebû Hanîfe'den daha 

akıllı ve verâ sahibi olan birini görmedim" demiştir. Geceleri uyumaz; ibâdet 

ve duada bulunurdu. Emevilerin zulmünü tasvîb etmemiş ve teklif edilen 

kadılık vazifesini reddettiği için işkence edilmiştir. Ehl-i Beyt'i kalben 

destekliyordu. 132/749 yılında, Abbasiler iktidara gelince, Abbasî halifesi Ebû 

Cafer Mansûr'un kadılık teklifini de kabul etmediği için, hapsedildi ve orada, 

150/767 yılında vefat ettı.Bk.: 'İber, 1/214; Şezerât, 1/227-9. 

Üâşi İmâm el-Evzâ'î için bk.: Birinci Kısım, 17. not. 

Ö^l Ebû Abdillah Sufyân b. Saîd b. Mesrûk b. Hamza b. Habîb es-Sevrî: Temim 

kabilesinin Sevr korundandır. Büyük fıkıh ve hadîs imamıdır, 95/715-4 yılında 

doğmuş, 161/ 777-8' de Basra'da vefat etmiştir. Bk.: 'İber, 2/45; Şezerât, 1/250-1 

ÜâZl Dâvud b. Ali b. Halef el-İsfahânî'ye uyanlardır. Dâvud, Ramazan, 

270/ Mart, 884 tarihinde vefat etmiştir. Bk.: 'İber, 2/45; Şezerât, 1/158. 

Hâil Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 15-22. 

11^21 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 25. 

Il^öl Eş'arî'ye göre (Makalât, 66) Zeydiyye altı fırkadır. Şehristânî (Milel, 1/157) 

ve İsferâînî (Tabsîr, 16) ve el-Hûru'1-Iyn (s. 155) ise, el-Bağdâdî'yi takiben 

Zeydiyye'nin üç fırka olduğunu yazarlar. Mes'ûdî (Murûcu'z-Zeheb, 3/208} ise, 

onların sekiz fırka olduğunu söyler. Malatî (et-Tenbîh, 33) de Zeydiyye'nin dört 

fırka olduğunu yazar. 

Û5H Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 26. 

268 



il^l Ebû'l-Cârud Ziyâd b. el-Munzir el-Hemedânî el-Hindî veya es-Sakafî: 

Ashabın üslûbu ile Ehl-i Beyt hakkında hadîs uydururdu. Bu fırka hk. bk.: 

Eş'arî, 66-68; İsferâînî, 16-7; Şehristânî, 1/157 vd.; İbn Hazm, 4/179; Mes'ûdî, 

3/208; el-Hûru'1-Iyn, 155-6; İ'tikadât, 52. el-Bağdâdî ile aynı yöndeki Şiî görüş 

için bk.: Kummî, 18 vd.; Nevbahtî, 21. Malatî (s. 22), Cârûdiyye'yi Zeydiyye 

arasında değil, müstakil bir fırka olarak Ravâfız içinde gösterir. 

EM Ebû Muhammed el-Hasan b. Ali b. Ebî Tâlib: Hz. Peygamber'in torunudur. 

49/669 yılında zehirlenerek öldürülmüştür. 

Il^l Ebû Abdillah el-Huseyn b. Ali b. Ebî Tâlib: Hz. Peygamber'in torunudur. 

Ağabeyi el-Hasan ile birlikte genç cennetliklerin seyyididir. 61/680 yılında 

Yezîd b. Muâviye'nin adamları tarafından Kerbelâ'da hunharca şehîd 

edilmiştir. 

Ü551 Muhammed b. Abdillah b. el-Hasan b. el-Hasan b. Ali b. Ebî Talih, en- 

Nefsu'z-Zekiyye: Medine'de hurûc etmiş; Ebû Cafer el-Mansûr'un gönderdiği 

ordu tarafından savaş meydanında 143/762 yılında öldürülmüştür. Bk.: İber, 

1/198. 

İ1Ş61 Krş.: Eş'arî, 24; İsferâînî, 21; Şehristânî, 1/159; el-Hûru'I-Iyn, 156 

1153. Ebû Cafer Muhammed b. el-Kasım b. Ali b. Ömer b. Ali b. el-Huseyn b. Ali 

b. Ebî Tâlib: el-Mu'tasım'm hilâfetinde, Horasan'da Talikan denen bölgede 

hurûc etmiş (219/834) ve sonunda bu halife tarafından hapsedilmiştir; ama 

halktan onun kaçtığını, öldüğünü ve diri olup bir gün çıkacağını söyleyenler 

olmuştur. Krş.: Eş'arî, 67, 82; İsferâînî, 17; Şehristânî, 1/159; İbn Hazm, 4/179; 

Taberî, 3/1165-6; İbnu'1-Esîr, 4/442. 

H581 Eş'arî (67, 84), İsferâînî (177 İbn Hazm (4/179) ve Şehristânî (1/159), -Yahya 

b. Ömer" olarak bildirirler, ki doğrusu da budur. Künyesi Ebû'l-Huseyn Yahya 

b. Ömer b. Yahya b.el-Huseyn b. Zeyd b. Ali b. Ebî Talibi dir. Kûfe'de el- 

Mustaîn zamanında hurûc etmiş (248 veya 250/862-864)te öldürülmüştür. Bk.: 

Taberî, 3/1515; İbnu'1-Esîr, 7/126 vd.; Mes'ûdî, 4/63 vd. 

H5Ja Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 26-27. 

11601 Krş.: Eş'arî, 68, 70-1; İsferâînî, 17; Şehristânî, 1/159 vd.; el-Hûru'1-Iyn, 155; 

İ'tikadât, 52. 

H^ll Bu kelimeyi metne, Abdulhamîd eklemiştir (s. 33), ki anlamın 

tamamlanması için gereklidir. Nitekim Eş'arî (68), Süleyman b. Cerîr'in Hz. 

Osman'ın tekfir edişinden ve Hz. Ali'yi onun önüne geçirişinden söz eder. Krş.: 

İsferâînî, 17. Şehristânî (1/159-60), onun, Hz. Osman'la birlikte Hz. Aişe, Talha 

ve ez-Zubeyr'i Hz.AIi ile savaştıklarından dolayı tekfir ettiğini söyler. 

11^1 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 28. 

H631 Krş.: Eş'arî, 68-9; İsferâînî, 17; el-Hûru'1-Iyn, 155; Kummî, 7-8, 10,18; 

Nevbahtî, 20. Şehristânî (1/161), bu fırkayı biri "el-Hasan b. Salih'e uyan es- 

269 



Sâlihıyye", diğeri de "Kesîru'n-Nevâ'ya uyan el-Butrıyye" olmak üzere ikiye 

ayırır. 

H6Ü el-Hasan b. Salih b. Hayy: Zeydiyye'nin önde gelen fakih ve 

kelamcılarındandır. 167 veya 168/ 783-784' de ölmüştür. Bk.: 'İber, 1/249; 

Şezerât, 1/262-3. 

Ü^l Kesîru'n-Nevâ, Ebû İsmail Kesir b. İsmail: Ehl-i Sünnet'e yakın olup sikadır. 

169/ 875-6' da ölmüştür. Bk.: Zehebî, Mizan, 3/402, 410; Kevserî, 24, n. 3. 

Û661 Krş.: Târihu'l-Kebîr, 1/2-295. r. 2521; Mizan, 3/402. 

HM Krş.: Eş'arî, 69. 

Û681 Krş.: Eş'arî, 74; İsferâinî, 17. 

Û691 Yûsuf: 12/87. 

ÛZÖİ Ebû Muhammed Zeyd b. Ali b. el-Huseyn b. Ali b. Ebî Tâlib: Hişâm b. 

Abdilmelik'e karşı ayaklandığı zaman, yanmdakilerin Hz. Ebû Bekr ve 

Ömer'den teberrî isteklerini reddetiği için, az bir kuvvetle kalmış ve böylece 

katledilmiştir. Yanındakiler, "Onlardan teberrî etmediğin takdirde seni 

terkederiz (nerfazuke)" dediklerinden, ayrılanlara "Ranza", onunla birlikte 

kalanlara "Zeydiyye" denmiştir. İmâm Azam Ebû Hanife'nin hocaların dandır. 

Nitekim ayaklandığı zaman, İmâm Azam, ona, otuz bin dirhem para yardımı 

göndermiştir. 121 veya 122/738-9 yılında şehîd edilmiştir. Bk.: Mes'ûdî, 3/206 

vd., Maârif, 216; 'İber, 1/154; Şezerât, 1/158. 

H^ll Yahya b. Zeyd b. Ali b. el-Huseyn; Halife el-Velîd b. Yezîd b. Abdilmelik 

zamanında, Cuzcân'da ayaklanmış ve halka yapılan zulümlere karşı çıkmış ise 

de katledilmiş ve başı kesilerek el-Velîd'e gönderilmiş ve kesik başı Cuzcân'da 

Ebû Müslim'in hurucuna kadar asılı kalmıştır (125/742-3). Bk.: Mes'ûdî, 3/212- 

3; Maârif, 216; Eş'arî, 78. Şezerât (1/167), 126/743-4 olarak verir. 

ÛZ21 Ebû Yâkûb Yûsuf b. Ömer b. Muhammed b. el-Hakem b. Ebî Ukayl b. 

Mesud es-Sakafî: İyi ve güzel konuşmasına rağmen, ahmak ve kötü huylu biri 

idi. el-Haccâc'm amcasının oğludur. Yezîd b. el-Velîd'in halifeliğe geçişi ile 

hapsedilmiş ve 127/744 yılında öldürülmüştür. Bk.: Şezerât, 1/172. 

ÜZ31 Medine'ye çok yakın bir yerin adı, Medineli Ensâr ve Muhacirlerin 

çocukları ile Yezîd b. Muâviye'nin ordusu arasında geçen savaşla meşhur 

olmuştur. Bu savaşta Benû Hâşim'den çok insan öldürülmüştür. Bk.: Mesudî, 

3/69-70,82-3. 

HM Olay, Abdulmelik b. Mervân zamanında olmuştur. O, el-Haccâc b. Yûsuf 

es-Sakafîyi, kendisine bey'at edilen Abdullah b. ez-Zubeyr'e karşı göndermişti. 

Bu olayda, Kabe mancınıkla taşa tutulmuştur (63/683). Bk.: Taberî, 2/844 vd.; 

İbnu'1-Esîr, 4/350-52; Şezerât, 1/70-71. 

HM Nasr b. Seyyar b. Kâfi' el-Leysî: Hişâm b. Abdilmelik'in meşhur Horasan 

valisi ve kumandanı. Bk.: Maârif, 409. 

HM Selm b. Ehûz: Nasr b. Seyyâr'm Horasan'daki kumandanı ve Cehm b. 

Safvân'ı öldürendir. Bk.: İber, 1/66; Kevserî, 25, n. 3. 

270 



I3ZZ1 Yezîd b. Muâviye b. Ebî Sufyân: Zamanında Kabe'nin taşa tutulması ve Hz. 

Huseyn'in şehid edilmesi gibi, birçok feci olayın cereyan ettiği ve 

müslümanlarm nefretini hak etmiş ikinci Emevî halifesi. Kabe'nin taşa 

tutulmasından 70 küsur gün sonra 64/683 yılında ölmüştür. Bk.: 'İber, 1/69; 

Şezerât, 1/72-2. 

HM Muâviye b. Ebi Sufyân'm gayr-i meşru kardeşi Ziyâd b. Ebîhi'nin oğludur. 

Babası kadar zâlimdir. 67/ 686-7' de Ölmüştür. Bk.: Şezerât, 1/74; Kevserî, 26, n. 

2. 

ÜZ3 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 28-30. 

ÜM Eş'arî (ss. 18-23), Keysâniyye'yi Şia'nın ikinci sınıfını teşkil eden Râfıza'nm 

ikinci fırkası olarak gösterir ve on bir kola ayrıldığinı söyler. Malatî (23, 160), 

Râfıza arasında dokuzuncu fırka olarak gösterir ve- ,1-Muhtâriyye" adıyla 

anlatır. Şehristânî (1/147-154), Keysân'm Hz. Ali'nin azadlı kölesi olduğunu; 

Keysâniyye'den Muhtâriyye, Hâşimiyye, Beyâniyye ve Rizzâmiyye adıyla dört 

fırkanın çıktığını söyler. Fırka hk. ayr. bk.: İsferâinî, 18; Nevbahti, 23; el-Hûru'l- 

lyn, 157. İbn Hazm (4/179), onların, Zeydiyyenin bir şubesi olduklarını söyler. 

Ayrıca Kummî (21, 39), Keysâniyye'yi Muhtâriyye olarak kaydeder, el- 

Muhtâr'm konuşmaları, ve Keysâniyye hakkında el-Bağdâdi'nin diğer görüşleri 

için bk.: Kitâbu'l-Mîlel, 47-56. 

ÜM el-Muhtâr b. Ebî Ubeyd b. Mes'ûd b. Amr es-Sakafi: Abdulmelik b. Mervân 

zamanında, Hz. Huseyn'in intikamı için ortaya çıkmış; Ubeydullah b. Ziyad'ı 

öldürtmüş; ama Mus'ab b. ez-Zubeyr'le, Harura'da yapılan savaşta 

öldürülmüştür (67/687). Bk.:'İber, 1/74; Şezerât, 1/74; Maârif, 400. 

ÖM Muhammed b. el-Hanefiyye; Ebû'l-Kasım Muhammed b. Ali b. Ebi Tâlib: 

Alim, fâzıl ve cesur bir kimse idi. 81/700 yılında vefat etmiştir. Bk.: 'Iber, 1/93; 

Şezerât, 1/88-9. 

I1Ş31 Krş.: Eş'arî, 19; Şehrîstânî, 1/150; İsferâinî, 18; İbn Hazm, 4/179; el-Hûra'l- 

lyn, 157-9; Nevbahtî, 27; Kummî, 26-7; Milel, 50-1. 

ÜM Ali b. el-Huseyn Zeynclâbidîn: İmâmiyye'nin dördüncü imamıdır. 95/713-4 

yılında ölmüştür. 92/710-11 veya 94/712-3 yılında öldüğü de söylenir. Bk.: 

Usûlu'1-Kâfî. 1/466 vd. 

ÜM Ebû Hâşim Abdullah b. Muhammed b. el-Hanefıyye el-Hâşimî el-Medenî: 

Vâsıl b. Atâ'nm hocalarmdandır. Süleyman b. Abdilmelik zamanında 98/716-7 

yılında vefat etmiştir. Bk.: 'İber, 1/116; Şezerât, 1/113; Kevserî, 27, n. 3. 

HM Ebû Abdillah Muhammed b. Ali b. Abdillah h. el-Abbas b. Abdilmuttalib 

el-Hâşimî: Abbasî'lerin imam lakabıyla anılan dâilerindendir. Alim ve ibâdet 

ehli idi. 124/741-2 veya 125/742-3 yılında vefat etmiştir. Bk.: 'İber, 1/160; 

Şezerât, 1/166. 

HM Beyân b. Sem'ân et-Temîmî en-Nehdî el-Yemenî: Hicrî ikinci yüzyıl 

başlarında Irak'ta ortaya çıktı. Önce ilâhın parçasının Ali'ye, sonra Muhammed 

271 



b. el-Hanefıyye'ye, sonra da oğlu Ebû Hâşim'e, ondan sonra da kendisine hulul 

etiğini iddia etmiştir. Hâlid b. Abdillah el-Kasrî tarafından 119/773 yılında 

yakılarak öldürülmüştür. Krş.: Eş'ari, 5-6 23; İsferâinî, 19; Maiatî, 156-7; 

Şehristânî, 1/152-3; Kummî, 34, 37, 56; Nevbahti, 34; Milel, 54; Taben, 2/ 1620. 

ÜM Abdullah b. Amr b. Harb el-Kindî: Önceleri Beyân b. Sem'ân'm görüşünde 

iken, sonra Allah'ın ruhunun Ebû Hâşîm'den kendisine geçtiğini iddia etmiştir. 

Krş.: Eş'arî, 6; Şehristânî, 1(151; İsferâînî, 19; Kummî, 26, 39, 56; Özellikle 60; 

Milel, 55. el-Hûru'I-Iyn (s. 160)'de "el-Harbiyye"deki "r" harfi "z" şeklinde 

yazılmıştır. 

ÜM Ebû Sahr Kuseyyir b. Abdirrahmân b. Ebî Cum'a b. el-Esved: Kendisinin 

Kureyşli olduğunu söylerdi. Kahtân'dan Ezd'li olduğu da söylenir. Emevî 

Devleti'nin meşhur şairlerindendir. Ric'ata inanan aşırı şiflerdendir, 105/723'de 

Ölmüştür. Bk.: Şezerât, 1/131-2; Eş'arî, 19; İsferâînî, 19; Şehristânî, l/150;el- 

Hûru'I-Iyn, 158; Milel, 51. 

Ü201 Tevbe: 9/ 40. âyetinden mülhem olarak Hz. Ebû Bekr kastedilmektedir. 

I12H İbnu Ervâ, Osman b. Af fan' dır. 

11221 Atik, Hz. Ebû Bekr'in lakabıdır. 

H231 İbnu Havle sözü ile Muhammed b. el-Hanefîyye kastedilmektedir. 

Annesinin adı Havle bintu Cafer b. Kays b. Seleme'dir. 

H241 es-Seyyid eL-Himyeri, Ebû Hâşim İsmâîl b. Muhammed b. Zeyd: Ric'ata 

inanan meşhur bir şiî şâiridir. Bağdad'da 173/789-90'da ölmüştür. Bk.: Beyân, 

2/168, Kevseri (29, n. 1), onun 179/795-6'da öldüğünü yazar. Krş.: Eş'ari, 15; 

Şehristânî, 1/150; İsferâinî, 19; Milel, 51, n. 2. 

I12Ş1 Müslim b. Akil b. Ebî Tâlib b. Abdümuttalib el-Hâşimî: Hz. Ali'nin 

kardeşinin oğludur. Hz. Huseyn'den önce Küfeye gelerek, halkı ona bey 'at 

etmeye çağırmıştır. 61/680 yılında fecî şekilde öldürülmüştür. Bk.: İbnu'l Esîr, 

4/19 vd.; Taberi, 2/227 vd., 231-272, 284 vd., 292 

EM Abdullah b. ez-Zubeyr b. el-Avvâm b. Huveylid b. Esed b. Abdiluzzâ: 

Meşhur sahabî Zubeyr b. el-Avvâm'm oğludur. Hicretten sonra Medine'de, 

müslümanlar arasında doğan ilk çocuktur. Hz. Huseyn'in şehîd edilmesinden 

sonra, Mekke'de halifeliğini ilân ederek Mekke, Medine ve Hicaz'daki geniş 

topluluklardan bey'at almış; ama el-Haccâc b. Yûsuf es-Sakafî tarafından 

73/69-3'de Mescid-i Haram'da öldürülmüş, sonra da asılmıştır. Bk.; 'İber, 1/81; 

Şezerât, 1/79-80. 

EM Abdullah b. Yezîd b. Zeyd b. Huseyn b.Amr b. el-Hâris el-Hatmî el-Ensârî 

el-Evsî: Küçükken Hudeybiye'de bulunmuş; Hz. Ali'nin safında Cemel ve Sıffin 

vak' alarma katılmıştır. 68/ 687-8 yılında ölmüştür. Bk.: Maârif, 422, 450; Taberî, 

2/509 vd.; İbnu'1-Esîr, 4/144, 163-4 vd. 

H2Ş1 Abdullah b. Muti' b. el-Esved b. Harise b. Nadle b. Avf b. Ubeyd b. Uveyc 

b.Adiyy b. Ka'b el-Kureşî el-Adevî: Abdullah b. ez-Zubeyr le beraber 73/692-3 

yılında öldürülmüş cesur bir kimsedir. Bk.: Şezerât, 1/80; Maârif, 395. 

272 



ÜM Seely (53) ismi "Ubeydullah" olarak verir, ki doğrusu da herhalde budur. 
Krş. İbnu'1-Estr, 4/ 51-2. 68/687 yılında ölmüştür. 

12001 ibrahim b. ei-Eşter en-Nehaî: el-Muhtarin kumandanı sıfatıyla Ubeydullah 
b. Ziyâd'a karşı Musul'd, sonra da İbnu'z-Zubeyr'in kardeşi Mus'ab'a karşı 
Kûfe'de savaşmıştır (67/686-7). 72/691'de ölmüştür. Bk.: Şezerât, 1/74, 79; 
'İber, 1/73. 

12011 el-Muhtâr'm Kûfe'ye gidişi, Ubeydullah tarafından hapsedilişi, affedilerek 
Hicaz'a kaçışı, İbnu'z-Zubeyr'e iltihakı, Küfe'yi alışı ve nihayet katledilişi 
hakkında buraya kadar verilen bilgilerin tarihi seyrini krş.: İbnu'1-Esîr, 4/168- 
170 vd.; 211 vd.; Taberî, 60/70 yılları vukuatı. 

12021 Ömer b. Sa'd b. Ebî Vakkâs: Sa'd b. Ebî Vakkâs gibi büyük bir sahabînin 
oğlu olmasına rağmen, kötülerin ve kötülüğün başıdır. Ubeydullah b. Ziyâd'm 
emriyle Hz. Huseyn'i şehîd eden ordunun kumandanlığını yapmış ve Hz. 
Huseyn'in başını kesmiştir. 67/686-7 yılında ölmüştür. Bk.: Şezerât, 1/74; 
Maârif 243-4. 

12021 Kevserî (s. 31) bu ismi, "el-Huseyn b. Nemr es-Sekûnî" şeklinde vermiştir. 
Biz ise, İber (17 74), Şezerât (1/741 ve Maârif (239, 343, 351)'i takiben "el- 
Huseyn b. Numeyr es-Sekûnî" yi tercih ettik. Numeyr es-Sekûnî, Ubeydullah b. 
Ziyâd'la beraber 67/686-7 yılında öldürülmüştür. Bk.: Şezerât, 1/74; 'İber, 1/74. 
12011 Meşhur imam Ebû Bekr Muhammed b. Müslim b. Ubeydillah b. Abdillah b. 
Şihâb ez-Zuhrî'nin (124/741-2 babası olan ve Mervânîlere karşı hurucunda 
İbnu'z-Zubeyr'in yanında yer alan İbnu Şihâb Müslim b. Ubeydillah' dır. Bk.: 
Maârif, 472. 

12051 İzam, Medine dışındaki geniş bir vadi. Bk.: Mu'eem, 1/214. 
12061 Zû Selem: Hicaz'da bir vadi. Bk.: Mu'eem, 3/240. 

1203. Esma' b. Hârice b. Husayn b.Huzeyl b. Bedr el-Kûfî: Medine'nin 
seçkinlerindendir. 65/684-5'de vefat etmiştir. Bk.: İsâbe, 1/195-6, nu. 450. 
120Ş1 Surâka b. Mirdâs el-Bârikî. Bârık, ya Yemen'de Ezd kabilesinin konakladığı 
bir dağın, ya da Küfeye yakın bir yerin adıdır ve buna göre nisbet edilmektedir. 
Bk.: Abdulhamid, 49, n.l; Kevserî, 32, n.3. 

1202L Mus'ab b. Zubeyr b. el-Avvâm: Kardeşi İbnu'z-Zubeyr, onu önce Irak 
valiliğine tayin etmiş ve o da 67/ 686-7' de Kûfe'ye girerek el-Muhtâr'ı 
öldürmüştür. Kendisi de 72/691'de Abdulmelik b. Mervân tarafından 
öldürülmüştür, Bk.: 'İber, 1/75; Şezerât, 1/74. 

12101 Ubeydullah b. el-Hırr el-Cu'fî: Şâir ve kumandan. Hz. Osman'ın 
ashabmdandır. Onun şehâdeti Üzerine Muâviye'ye iltihak ederek Sıffîn'de 
bulunmuştur. İbnu'z-Zubeyr'e karşı çıkmış; ama onun kardeşi Mus'ab'a karşı 
duramıyacağmı anlayınca Fırat'a atlayarak intihar etmiştir (68/687-8). Bk.: 
İbnu'1-Esîr, 4/51-2, 287-95. 

el-Bağdâdî, Ubeydullah'm Mus'ab'a iltihak ettiğini yazıyorsa da, yukarıda 
görüldüğü gibi, tarihler onun Mus'ab tarafından esir edilme korkusuna 

273 



kapılarak kendini Fırat'a atıp boğularak öldüğünü yazıyorlar. Ayr. krş.: Taberi, 

2/135,305,388,463,733-35,765-781. 

12111 Ebû Kays Muhammed b. el-Eş'as b. Kays el-Kindî: 67/686-7 yılında el- 

Muhtar ile Mus'ab arasındaki savaşta Mus'ab'm safında ölmüştür. Bk.: Şezerât, 

1/75; Maârif, 401. Kevserî (33, n. 2), kaynak belirtin eksizin, onu Mus'ab'm 

öldürdüğünü söylüyor, ki bu yanlış olmalıdır. 

12121 el-Muhelleb b. Ebî Sufra el-Ezdî: Akıllı ve cesur bir kumandandır. Horasan 

A. 

ve Semerkand fetihlerini yapmış ve Ibnu'z-Zubeyr'in Horasan Valiliğinde 
bulunmuştur (65/684-5). Ezârika ile çetin savaşlarda bulunmuş ve sonra el- 
Muhtâr'a karşı Mus'ab'm safında çarpışmış ve 82/ 701'de ölmüştür. Bk.: 'İber, 
1/95; Şezerât, 1/75. Ayrıca bu kaynaklar, adını, "Ömer b. Ubeydillah b. Ma'mer 
et-Teymî" şeklinde veriyorlar. Ayr. bk.: İbnu'1-Esîr, 4/142, 268-70 ve çeş. yer. 
12121 Kevserî (33), "et-Temîmî" olarak veriyor. Seely (7) ve Abdulhamîd (51), "et- 
Teymî" olarak veriyorlar. Her halde doğrusu bu olmalıdır. Krş.: Maârif, 234; 
Şezerât, 1/75. Ayrıca bu kaynaklar, adını, "Ömer b. Ubeydillah b. Ma'mer et- 
Teymî" şeklinde veriyorlar. Ayr. bk.: İbnu'1-Esîr, 4/142, 268-70 ve çeş. yer. 
12M el-Ahnef b. Kays et-Temîmî es-Sa'dî: Hz. Peygamber zamanında müslüman 
olmuşsa aa, Hz. Peygamberle görüşmemiştir. Hz. Ömer zamanında elçi olarak 
gelmiştir. Hz. Ali'nin safında Sıffîn'e katılmış; İbnu'z-Zubeyr zamanında da 
Mus'ab'm yanında yer almıştır. Kûfe'de 72/691-2'de ölmüştür. Bk.: 'İber, 1/80; 
Şezerât, 1/78; Maârif, 423. 

12151 67/685-7'de, Mus'ab ile el-Muhtâr arasındaki savaşta öldürülmüştür, el- 
Muhtâr'm kumandanlarmdandır. Şezerât (1/75) 'ta "Ahmed" şeklinde 
kayıtlıdır. 

121Ğİ Ebû't-Tufeyl Amir b. Vasile el-Eska' el-Kinânî: Hz. Peygamber'i görenlerden 
en son ölendir. Hz. Ali'nin yanında bulunmuş; sonra el-Muhtâr'a katılmıştır. 
100/718-9 veya 110/827-9'da vefat etmiştir. Ric'ata inananlardandır. Bk.: 
Maârif, 341, 'İber, 1/118; Şezerât, 1/118. 
1213. Zerr, Horasan'da Buhara yakınlarında bir yerin adı. 

12131 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 
Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 31-40. 

12121 İmâmiyye, İsferâinî (20 vd.)'de 15; Şehristânı (1/162 vd.yde 7; İ'tikadât (52 
vd.)'ta 13; el-Hûru'1-Iyn (157)'da 2; Mal atî (18)'de İmâmiyye adıyla bilinen 
Rafızi fırkaların toplamı 18 olarak gösterilir. Ayr., krş.; Kummî, 102 vd. 
12201 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 
Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 41. 

12211 Krş.: İsferâinî, 21; el-Hûru'1-Iyn, 155; Kummî, 14. Eş'arî (17), Şehristânı 
(1/174) ve İ'tikadât (60), Kâmiliyye'yi, aynı görüşlerle "Galiye" fırkaları 
arasında zikrederler. 

12221 Beşşâr b. Burd: 95/713-4 yılında doğmuştur. Aslen Taharistân'lıdır. Basra 
ve Bağdad'a gelmiş ve Abbasî halifelerini methetmiştir. Vâsıl b. Atayı yüceltir. 

274 



Halife el-Mutemid tarafından 167/783-4 yılında öldürülmüştür. Bk.: Beyân, 

1/16, n.4, 24 ve çeş. yer.; Mu'tezîle, 30. 

12231 Abdulhamîd (54), "bizimle sabahlamayan" der. 

12211 Şürin tamamı için bk.: Beyân, 1/27-9. 

12251 Meşhur bir heccavdır. 191/806-7 yılında ölmüştür. Bk.: Kevserî 36, n. 1; el- 

Beyân (30, n. 3)'da ölüm tarihi 161 veya 168/777-784 olarak zikredilir. 

12261 Kevseri (36)rde "mâ"; dolayısiyle vezin noksandır. 

I22Z1 Abbasîlerin üçüncü halifesidir, 169)785-6 yılında ölmüştür. 

12251 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 41-43. 

12291 Krş.: İsferâinî, 21; Eş'arî, 24-5. 

12501 el-Muğîre b. Saîd el-'İclî: Gulât'tan Muğiriyye'nin önderlerindendir. 

119/737 yılında yakılarak öldürülmüştür. Bk.: İbnu'1-Esîr, 5/207-9. Muğiriyye 

için bk.: Eş'arî, 6-7; Şehristânî, V 176-7; el-Hûru'1-lyn, 168, 253; Kummî, 74; 

Nevbahtî, 62. Eş'arî ve Şehristânî, Muğiriyye'yi Galiye arasında zikrederler. 

12311 Krş.: Tirmizî, 9/74-5; Ebû Dâvud, 2/421-2; İbn Hanbel, 1/84; İbn Mâce, 

1367-8; el-Mustedrek, 4/464. 

12321 Krş.: Eş'ari, 79; Îbnu'1-Esîr, Taberî 145. yıl vukuatı. 

12331 Ebû Cafer Abdullah b. Muhammed b. Ali b. Abdillah b. Abbâs el-Hâşimî el- 

Abbâsî: Lakabı el-Mansûr'dur. ikinci Abbasî halifesi: 158/775'de Mekke'de 

vefat etmiştir. Bk.: 'İber, 1/239; Şezerât, 1/244. 

123£ İsâ b. Mûsâ: el-Mansûr'un kumandanlarmdandır. Halife el-Mehdî 

tarafından azledilmiş ve 168/784-5 yılında ölmüştür. Bk.: Kevserî, 37, n. 2. 

123Ş1 Abdullah b. el-Hasan b. el-Hasan b. Ali b. Ebî Tâlib: Muhammed, ibrahim 

ve İdrîs'in babaları, Halife el-Mansûr'a karşı çıkmış ve onun hapishanesinde 

144/761-2 yılında ölmüştür. Bk.: İber, 1/196; Şezerât, 1/213 vd. 

12361 Câbir b. Yezîd b. el-Hâris b. Abd-Yâğûs el-Cu'fî; Hadiste zayıftır, es- 

Sevrî'nin Ebû Nuaym'dan naklettiğine göre, hadiste sika ve sâdıktır. 

Râfıza'dandır ve ric'ata inanmaktadır. 128/745-6'da ölmüştür. Bk.: Maârif, 480; 

Şezerât, 1/175; Abdulhamid, 59, n.l. Halkın, haklı olarak, onun 145 yılında ölen 

Muhammedi nasıl bekleyebileceğinden şüphe eder, S. 55, n. 1. Kevserî de, Ebû 

Dâvud, Tirmizî, İbn Mâce'nin ondan tahriclerde bulunduğunu söyler, s. 148, 

n.l. 

123Z1 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 43-45. 

12381 Krş.: İsferâinî, 22; Şehristânî, 1/165; İ'tikadât, 53. 

12321 Ebû Cafer Muhammed el-Bâkır b. Ali b. el-Huseyn b. Ali b. Ebî Tâlib: 

56/675-6 yılında doğmuştur. İsnâaşeriyye'nin beşinci imamıdır. 114/ 732' de 

vefat etmiştir. Bk.: 'İber, 1/142; Şezerât, 1/149; Usûlu'1-Kâfi, 1/469. 



275 



12401 Ebû Abdillah Câbir b. Abdillah b. Amr el-Ensâri: Sahabinin ileri 

gelenlerindendir. Akabe bey'atma katılan Ensârm en küçüğü idi. 94 yaşında 

Medine'de 78/697 yılında vefat etmiştir. Bk.: Maârif, 307. 

12411 Uveys b. Amir el-Karanî: Yemenlidir; Murâd boyundandır. Abid, zâhid ve 

faziletli bir kimsedir. Vefatı hakkında değişik görüşler vardır. Şezerât (1/46), 

Siffîn'de şehid edildiğini yazar (37/657-8). 

12421 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 45-46. 

12431 Krş.: İsferâinî, 22; Eş'arî, 25; Şehristânî, 1/166; el-Hûru'I-Iyn, 162; Kunımî, 

80; Nevbahtî, 67. İ'tikadât (53), "en-Nâmûsiyye" olarak verir. 

12441 Ebû Abdillah Cafer es-Sâdık b. Ebî Cafer Muhammed el-Bâkır b. Ali 

Zeynelâbidin b. el-Huseyn b. Ali b. Ebî Tâlib: Yaşadığı devirde Hâşim 

oğullarının seyyidi idi. İsnâ-aşeriyye'nin altıncı imamıdır. 68 yaşında 148/765 

yılında vefat etmiştir. Bk.: 'İber, 1/208; Şezerât, 1/ 220; UsûIu'I-Kâfi, 1/472 vd. 

12451 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 46. 

12461 Krş.: İsferâinî, 23; Eş'arî, 27-es-Şumaytıyye; Şehristânî, 1/167-Yahyâ b. Ebî 

Şumayt; el-Hûru'1-Iyn, 163-Yahyâ b. Şumt; İ'tikadât, 54; Nevbahtî, 77-"Yahya b. 

Ebî"s-Sumeyt denen reislerine nisbetle es-Sumtıyye denir..."; Kummî'de ise, 

"Yahya b. Ebi's-Sumeyt'e mensup es-Sumeytıyye..", s. 87... el-Muhtâr'm 

askerlerindendir ve onunla beraber öldürülmüştür (68/688). Bk.: Abdulhamîd, 

62. Şezerât, "Ahmer b. Şumeyt" olarak zikreder, s. 1/75. 

124Z1 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 46. 

124Ş1 Krş.: İsferâinî, 23; Eş'arî, 28; Şehristânî, 1/167-el-Eftahiyye başlığı ile; 

Kummi, 87; Nevbahtî, 87. 

12491 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 46-47. 

12501 Krş.: İsferâinî, 23; Şehristânî, 1/167-8; İ'tikadât, 54; el-Hûnı'1-lyn, 148, 162, 

197; Nevbabtî,68; Kuramı, 81-2. Eş'arî (26-7), Karamita'yı da buna dâhil eder. 

12511 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 47. 

12521 Krş.: İsferâinî, 23; Şehristânî, 1/168-%; Eş'arî, 29-Yanlış olarak "el- 

Mûseviyye". Mûseviyye ve Mubârekiyye, baştaki sıralamaya göre yer 

değiştirmiştir. 

12521 Mûsâ el-Kâzım b. Cafer es-Sâdık: îsnâ-aşeriyye'nin yedinci imamıdır. 

183/799 yılında vefat etmiştir. Bk.: Şezerât, 1/304; Usûlu'I-Kâfî, 1/476 vd. 

12541 Hûrun er-Reşîd b. Muhammed b. Abdillah el-Mansûr: Beşinci Abbasî 

halifesi. 193/809 yılında Tûs'da ölmüştür. Bk.: 'İber, 1/312; Şezerât, 1/333 vd., 

Maârif, 381. 



276 



I2Ş51 Bu konudaki rivayetleri krş.: Şehristânî, 1/169; Eş'arî, 29; İsferâinî, 23- 

Zurâre b. A'yun; Kumraî, 92; el-Hûrul-Iyn, 164-5; Nevbahtî, (81), Yûnus b. 

Abdirrahmân'm 208/823-4'de öldüğünü yazar. 

I2Ş61 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 47-48. 

I2Ş21 Krş.: İsferâinî, 23; Kumrai, 81, 83; Nevbabtî, 68-9; Eş'arî, 27; el-Hûru'I-Iyn, 

162. 

12Ş81 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 48. 

12591 Krş.: İsferâinî, 23; Şehristânî, 1/169; Eş'arî, 17; el-Hûru'1-Iyn, 148, 164-6; 

Nevbahtî, 789; 

Kumnıî, 89. Sıralamada 11. sırada yer alan İsnâ-aşeriyye de bu fırka içinde 

anlatılmış ve böylece fırkaların sayısı 15 değil, 14 olarak çıkmıştır. 

12601 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 48. 

12611 ei-Bağdâdî, bu fırka hakkındaki görüşleri hemen tamamiyle Eş'arî' den 

nakletmiştir, ss. 31-33, 34, 44, 45, 60, 346. Ayr. krş.: isferâinî, 23; Şehristânî, 

1/184 vd.; Nevbahtî, 78-9; Kummî, 88, 91; el-Hûru'1-lyn, 149. 

12621 Ebul-Huzeyl el-Allâf Muhammed b. el-Huzeyl b. Abdillah b. Mekhul el- 

Abdî: Mutezilenin Basra okulunun reisidir. Ölüm tarihi hakkında değişik 

rivayetler vardır: 226/840-1, 227/ 741-2 ve 235/849-50. Bk.: 'İber, 1/422; 

Şezerât, 2/85; Mu'tezile, 44. 

12631 İbnu'r-Râvendî Ebû'l-Huseyn Ahmed b. Yahya b. İshâk: 245/859 yılında 

ölmüştür. Bk.: Mu'tezile, 92; Abdulhamîd, 66, n. 3. 

I26J1 Ebû Osman Amr b. Bahr el-Câhız: Mutezilenin ileri gel enleri ndendir; bir 

çok esen vardır. Ölümü 250/864'dür. Bk.: Tber, 1/456; Şezerât, 2/121-2; 

Mutezile, 67 vd. 

12651 Feth: 48/2. 

12661 Kevserî (42)'de "Zeberkan". Biz, Abdulhamid (68) ve Seelye (70)'yi tercihle 

"Zurkan"ı kullandık. 

126Z1 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 48-51. 

12681 Krş.: Eş'arî, Makalât, 31-4, 44-5, 60, 346. Ebû'l Hasan el-Eş'arî. Ehl-i Sünnet 

imamlarmdandır. 324/935 yılında vefat etmiştir. 

12621 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 51-52. 

I2Z01 Krş.: İsferâinî, 24; Eş'arî, 28, 36, 43; el-Hûru'1-Iyn, 164, Zurâre lakabıdır.Adı 

Abd Rabbihi'dir. Künyesi Ebû'l-Hasan'dir. Babası bir Yunanlı veya Romalı 

esirdi. 150/767 yılında ölmüştür. Bk.: Abdulbamîd, 70, n. 2; Kevserî, 43, n. 2; 

Halkın, 35, n.4. 



277 



12711 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 52. 

I2Z21 Krş.: İsferâinî, 24; Eş'arî, 35. 

J^Zâi Kevserî, bu kelimeyi, asıl nüshaya bağlı kalarak "el-kursî" (masa) şeklinde 

yazmıştır. Kürsî, iki değil dört ayaklıdır. Biz ise, Abdulhamîd'e uyarak, 

kelimeyi "el-kurkî" (turna kuşu) şeklinde çevirdik. Nitekim el-Eş'arî de bunu 

tercih etmiştir. Bk.: Makalât, 35. 

12711 Hakka: 79/17. 

12751 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 52. 

12761 Krş.: İsferâinî. 24; Eş'arî, 37; el-Hûru'1-Iyn, 149. 

12771 Şü kaynaklardaki lakabı -Şeytânu't-Tâk" değil, // Mu'minu , t-Tâk"tır. Bk.: 

Kummî, 88; Nevbahtî, 78. 

12781 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 52-53. 

12791 Krş.: İsferâinî, 26 vd.; Eş'arî, 86 vd.; İbn Hazm, 4/188: Şehristânî, 1/114 vd.; 

Malatî, 178 vd.; el-Hûru'I-Iyn, 170 vd.; İ'tikadât, 46 vd.; Kummî, 12, 14-5; 

Nevbahtî, 6, 10, 75; Milel, 57 vd.; Telbîs, 90 vd. 

Fırkanın isimleri konusunda bk.: Fığlah, Hariciliğin Doğuşu ve..., İFD, XXII, 

245. Haricî fırkaları hakkında, kitabın 19-20. sahif elerinde verilen isimlerle, 

buradakiler karşılaştırılınca aradaki sayı ve isim farkları görülecektir. 

12M el-Bağdâdî, bu ifadesine rağmen, aynı yanlışı kitabın 193. sahifesinde, 

bizzat kendisi işlemiştir ve bunu, Milel, 58 'de tekrar 

etmiştir. 

12811 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 54-55. 

12§21 el-Bağdâdînin bu ifadelerine rağmen, tarihçiler, "Lâ Hükme İllalillah" 

sözünü söyleyerek nefsini cennet karşılığı Allah'a satan kişinin Urve b. Udeyye 

veya Urve b. Uzeyye olduğunu söylerler. Krş.: Fığlah, Hariciliğin... İFD, XX, 

243, n. 129. 

12831 Krş,: Belâzurî, 192 b.; Minkarî, 187,195, 197, 294-5. 

12M Hz. Ali ile birlikte İbn Abbas'm Hâricilerle görüşmesi ve bu görüşmenin 

sonuçları hk. bk:: Fığlah, Hariciliğin Doğuşu ve..., İFD, XXII, 251 vd. 

12ŞŞ1 Abdullah b. Vehb er-Râsıbî, Hâricilerin ilk reislerindendir, 38/658 yılında 

ölmüştür. Krş.: Eş'arî, 128-30. 

12561 Hurkus b. Zubeyr: 38/658 yılında ölen Hârici reislerindendir. Krş.: Taberî 

1/3360 vd.; Muberred, 919 vd. 

12Ş71 Belâzurî"ye göre (Ensâbu'l-Eşraf, 192 b), Hâricilerin Nehrevan'daki 

imamları Abdullah b-Vehb ile Şebes b. Rib'î et-Temîm' er-Reyyâhî 

idi. 



278 



I2M. Abdullah b. Habbâb b. el-Eret: Hz. Peygamber'] görmüş ve ondan, babası 
yoluyla rivayette bulunmuştur. Hz. Ali'nin safında yer aldığı Sıffîn'den 
dönerken Hâricîierce şehid edilmiştir (38/658). Bk.: Maârif, 317; Mes udi, 
2/204. 

12821 Adiyy b. Hâtem b. Abdillah et-Tâi: Yedinci yılda müslüman olmuş ve 
sahabidir. Cemel ve Sıffîn'de Hz. Ali'nin yanında yer almış ve 66/685-6 veya 
67/686-7 yılında vefat etmiştir. Bk.: İber, 1/74; Şezerât, 1/74. 
12201 Mü'minlerin annesi Hz. Âişe kastedilmektedir. 

12211 Süheyl b. Amr: Hudeybiye andlaşmasmı Kureyş adına imzalayan kimsedir. 
Sonra müslüman olmuş ve 18/639 yılında vefat etmiştir. Bk.: Iber, 1/22; 
Şezerât, 1/30. 
12921 Âl-i İmrân: 3/61. 
12931 Kehf: 18/ 103-4. 

I29J1 el-Enbâr: Belh yakınlarında Cuzcân'm bir nahiyesidir. Bk.: Mu'cem, 1/257. 
I29Ş1 Mâsebezân: Medâin civarında bir yer. Bk.: Mu'cem, 
5/41. 

12961 Cercerâyâ: Vâsıt ile Bağdad'm doğusu arasında aşağı Nehrevân'm dış 
bölgeleri, kk.. Mu'cem, 

2/123. 

I22Z1 Tarihçiler Hz. Alinin 17 Ramazan 40/24 Ocak 661 tarihinde şehîd 
edildiğinde birleşmiş du- 

rumdadırlar. 

I29Ş1 el-Muğire b. Şube b Amir es-Sakafî: Rıdvan bey'atmda bulunmuş ve hz. 
Ömer'in Basra valisi iken, orada ilk defa Basra Divânım kurmuştur. 50/670 
yılında vebadan vefat etmiştir. Bk.: İber, 1/56; Şezerât, 1/56. 
12991 Eb u Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 
Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 55-60. 

I30Ûİ Krş.: İsferâinî, 29; Eş'arî, 87/9; Şehristânî, 1/118; Malatî, 51; el-Hûru'1-Iyn, 
177-8; Kummî, 85; Milel, 63-7. 

İ323J Nâfi 1 b. el-Ezrak b. Kays b. Nehâr: Ezrakiyye'nin kurucusudur. Önce 
Basra'da ayaklanmış ve 65/684-5 yılında öldürülmüştür. Bk.: İbnu'1-Esîr, 4/143, 
165 vd. 

13Q2i pjbû Saîd el-Muhelleb b. Ebî Sufra: Basra'yı Hâricilerden temizleyen 
kumandan. Önce İbnuz-Zubeyr'in, sonra da Abdulmelik b. Mervân'm valiliğini 
yapmıştır. 82/701 yılında ölmüştür. Bk.: Şezerât, 1/90; İber, 1/95 
JSQ3i Eydec veya İyzec: Huzistân ile İsfahan arasında gelişmiş bir yer. Bk.: 
Mu'cem, 1/288. 

Ö°il Katariyyu'bnu'l-Fucâe et-Temimi: İbnu'z-Zubeyr zamanında ayaklanmış ve 
Abdulmelik b. 

Mervân zamanında da el-Haccâc'm ordusu tarafından 79/698 yılında 
öldürülmüştür. Bk.: İber, 1/90; Şezerât, 1/86. 



279 



EM Cireft; Kirman'in büyük şehirlerinden biri. Hz. Ömer zamanında 

fetholunmuştur. Kirmîn, Kirmanın başka bir söyleyiş şeklidir. İran, Sicistân, 

Horasan ve Mukrân arasında büyük bir şehir. Bk.: Mu'cem, 2/198. 

J3Q6i Ubeyde b. Hilâl el-Yeşkurî: Katariyy'in dostu idi. 77/696-7'de Sufyân b. el- 

Ebred öldürmüştür. Bk.: İbnu'1-Esır, 4/166, 195, 199, 441-43. 

EM Kûmis: Rey ve Nişâpûr şehirleri arasında, Taberistân dağlarının uzantısı 

üzerinde bir yer. Bk. Mu'cem, 4/414-5 

ÖMI Eb u Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 60-62. 

13021 Krş.; İsferâinî, 30; Eş'arî, 89/92; Şehristânî, 1/122; Malati, 52; el-Hûru'1-Iyn, 

150, 256; Milel 65, vd 

13101 Necdet b. Amir el-Hanefî: 66/685-6 yılında Yemâme ve Bayreyn'i istilâ 

etmiş ve kendisi ile taraftarları 69/688-9 yılında öldürülmüşlerdir. Bk.: İber, 

1/74, 11; Şezerât, 1/74, 76. 

I51H el-Katîf; Bahreyn'de büyük bir şehir. Bk.: Mu'cem, 4/387. 

1313 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 63-65. 

13131 Krş.: İsferâinî, 31; Eş'arî, 101; Şehristânî, 1/137; Malatî, bunların el-Mubelleb 

b. Ebı Sufra'ya mensup olduklarını yazmaktadır, ki bu yanlıştır.; zira el- 

Muhelleb, Haricilere karşı savaşan biridir, s. 52; el HuruT-lyn, 177; Milel, 67. 

EM İmrân b. Hittân es-Sedûsî el-Basrî: Hâricilerin hatîb ve şâiri, 84/703'de 

ölmüştür. Bk.: İber, 1/98; Şezerât, 1/95. 

EM Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 65-67. 

EM Krş.: İsferâinî, 32; Eş'ari, 93-onbeş fırkaya avrılır, der; Şehristânî, 1/128; el- 

Hûru'1-Iyn, 171 

EM Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 67. 

EM Krş.: İsferâinî, 32; Eş'ari, 93-onbeş fırkaya avrılır, der; Şehristânî, 1/128; el- 

Hûru'1-Iyn, 171 

EM Fetih: 48/18. 

EM Eb u Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 67-68. 

EM Krş.: İsferâinî, 32; Bş'ari, 94-6; Şehristânî, 1/131; Milel, 69-70. 

EMMilerde..Edrek",s. 70. 

EM Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 68-69. 

EM Krş.: İsferâinî, 32; Eş'arî, 93; Şehristânî, 1/130. 

EM Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 69. 



280 



I2M Krş: İsferâinî, 32; Şehristânî, bu iki fırkayı Se'âlibe'nin kolları arasında sayar; 

ama aslında Hâzımiyye'den olduklarını söyler, s. 1/133; Eş'arî, Mechûliyye ve 

Ma'lûmiyye'yi ayrı ayrı açıklar, s. 96; el-Hûru'1-Iyn, 171; Milel. 72. 

£23 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 69-70. 

£281 Felcred: İran şehirlerindendir. Bk.: Mu'cem, 4/272 

£221 Eb u Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 70. 

£201 Zerenc: Sicistân'da bir kasaba. Bk.: Mu'cem, 3/138. 

£311 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 70-72. 

£221 Krş.: İsferâinî, 33; Eş'arî, 97; Şehristânî'de kurucu "Salebe b. Amir", s. 

1/131; el-Hûnı'1-Iyn, 172. 

£221 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 72-73. 

£241 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 73. 

£251 Krş.: İsferâinî, 33; Eş'arî, 98; Şehristâni'de kurucu "Ma'bed b. 

Abdirrahmân", s. 1/132; el-Huru'1-Iyn, 172; Milel, 73. 

£261 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 73. 

£23 Krş.: İsferâinî, 33; Eş'arî, 98; Şehristâni'de kurucu "Ma'bed b. 

Abdirrahmân", s. 1/132; el-Huru'1-Iyn, 172; Milel, 73. 

£2il Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 73. 

£221 Krş" İsferâinî' 34' Eş'arî 98"9; Şehristânî, 1/132-3; el-Hûru'1-Iyn, 172; Milel, 

74. 

£âQl Ebu Müslim el-Horasânî: Abbasî devletinin dâvetçisi ve kurucusu. Aynı 

zamanda Muslimiye fırkasının reisi. 137/755 yılında öldürülmüştür. Bk.Tber, 

1/186; Şezerât- 1/205. 

£411 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 73-74. 

£421 Krş.: İ'tikadât, 50; Eş'arî'de "er-Ruşeydiyye" ile birlikte "el-Oşriyye", ss. 99- 

100; Şehristânî, 1/132' de, "Ruşeyd et-Tûsî'nin taraftarlarıdır; onlara el-Oşriyye 

de denir"; el-Hûru'1-Iyni 172; Milel, 76'da, "Bunlar er-Ruşeydiyye ve el-Oşriyye 

lakabı ile tanınırlar." 

£421 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 74. 

£441 Krş.: İsferâinî, 34; Eş'ari, 100; Şehristânî, 1/133; el-Hûru'1-Iyn, 172-3; Milel, 

77. 



281 



1345i Krş . i s ferâinî, 34; Eş'ari, 102 vd.; Şehristânî, 1/134-6; el-Hûru'1-Iyn 173, 178; 

202, 230, 258; Milel, 77-9; Fığlah, İbâdiye'nin..., İFD, XXI. 323-344. 

12461 Eb u Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 74-75. 

IŞ4Z1 Krş.: İsferâinî 34- Eş'ari 102; Şehristânî. 1/135; el-Hûru'l-Iyn,175; Milel, 77. 

I34Ş1 Bakara: 2/204. 

13491 Bakara: 2/207. 

13-501 Eb u Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 75. 

135H Krş.: İsferâinî 35; Eş'ari. 104; Şehristânî, 1/136; Milel, 78. 

12521 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 75-76. 

13531 Krş.: İsferâinî 35; Eş'arî, 105; Milel, 79. 

13541 Nisa: 4/143. 

13-551 Eş'arî (ss. 113 vd.), Şehristânî (s. 1/125) ve el-Hûru'1-Iyn (s. 176), bu firkayı, 

İbrâhîmiyye'den ayrılan bir fırka olarak göstermeyip, müstakil bir Haricî fırkası 

şeklinde anlatırlar. Ayrıca Şehristânî, Ebû Beyhes'in, el-Haccâc zamanında 

ayaklandığını söyler. Ayr. krş.r Miel, 81. 

13561 Krş.:Milel, 79-82. 

125Z1 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 76-78. 

135ü Krş.: İsferâinî, 35; Eş'arî, 123; Milel, 75. 

13-521 Şebîb b. Yezîd b. Nuaym b. Kays b. Amr b. es-Salt eş-Şeybânî: Önce 

Musul'da ayaklanmış, sonra Kûfe'ye yürümüştür. Uzun mücadelelerden sonra 

el-Haccâc tarafından sarılmış ve yazarımızın anlattığı gibi, Duceyle'ye düşerek 

boğulmuştur (77/696). Bk.: İber, 1/86; Şezerât, 1/83-4; Maârif, 410-11. 

12601 Sahh b. Misrah: Sufriyye'nin reisidir. 76/695 yılında ölürken yerine Şebıb b. 

Yezîd'i vazıyet tayin etmiştir. Bk.: Maârif, 410. 

12611 Irak'ta bir şehir. Dicle'nin doğusunda meskûn bir yer: Bk.: Mu'cem, 2/156 

12-621 İbn Kuteybe (Maârif, 411), Gazâle'nin, Şebîb'in annesi değil, karısı 

olduğunu söyler. 

12631 Ravh b. Zinbâ': Abdulmelik b. Mervân'm katında itibarlı bir yeri olan 

Filistin Emin. 703'de ölmüştür. Bk.: İber, 1/98; Şezerât, 1/95. 

12641 Yâsîn: 36/38. 

12651 Ahzâb: 33/33. 

12661 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 79-81. 

126Z1 Mu'tezile'nin üzerinde birleştiği meseleler hakkında bk.: Mu'tezile, 3- 7-8; 

Eş'arî, 155 vd.; 19' ferâinî, 37-40; Malatî, 35 vd.; Şehristânî, 1/43-6; İbn Hazm, 

4/192 vd.; el-Hûrul-Iyn. 147, 150, 204-6. 



282 



12681 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 82-84. 

13621 İsferâinî, 40; Şehristânî, 1/46-9; Mu'tezile, 28; Malatî, 38; Milel, 83. 

£Zöl Ammâr b. Yâsir: Büyük sahabi. 37/657'de, Hz. Ali safında yer aldığı 

Sıffîn'de şehid edilmiştir. Bk: İber' 1/25' 38; Şezerât, 1/45. 

SZll Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 85-87. 

I3za İsferâinî 42; Şehristânî, 1/49; Mu'tezile, 35 vd.; Milel, 86'da "Umeyriyye". 

12Z3J Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 87-88. 

13M Krş.: İsferâinî, 42, Şehristânî, 1/49; Malatî, 38-9; Milel, 88-90. 

13Z51 Ebû'l-Huzeyl Muhammed b. el-Huzeyl b. Abdillah el-Basrî el-'Allâf : 

Mu'tezile'nin ileri gelenlerindendir. Ölüm tarihi ihtilaflı olup 226/840-1, 

235/849-50 ve 237/851-2 verilen tarihlerdir. 

Bk.: İber, 1/422; Şezerât- 2/85; Mu'tezile, 44 vd. 

l 3 ^ 6 ! Usevn Abdurrahmân b. Muhammed b. Osman el-Hayyât; Mu'tezile'nin 

bilginlerindendir. Meşhur el-İntisâr"m yazarıdır. Muhtemelen 290/903 

tarihinde ölmüştür. Bk.: le, 85 vd,; Kevserî, 107, n. 2. 

13ZZ1 Enam: 6/23. 

13Z81 Tahrîm: 66/6. 

13Z91 Enfâl: 8/65. 

13M Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 88-95. 

13M Krş: İ shak 43; Şehristânî 1/53: İ'tihadât, 41; Milel, 91. 

J2Ş21 Ebu İshak İbrâhîm b. Seyyar en-Nazzâm: Ebû'l-Huzeyl el-'Allâfm 

kızkardeşinin oğludur ve EL-Cahız'm hocasıdır- Mu'tezile'nin zekilerindendir. 

221-223/835-838 yılları arasında bir tarihte ölmüştür. Bk.: Mu'tezile, 49-52; 

Abdulhamîd, 131, n. 2; Kevserfye göre, 231/845-6'ya kadarki bîr tarihte 

ölmüştür, 79, n. 1. 

13M Ali el-Asvârî: Ebû'l-Huzeyl'in ashabı ve bilginlerinden iken en-Nazzâm'm 

safina geçmiş" Bk.: Mu'tezile, 72. 

13M Ebû'1-Fazl Cafer b.Harb: Zamanının bilgin ve âbidlerindendir. Bk.: 

Mu'tezile, 73-6, Ayr. bk.:45.not. 

ÖŞ5J el-Kâdî Ebû Bekr Muhammed b. et-Tayyib b. Muhammed b. Cafer b. el- 

Kâsım el-Bâkıllânî el-Basrî: Eş'arî kelâmcılarmdandır. 23 Zilkade 403/3 Haziran 

1013 tarihinde vefat etmiştir. Bk.: Şezerât, 3/168; İber, 3/86. 

13Ş61 Nür: 24/2. 

13M Maide: 5/38 

13M Cinn: 72/28. 

13M İsra: 17/88. 



283 



£M Aile fertleri" veya "Ehl-i Beyti;". Abdulhamîd'e uyularak tercih edilmiştir, 

s. 148. 

13911 Fetih: 48/18. 

13921 Kamer: 54/1-2. 

13931 Krş.: İbn Kuteybe, Te'vîlu Muhtelifî'l-Hadîs (Beyrut 1972), 17-8. 

I39J1 Krş.: İsferâinî, 44; Mu'tezile, 72; Milel, 102. 

13.951 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 95-110. 

I39İİ Krş.: İsferâinî, 45; Şehristânî, 1/65; Mu'tezile, 54-6; el-Hûru'I-Iyn, 168; MİIel, 

118- 111 

I3-911 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 110. 

I39Ş1 Ra'd: 13/16 

13991 Hadid: 57/2. 

I40Q1 Cinn: 72/28. 

lâöll Abdulhamîd'i tercihle bu ifade kullanılmıştır, s. 155. 

lâö 2 ! Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 110-114. 

14031 Krş.: İsferâinî, 45; Şehristânî, 1/64; Mu'tezile, 52-4; Milel, 107. 

I40I1 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 114-116. 

I4M Krş.: İsferâinî, 46; Şehristâni, 1/72; Mu'tezile, 61; Milel, 110-114. Hişâm, 

halife döneminde ortaya çıkmıştır. 

I4M Âl-i İmrân: 3/173. 

I4M Talak: 65/3 

I4M En'âm: 6/66 

14091 Enfâl: 8/63. 

I4M İbrahim: 14/27. 

14111 Bakara: 2/26. 

14121 Al-i İmrân: 3/178. için bk": Eş'ari, 646 (İndekste işaret edilen yerler). 

14131 Mücadele: 58/7. 

14141 Al-i İmran: 3/178 

14151 'Kevserî'de yanlış olarak "Ümmet", s. 99. el-Bağdâdî, Milel'de, "İmâmet"i 

kullanmaktadır, 

14161 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 116-120. 

I4M Krş.: İsferâinî, 37; Şehristâni, 1/68; Mu'tezile, 70; Milel, 109-110. 

14181 Krş.: İsferâinî, 37; Şehristâni, 1/68; Mu'tezile, 70; Milel, 109-110. 

14^21 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 120-122. 

14201 Krş.: İsferâinî, 47; Şehristânî, 1/68; Milel, 104-106. 



284 



Ö211 Ebû'1-Fazl Cafer b. Harb: Mu'tezile'nin yedinci tabakasmdandır. 234/848- 

9'da ölmuştm Bk.: Mu'tezile, 73-6; Kevserî, 101, 

n.l. 

1^21 Ebö Muhammed Cafer b. Mubeşşir es-Sakafî: Mu'tezile'nin yedinci 

tabakasmdandır. 850-5I'de ölmüştür. Bk.: Mu'tezile, 76-7; Kevseri, 101, n.2 

1^231 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 122-123. 

I4M İsferâinî, 48; Eş'arî, 615 (İndeks'te çeş. yer.); Mu'tezile, 78; Milel, 103. 

Ö251 Ebû Abdillah Muhammed b. el-Hasan eş-Şeybâni el-Haneff: Devrinin 

büyük fakihıdir. Va sıt'ta doğmuş, Küfede yaşamıştır. Ebû Hanîfe'den 

işitmiştir. Rey'de 189/805 tarihinde Harun er-Reşid'le sohbet ederken vefat 

etmiştir. Bk.: İber, 1/202; Şezerât, 1/321-2. 

14261 İber'de (1/383) Hemmâm b. Abdillah. 221/836 yılında vefat etmiştir. Ayr. 

bk.: Şezerât, 2/249. 

J42Z1 Ebu Muhammed Yahya b. Eksem el-Mervezî: Meşhur kadıdır. Rebeze'de 

hacdan dönerken 242/856 yılında vefat etmiştir. Bk: İber, 1/439; Şezerât, 2/101. 

14281 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 123-125. 

14221 Ebu Yusuf Yakub b. ibrahim el-Kufi: Kendisine ilk önce "Kadı'l-Kudat" 

denen kimsedir. İmam Ebu Hanife'nin talebesidir. 182/798 yılında vefat 

etmiştir. Bk: İber, 1/284: Şezarat, 1/298 vd. 

I4M Krş.: İbn Kuteybe, 

49. 

14311 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 125-127. 

14321 Ali Muhammed b. Nasır b. Mansûr b. Bessâm'dır. 302/914-5'de ölmüştür. 

Bk.: Kevserî, 106, n 1. 

14331 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 127-129. 

I4M Krş.: İsferâinî, 51. 

14351 Ebû Yâkûb Yûsuf b. Abdillah b. İshak eş-Şehhâm: Ebul-Huzeyl'in 

ashabmdandır. Zamanında Dîvân' da vazife almıştır. Bk.: Mu'tezile, 72. 

14361 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 130. 

I4M Krş.: İsferâinî, 51; Şehristânî, 1/76; Milel, 126-7. 

I43İİ Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 130-131. 

14391 Krş-: İsferâinî, 51; Şehristânî, 1/76; Milel, 127-8. 

14401 Kehf: 18/77. 

14411 Âl-İmrân: 3/185. 



285 



14421 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 131-133. 

14431 Krş: İsferaini, 52; Sehristânî, 1/78; Milel, 128-9 

14M Muhammed b. Abdilvehhâb el-Cubbâî: Mu'tezile'nin büyük bilginlerin 

dendir. 303/ b damuştur. Bk.: İber, 2/125; Şezerât, 2/241; Mu'tezile, 80-5; 

Malatî, 39-40. 

14451 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 133-134. 

14461 Krş.: İsferâinî, 53; Sehristânî, 1/78; Milel, 129 vd. 

J44Z1 Ebû Hâşim Abdusselâm b. Muhammed b. Abdilvehhâb el-Cubbâî: Birçok 

konularda babası el-Cubbâi'ye karşı çıkmıştır. Bağdâd'da 321/933'de ölmüştür 

Bk - İber, 2/187; Mu'tezile, 94-6; Malatî, 40. 

14481 Ebû'l-Kâsım İsmâîl b. Abbâd b. el-Abbâs b. Ahmed b. İdris es-Sâhib: 

Mutezile ve Şîa aranı birleştirmiş meşhur Buveyh oğulları veziridir. Rey' de 

385/995 tarihinde ölmüş, İsfahan'da gömülmüştür. Ek.: Şezerât, 3/113-116; 

Abdulhamîd, 185, n. 1; Kevserî, 111 

14421 Ahmed b. Ali el-Ahşid: Mu'tezile'nin dokuzuncu tabakasmdandır. 326/938 

yılında Mu'tezile' 100; Abdulhamîd, 193-4, n. 1 

I4Ş01 Kehf : 18/ 09 

14511 Mâide: 5/14. 

14521 Bakara: 2/166-167. 

14531 Mu'temir'in çağdaşı olan bir Mutezile bilginidir. Bk.: Kevserî, 121, n. 1. 

14541 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 134-147. 

14551 Krş.:İsferâinî, 59; Sehristânî, 17139 vd.; Eş'arî, 132 vd.; Malati, 43 vd.; vd.; 

146 v Hazm, 3/188 vd.; 4/204; İ'tikadât, 70; el-Hûru'1-Iyn, 150. 152, 153, 154, 

186, 203-4, 138 vd.; Kummî, 5, 6, 8, 10-11,13, 15; Nevbahtî, 6. 

14561 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 148. 

145Z1 Krs İsferaini, 60; Şehristani 1/141; Eşari, 139; Milel, 140 

145İİ Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 149. 

14591 Krş: İsferaini, 60; Şehristani, 1/141; Eş'ari, 139; Milel, 140. 

14601 Krs: Ebu Hanife, Fıkh, 182; Maturidi, Tevhid, 373 vd. 

14611 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 149. 

14621 Krş: İsferaini, 61; Sehristânî, 1/144; Eşarî, 139-140; 151, 300, 366, 541, 583, 

593; Milel, 141. 

14621 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 149-150. 

14641 Krş.: İsferâinî, 61; Sehristânî 1/142; Eş'arî, 135; Milel, 140. 

286 



J46Ş1 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 150. 

14661 Krş.: İsferâinî, 61; Eş'arî, 140, 143, 148, 515; Milel, 

141. 

I46Z1 Ebû Şimr'in görüşleri için bk.: Eş'arî, 134-5, 143, 149, 152, 255, 450, 477; 

Şehristâm, 10) Muhammed b. Şebîb'in görüşleri için bk.: Eş'arî, 134, 136, 137-8, 

143, 146-7, 149, 2,05; Şehristânî, 1/145. ' 

J4681 Gaylan el-Murciî'nin görüşleri için bk.: Eş'arî, 136; Şehristâni, 

1/145. 

J4621 Salih Kubbe, Mu'tezile'nin yedinci tabakasmdandır. Bk.: Mu'tezile, 73. 

Görüşleri için Eş'arî, 223, 317, 383, 406-7, 433. 

ÖZS1 Kevserî'de (s. 124) yanlış olarak "İbn Mubeşşir" yazılmıştır. 

J4711 Kevserî'de "Zeberkân". Doğrusu "Makaalât" sahibi Zurkân olmalıdır. 

I4Z21 Krş.;Şehristânî, 1/145. 

14731 Eb u Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 150-152. 

I4M Krş.: İsferâinî, 61; Şehristânî, 1/88; Eş'arî, 135-6, 283-85, 216 ve çeş. yer.; 

Milel, 142; Usûl, 334 

lâzşi Ebû Abdillah el-Huseyn b. Muhammed b. Abdillah en-Neccâr: Bişr el- 

Merîsî'nm ashabı idi ve en-Nazzâm'la tartışmalara girişmişti. 230/844-5 

dolaylarında ölmüştür. Bk.: Kevsen, 1; Halkın, 9, n.2. 

14761 Araz ve kelâm hakkındaki görüşleri ve Dırâr'a katılışı için bk.: Usûl, 47; 

Eş'arî, 305-6. 

I4ZZ1 Kevserî'de (s. 126) "büyük". Biz, Abdulhamîd (s. 209) ve Halkın (s.lO)'ı 

tercihle., birçok" kelimesini kullandık. 

IâZ§l Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 153-154. 

I4Z21 Krş.: İsferâinî, 62; Şehristânî, 1/88 Neccâriyye içinde; Eş'arî, 284, 330, 540; 

Milel, 143. 

I4M Eb u Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 154. 

I4M Krş.: İsferâinî, 62; Şehristânî, 1/89; Milel, 143. 

J4M Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 154-155. 

I4M Krş.: İsferâinî, 62; Şehristânî, 1/89; Milel, 144. 

J4M Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 155. 

I48Ş1 Eb u Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 156. 

14861 Eb u Mihraz Cehm b. Safvan er-Râsibi: Benu Rasib'in azadlı kölesidir. 

Emevi devletinin sonlarında Horhasan'da ayaklanan el-Haris b. Sureyc'in 

287 



katibi idi. 128/745-6 yılında öldürülmüştür. Bk: Kevseri, 128, n. 1; Abdulhamid, 

211, n. 2; Halkın, 13, n. 1. Bu fırkayı krş.: İsferaini, 62; Şehristani, 1/86, Malati, 

96 vd, İ'tikadât, 68 vd, Eşarî 132, 148-9; Milel, 145; Usûl, 333 

ÖŞ3 el -Haris b. Sureye olmalı. Krş.: Abdulhamid, 212, n. 1; Halkın, 14, n.3. 

I4S81 Taberî, 2/1924-128. yıl olayları, 

I4M Halkına göre (s. 14), "Tirmiz." 

tââOl Eb u Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 156-157. 

I42H Krş: İsferâinî, 64; Eş'arî, 286-7, 457; Milel, 146; Usûl, 338-9. 

I4M İbn Hanbel, 2/295-6. 

14931 Eb u Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 157-158. 

I4M Krş.: İsferâinî, 62; Şehristânî, 1/90; Eş'arî, 281-2; İ'tikadât, 69; Milel, 147-8; 

Usûl, 338-9 

J4951 Vâsıl b. Atâ zamanında ortaya çıkmıştır. Bişr b. el-Mu'temir'in onu red için 

yazdığı "Kitâbu'r-Redd 'alâ Dırâr" adlı bir kitabı vardır. Bk.: Abdulhamid, 213, 

n. 2; Kevseri, 129, 

n.2. 

14961 Mısır'da İmam Şafiî'nin çağdaşıdır. Sonra Basra'ya gelmiş ve Ebû'l-Huzeyl 

ile görüşmüş önceleri Mu'tezilî iken, daha sonra fiillerin yaratılması görüşünü 

ileri sürmüştür. Bk.. dulhamîd, 214, n.l; Kevserî, 130, h.l. 

J4M İbn Mes'ûd, Hz. Peygamberin ileri gelen sahabilerindendir. 

J4M Ubeyy b. Ka'b b. Kays el-Ensârî: Kurrâ'dandır. Kur'an-ı Hz. Peygambere 

okumuştur. 640 veya 22/642-3 yılında vefat etmiştir. 

14921 Eb u Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 158-159. 

I50Q1 Krş.: İsferâinî, 65; Şehristânî, 1/108; Eş'arî, 141, 143; İbn Hazm, 4/205; 

İ'tikadât, 67; Tel sü İblîs, 89; Milel, 149- 

154. 

15011 Ebû Abdillah Muhammed b. Kerrâm es-Sicistânî. Kerrâmiyyenin 

kurucusudur. 255/8" hinde ölmüştür. Bk.: Şezerât, 

2/131. 

15Q21 Garcuşâr'm genel adı. Batıda Herat, doğuda Gur, kuzeyde Merv ve 

güneyde de Gazne ile çevrili yer. Şûremeyn ve Afşin de Garcuşâr'm iki mühim 

şehridir. Bk.: Mu'cem, 4/193. 

15031 Ta-Ha: 20/5. Krş.: Usul, 113 

15041 Kirş.: Usûl, 60,62. 

I5M İnfitâr: 82/1. 

I5M Necm: 53/20. 

I50Z1 Krş.: Usûl, 274. 

288 



I5Q8l Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 160-168. 

15021 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 169. 

15101 Kevserî (s. 139) ve Halkın (s. 32)'da '"Azâkira". 

15111 Eş'arî bu görüşü Dâvud el-Cevâribi'ye isnâd etmiştir, s. 153. 

isa Bazı rivayetlerde "Ahmed b. Hâit". Krş.: Abdulhamîd, 228, n. 3; Halkın, 34, 

39. 

15131 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 169-171. 

I5141 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 171-172 

I51Ş1 Fırkanın adı hakkındaki rivayetler için bk.: Halkın, 37, n. 6; 104, n. 1. 

15161 Halkın (s. 40)'da Azâkiriyye" Kevseri daha önce s. (139), "'Azâkiriyye" 

olarak vermiş 

1513 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 175-176. 

I5M Krş.: İsferâinî, 71; Şehristânî, 1/174; Eş'arî, 15; Malatî, 18; İ'tikadât, 57; el- 

Hûru'1-Iyn, 154, 184, 251. 

I51İL Ebû Amr Âmir b. Şurâhil el-Hemedânî el-Kûfî; Hz. Ömer'in hilafeti 

sırasında doğmuştur Ebû Hanîfe'nin büyük şeyhlerindendir. 103-4/721-22 

yılında vefat etmiştir.Bk.: 'Iber, Şezerât, 1/126. 

15201 Vâsıl b. Atâ kastediliyor. 

15211 Vâsılın talebesi Amr b. Ubeyd. 

15221 Hz. Ebû Bekrin sıfatı. 

15231 Merhum hocam Prof. Muhammed Tancî'ye göre "el-Ka'bî" olmalı. 

15241 el-Bağdâdî, burada Abdullah b. es-Sevdâ' ile İbn Sebe'yı iki ayrı şahıs olarak 

de bu, tarihçilerin rivayetlerine pek uymamaktadır. el-Esferâinî de, aynen el 

rüşünü paylaşmaktadır, s. 72. 

15251 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 177-179. 

15261 Krş.: İsferâinî, 72; Şehristânî, 1/152; Eş'arî, 5, 23-hem Gulât, hem de mutedil 

Şiiler sayar; İ'tikadât, 57; el-Hûru'1-Iyn, 161, 260; Usûl, 331. 

I52Z1 Al-i İmrân: 3138. 

15281 el-Bağdâdî, Usûl (s.73)'de şöyle der: "Onlar, mâbüdlannm nurdan bir adam 

olduğunu ve organlarının da insanın organlarına benzediğini ileri sürdüler." 

15221 Kasas: 28/88 

15301 Rahman: 55/26-27. 

15311 Kasas: 28/88. 

15321 Rahman: 55/27. 

15331 Benzer deliller için bk.: el-Bağdâdî, Usûl, 76 ve özellikle 109-110. 

289 



E241 Ebıı Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 180-181. 

IŞ3Ş1 Krş: İsferâinî, 73; Şehristânî, 1/176; Eş'arî, 6-7, 23-4; el-Hûrul-Iyn, 168, 253, 

2. İ'tikadât, 58. 

I5M el-Muğire b. Saîd el-İclî, bir sihirbaz idi. Hâlid b. Abdillah el-Kasriyy 

taraftndan 119/ 737' de yakılarak öldürüldü. Bk.: Taberi, 2/1619-20; İbnuT-Esir, 

5/207-9. 

i^M 145/ 762 yılında vefat eden ve en-Nef su'z-Zekiyye lakabıyla bilinen imam. 

IŞ381 A'la: 87/. 

15391 Zuhruf: 43/81 

15401 Ahzap: 33/72 

15411 Haşr: 59/16 

15421 Krş;:Taberî,3/S61. 

J5431 Hacir, necd dolaylarında bir yer. Alem de denir. Bk.: Mu'cem, 3/113. 

isin Krş;:Taberî,3/S61. 

15451 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 182-185. 

J5461 Krş.: İsferâinî, 73; Eş'arî, 6, 22; el-Hûrul-Iyn, 160. el-Bağdâdî, bu fırkayı 

Kitâbu Usuli'd-Dîn'de Gulât arasında saymamaktadır, s. 331-2. 

I5İZ1 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 186. 

15481 Krş.: İsferâinî, 73; Şehristânî, 1/178; Eş'arî, 9-10, 24; Usûl, 331; Nevbahtî, 38. 

I549J Ebû Mansûr el-'İclî, Küfe'de otururdu. Ümmî idi ve okuma bilmezdi. Ebû 

Cafer Muhammed b- Ali ölünce, onun kendisini vasî tayin ettiğini ileri 

sürmüştür. Daha sonra da nebî ve resul olduğunu iddia etmiştir. Bunun 

üzerine Yûsuf b. Ömer es-Sakafî, onu idam ederek öldürmüştür. Krş.: 

Abdulhamîd, 243-4, n.l. 

15501 Tur: 52/44 

15511 Ebû YâkÛb Yûsuf b. Ömer b. Muhammed b. Ebî Ukayl b. Mesud es-Sakafî: 

el-Haccâc b. Yusuf'un amcasının oğludur. Hişâm b. Abdilmelik b. Mervân, onu 

önce Yemene, sonra Idüf '37-8'de Irak'a vali tayin etmiştir. Yezîd b. el-Velîd 

halife olunca, Yûsufu hapsetmiş, o da 127/ 744-5' de hapiste ölmüştür. Bk.: 

Şezerât, 1/172. 

15521 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 187-188. 

15531 Krş.: İsferâinî, 73; Eş'ari, 6, 85; İ'tikadât, 59. 

15541 127/744-5 yılında Emevîlere karşı ayaklanmış ve Emevî kumandanı 

Abdullah b. Ömer tarafından bozguna uğratılmıştır. 129/746-7'de Ebû Müslim 

tarafından hapsedilmiş ve orada ölmüştür. Bk.: Maârif, 207; Abdulhamîd, 245- 

6, n.3. 

15551 Krş.: Maârif, 207. 

290 



I5Ş61 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 189-190. 

IŞ5Z1 İfserâinî, 73; Şehristânî, 1/179; Eş'arî, 10-13; el-Hûru'1-Iyn, 169; Nevbahtî, 42 

vd.. mezhebin kurucusu Ebû'l-Hattâb Muhamnıed b. Ebî Zeyneb el-Esedî, el- 

Mansûr'un Küfe valisi İsa b. Musa tarafindan 143/760'de öldürülmüştür. Bk.: 

Abdulhamîd, 247, n.l; Halkın, 62, 

IŞ581 Krş.: İsferâinî, 74; Şehristânî, 1/180; Eş'arî, 11; Nevbahtî, 44. 

15591 Krş.: İsferâini, 74; Şehristânî, 1/180; Eş'arî, 12; Nevbahtî, 43. 

15601 Âl-i İmrân: 3/145. 

15611 Mâide: 6/111. 

IŞ621 Nahl: 16/68. 

15631 İaferâinî, 74; Şehristânî, 1/181; Eş'arî, 13. 

İ56J1 İaferâinî, 74; Şehristânî, 

I56Ş1 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 191-193. 

15661 Krş.: İsferâinî, 74; İ'tikadât, 50-60; el-Hûru'1-Iyn, 155. 

I56Z1 Bakara: 2/98. 

I568J Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 194-195. 

Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, Türkiye 

Diyanet Vakfı Yayınları: 194. 

[569] Bakara: 2/98. 

I5Z01 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 194-195. 

I5ZH Krş.:İsferâinî, Eş'arî' 14; Şehristânî l/175rde el-Albâiyye. Halkın, bu 

firkanm bugün, "Ali-İlahi adı altında devam ettiğini söylüyor, s. 69, n.l. 

I5Z21 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 195. 

I5Z3J Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 196. 

15741 Krş.:İsferâinî, 75; Eş'arî, 14. 

İ5ZŞ1 Bu zıtlar, Eş'arî'ye göre, Ebû Bekr, Ömer, Osman, Muâviye ve Amr b. el- 

As'dir, s. 1 

İ5Z6J Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 196. 

IŞM Krş.: İsferâinî, 75; Eş'arî, 15. 

İ5M Kevseri'de (s. 153), "Hârûn b. Saîd el-'İcli." Doğrusu, bizim, 

Abdulhamid'den (s. 252) tesbit etdimiz bir 

şekildir. 

I5Z91 Kevseri (s.154) ve Abduihamid (s.253)'de "Cafer" ve "teca Yerâ". Biz, 

Halkını (s. 71) takiben, "Cefr"i daha uygun gördük. 

291 



I5MI Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 196-197. 

15Ş11 Halkın (s. 73, n. 4, s. 74, n. 1), yazma nüshada "r" harfinin üstüne konmuş 

olan "ötre"den dolalayı, "Ruzâmiyye" olarak 

verir. 

15821 el-Huseyn b. Mansûr el-Hallâc, meşhur sûfi "Ene'1-Hak" dediği için, 

309/922 tarihinde Muktedirin emriyle öldürülmüştür. Bk.: İber, 2/138-144; 

Şezerât, 2/253 vd. 

15831 Halkm (s. 73)'da (Azâkira". Kevserî, daha önce (s. 139) "Azâkira" olarak 

vermişti. 

I58İİ Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 198. 

15851 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 198. 

15M Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 198-199. 

158Z1 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 199. 

158Ş1 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 199. 

15821 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 199. 

15221 Krş.: İsferâinî, 76; Şehristânî, 1/153; Eş'arî, 21-2-Râvendiyye'nin bir kolu 

olarak anlatır; Nevbahtî, 

47. 

152H Abdurrahmân b. Muslîm, Abbasî devletinin kuruluşunda büyük emeği 

geçen kumandan. Devletin kuruluşundan sonra Ebû Cafer el-Mansûr 

taranndan 137/754 yılında olmuştur. 136/753 veya 140/757'de verilen ölüm 

tarihlerindendir. Bk.: Abdulhamıd 256, n 3 

15221 İmametin intikal şeklinin doğrusu İsferâinî tararından şöylece yerilir; 

"İmamet bu Hasım Muhammed b. el-Hanefıyye'den, Ebû Hâşim'den gelen bir 

vasyetle Muhammed b.Abdillah b. el-Abbâs'a geçti. Sonra Muhammed 1 den, 

oğlu İbrahim'e, İbrahim'den de EbuT adına davette bulunan Abdullah'a, ondan 

da Ebu Müslim' e geçti." Şehristani ise (s. 1/153) bu ifadeyi benimsemekle 

beraber, yeni bazı ilâvelerde bulunur. 

1523i Krş.: İsferâinî, 76; Eş'arî, 22-Râvendiyye'nin bir kolu olarak anlatır; İ'tıkadat, 

63. 

15211 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 199-200. 



292 



15951 Krş.: İsferâinî, 76; Şehristânî, 1/154. ez-Zehebî, Atâ' el-Mukanna'nm 

zuhurunun 161/777-8 yılında olduğunu ve 163/779-80 yılında da 

öldürüldüğünü yazar. Bk.: İber, 1/235, 240. Ayr. krş.: Şezerât, 1/248-9. 

15261 Şezerât'ta "altından bir yüz maskesi", 5. 1/249. 

I52Z1 Ablak, Mâverâünnehr'de Şeş'den pek uzak olmayan bir yer. Bk.: Mu'cem, 

1/241. 

15281 Krş.: Taberi, 3/484 vd. 

J229İ Hale, Gazne yakınında bir kasaba. Bk.: Mu'cem, 2/381. 

IĞOOI Halkın, yazma nüshaya dayanarak, "el-Haraşî"yi kullanır, s. 17. Ayr. krş.: 

Taberi, 

J^öH Taberi'ye göre (3/494), kendisini ve taraftarlarını zehirlemiştir (yıl: 163), 

J6M Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 200-201. 

16031 Krş.: İsferâinî, 77 

I6M Hıcr: 15/29 

16051 Tin: 95/4. 

I6M Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 201202. 

J6M Ebul-Abbâs Ahmed b. Sureye el-Bağdâdî, büyük Şafiî fakihîerindendir. 

306/918-9 yılında ölmüştür. Bk.: Şezerât, 2/247 vd. 

I6M Zahirî fakîhi. 297/909-10 yılında ölmüştür. Bk.: Şezerât, 2/226. el- 

Bağdâdî'nin söylediği şekilde, onun el-Hallâc'm katline fetva verdiği doğru ise, 

el-Hallâc 309/921-22 yılında öldürüldüğüne göre, onun bu fetvayı tam on iki 

yıl önce vermiş olması icâb eder. Krş.: İber, 1/139. 

J6M Ebû Abdillah Amr b. Osman el-Mekkî, sûfîlerin ileri gelenlerindendir. 

297/909-10 yılında vefat etmiştir. Bk. İber, 1/107; Şezerât, 2/225 

16101 Ebû Yâkûb İsbâk b.Mubammed el-Akta' (Tek elli), şeyhu's-şûfîdir. Ve 

ariflerin büyüklerindendir. 330/942-42 yılında vefat etmiştir. Bk.: İber, 1/221; 

Şezerât, 2/325-6. 

16111 Ebul-Abbâs Ahmed b. Muhammed b. Sehl b. Atâ el-Ezdî, zühd ve takva 

ehli büyük bir şûfidir. el-Hallâe'l savunduğu için yediği kırbaçlardan 309/922 

yılında vefat etmiştir. Bk.: iber, 1/144; Şezerât, 2/257-8. 

16121 Ebû Abdillah Muhammed b. Hafîf eş-Şirâzî: Zâhid ve İran topraklarının 

efendisi, Kitâb ve Sünnete bağlı hâl ve makam sahibi bir ulu kişidir. 371/982 

yılında vefat etmiştir. Bk.: Şezerât, 3/76-7. 

16131 Ebul-Kasım İbrahim b. Ahmed b. Muhammed b. Ahmed b. Mahmûye en- 

Nisâbûrî en-Nasrâbâdî: Zâhid, sûfî, muhaddislerin şeyhidir. 367/977 yılında, 

Mekke'de vefat etmiştir. Bk; Şezerât, 3/58-9 

I61İL Farıs b. İsâ ed-Dîneverî: Cuneyd el-Bağdâdî'nin dostlarından bir sûfidir. 

340/951-2 dolaylarında vefat etmiştir. Bk.: Kevserî, 158, n. 9; Abdulhamîd, 262, 

n. 6. Halkın, ölüm tarihini 342/953-4 olarak verir, s. 82, 9.10. 

293 



te!51 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 202-204. 

I6M Krş.:İsferâinî, 79. 

I61Z1 Ebû İshâk Ahmed b. el-Muktedir-Bilîah: Abbasi halifelerindendir. 322- 

329/034-940 arada hüküm sürmüştür. 

16181 Krş.: İber, 2/190; Şezerât, 2/293; İbnul-Esîr, 322. yıl vukuatı. 

16121 ibn Sureye, 18. notta da belirtildiği üzere 306/918-9 yılında vefat etmiştir. 

322/934 yılında vuku bulan bir olayda fetva vermesi, herhalde mümkün 

olmamak gerekir. 

İ6JM Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 204-205. 

16211 Asıl adı Samerra olan bu şehir, el-Mu'tasım'm yeniden yaptırıcından sonra 

Surre-man-raa (ona bakan herkes seviyor) adıyla anılmıştır. Bk.: Mes'ûdî, 

Tenbîh, 309; Halkın, 89 n.2. 

16221 Mâziyyâr] aslen İranlıdır. İslâm'a girince adı Muhammed olmuştur. 

224/838-9 de el-Mu'tasım devrinde Taberistan'da ayaklanmış; ama üzerine 

yürünerek ezilmiştir. 

1^231 Horasan'da Taberistân bölgesi. Bk.: Taberî, 3/1015. 

16M Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 206. 

16251 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 206-207. 

16^61 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 207. 

162Z1 Nûr ve Zulmetten ibaret iki ilâh kabul eden Manikeizm inancının 

kurucusu. Krş. Şehristânî, 1/244 vd. 

I 6 ^ 8 ! Maalesef bunlar, anılan eserin neşrolunan nüshasında mevcut değildir. 

1^291 Halkın, bu ismi "Muhammed b. Ahmed el-Kahtabî" olarak verdikten sonra, 

yayımlanmış üshalarda bulunmadığı kaydıyla metne şunları ekler: [O, el- 

Cubbâî'nin çağdaşı idi ve utezile'ye mensuptu; fakat Mutezile mezhebine 

tenasüh konusundaki bid' atini ekledi ve tenasühün isbatı hususunda bir kitabı 

vardır. Onlardan biri de, el-Kahtabîyi anlatan bu Müslim el-Harrânî'dir ve o...], 

s. 93. 

J6301 160/776-7 yılında öldürülmüştür. Ayr. bk.: Kevserî, 163, n.2; Abdulhamîd, 

273, n. 

16M 151/768 yılında öldürülmüştür. Bk.: Kevserî, 163, n. 3; Abdulhamîd, 273, n. 

3; n.2. 

16321 Krş.:Nevbahtî, 36 vd. 

J6M Bu bölümün 3. dipnotuna bakınız. 

16M Ahzâb: 33/72. 

1^351 Bu meseleler, anılan eserin neşrolunan nüshasında mevcut değildir. 

294 



Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, Türkiye 

Diyanet Vakfı Yayınları: 208-212. 

[ 636 ] Fecr: 89/22 

İ6M Fecr: 89/22 

I63Ş1 Fecr: 89/22 

16391 Bakara: 2/210. 

1^21 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 213-214. 

16411 Bazı okuyuşlara göre, "Asker Mukerrem." Krş.: Halkın, 101, n.2. 

I6421 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 215. 

16431 Krş.: İsferâinî, 83; Şehristânî, 1/136; Eş'arî, 103; el-Hûru'1-Iyn 175- Milel 78; 

Usûl, 332-3 

16441 Bazı rivayetlere göre "Tûn" veya "Hûr". İran'da Herat ile Nişâp'ûr arasında 

Kûhistan'da dağlık bir bölge. Krş.: Halkın, 103, n.2. 

16451 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 216. 

16461 Krş.: İsferâinî, 83; Şehristânî, 1/129; Eş'arî, 93; el-Hûru'1-Iyn, 171; Milel, 68; 

Usûl, 332. Şehristânî ve Eş'arî bu fırkayı Gulât arasında değil, Havâric arasında 

anlatırlar. 

I6İZ1 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 217-218. 

16481 Krş.: İsferâinî, 83; Usûl, 329 vd. 

16491 Fahreddîn er-Râzî'ye göre, "Abdullah b. Meymûn el-Kaddâh", İ'tikâdât, 76. 

I6üoi Halkm'a göre "el-Cebel", Irak'ta, bugün aynı isimle anılan yer, s. 109, 9.2. 

J6M Bedeyn veya el-Beddeyn, Azerbeycân'da bir dağdır ve Bâbek el- 

Hurremî'nin doğum yeridir. Krş.: Halkın, 88, n. 2, 109, n.3. 

16521 Akîl b. Ebî Tâlib, Hz. Ali'nin küçük kardeşidir. Yezîd b. Muâviye 

zamanında ölmüştür. Bk.: Maârif, 120. 

J6M Ebû Saîd el-Hasan b. Behrâm el-Cennâbî el-Karmatî, hizmetçilerinden biri 

tarafından 301/913-4 yılında öldürülmüştür. Bk.: Şezerât, 2/237 

16541 Halkında, "Benû Senber", s. 111 n 5 

16551 Mısır'da 368-567/968-1171 yılları arasında hüküm süren Fatımî hanedanı 

kastedilmektedir. 

J6M star b. Şırveyh, Nasr b. Ahmed es-Sâmâni'nin emriyle Taberistân, Rey, 

Curcân, Kazvîn, 

İ65Z1 Belh'de Zerdüşt'e inanan ilk insan. Bk.: Halkın, 119, n. 2. 

16581 Zerdüşfün damadı. Bk.: Halkın, 119, n.3. 

16591 el-Muktefnin hilâfeti 289-295/901-907; el-Muktedir'inki ise 295/320/907- 

932 yılları arasın dadır. 

I66Q1 Hît, Bağdad yakınında bir yer. Bk.: Mu'cem, 5/420. 

295 



I^H Lemğân olmalı. Gazne bölgesinde bir şehirdir. 366/ 976-7' da fethedilmiştir. 

Bk.: Mu'cem. 

1^21 Kannüc, Orta Hindistan'da, Ganj nehrinin batısında geniş bir merkez. Bk.: 

Mu'cem, 4/4 

1^21 Halkın' a göre, muhtemelen sahilleri ile birlikte Tatar" a kadar, s. 

122. 

16M Gazne hükümdarlarmdandır. Hind fâtihidir. 421/ 1030' da vefat etmiştir. 

Bk.: 'İber, 3/145; 

Şezerât, 3/220-1. 19)el-Mehdî lakabıyla anılan Ubeydullah el-Kayravânî, 

Fâtımî-Ubeydî halifelerin babasıdır. 

322/934'de ölmüştür. Bk.: 'İber, 2/193; Şezerât, 2/294. 

1^1 Bu 289/ 901-2' de Şam'da ayaklanan Ebû'l-Kasim Yahya b. Zikreveyh'dir. 

Krş.: Taberi, 

J6M 367-972"3 yılında vefat etmiş meşhur bir kimsedir. Bk.: 'İber, 2/327; Şezerât, 

3/40-1 

16M Bu 289/ 901-2' de Şam'da ayaklanan Ebû'l-Kasim Yahya b. Zikreveyh'dir. 

Krş.: Taberi, 

16681 Mısır, Fâtımîler tarafından 358/ 968-9' da zaptedilmiştir. Burada, 

muhtemelen el-Muizz'in oraya varışı kastedilmektedir. 

1^21 Buveyh oğullarından ilk defa Şehinşâh sıfatıyla anılan edip bir kimsedir. 

Irak ve el-Cezîre'nin hâkimi olmuştur. Bağdad'da, 372/ 983' de ölmüştür. Bk.: 

'İber, 2/363; Şezerât, 3/78-9. 

16701 Curcân ve Taberistan'da 366-403/976-1012 yılları arasında -371-388 yılları 

hâriç- hüküm sürmüş ve 403/1012'de ölmüştür 

teZH Sâmânî ordularının kumandanıdır. 387/ 997' de ölmüştür. Bk.: Utbî, 1/152; 

193rden naklen Kevserî, 175, n.5. 

I6Z21 Kâfîrûn: 109/1-2. 

te^l 366-387/967-997 yılları arasında hüküm sürmüş son Sâmânî 

idarecilerindendir. Bk. 3/38; Şezerât, 3/126-7. 

I^£ Ebû Tâhir Süleyman b. el-Hasan el-Cennâbî, 311/923'de ayaklanarak önce 

Basra'yı yakıp yıkan, sonra Irak, Mekke, Kabe'ye saldıran ve 332/943-4rde ölen 

Karamita reislerindendır. Bk.: 'İber, 2/147, 150, 163, 167, 229; Şezerât, 2/261, 

263, 271, 274, 298, 331. 

I^Sl Halkın'a göre, "Hermes, Vâlis, Dür, Taiyus (Hermes'in oğlu Tatius veya 

Tat)", s. 133. 

l 6 ^ 6 ! Kevserî (s. 178) ve Abdulhamîd (s. 296)'de -vahy". Halkın, yazma nüshayı, 

doğru olarak "vasî" şeklinde okumuştur, s. 134. Anlam bakımından daha 

uygun düştüğü için, biz "vasî" şeklini tercih ettik. 

I6ZZ1 Hicr: 15/99. 

I6Z81 îsrâ: 17/85. 

I6Z21 Şuarâ: 26/29. 

296 



16801 Nâziât: 79/24. 
I68H Şûra: 42/23. 

I6M Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 
Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 219-230. 
16831 Furkân: 25/44 
I6Ş41 Enbiyâ: 21/23. 

J6M Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 
Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 230-233. 

I6M Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 
Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 233. 

J6M Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 
Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 233. 
16881 Hadîd: 57/13. 
I6MAhzâb:33/7. 
I69Q1 Nahl: 16/91 
I6M Tâ-Hâ: 20/12. 

J6M Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 
Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 233-236. 
16931 Hakka: 69/17. 
16941 Muddessîr: 74/30. 
16951 Rahman: 55/39 
16961 Hıcr: 15/92. 

I6^Z1 Dilbilgini ve birçok eser sahibidir. Hâricilerin görüşlerine inanırdı. 210/925 
yılında ölmüştür. Bk.: 'İber, 1/359; Şezerât, 2/24. 

J6M Ebû Saîd Abdulmelik b. Kureyb el-Aşma'î el-Bâhilî el-Basrî, din bilgini ve 
birçok eser sahibi. 216/831 tarihinde ölmüştür. Bk.: 'İber, 1/370; Şezerât, 2/46. 
J6M Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 
Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 236-241. 

Eööl Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 
Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 245. 

EOll Ebû Abdirrahmân Muhammed b. Abdirrahmân b. Ebî Leylâ el-Ensârî: 
Fakîhtir. Küfe kadısı ve müflisidir. 148/765'de vefat etmiştir. Bk.: 'İber, 1/211; 
Şezerât, 1/224. 

İZM Ebû Sevr İbrahim b. Hâlid el-Kelbî el-Eağdâdî: Fakihtir. 240/854'de vefat 
etmiştir. Bk.: Şezerât, 2/93-4. 

2221 Ebû Abdillah Ahmed b. Muhammed b.Hanbel eş-Şeybânî el-Mervezî el- 
Bağdâdî: Hanbelî mezhebinin imamı; 241/855'de vefat etmiştir. Bk.: 'iber, 
1/435; Şezerât, 2/96. 

Eöâl Ebû Abdirrahmân el-Halîl b. Ahmed: Arap dilbilgisinin kurucularındandır. 
175/791'de ölmüştür. Bk.: 'İber, 1/268; Şezerât (l/175)'a göre ölümü, 
170/786'dvr. 



297 



İZM Ebû Amr b. el-'Alâ 1 el-Mâzinî: Basra'nın kıraat imamıdır. 154/ 770-1 'de vefat 

etmiştir. Bk.Tber, 1/223; Şezerât, 1/237. 

İZM Ebû Bişr 'Amr b. Osman b. Kanber: Lâkabı Sîbeveyh'dir. Arap dilinde 

Basralılarm imamıdır. 180/796 yılında vefat etmiştir. Bk.: 'İber, 1/278. Şezerât, 

(l/252)'a göre vefatı 161/777-8'dir. 

İZM Ebû Zekeriyyâ Yahya b. Ziyâd b. Abdillah b. Mansûr el-Ferrâ': Küfe 

mektebinden el-Kisâî'nin talebesidir. En meşhur Arap dilbinginlerindendir. 

207/822'de ölmüştür. Bk.: İber, 1/254; Şezerât, 2/19. 

İZM Ebû'l-Hasan Saîd b. Mus'ade: Pek çok Ahfeş arasında bu en meşhurudur. 

Bilgisini Sîbeveyh'den almıştır. 215/830'da vefat etmiştir. Şezerât (2/36}'a göre 

Saîd, ortanca Ahfeş'tir. Büyüğü Abdulhamîd b. Abdilmecîd'dir (ölümü: 

177/793. Krş.: Halkın, 161, n. 5). Küçüğü de Ebû'l-Hasan Ali b. Süleyman el- 

Bağdâdî'dir (ölümü: 315/927). 

İZM Dördüncü Kısım-Onyedinci Bölüm'ün 50. notuna bk. 

£121 Ebû Osman Bekr b. Muhammed b. Osman el-Mâzinî: Ebû'l-Hasan el- 

Ahfeş'in talebesidir. 236/850'de ölmüştür. Bk.: Abdulhamîd, 316, n. 5. 

İZM Ebû Ubeyd el-Kasım b. Sellâm el-Herevî: Fakîh, muhaddis ve nahv bilgini. 

150/767 dolaylarında Herat'ta doğmuş, 224/838-9'da vefat etmiştir. Bk.: 'İber, 

1/392; Şezerât, 2/54-5. 

İZM Hadîd: 57/21 

İZM Ankebût: 29/69. 

İZM Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 246-248. 

İZM Krş.: Te'vîlu Muhtelifi 1-Hadîs, 18. 

İZM Feth: 48/18. 

İZM Krş.:Milel, 154-159. 

İZM Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 249-252. 

İZM Bu onbeş rükün, onbeş asıl halinde, Usûl, 1-2' de de vardır. 

İZM el-Bağdâdî, Usûl, 6-7' de, bu hususta daha tam ve geniş açıklamalarda 

bulunur. 

İZM Krş.: Usûl, 8-9. Tevhîd, 7 vd.'da, ilme ulaşma yolları: "el-'Iyan; el-Ahbâr; en- 

Nazar" olarak gösterilir. 

İZM Krş.: Usûl, 10-11; Tevhîd, 17 vd. 

İZM Krş.: Usûl, 9-10. 

İZM Krş.:Usûl,12-14. 

İZM Krş.: Usûl, 182-3. 

İZM Krş.: Usûl, 17-20. 

İZM Krş.: Usûl, 33. 

İZM Krş.: Usûl, 36-7. 

İZM Cinn: 72/28. 

298 



İZM Usûl, 38'e göre, biri bu dünyada, öteki de âhirette görülüp hissedilecek iki 

nevî canlı vardır. 

EM Bu mesele hakkındaki farklı görüşler için bk.: Usûl, 52-4. 

İZM Krş.: Şehristânî, 2/126. 

İZM Krş.: Usûl, 53-4. Burada Seneviyye'yi Mâneviyye, Deysâniyye ve 

Merkûniyye olmak üzere üç grupta ele alınır. Şehristânî beşe ayırır, 2/244 vd. 

İZM Krş.: Usûl, 47-8. 

£351 Usûl, 48. 

I73İİ Krş.: Usûl, 55-6. 

İZM Krş.: Usûl, 103. Mu'tezile'nin Allah'ın iradesi ile ilgili görüşleri için bk.: 

Eş'arî, 189-91. 

İZM Krş.: Usûl, 56. 

EM Krş.: Usûl, 57. 

İZM Krş.:Usûl,60. 

İZM Krş.: Usûl, 319-20. 

İZM Krş.: Usûl, 66. 

İZM Krş.: Usûl, 62. 

İZM Krş.: Usûl, 64-5. 

İZM Krş.: Usûl, 238; Eş'arî, 164; Fıkh, 182. 

İZM Krş.:Eş'arî, 407. 

İZM Krş.: Eş'arî, 303. 

İZM Krş.: Usûl, 70-1. 

İZM Krş.: Usûl, 71-2. 

İZM Krş.: Usûl" 73. 

İZM Krş.: Usûl, 73-6. 

İZM Krş.: Usûl, 76-8. 

İZM Ktş.: Usûl, 79-81. 

İZM Krş.: Usûl, 82-3. 

İZM Krş.: Usûl, 83-7. 

İZM el-Bağdâdî, Yapıcı'nm Birliği hakkında Tevhîd ehlinin görüşlerini genişçe 

açıkladığını söylediği "el-milel ve'n-Nihal" adlı eserinde, bu mesele üzerinde 

müstakil bir bahis ayırmamış; çeşitli yerlerde, fırkaları reddederken bazı 

açıklamalarda bulunmuştur. Allah'ın sıfatları ve tevhidi konusunda ayr. bk.: 

Tevhîd, 44 vd. 

İZM Krş.: Eş'arî, 164 vd., 181-93; Usûl, 90-1. 

İZM Krş.: Usûl, 93. 

İZM Krş.: Usûl, 94; Eş'ari, 163. 

İZM Krş.: Eş'arî, 203,559. 

İZM Krş.: Usûl, 95; Fıkh, 180. 

İZM Krş.: Usûl, 95. 

İZM Krş.: Eş'arî, 158 vd. 



299 



İZM Krş.: Eş'ari, 36. 

IZ651 Krş. : Usûl, 96-7. 

IZ661 Krş. : Eş'arî, 173-4, 183-5. 

İZM Krş.: Usûl, 96; Eş'arî, 176-7. 

17681 Krş.: Usûl, 98-102; Tevhîd, 77 vd.; İbâne, 10 vd. 

EM Krş.:Eş'arî, 216, 282. 

IZZ01 Krş.:Eş'arî, 216, 282. 

IZZÜ İbn Salim, baba ve oğula işaret eden bir isimdir. Baba, Ebû Abdillah 

Muhammed b. Salim' dir. Sehl et-Tusterî'nin talebesidir. Oğlu, Ebû'l-Hasan 

Ahmed b. Muhammed b. Sâlim'dir. Sâlimiyye fırkası her ikisine ıtlak olunur. 

Ehl-i Sünnet ve Mu'tezile kelâmını birleştirmeye gayret ediyorlardır. Ahmed b. 

Muhammed b. Sâlim'in ölümü 360/970-1'dir. Bk.: İber, 2/320; Şezerât, 3/36. 

İZM Krş.: Usûl, 102-5; İbâne, 49 vd. 

Eza Krş.:Usûl, 105. 

IZZJi Krş. : Usûl, 106-7; Fıkh, 180; İbâne, 19 vd. 

İZM Kjş.: Usûl, 114-6; Tevhîd, 65 vd. 

17761 Krş.: Usûl, 116, 1. str. İmam Şafiî de, o'na, kıyas yoluyla mahrukatın 

isimlerinin ıtlâkını caiz görmüştür. Krş.: Usûl, 116, 5-6. str. 

İZM Kvş.:Eş'arî, 194-5 

İZM Krş.: Usûl, 121-6. 

İZM Krş.:Usûl, 126-7. 

İZM Krş.:Usûl, 133-4. 

17811 Krş.:UsûI, 134-7. 

İZM Krş.: Eş'arî, 199 vd., 227-42; Usûl, 133, 135. 

İZM Krş.: Usûl, 134 

İZM Ra'd: 13/16. 

İZM Krş.:Usûl, 137-9. 

İZM Muhtelif Mu'tezile görüşleri için bk.: Eş'arî, 400-15. 

İZM Krş.: Eş'arî, 407. 

İZM Krş.:Usûl, 139-40. 

IZ821 Krş.: Eş'arî, 402-3. 

İZM Krş.:Eş'arî, 405-6. 

İZM Krş.: Usûl, 140-2; İbâne, 65 vd. 

IZ921 Şûra: 42/52. 

İZM Enam: 6/125 

İZM Yûnus: 10/25. 

İZM En'âm: 6/125. 

İZM Krş.: Eş'arî, 259-62; Usûl, 141. 

İZM Krş.: Usûl, 141, 17. str. 

İZM Krş.: Usûl, 142-4 

İZM Krş.: Usûl, 143. 

300 



[800 



[801 



Âl İmrân: 3/185; Enbiyâ, 21/35; Ankebût, 29/57. 

Eş'arî, bu görüşü el-Ka'bi'ye inhisar ettirmeksizin Mu'tezile'nin müşterek 
görüşü olarak aklatır, ss. 256-7, 421-4. 

[802' 



[803 



[804 



Krş.: Usûl, 144-5. 
Krş.: Eş'arî, 257. 
Krş.: Usûl, 149-50. 
Krş,: Usûl, 150-1. 
Krş,: Eş'arî, 248-9. 
m Krş.: Usûl, 154-5; Tevhîd, 176 vd. 



[805 



[806 



[808 



[809 



Bk 

[810 



[811 



[812 



[813 



[814 



[815 



[816 



[818 



[819 



[820 



[821 



[822 



[823 



[824 



[825 



[826 



[828 



[829 



[830 



[831 



[832 



[833 



[834 



[835 



[836 



Krş.: Usûl, 153-4. 

Sahih haberlerde bildirildiği üzere nebilerin sayısı yüzyirmi dört bindir. 
: Usûl, 157. 



Krş. 
Krg. 
Krş. 
Krş. 
Krş. 
Krş. 
Krş. 
IŞM Krş. 



Krş. 
Krş. 
Krş. 
Krş. 
Krş. 
Krş. 
Krş. 
Krş. 
Rrş. 

I827J Krş< 



Krş. 

Krş. 

Krş. 

Krş. 

Krş. 

Krş. 

Krş. 

Krş. 

Krş. 
m Krş. 
I838J Krş. 



Usûl, 157. 
: Usûl, 159. 

Usûl, 158; Eşarî, 438. 

Usûl, 161. 

Şehristânî, 1/244. 

Şehristânî, 1/250. 

Şehristânî, 1/252. 

Şehristânî, 1/249. 

Usûl, 295-6; Eş'arî, 439-40. 

Eş'arî, 47-8. 

Usûl, 167. 

Usûl, 170-1. 

Usûl, 175-6. 

Usûl, 173-4; Fıkh, 182. 

Usûl, 174-5; Fıkh, 182. 

Usûl, 175. 

Usûl, 183-4. 

Usûl, 184; Eş'an", 225-6. 
Usûl, 186. 

Usûl, 190. 

Usûl, 191. 

Usûl, 191-2. 

Âl-i İmrân, 3/97 

Usûl, 192. 

Usûl, 193. 

Usûl, 193-4. 

Usûl, 195'de "kâfir". 

Usûl, 195-6. 

Usûl, 197-9. 



301 



[839 



[840 



[841 



[842 



Krş.: Usûl, 204, 8-9, str.'da, "Kuran, Sünnet, İcmâ' ve Kıyas. 
Krş.: Usûl, 199-200. 
Krş.: Usûl, 202-3. 
Krş.: Usûl, 203-4. 
Krş.: Usûl, 229-30, 232-3. 

el-Bağdadî'nin bu iddiaya cevabı için bk.: Usûl, 231-2. 
Krş.: Usûl, 235-7. 

Krş.: Usûl, 237-8; Eş'arî, 475; Fikh, 182. 
IS4Z1 Krş.: Usûl, 238; Eş'arî, 474-5; Fıkh, 182. 



[843 



[844 



[845 



[846 



[848 



[849 



[850 



Krş.: Usûl, 242. 

Krş.: Fıkh, 182; Usûl, 245-6; İbâne, 76. 
Krş.: Usûl, 246; Eş'arî, 472-3; Fıkh, 180, 182; İbâne, 75. 
Krş.: Usûl, 244-5; Eş'arî, 474; Fıkh, 182; İbâne; 75. 
Usul'de, "Gnikinci Rükn: İmân" (s. 247), "Onüçüncü Rükn" ise, 
İmamet" tir (s. 270). 



[851 



[852 



[853 



[854 



[855 



[856 



[858 



[859 



[860 



[861 



[862 



[863 



[864 



[865 



[866 



[869 



[870 



[871 



[872 



[873 



[874 



[875 



[876 



Krş.: Usûl, 279. 
Krş.: Usûl, 279-81 
Krş.: Usûl, 280. 

Krş.: Usûl, 275-7; Eş'ari, 461-2. 
IŞ5Z1 Krş.: Usûl, 275; Eş'ari, 462. 



Krş.: Usûl, 277. 

Krş.: Usûl, 278. 

Krş.: Usûl, 280-1. 

Krş.: Usûl, 274-5; Eş'ari, 460-1, 

Krş.: Usûl, 281, 284-5; İbâne, 77 vd. 

Krş.: Eş'arî, 458-9; Fıkh, 181. 

Krş.: Usûl, 286-7; Eş'arî, 454. 

Krş.: Usûl, 289. 

Krş.: Usûl, 290; İbn Hazm, 4/160. 
IŞ6Z1 Krş.: Usûl, 248-51; Fikh, 182; Tevhîd, 380-1; İbâne, 8. 

Krş.: Usûl, 248-9. 

Krş.: Usûl, 250-1; Eş'arî, 141. 

Krş.: Usûl, 249-50; Eş'arî, 266-70. 

Krş.: Fıkh, 181-2; Tevhîd, 323 vd. 

Tahrîm: 66/6. 

Krş.: Usûl, 298. 

Krş.: Usûl, 304; Eş'arî, 461 

Krş.: Usûl, 302. 

Krş.: Usûl, 317. 
IŞZZl Krş.: Usûl, 318-24. 
İŞZ81 Krş.: Usûl, 321. 



302 



I8Z21 Necm: 53/27. 

I88Q1 Krş.: Usûl, 318-24; Haraç, 211. 

18811 Krş.: Usûl, 323-4. 

İ8M Krş.: Şehristânî, .1/234. 

I8M Krş.: Usûl, 327. 

M Krş.: Usûl, 324-5. 

İ88Ş1 Krş.: Haraç, 201. 

18861 Krş.: Haraç, 211, 278 vs. 

I88Z1 Krş.: Usûl, 340-1. 

I8M Krş.: Usûl, 341. 

I8M Krş.: Usûl, 342. 

I8M Krş.: Usûl, 342rde yalnızca "Ehlu'1-Ehvâ'" 

I8M Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 253-284. 

18921 Krş:r Usûl, 298-303. 

18931 Krş.: Buhârî, 7/199. 

18941 Haşr: 59/10. 

1^251 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 285-286. 

(*) Halkm'm ingilizce tercümesinde bu ve bundan sonraki bölümler yoktur. 

[896] Bakara: 2/113. 

I8M Nisa: 4/82. 

18981 Krş.: Buharı, 7/199. 

18991 Haşr: 59/10. 

Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, Türkiye 

Diyanet Vakfı Yayınları: 287-288. 

poo] Beşinci Emevî halifesi; 101/719'da vefat etmiştir. 

I2Q11 Ebû Amr Âmir b. Şurâhil b.Abd eş-Şa'bî, 110/728 (?)rde vefat etmiştir. 

Muhaddistir; Kaderiyye'ye karşı çıktığı kesinlikle bilinmemektedir. 

12021 Ebû Bekr Muhammed b. Müslim b. Abdiliab b. Şihâb ez-Zuhri, 124/742'de 

ölmüştür. 

I20_3l Bişr b. Giyâs b. Ebî Kerime el-'Adevî el-Merîsî, 218/833'de vefat etmiştir. 

I20il Arapça cümle: "ve lehu nakd kitâb el-câruf alâ el-kaailin bi-tekâful el- 

edille" şeklindedir. Cümlede belirtildiği gibi, onun veya bir başkasının 

"Kitâbu'l-Cârûf" adlı bir eserine rastlanamamıştır. Bu bakımdan zorlama bir 

ifade ile, biz, tercümeyi metinde verdiğimiz şekilde yaptık. 

12051 Ebû'l-Hasan Ali b. İsmâîl el-Eş'arî, Sünnet Ehîi'nin Eş'ariyye okulunun 

kurucusu; 324/ 936' da vefat etmiştir. 

12061 // Kitâbu't-Temhîd' / in yazan olan meşhur kelâma; 404/ 1012-13' de ölmüştür. 

I20Z1 Şafiî kelâmcısı; 418/1027'de vefat etmiştir. 



303 



I2Q8l Muhammed b. el-Hasan b. Fûrek el-Ensârî el-İsfâhânî, 406/1015-16'da 

ölmüştür. 

12091 Ebul-Abbâs el-Mufaddal b. Mubammed b. Ya'lâ ed-Dubeyy. 169/874'de 

ölmüştür. ll)224/838-9'da vefat etmiştir. 

I9M 189/805 den önce hayatta idi. 

12111 Ebû Amr İshâk b. Mirâr eş-Şeybânî, 205/820'de ölmüştür. 

12121 Ebû İshâk ibrahim b. İshâk b. Bişr el-Harbî, 275/898'de vefat etmiştir. 

I2131 Sa'leb, Ebû'l-Abbâs Ahmed b. Yahya el-Kûfî, 291/ 904' de vefat etmiştir. 

19141 Ahmed b. Fâris b. Zekeriyya b. Muhammed b. Habîb, 395/1 004' de 

ölmüştür. 

19151 149/766'da ölmüştür. 

12161 Ebû Mihrez Halef b. Hayyânb. Mihrez el-Ahmer, 180/746 dolaylarında 

ölmüştür. 

1213. Ebû Abdirrahmân Yûnus b. Habîb, 182/ 798' de ölmüştür. 

i 9 ! 8 ! el-'Asmaî Abdulmelik b. Karib, 216/831 yılında ölmüştür. 

J-2121 Ebû Zeyd Saîd b. Evs el-Ensârî, 215/830 yılında ölmüştür. 

12201 Ebû Hatim Sehl b. Muhammed b. Osman b. Yezîd el-Cuşenî es-Sicistânî el- 

Basrî, 255/ 869'da vefat etmiştir. 

12211 Ebû Bekr Muhammed b. el-Hasan b. Dureyd b. Attâhıyye, 321/933 yılında 

vefat etmiştir. 

12221 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 289-292. 

12231 Tevbe: 9/17. 

I22İİ Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 293-294. 

12251 Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, 

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 295-299. 



304 



EL-HATIB EL-BAGDADI VE HADİS ILMINDEKI YERİ 

TAKDİM 

GİRİŞ 

el-Hatîb el-Bağdâdî 

İsmi ve Nesebi 

Doğumu 

Tahsili ve İlmî Faaliyetleri 

Son Yılları ve Ölümü 

Karekteri ve Ahlâkî Özellikleri 

Akidesi ve Mezhebi 

Hocaları ve Talebeleri 

Hakkında Söylenenler 

A- Lehinde Söylenenler 

B- Aleyhinde Söylenenler 

b- Başka Nedenlerden Dolayı Aleyhinde Söylenenler 

İlmî Şahsiyeti 

a) Hadisçiliği 

b) Fıkıhçılığı 

c) Tarihçiliği 

d) Edebiyatçılığı 
Eserleri 

A) Hadis 

B) Hadis Usûlü 

C) Hadis Ricali 

D) Hadis Metinleriyle İlgili Çalışmaları 

E) Diğer Eserleri 
BİBLİYOGRAFYA 



305 



EL-HATIB EL-BAGDADI VE HADİS ILMINDEKI YERİ 

TAKDİM 

Bu kitabın benim için ayrı bir ehemmiyeti ve okuyanına vermesini istediğim bir 
mesajı var: Şöyleki: Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde Yüksek Lisans 
talebelerine verdiğim Araştırma Teknikleri dersi'nde, dersin gereği olarak 
talebelere yaptırdığım yazılı seminerler arasında bu çalışmanın yeterince 
ciddiye alınarak güzel bir plan çerçevesinde, dolgun bir muhtevada işlenmiş 
olması, dikkatimi çekmiş ve bana, yılların hocalık tecrübesinin de te'siriyle Ziya 
Paşa merhumun bir beyitini hatırlatmıştı: 

Şâir, şâir doğar anadan Asan görünür ihtidadan. 

Yapılan çalışmayı takdiren: "Merhum bunu şâirler için söylemiş olsa da, şâir 
olmayanlar için de, bütün insanlar için de geçerli" demiş mahallî bir 
atasözümüzle kanaatimi takviye etmiştim: "Olacak olan oğlak, çarasmdan belli 
olur" deriz. Çara, yeni dünyaya gelen keçi, koyun gibi ehli hayvan yavrularının 
ilk günlerde bıraktıkları mayıslarına denir. 

Necmi Sarı, zor, çileli, dünyevî karşılığı pek olmayan ilmî seyr-i sülûkun iyi bir 
başlangıcını yaptı, güzel bir örnek ve ümit verdi. 

Rahâvete, atâlete düşmeden en büyük dünya kesbi olan Rıdvânullah'ı elde 
etme yolunda Ziya Paşa'nm İkinci beytinin gereğini yerine getirmesini temenni 
ediyorum: Sâni-i şurût-u şâiriyet Tahsîi-i maarifi fazilet. 

Yani bütün enerjilerin galibi olan irâde enerjisine binerek ilim yolunda 
çalışmak! 

Çalışmak! Çalışmak! 

Allah, rızası için çalışanlara yardım etsin. 

Prof. Dr. İbrahim Canan Üsküdar, 20.05.2002M 



GİRİŞ 



306 



Hamd, ancak Allah içindir, O'na hamdeder, O'ndan yardım ve bağışlanma 
dileriz. Nefislerimizin şerrinden, amellerimizin kötülüğünden O'na sığınırız. 
Allah kimi hidâyete erdirirse onu saptıracak yoktur, kimi de saptırırsa onu 
hidâyete erdirecek yoktur. 

Tek olan ve hiçbir ortağı bulunmayan Allah'tan başka ilah olmadığına şehâdet 
ederim. Ve yine şehâdeî ederim ki, Muham-med O'nun kulu ve Rasûlü'dür. 

el-Hatîb el-Bağdâdî, İslam âleminin birçok ilim sahasında en parlak devrini 
yaşadığı hicrî 5. (milâdî 10.) asrın yetiştirdiği seçkin simalardan biridir. Daha 
çok Târîhu Bağdâd'ı ile tanınan el-Hatîb, sayısı 100'e varan eserlerinde 
görüldüğü gibi çalışmalarının büyük bir kısmını hadis, hadis usûlü, hadis 
ricali, hadis metinleri ve tarih sahalarında toplamıştır. Onun diğer eserlerinin 
de metod, muhteva ve orjinallik cihetlerinden ait oldukları mevzularda Târîhu 
Bağdâd kadar büyük bir kıymet ve ehemmiyete hâiz oldukları görülür. Mesela 
hadis öğrenim ve öğretimi sahasında el-Câmi', hadis usûlü sahasında el-Kifâye, 
hadis ricali sahasında el-Müttefik ve'1-Mûfterik, fıkıh usûlü ve öğretim metodu 
sahalarında el-Fakîh ve'1-Müiefakkih gerçekten benzerleri çok az buiunan 
eserlerdir. 

Biz bu çalışmamızda bütün hayatını ilme ve ilim talebelerine vakfetmiş olan el- 
Hatîb el-Bağdâdî'yi ve hadis ilmindeki yerini her yönüyle tanıtmaya 
çalışacağız. Büyük Arş'm Rabbi, Yüce ve Kerîm Allah'tan benim bu çalışmamı 
kıyamet günü hasenatımın arasına katmasını, ilim adamları ve müslüman 
kardeşlerime bunu faydalı kılmasını dilerken, bizleri bu çalışmayı yapmaya 
teşvik eden ve kıymetli yardımlarını bizden esirgemeyen değerli hocam Prof. 
Dr. ibrahim Canan'a teşekkürü bir borç bilirim. 

Bu çalışma, kusurlu birisinin ortaya koyduğu bir gayrettir. Tetkik edecek 
şahıslar bunu dikkatle tetkik etsin, alabildiğine bizi mazur görsün. Çünkü akıllı 
kişi başkasını mazur görebilendir. Allah ise kendi kitabından başkasını hatadan 
korumuş değildir. İnsafiı kişi başkasının birçok doğruları karşısında az 
sayıdaki hatalarını bağışlayabilendir. 

Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Allah-u Teâlâ, Peygamberimiz Muhammed'e, 
O'nun aile halkına ve ashabına salât ve selâm eylesin. 

Necmi Sarı İstanbul, Mart 2001121 



307 



el-Hatîb el-Bağdâdî 
İsmi ve Nesebi 

Şeyhu'l-Meşrık J21ve Hâtimetü'l-Huffâzlâl olarak anılan el-Hatîb el-Bağdâdî'nin 
künyesi ve tanı ismi; Ebû Bekr Ahmed b. 'Ali b. Sabit b. Ahmed b. Mehdi el- 
Bağdâdî^l'dir. Bazı kaynaklarda dedesinin dedesi olan Mehdî'nin babasının da 
adının Sabit olduğu kaydedilmektedir. M Bu isim grubu içinden en çok Ebû- 
Bekr ef-Hatîb veya el-Hatîb el-Bağdâdî kısımlarıyia anılır. Evliliği ve çocukları 
hakkında kaynaklarda herhangi bir kayda rastla-yamadığımız içinizi Ebû Bekr 
künyesini belki İslâmî bir an'aneye uyarak almış olduğu kanaatindeyiz. 

el-Hatîb lakabının kendisine, kıraat âlimi Ebû Hafs el-Ket-tânî'den Kur'ân 
öğrenen ve Bağdat'ın güney batısında Dicle nehri üzerindeki DerzîcânM 
köyünde yirmi yıl hatiplik yapan babası Ebu'I-Hasen 'Ali'den intikal ettiği 
söylenmişse deJ^l muhtemelen kendisi de bu köyde aynı vazifeyi devam 
ettirmesi sebebiyle el-Hatîb diye tanınmıştır. Höl Yoksa kendisine el-Hatîb değil 
İbnu'l-Hatîb denirdi. 

el-Hatîb el-Bağdâdî, babasının hal tercemesine yer verdiği Târîhu Bağdâd adlı 
eserinde, babasının soyunun at binicifiğiy-le meşhur bir Arap aşiretine 
dayandığını ve bu aşiretin Fırat kıyısındaki el-Cessâse denilen yerde ikâmet 
ettiğini belirtmiştir. ÜÜ 

Babası Ebu'I-Hasen Ali herhangi bir ilim dalında şöhret bulmuş âlimlerden 
değildi. Ancak ilme düşkündü. Kur'ân-ı Ke-rîm'i ezberlemiş ve Ebû Hafs el- 
Kettânî'den (466/1073) kıraat ilmini öğrenmişti. Bağdat'ın köylerinden biri olan 
Derzîcân'da cuma ve bayram hutbelerini îrâd ederdi.^ el-Hatîb babasını tanı- 
tırken onu sadece Kur'ân hafızı olmakla nitelemiştir, O şöyle demiştir: "Kur'ân 
hafızlarından olan babam Kur'ân hıfzını Ebû Hafs el-Kettânî'de tamamladı. 
Daha sonra Derzîcân köyünde 20 yit kadar imamlık ve hatiplik vazifesini îfâ 
etti. (...) 15 Şevval 412 Pazar günü vefat eden babamı bizzat ben aynı gün Bâbu 
Harb kabristanına defnettim. Û21 

Doğumu 



308 



el-Hatîb el-Bağdâdî 23 Cemaziyelâhir 392'de (9 Mayıs 1002) Perşembe günü 
Derzîcân'da doğmuştur. IMes-Safedî (764/1363) Nehru'l-Melik'e bağlı Henîkyâ 
köyünde doğduğunu^ kaydederken Yûsuf el-'Uşş (1395/1975) Mekke-Medine 
yolu üzerindeki Vâdi'l-Melel'in Guzeyye kasabasında dünyaya geldiğini tespit 
etmiş ve bu son tespit bazı müelliflerce kabule şâyân görülmüştür.Ml Ebu'l- 
Ferec İbnu'İ-Cevzî'nin (597/1021) aynı ayı ve günü zikretmekle beraber 391' de 
(1001) doğduğunu söylemesi bir zühul eseri veya istinsah hatası olmalıdır. 
Çünkü kendisi daha sonra şöyle demiştir: "Hadis dinlemeye ilk kez 403 yılında 
daha henüz 11 yaşındayken başladı. H21Bu sözünden hareketle eğer doğum 
tarihi 391 olsaydt 403 yılında yaşı 11 değil 12 olurdu. Daha sonraki bazı 
kaynaklar da bu yanltş bilgiyi tekrarlamıştır. Ü£l 

Tahsili ve İlmî Faaliyetleri 

el-Hatîb, Bağdat'ta yetişmiştir. Û51 İlim hayranı ve kültürlü bir insan olan 
babasının yakın ilgi ve teşvikiyle daha küçük denecek yaşta ilim tahsiline 
koyuldu. 1201 Babası onu terbiye edilmesi ve okuma-yazmayı öğrenmesi için 
hadis ilmiyle de ilgiienen Hilâl b. Abdullah et-Tîbî (422/ 1032) 'ye gönderdi. 1211 
Bu arada Kıraat ilmini öğrenmek için Mansûr el-Habbâl (403/ 1012) 'dan ve bu 
âlimin vefatı üzerine de Dârekutnî Câmii'nde kıraat ilmi dersleri veren İbnu's- 
Saydalânî (417/1026)'den faydalanmıştır. 1221 

Böylece Kur'ân-ı Kerîm'i ve çeşitli kıraatlerini kısa sürede öğrenmişti.^ 

Kendi ifâdesinden öğrendiğimize göre babasının ve mü-rebbisi olduğunu 
söylediği Tîbî'ninJ241 kendisini hadis ve fıkıh öğrenmeye yönlendirmeleri 
nedeniyle hadis öğrenmeye ilk olarak 403 (1012) yılında henüz 11 yaşındayken 
hocası İbn Rezkûye diye bilinen Muhammed b. Ahmed el-Bağdâdî 
(412/1 021) 'nin Bağdat'ta Câmiu'l-Medîne'deki hadis takrir meclisine devam 
ederek başlamış oldu. J251 Üç yıl bu hocasının derslerine ara veren el-Hatîb, bu 
üç yıl boyunca Ebu't-Tayyib et-Taberî (450/ 1058) 'denI261 ve devrinin Bağdat'taki 
en büyük Şafiî âlimi olduğu belirtilen Ebû Hâmid el-İsferâyînî 
(406/1 016) 'denJ2Zl fıkıh öğrendi. O dönemde yeteri kadar hadis öğrenmeden 
fıkıh tahsiline başlanmadığından hareketle el-Hatîb'in bu süre İçinde başka 
hocalardan hadis okumuş olabileceğini ileri sürenler vardır. 1281 el-Hatîb 406 
(1015) yılı başlarında tekrar İbn Rezkûye'nin derslerine devam etmeye başlamış 

309 



ve 412 (1021) yılında hocası ölünceye dek onun yanından ayrılmamıştır. £21 o 
bu arada Bağdat'taki diğer muhaddis ve fakihierin derslerine devam etmiştir. 
Bunlardan Ebu'l-Hasen Ahmed b. Muhammed el-Mehâmilî£ûl (415/1024) ve 
Ebû Nasr es-Sabbâğ£H (477/1084) pek meşhurdur. M Bu arada 410 (1019) 
yılında bir ara 'Ukberâ'ya giderek oranın meşhur muhaddisi el-Hüseyn b. 
Muhammed el-'Ukbe-râ'yla görüşmüş ve ondan hadis yazmış daha sonra da 
Bağdat'a geri dönmüştür. £21 

Bağdat'tan başka ilim merkezlerindeki âlimlerden faydalanmaya karar veren 
el-Hatîb 412 (1021) yılında henüz 20 yaşındayken Basra seyahatine çıkmış, JM 
orada Ebû Ömer e!-Kâ-sım b. Ca'fer b. Abdülvâhid el-Hâşimî (414/ 1023) 'den 
Ebû Dâ-vûd'un Sünen'ini okumuş, £51 ayrıca Basra'da ve Bağdat'a dönerken 
yolu üzerinde uğradığı ez-Za'ferâniyye ve Küfe gibi şehir ve kasabalarda 
birçok âlimden de hadis yazmıştır. M Bu tarihten itibaren dinlediği hadisleri 
kaydederek toplamaya başlamıştır. £Z1 Aynı tarihte hocası Ebu'l-Kâsım 
'Ubeydullah b. Ahmed el-Ezhe-rî (435/1043) İle karşılıklı hadis semâ'mda 
bulunmuştur. J2Ü Aynı yılın Şevval ayının 15'inde Pazar günü babasını 
kaybetmiş ve aynı gün kendi elleriyle babasını Bâbu Harb kabristanına 
defnetmiştir.£91 

Hadisi kendisine sevdiren hocası Ebû Bekr el-Berkânî (425/1034), onun tek bir 
âlimden rivayette bulunmak için Mısır'a gitmeyi düşündüğünü öğrenince 
Ebu'l-Abbâs el-Esamm'ın talebelerinden hadis rivayet etmek üzere Nişâbûr'a 
gitmesinin daha uygun olacağını söyledi. IâQl el-Hatîb de 415 (1024) yılında 
henüz 23 yaşında iken arkadaşı Ebu'l-Hasen 'Ali b. Abdilgâlib ile birlikte 
muhtemelen önce İsfahan'a, oradan da Hemedân, Rey ve Nişâbûr'a gitti; 
dönüşte Dînever'e uğradı. 1^11 Yolculuğa çıkmadan önce hocası Ebû Bekr el- 
Berkânî, Ebû Nuaym el-lsfahânî (430/ 1039) 'ye yazdığı tavsiye mektubunda el- 
Hatîb'in hadis ilminde üstün bir yeri bulunduğunu belirtmiş, samimiyetinden 
ve dindarlığından söz ederek ona anlayışlı davranmasını ve çok rivayette 
bulunmasını rica etmişti. Iâ2l el-Hatîb İsfahan'da Ebû Nu-aym'dan çok istifade 
ettiği gibi diğer birçok âlimden de hadis yazmışML ve muhtemelen 417 (1026) 
yılında tekrar Bağdat'a dönmüştür. ££ el-Hatîb'in Nişâbûr'a seyahati onun 
ikinci büyük seyahatidir. 417 (1026) - 423 (1032) yılları arasında hilafet merkezi 
olan Bağdat'ta kalarak ilim tahsiline devam eden el-Hatîb 423 (1032) yılında hac 
yolculuğu münasebetiyle Bağdat'a uğramış olan İsmail b. Ahmed el-Darîr eS- 



310 



Hîrî (430/1039)'c!en üç gün içinde ve üç mecliste Buhârî (256/870)'nin el- 
Cânıiu's-Sahîh 'ini okumuştur.IâŞl Zehebî (748/1347) bundan daha süratli bir 
kıraatin duyulmadığını söylemektedir. MI 

el-Hatîb el-Bağdâdî, tahsilini tamamladıktan sonra 423(1032) -444(1052) yıllan 
arasında yirmi yıldan fazla bir süre vaktini Târîhu Bağdâd'ı yazmaya ayırdı. Mİ 
444 (1052) yılında bu en önemli çalışmasını tamamlayınca^ hac görevini ifa 
etmeye karar verdi. Aynı yıl Dımaşk'a uğrayarak pek çok muhaddisten hadis 
dinlemiş ve daha sonra Mekke'ye yönelmiştir. Mİ Hac yolculuğu sırasında 
hergün tertil tarzında bir okuyuşla güneş batmcaya kadar Kur'ân-ı Kerîm'i 
hatmettiğini, sonra da kafile arkadaşlarının isteği üzerine yolda giderken 
onlara hadis rivayet ettiğini Ebu'l-Ferec el-lsferâînî gibi beraber hac yolculuğu 
yaptığı birçok kimseden öğrenmiş bulunuyoruz. Mİ Mekke'ye varır varmaz 
Beytullah'a giren el-Hatîb beyti tavaf etmiş ve Makâm-ı ibrahim'in arkasında 
iki rek'at namaz kıldıktan sonra zemzem kuyusuna gitmiştir. Üç yudum 
zemzem içmiş ve her birinde Allah'tan bir şey dilemiştir: Târîhu Bağdâd'\ 
Bağdat'ta öğrencilerine tahdîs etmek, el-Mansûr Câmii'nde hadis rivayet edip 
imlâ ettirmek ve Bişr b. el-Hâris el-Hâfî (227/84)'nin yanma defnedilmek.Ml Bu 
üç dileğinin de yerine geldiğini kaynaklardan öğreniyoruz. 

Mekke'de bulunduğu stra fırsattan istifâde kendi gibi hacca gelmiş olan Mısır 
diyarının kadısı Ebû Abdillah Muhammed b. Seiâme el-Kudâ'î el-Mısrî 
(454/ 1062) 'den hadis dinlemiş, Mİ bu sırada seksen yaşında olan ve Mekke'de 
mücavir olarak bulunan Sahîh-iBuhâri'nin ünlü râvisi Kerime binti Ahmed el- 
Merve-zî (463/1071 )'den bu eseri beş günde okumuştur. Mİ Hac esnasında 
kendisinden hadis öğrenmek isteyenlere hadis rivayet ettiği belirtilen el-Hatîb, 
Medine'deki âlimlerden de faydalandıktan sonra hac dönüşü 446 (1055) yılında 
Şam'a giderken Beytü'l-Makdis'e uğramış ve orada Dımaşklı hadis hafızı Ebû 
Muhammed Abdülazîz b. Ahmed b. Ömer el-Kettânî el-Makdisî'den 
(466/1073) hadis rivayet etmiştir. Mİ Daha sonra Sûr şehrine giderek 
Abdülvehhâb b. el-Hüseyn b. Ömer b. Burhan Ebu'l-Ferec el-Gazzâl'den hadis 
dinlemişti ve bir süre Sûr'da kaldıktan sonra aynı yıl Bağdat'a dönmüştür. M 
Böylece el-Hatîb'in hayatının büyük bir böiümünü kaplayan seyahatler, 
hadislerin cem'i ve tarihle ilgili malumatları derleme dönemi sona ermiş yeni 
bir dönem olan tasnif, hadis rivayeti ve imlâsı dönemi başlamış oluyordu. 
Muhammed b. Ahmed el-Mâlikî el-Endelusî Fihrist adlı eserinde el-Hatîb'in 



311 



sadece 453(1061) yılma kadar yazdığı eserlerin sayısını elli dört olarak 
vermektedir.JM Ayrıca hayatının son on yılında da birçok eser kaleme aldığı 
dikkate alınırsa bu rakamın yüz olduğu belirtilmektedir. J581 

el-Hatîb, Bağdat'a dönünce Abbasî Halifesi Kâim-Biemril-lâh'm (hilâfet yılları: 
422-467/1031-1075) yakın ilgisine mazhar olmuştur. Zira Halife'nin veziri 
Reîsürrüesâ lakaplı ve İbnü'l-Müslime diye tanınan Ebu'l-Kâsım 'Ali b. el- 
Hasen b. Ahmed (450/1058) el-Hatîb'in tahsil arkadaşıydı. ^1 Vezir hadis 
ilmindeki yerini takdir ettiği el-Hatîb'i himayesine aldı (447/1055). O sıralarda 
birtakım yahûdiler, Hz. Peygamberin Hayber yahûdilerini cizyeden muaf 
tuttuğuna dair Hz. 'Ali'nin el yazısını ihtiva eden bir belgeye sahip olduklarını 
ileri sürdüler. İbnü'l-Müslime el-Ha-tîb'den bu belge hakkındaki kanaatini 
sordu. O da belgeyi İnceledikten sonra Hayber'in 7. yılda (628) fethedildiğini, 
bu belgede şahit olarak zikredilen Muâviye b. Ebî Süfyân'm Mekke fethinde 
(630) müslüman olduğunu, diğer şahit Sa'd b. Muâz'm ise Benî Kureyza 
seferinde (627) şehit düştüğünü belirterek belgenin sahte olduğunu ispatladı. 
MLBunun üzerine vezir, el-Hatîb'i hadis konusunda tek otorite kabul ederek 
bütün hatip ve vaizlere onun onaylamadığı hadisleri halka bildirmemelerini 
emretti.^1 En büyük ikinci arzusu Câmiu'l-Mansûr'da hadis okutmak olan el- 
Hatîb, Halife Kâim-Biemrillâh'tan ders izni alabilmek için fırsat kollamaya 
başladı. Lehinde gelişen olayları fırsat bilerek râvîleri arasında halifenin de 
bulunduğu bir hadis cüz'ünü yanma alarak hilâfet makamına gitti ve 
kendisiyle görüşerek bu cüzü ona okumak ve Câmiu'l-Mansûr'da hadis 
okutmak için izin istediğini söyledi. Halife ise onun hadis ilminin büyük 
âlimlerinden olduğunu ve kendisinden hadis dinlemeye ihtiyacı 
bulunmadığını belirterek kendisine istediği iznin verilmesini emretti. Iö21 el- 
Hatîb talebelerine burada hadis ve Nizamiye Medresesi'nin yakınındaki evinde 
Târîhu Bağdâd 'ı rivayet etmeye, J^l öte yandan pek çok hocadan okuyarak 
rivayet iznini aldığı kitapları okutmaya, ayrıca kaleme almaya tasarladığı 
kitapları yazmaya başladı. Eserlerinin birçoğunu da bu dönemde meydana 
getirmiştir. Böylece el-Hatîb'in Ka'be'de zemzem içerken Allah'tan kendisine 
bahşetmesini istediği ilk iki dileği fazlasıyla yerine gelmiş oldu. 

el-Hatîb her bakımdan en uygun imkan ve şartlara kavuşmuş olarak ders 
okutma ve eser yazma faaliyetlerini yürütürken Bağdat'ta siyasi nizam ne yazık 
ki bozulmuş, artık bundan sonra el-Hatîb için çileli günler başlamıştır. 



312 



Vezir İbnü'l-Müslime, genişleyen. Bâtmî-Fâtımî hakimiyetine engel olmak için 
halifeyi ikna ederek Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey'in hilafet merkezi olan 
Bağdat'a gelmesini ve halifeye destek olmasını sağlamıştı. Ancak Tuğrul Bey'in 
Bağdat'tan ayrılması üzerine Fatımî Halifesi Müstansır-Billâh'm taraftarı olan 
Türk kumandanı Ebu'l-Hâris Arslan eS-Besâsîrî (451/1059), Fatımî halifesinin 
teşvikiyle 8 Zülka'de 450 (25.12.1058) tarihinde Bağdat'a girerek halifeyi 
makamından indirdi ve 28 Zülhicce 450 (15 Şubat 1059) 'de Vezir İbnü'l- 
Müslime'yi öldürdü.ML Târîhu Bağdâd 'da bazı Hanbelîler aleyhinde yazdıkları 
dolayısıyla el-Hatîb'e kin duyan bu mezhebin bîr kısım mensupları vezirin öl- 
dürülmesini fırsat bilerek onu rahatsız etmeye başladılar. i^lBundan daha 
önemlisi Bâtmî-Fâttmîler'in sünnî kesime ve özellikle bu kesimin âlimlerine 
besledikleri düşmanlık nedeniyle hayatını tehlikede gören el-Hatîb bir süre 
Bağdat'ta gizlendiktenim sonra 15 Safer 451 'de (4 Nisan 1059) Bağdat'tan D ı 
maşk'a doğru yola çıkmıştır. £3. Muhammed b. Ahmed b. Muhammed el-Mâlikî 
el-Endelust, el-Hatîb'in Dımaşk'a giderken 476 kitabı yanında götürdüğünü 
söylemekte ve Tesmiyetü Mâ Verede bihi'l-Haîîbu Dımaska adlı risalesinde 
bunların adını vermektedir. JM 22 Cemâzi-yelûla 451 'de (14 Temmuz 1059) 
Dımaşk'a varan el-Hatîb aynı yılın kurban bayramı günü Halife Kâim- 
Biemrillâh'm hapisten çıktığı haberini aldı. Bir müddet sonra da Besâsîrî'nin 
öldürüldüğü ve 15 Zülhicce 451'de Tuğrul Bey'in Bağdat'a dönmesinden sonra 
Besâsîrî'nm Bağdat'a getirilen başının halifenin evinin karşısına asıldığı 
haberini aldı. ^21 

el-Hatîb Dtmaşk'ta, Emeviyye Câmii'nin doğu cephesindeki minarenin altında 
bulunan odada ikamet ederek eser yazmaya ve bu camide ders okutmaya 
başladı. ESİ Onun Dımaşk'ta Ahmed b. Hanbel'in (245/855) Fezâilü's-Sahâbe'sı 
ile hocası İbn Rezkûye'nin (412/1021) Fezâilü'l-Abbâs'\nı okutması, Şiî Fâtı- 
mîler'in idaresinde bulunan şehirdeki Râfızîler'i öfkelendirdi. J211 Ayrıca 
mutaassıp bir Şiî olan el-Mukrî lakaplı el-Hüseyn b. 'Ali ed-Dsmaşkî kendisi 
gibi şiî olan valiye, el-Hatîb'in camide sahabenin ve Hz. Abbâs'm 
faziletlerinden bahsettiğini söyledi. Bunun üzerine Dtmaşk valisi el-Hatîb'in 
yakalanarak öldürülmesini emretti. J221 Sünnî olan ve bu sebeple eî-Hatîb'e bir 
zarar gelmesini istemeyen emniyet müdürü, onu yakalayıp götürürken vâiinin 
büyük değer verdiği Şerîf Ebu'l-Kâsfm 'Ali b. ibrahim b. Ebu'1-Cin el-'Alevî 
(462/1 070) 'nin Dâru'l-AkîkîE21'de bulunan evinin önünden geçtikleri sırada ona 
bu eve sığınmasını tavsiye etti ve böylece el-Hatîb ölümden kurtuldu. Şerîf 

313 



Ebu'l-Kâsıım, el-Hatîb'i kendisine teslim etmesini isteyen valiye bu âlimin 
öldürülmesinin sünnî kesimde infaal yaratacağı ve bunun sonucu olarak da şe- 
hirde karışıklık çıkacağını söyleyerek onun şehirden çıkarılmasının daha 
uygun olacağı tavsiyesinde bulunmuştur. Bunun üzerine vâü onu öldürmekten 
vazgeçmiş ve şehir dışına çıkarılmasını emretmiştir.^ el-Hatîb bu yüzden 18 
Saf er 459 (29 Ocak 1067) 'de Sûr şehrine gitmeye mecbur kalır. 1^1 

el-Hatîb'In aleyhtarları, yanma güzel bir çocuğun gelip gitmesi üzerine halkın 
dedikoduya başladığını, mutaassıp bir Rafızî olan Dımaşk valisinin bu durumu 
öğrenince onun öldürülmesini emrettiğini, el-Hatîb'in bu sebeple Dımaşk'i 
terketmek zorunda kaldığını iddia etmişler, hatta onu içki içmekle bile suçla- 
mışlardır. JM Allah'a bu tür iftiralardan sığınırız. 

Sûr' da 'İzzüddevle lakabıyla anılan bir zenginin el-Hatîb'in çalışmalarını 
desteklediği, J2Z1 onun da 462 (1070) yılma kadar bu şehirde kalarak elli kadar 
eser kaleme aldığı bilinmektedir. J2§1 el-Hatîb Sûr'da kaldığı müddet zarfında 
zaman zaman Kudüs'e Beytü'l-Makdis'e gidip geliyordu. ^ 

el-Hatîb 70 yaşma dayanınca ecelinin yaklaştığını hissetmiş olsa gerek son 
arzusu olan Bişru'l-Hâfî'nin yanma defnini mümkün kılabilmek için Şaban 
462'de (Mayıs 1070} Bağdat'a dönmeye karar verdi; ticaretle meşgul olan 
arkadaşı ve talebesi muhaddis Abdülmuhsin b. Muhammed b. 'Ali b. Ahmed 
eş-Şîhî onu Bağdat'a götürme görevini üstlendi. el-Hatîb, yolu üzerindeki 
Trablus ve Halep'te rivayette bulunarak dört ay sonra Zülhic-ce 462'de 
Bağdat'a ulaştı ve Câmiu'l-Mansûr'da tekrar ders okutmaya başladı.^ 
Arkadaşı Abdülmuhsin eş-Şîhî'nin belirttiğine göre el-Hatîb aynen hac 
yolculuğunda yaptığı gibi bu yolculuk sırasında da hergün Kur'an~ı Kerîm'i 
hatmetmiştir. ݧ3J 

Son Yılları ve Ölümü 

el-Hatîb 11 yıllık (451-462/1059-1070) bir aradan sonra tekrar Bağdat'a 
döndüğü için çok mutluydu. Ancak bu mutluluk fazla sürmeyecekti. Kendisini 
Bağdat'a sağ salim ulaştıran arkadaşı ve öğrencisi Abdülmuhsin eş-Şîhî'ye 
kendisine yaptığı çok değerli iyiliğin karşısında bir hediye vermek istedi. 
Ancak yanında bizzat kendi eliyle yazdığı bir adet Târîhu Bağdâd nüshası dı- 



314 



şmda ona verebileceği bir şey bulamayınca, ona bu nüshayı hediye etti. Onun 
bu hediyeyi verdikten sonra şöyle dediği nakledilir: "Eğer yanımda bundan 
daha değerli bir şey olsaydı muhakkak onu ona hediye ederdim. I§21 el-Hatîb 15 
Ramazan 463'te (16 Haziran 1071) Nizamiye Medresesi'nin yakınındaki evinde 
hastalandı.^ Sanki bu hastalığı ona öleceğini haber vermişti. Ömrünün bu son 
günlerinde el-Hatîb'in dünya varlığı olarak sahip olduğu şeyler o devir için 
herhalde küçümsenmeyecek bir servet sayılabilecek 200 dinar parası ilel§âl 
kıymet biçilmez değerde eşsiz eserleri ve kütüphanesini bir de şahsî 
eşyalarıydı. Evladı ve kendisine mirasçı olacak hiç kimsesi bulunmadığı^ için 
mirasının hazineye intikali gerekiyordu. ei-Hatîb, Halife Kâim-Biemrii-lâh'a 
hazineye intikal edecek olan mallarının öldükten sonra kendi isteğine uygun 
olarak dağıtılmasına izin vermesi için yazılı müracaat etmiş, halife de izin 
vermiştir. JM Bunun üzerine parasının tamamını, herhalde manevî akrabası 
olarak düşündüğü meslektaşlarına dağıtmış, kütüphanesini herkesin 
faydalanabilmesi şartıyla Ebu'1-Fazl b. Hayrûn'a (488) bırakmış elbiselerinin 
sadaka olarak dağıtılmasını ve ölünce Bişr b. et-Hâris el-Hâfî'nin (227/841) 
kabrinin yanma gömülmesini vasiyet etmiştir. M Ebu'1-Fazl ölünce kitaplar 
oğfu el-Fazl'a intikal etmiş ve maalesef onun-evinde çıkan bir yangın sonucu 
kül olmuşlardır. ML Zülhicce (Eytül) ayının ilkgünieri durumu ağırlaşan el- 
Hatîb 7 Zülhicce 463 (5 Eylül 1071) Pazartesi günü kuşluk vakti Bağdat'ta 
Derbu's-Silsile semtinde ve Nizamiye Medresesi yanındaki ikamet etmekte 
olduğu evde 72 yaşındayken vefat etti.1201 Cenazesi Salı günü sabah 
namazından sonra evinden alınarak Dicle'nin batı yakasındaki hadis okuttuğu 
Câmiu'l-Mansûr'a getirilmiş, orada cenaze namazını ilim ve ibadete 
düşkünlüğü iie ün yapmış olan Kadı Ebu'i-Hüseyn Muhammed b. 'Ali b. el- 
Mühtedî-Billâh (465/1074) kıldırmış, cenazesine katılan büyük halk kitlesi ara- 
sında devlet adamları, devrinin ileri gelenleri, âlimler hazır bulunmuşlardır. 
I21lMesela Nizamiye Medresesi'nin fıkıh ve usûlü fıkıh müderrisi ve el-Hatîb'in 
eserlerini yazarken sık sık baş vurduğu nakledilen Ebû İshâk ibrahim b. 'Ali eş- 
Şîrâzî (476/1083) gibi âlimler dikkati çekmektedir. 1221 Ashabı onun son 
vasiyyetini yerine getirmek üzere harekete geçmişler ancak Bişru'l-Hâfî'nin 
kabrinin yanında Ebu Bekr İbnu'z-Zehrâ adıyla tanınan Ahmed b. 'Ali b. e!- 
Hüseyn eî-Tureysîsî es-Sûfî'nin (497/1103) kendisi için daha önceden kazmış 
olduğu mezar dışında boş bir mezar yeri bulamadılar. Ebû Bekr İbnu'z-Zehrâ 
birkaç yıldan beri her hafta oraya gider, bir miktar uyur ve Kur'ân-ı Kerîm 



315 



okurdu. Ashabı el-Hatîb'i oraya defnetmek için ondan İzin istedikleri zaman o 
buna razı olmadı. Ancak oğlunun ona, Bişrul-Hâfî sağ olsaydı ve sen onun 
yanında otururken el-Hatîb gelse ve senden aşağıda otursaydı buna razı olur 
muydun? demesi üzerine babası, hayır kalkar ve ona yerimi verirdim, demiş, 
oğlu da öyleyse şimdi de öyle yapmalısın deyince razı olmuşturMl Böylece e!- 
Hatîb arzu ettiği üzere Bâbu Harb'de Bişru'l-Hâfî'nin yanma defnedildi. 

Cenazeyi taşıyan halk yolda yüksek sesle "Hz. Peygamberi müdafaa eden bu 
idi, Hz. Peygamber'e isnâd edilen yalanları reddeden bu idi, Hz. Peygamberin 
kendisini koruyan bu idi" diyordu. ML Gerek cenaze defnedilirken hazır 
bulunanlar gerekse ölümünü takip eden günlerde kabrini ziyaret etmek için 
gelenler kabrinin başında çok sayıda hatim okumuşlardır. I2S 

el-Hatîb'in vefatının ardından onu öven ve onun üstün meziyetlerini anlatan 
kasideler söylenmiş, 1261 ayrıca pek çok insan onun hakkında hayırlı ve güzel 
rüyalar görmüştür. İ2Z1 

Karekteri ve Ahlâkî Özellikleri 

el-Hatîb vakur bir insandı. Giyimine önem vermesine ve heybetli görünmesine 
rağmenJM son derece mütevazı olduğu kaydedilir. JM el-Hatîb'in el yazısı da 
çok güzeldi. ÜML Düzgün konuşur, hadisleri gür sesiyle, süratli fakat noksansız 
şekilde okurdu. Ü^J Vaktini boşa geçirmez, yolda yürürken bile elindeki bir cü- 
zü okuyarak giderdi. ÜM g u onun ilme olan düşkünlüğünü açıkça 
göstermektedir. Takva sahibi olduğu, ÜM çokça Kur'ân okuduğu, J3Üİ hayatının 
hiçbir döneminde resmî göreve tâlib olmadığı ve bütün zamanını İlme verdiği 
bilinmektedir. ÜQ5l Alevî zenginlerinden birinin kendisine önemli miktarda bir 
meblağ göndermesinden dolayı rahatsız olması, onun tok gözlülüğünü ve ilme 
olan saygısını göstermektedir. ÜS61 Zaman zaman talebelerine para yardımında 
bulunur ve elindeki imkânları onlarla paylaşmaktan zevk alırdı.ÜM el-Hatîb, 
insanın bildikleri ve öğrendikle-riyle amel etmesine büyük önem vermiş, el- 
Câmi'H Ahlâki'r-Râvî 'de bu husus üzerinde durmuş, HöSl İktizâü'l-'İIm el- 
Ameladlı eserinde de özellikle bu konuyu İşlemiştir. ÖM 

Akidesi ve Mezhebi 



316 



el-Hatîb el-Bağdâdî hadisçi olması sebebiyle her konuda olduğu gibi i'tikâdî 
konuların en önemlisi olan Allah'ın isim ve sıfatları hususunda da Kur 1 ân ve 
Sünnet çizgisinden aynlmayarak selefi i'tikâdî benimsemiş, bu i'tikâdm 
doğruluğunu, karşıtlarının yanlışlığını göstermek amacıyla da iki eser kaleme 
almıştır: 

Bunlardan iiki es-Sifâi (Mes'eletün fi's-Sıfât) adındaki ufak ama pek kıymetli 
risaledir. Bu risalenin Dâru'l-Küîübl'z-Zâhiriy-ye'deki yegâne nüshası 
(Mecmua, nr. 16/43-44) Abdullah b. Yûsuf ei-Cüdey' (Mecelletü'l-Hikme, s. 
289-297), 'Amr 'Abdülmün'im Selim (el-Kelâm 'ale's-Sıfât, s.21-22) ve Cemâl 
'Azzûn (Cevâbu'1-Haüb el-Bağdâdî, s. 64-65) tarafından yayımlanmıştır. İbn 
Kudâme el-Makdisî (620/1223) Zemmu't-Te'vîl (s. 15, nr.15), ve İmam Zehebî 
(748/1347) Tezkiretü'i-Huffâz (3/1142-1143), Târîhu'l-İslâm (s.105, 463 yılında 
ölenler), Siyeru A'lâtni'n-Nübelâ (18/283-284), el-Vluvv ii'l-'Aiiyyil-Gaffâr 
(VAztm) (2/1335-1337) adlı eserlerinde bu risa- 
leden nakillerde bulunmuşlardır. Şeyhu'l-İslâm İbn Teymiyye (728/1328) ise 
el-Fetvâ el-Hameviyye el-Kübrâ (s. 365-369, Mec-mûu'1-Fetâvâ 5/58-59) adlı 
eserinde Ebû Süleyman el-Hatîâbrnİn (388/998) bu konudaki sözlerini yine el- 
Hattâbî'ye âii el-Günye 'ani'l'Kelâmi ve Ehlih adlı meşhur risalesinden 
naklettikten sonra: "Hâfiz Ebû Bekr ei-Hatîb de bir risalesinde bunları aynen 
söylemiş, selefin mezhebinin bu şekilde olduğunu haber vermiştir." diyerek el- 
Hatîb'in bu risalesine işaret etmiştir. Asrımızın ünlü hadis âlimlerinden 
Muhammed Nâsıruddîn el-Elbânî de (1420/1999) Muhtasaru'l-'Uluvv 
UVAliyyi'i-Gaffâr adlı eserinde (s. 47-48, 272-273) bu risalenin yegâne yazma 
nüshasının mezkûr kütüphane de^Ml (Mecmua, nr. 16/43-44) no ile kayıtlı 
bulunduğunu belirttikten sonra bu risaleden nakilde bulunmuştur. 

Bu risale iki meseleyi içermektedir: 

a) Mes'eletü'l-Kelâm fi's-Sıfât: Ebû Bekr el-Hatîb burada, kendisine sorulan bir 
soru üzerine İmâmu's-Sünne Ahmed b. Hanbel'in (241/855) Allah-u Teâlâ'nm 
kelâm sıfatı hakkındaki görüşüne yer vermiş ve O'nun Kur'ân yaratılmıştır 
diyen Ceh-mîyye'nin kâfir olduğunu söylediğini nakletmişîir. 

b) Mes'eletün fi's-Sıfât: Burada da el-Hatîb, Dımaşk halkının kendisine 
yönelttiği bir soru üzerine Allah'ın isim ve sıfatları hususunda selefin sahip 
olduğu i'tikâdî açıklamış ve bu sıfatlan ne herhangi bir tahrif ve ta'tîle, ne de 



317 



herhangi bir tekyîf ve temsile kaçmadan olduğu gibi ispat ederek kabul etmek 
gereğinden söz etmiştir. Ayrıca sıfatlar hakkındaki hadislerin üç ayrı bölüm 
altında incelenebileceğini belirtmiştir. 

ikinci eser, nüzul hadisiyle ilgili rivayetlere yer verdiği Cüzü Hadîsi'n-Nüzûl 
adlı eseridir. Ebû Bekr el-Hatîb burada Allah-u Teâlâ'nm her gecenin son üçte 
birlik kısmı kaldığı zaman dünya göğüne indiğini ifâde eden rivayetleri bir 
araya getirmiştir.ÜHl 

Bazı kaynaklarda el-Hatîb el-Bağdâdî'nin i'tikâdda Eş'arî olduğu 
belirtilmekteyse delH2l bir hadisçi olan el-Hatîb'in, Allah'ın sıfatlarından sadece 
yedisini ispat edip kabul eden, geri kalan sıfatları da te'vîl eden Eş'arî 
mezhebine mensup olması mümkün değildir. Üstelik Eş'arîler'in Allah-u 
Teâlâ'nm kelâm sıfatı hakkındaki görüşüyle el-Hatîb'in, bu konudaki görüşünü 
nakledip aynen ikrar ettiği İmam Ahmed'in görüşü arasındaki büyük fark 
ehlince malumdur. Bütün bu sebepler el-Hatîb el-Bağdâ-dî'nin i'tikâdî 
konuların en önemlisi olan isim ve sıfatlar hususunda Eş'arî olmasını imkansız 
kılmaktadır. Bu noktaya İmam Zehebî, Ü121 Allâme Abdurrahmân b. Yahya el- 
MuallimîHM (1386/1967), Muhammed Nâsıruddîn el-EibânîIHŞl (1420/1999), 
Abdullah b. Yûsuf el-Cüdey', İMAmr Abdülmün'im Selim, HM 

Cemâl ' Azzûn,H±S Hamed b. Abdüimuhsin et-Tüveycrî, Ü121 Dr. Abdullah b. 
Salih el-Berrâkil^l ve Dr. Mahmûd el-TahhânÜ^lda özellikle dikkat 
çekmektedirler. En doğrusunu bilen Allah'tır. 

Fıkhî meselelerde el-Hatîb, Şafiî mezhebine mensuptur. İbn ' Asâkir, Ü23 İbn 
Hallikân, 0221 Zehebî, M Subkîra ve İbnül-'İmâdra gibi el-Hatîb'in hal 
tercemesine yer veren âlimler onun Şafiî olduğunu belirtmektedirler. Hanbelî 
olan İbnu'l-Cevzî ise onun önceleri Hanbelî olduğunu, bid'atçilere ilgi duyması 
üzerine Hanbelîler'in kendisine eziyet ettiğini, bunun üzerine Şafiî mezhebine 
geçerek eserlerinde Hanbelîler aleyhinde kasıtlı beyanlarda bulunduğunu 
söylemektedir. ÛM Allâme Abdurrahmân b. Yahya el-Muallimî, İbnu'l- 
Cevzî'nin meseleye yaklaşım tarzına şiddetle karşı çıkmaktadır. Û281 Bu bilgileri 
İbnu'1-Cev-zî'den nakleden İbn Kesîrü^l ile el-Hatîb'in başına gelen kötü 
olayları Târihu Bağdâd 'da zayıf rivayetlere dayanarak birçok âlimi ağır şekilde 
itham etmesinin bir cezası olarak kabul eden İbn TağriberdîJ3M dışında tabakat 
müellifleri eserlerinde bu konuya yer vermemişlerdir. Kaynakların çoğunda 



318 



onun çocukluğundan itaberen Şafiî âlimlerden fıkıh dersi aldığının belirtilmesi 
ve herhangi bir Hanbelî hocadan fıkıh okuduğunun kaydedilmemesi e!- 
Hatîb'in mezhep değiştirdiği iddiasını zayıflatmaktadır. ÜM Günümüz 
araştırmacılarından Münîruddîn Ahmed, el-Haîîb'in 428'de (1036) Hanbelî 
fakihi Ebû 'Ali el-Hâşimî'nin, 0221434'te de (1042-1043) Şafiî fakihi İbn 
Hammâme'ninJ3M cenaze namazını kıldırdığını söylemekte ve bir Şafiî'nin 
tanınmış bir Hanbelî'nin cenaze namazını kıldırmasını mâkul bulmadığından 
onun 428 (1036) yılından sonra Şafiî mezhebine geçmiş olabileceğini ileri 
sürmektedir. HMl Dr. Mahmûd et-Tahhân ise e!-Hatîb'in Hanbelî iken Şafiî 
mezhebine geçtiği iddiasının dört bakımdan doğru olmadığını belirtmektedir. 

11351 

Hocaları ve Talebeleri 

el-Hatîb gerek Bağdat'ta gerekse hadis tahsili için seyahat ettiği yerlerde 
1000'den fazla hocadan ilim tahsil etmiştir. J3M Dr. Mahmûd et-Tahhân'm 
belirttiğine göre el-Hatîb'in sadece el-Esmâu'1-Mübheme fil-Enbâi'1-Muhkeme 
adlı eserinde kendilerinden rivayette bulunduğu hocalarının sayısı 166'dır.H^l 
Biz burada el-Hatîb'in hocalarının sadece birkaçının isimlerini vereceğiz. Bu 
konuda daha geniş bilgi için el-Hatîb'in hal tercemesine yer veren rical ve 
tabakât kitaplarına bakılabilir. H2§l 

Bağdat'ta 

Hilâl b. Abdullah et-Tîbî (422/1032), Mansûr el-Habbâl (403/1012), İbnu's- 
Saydalânî (417/1026), İbn Rezkûye diye bilinen Muhammed b. Ahmed ef- 
Bağdâdî el-Bezzâz (412/1021), Ebû Bekr Ahmed b. Muhammed b. Ahmed el- 
BerkânîÜM (425/1033), Ebû Abdillah Muhammed b. 'Ali b. Abdullah es-Sûrî 
(441/1049), Ebu't-Tayyib et-Taberî (450/1058), Ebû Hâmid el-İs-ferâyînî 
(406/1016), Ebu'l-Hasen Ahmed b. Muhammed el-Mehâmilî (415/1024), Ebû 
Nasr es-Sabbâğ (477/1084), Ebu'1-Kâ-sım 'Ubeydullah b. Ahmed el- 
EzherîIMOl (435/1043), İsmail b. Ahmed ed-Darîr el-Hîrî (430/1039) 

'Ukberâ'da 

el-Hüseyn b. Muhammed es-Sâiğ el-'Ukberâ, Ebû Hafs Ömer b. Ahmed b. Ebî 
'Amr el-Muaddil 

319 



Basra'da 

Ebû Ömer e!-Kâsım b. Ca'fer b. Abdülvâhid el-Hâşimî (414/1023), Ebu'l-Hasen 
'Ali b. el-Kâsım b. ef-Hasen eş-Şâhid, 

Ebû Muhammed el-Hasen b. 'Ali b. Ahmed b. Beşşâr en-Nîsâ-bûrî, Ebu'l-Hasen 
'Ali b. Ahmed b. ibrahim el-Bezzâz, el-Hasen b. 'Ali es-Sâbûrî 

Nişâbûr'da 

Ebû Bekr Ahmed b. el-Hasen b. Ahmed el-Harşî, Ebû Sa-îd Muhammed b. 
Mûsâ b. el-Fadl b. Şâzân es-Sayrafî, el-Kâdî Ebû Bekr Ahmed b. el-Hasen b. 
Ahmed el-Hîrî, Ebû Abdirrah-mân İsmail b. Ahmed el-Hîrî, Ebû İshâk ibrahim 
b. Muhammed ei-Urmevî, Ebû Bekr Reşîd b. Muhammed b. Ahmed b. Muham- 
med el-Mukrî, Ebû Hâzim Ömer b. Ahmed b. ibrahim el-'Abde-vî, Ebu'l-Kâsım 
Abdurrahmân b. Muhammed b. Abdullah es-Serrâc, Ebû Saîd Mes'ûd b. 
Muhammed el-Cürcânî, Ebû Bekr Ahmed b. 'Ali b. Muhammed eMsfahânî 

Dînever'de 

Ebû Nasr Ahmed b. el-Hüseyn el-Kessâr 

Mekke'de 

Ebû Abdillah Muhammed b. Selâme el-Kudâ'î el-Mısrî (454/1062), Ebu'l-Kâsım 
Abdurrahmân b. Abdurrahmân el-Mıs-rî; Kerîme binti Ahmed el-Mervezî 
(463/1071) 

Beytü'l-Makdİs (Kudüs) 'de 

Ebû Muhammed Abdülazîz b. Ahmed b. Ömer ei-Kettânî el-Makdisî 
(466/1073) 

Sûr' da 

Ebu'l-Ferec Abdüfvehhâb b. el-Hüseyn b. Ömer b. Burhan el-Bağdâdî el-Gazzâl 
Dımaşk (Şam) 'da 

Ebu'l-Hasen Muhammed b. Abdüivâhid b. Osman el-Kâ-sım et-Temîmî, Ebu'l- 
Kâsım el-Hüseyn b. Muhammed b. ibrahim el-Hannâî İsfahan'da 



320 



Ebû Nuaym Ahmed b. Abdullah b. Ahmed b. İshâk el-lsfa-hânî (430/1039), 
Ebû 'Ali Ahmed b. Muhammed b. ibrahim es-Saydelânî, Ebû Saîd el-Hasen b. 
Muhammed b. Abdullah b. Hasneveyh el-Kâtib, Ebu'l-Ferec Abdüsselâm b. 
Abdülvehhâb el-Kureşî, Ebu'l-Hasen 'Ali b. Muhammed b. Ahmed eş-Şeybâ-nî, 
Ebû Osman Sehl b. Muhammed b. el-Hasen el-Halîmî el-Mu-addil, Ebu'l-Ferec 
Muhammed b. Abdullah b. Ahmed b. Şehre-yâr et-Tâcir, Ebu'l-Kâsım Ganim b. 
Muhammed b. Ahmed b. Ebi'l- 'Alâ' el-Edîb 

Hemedân'da 

Nehre vân' da 

Ebu'l-Hasen 'Ali b. Ahmed b. Hârûn el-Muaddil Hulvân'da Ebû Tâlib Yahya b. 
'Ali b. et-Tayyib el-'lclî 

el-Hatîb'in talebeleri hocaları gibi bir hayli fazladır. Örneğin Hafız Ebu'l-Kâsım 
b. 'Asâkir (571/1176) herbiri el-Hatîb'ten rivayette bulunan 24 şeyhten rivayette 
bulunmuştur.Üâll Bu, el-Hatîb'in öğrencilerinin ne denli çok olduklarını 
gösteren önemli bir örnektir. İmam Zehebî Tezkiretü'l-Huffâz 'dafi^l 23, Siyeru 
A'lâmi'n-Nübelâ 'da^âM el-Hatîb'in 39 öğrencisinin isimlerini tek tek verdikten 
sonra "ve sayılması uzayıp giden bir topluluk" demektedir. Biz el-Hatîb'in 
öğrencilerinden yalnız 10 tanesinin isimlerini vermekle yetineceğiz. Bu konuda 
kaynaklarda geniş bilgi bulunmaktadır. HMl 

1- Hocası Ebû Bekr el-Berkânî (424/1033) 

2- İbn MâkûlâÜ451 olarak bilinen Ebû Nasr 'Ali b. Hibetullah b. 'Ali el- 'İdî (475 
veya 486 veya 487) 

3- Ebu'1-Faz! b. HayrûnûM (488) 

4- el-Kâdî Ebû Bekr Muhammed b. Abdülbâkî el-Ensârî en Nasrî (535) 

5- Ebu'l-Meâlî Muhammed b. Muhammed b. Zeyd el-'Alevî el-Bağdâdî (480) 

6- Ebû Zekeriyâ Yahya b. 'Ali b. el-Hasen eş-Şeybânî el-Hatîb et-Tebrîzî (502) 

7- Ebu'l-Hasen Muhammed b. Merzûk b. Abdürrezzâk ez-Zağferânî el-Bağdâdî 

(517) 

8- Ebu'1-Feth Nasrullah b. Muhammed e!-Mıssîsî 



321 



9- Ebû Abdillah Muhammed b. Fetûh b. Abdullah el-Hu-meydî 

10- Ebu's-Se'âdât Ahmed b. Ahmed el-MütevekkilîH^Zl 

Hakkında Söylenenler 

A- Lehinde Söylenenler 

el-Hatîb'i çağdaşları ve daha sonraki birçok ilim erbabı takdirle anmış ve 
hakkında güzel sözler söylemişlerdir.I^l Bu sözlerden bazıları şöyledir: 

İbn Mâkûlâ: "el-Hatîb, Rasûlullah'm hadislerini öğrenmek, ezberlemek, sağlam 
olarak tesbit etmek, onların illet ve isnâd.la-nnda maharet sahibi oimak, sahih, 
garîb, ferd ve münker gibi çeşitleriyle atılmış olanlarını seçebilmek 
hususlarında tanıdığımız otoritelerin sonuncusudur. Ebu'l-Hasen ed- 
Dârekutnî'den sonra Bağdat'ta el-Hatîb gibi bir başka âlim yetişmemiştir. Ben 
(İbn Mâkûlâ) Ebû Abdillah es-Sûrî'ye el-Hatîb ve Ebû Nasr es-Siczî'den 
hangisinin daha hafız olduğunu sorduğumda o el-Ha-tîb'i açık bir şekilde 
üstün gördü, J^l 

el-Mu'temen es-Sâcî: Bağdâd ed-Dârekutnî'den sonra Ebû Bekr el-Hatîb'den 
daha hafız birini çıkarmamıştır. Ü^l 

Ebû 'Ali el-Beredânî: "el-Hatîb bile kendi gibi birisini görmemiştir.il^ll 

Ebû Bekr b. Nukta (629): "Her insaf sahibi bilir ki el-Ha-tîb'ten sonra gelenler 
onun kitaplarına dayanırlar. H^lOnun hadis ilimleriyle ilgili kendisinden önce 
hiç kimsenin yazmadığı eserleri vardır. H531 

Ebû İshâk eş-Şîrâzî: "el-Hatîb, hadisi bilip tanıma ve hıfzetme hususunda ed- 
Dârekutnî ve onun dengi muhaddislere benzetilir (benzer). ÖJMl 

Ebu'l-Fityân Ömer b. Abdülkerîm: "el-Hatîb bu sahanın lideriydi. Ben onun bir 
benzerini daha görmedim. H^l 

es-Sem'ânî (562): "Asrının hiç savunmasız imamı ve zamanının hiç tartışmasız 
hafızıydı. Hadisçilerin temel dayanağı olan yüze yakın eser derlemiştir. EM 



322 



"Hadis ilmini kavrama ve hıfzetme onda nihayete ermiş, hafızlar da onunla son 
bulmuştur. Ü53 

Zehebî (748) "Hafızların sonuncusu"H^l "Ve Bağdat'ta, dünyanın hafızı, pek çok 
eserin sahibi Ebû Bekr Ahmed b.Ali b. Sabit el-Hatîb vefat etmiştir.ÜM 

B- Aleyhinde Söylenenler 

a) Târîhu Bağdâd'daki Sözleri Nedeniyle Aleyhinde Söylenenler 

Târihu Bağdâd 'da el-Hatîb'in bazı mezheplerin tanınmış şahsiyetleri 
aleyhindeki rivayetlere yer vermesi o mezhep taraftarlarının ağır tenkidine 
uğramıştır. Bu sebeple Zehebî, e!-Hatîbfin bu rivayetleri eserine almamış 
olmasını temenni etmiştir. I3M 

Hanbelîler'den İbnu'l-Cevzî (597/1201) el-Hatîbln önceleri Hanbelî olduğunu, 
bid'atçılara ilgi duyması üzerine Hanbelî-ler'in kendisine eziyet ettiğini, bunun 
üzerine Şafiî mezhebine geçerek eserlerinde Hanbelîler aleyhinde kasıtlı 
beyanlarda bulunduğunu söylemektedir. E£H Buna örnek olarak İmam Şafiî'ye 
"tâcu'l-fukahâ" dediği^Mhalde Ahmed b. Hanbel'in fıkıh sahasındaki otoritesini 
kabul etmek istemeyerek ona sadece "Seyyi-dü'l-Muhaddisîn"J3M demekle 
yetinmesini göstermiştir. J3Ü1 İmam Zehebî, İbnu'l-Cevzî'nin bu tenkidini haksız 
ve insafsız bulmaktadır. H^l Allâme Abdurrahmân el-Muallimî et-Tenkîl bi mâ 
fî Te'nîbi'l-Kevserî mine'l-EbâtîI adlı eserinde (1/141-143) İbnu'l-Cevzî'nin bu 
eleştirisine gayet doyurucu cevap vermiştir. İsteyen oradan bakabilir. İbnu'l- 
Cevzî'nin ve ondan nakilde bulunan bir kaç tabakât müellifinin el-Hatîb'in 
önceleri Hanbelî iken daha sonra Şafiî mezhebine geçtiği iddiasına biz daha 
önce cevap verdiğimizden burada buna ayrıca değinmeyeceğiz. İbnu'1-Cev-zî 
el-Hatîb'e reddiye olarak üç eser kaleme almıştır. Bunlar: 

1- es-Sehmu'1-Musîb fi'r-Reddi ale'i-Hatîb 

2- et-Tahkîk fî Ehâdîsi't-Ta'lîk 

3- el-İntisâr fi Şeyhi's-Sünne Ebî Abdillah Muhammed b. Nukta el-Hanbelî.ÜM 

İbnu'l-Cevzî, el-Hatîb'i tenkit edenlerin başında gelmesine rağmen, onun 
eserlerini takdir etmiş ve hatta ed-Dârekutnî gibi ondan daha güçlü hafızlara 



323 



nasip olmayacak sayıda kitap yazdığını ifâde etmek zorunda kalmıştır. 
H^LBununla beraber İbnu'l-Cevzî'nin, el-Hatîbî bilgisizlik, tarafgirlik ve dindar 
olmamakla itham etmesinill^l yadırgamamak mümkün değildir. 

Bu hususta son olarak şunu söyleyebiliriz: el-Hatîb el-Bağdâdî ile Hanbelîler 
arasındaki bu çekişmenin asıl sebebini aynı dönemde Eş'arîler'le (Şâfiîler) 
Hanbelîler arasında düşmanlık derecesine varan ve el-Hatîb'in hocalarından 
Ebû Nuaym el-lsfahânî'ye (430/1039) de büyük sıkıntılar yaşatan mezhep 
taassubunda aramak gerekir.H^l 

Öte yandan Târîhu Bağdâd'öa Ebû Hanîfe'nin biyografisine en geniş yeri 
ayıranü^l el-Hatîb, onun hayatı ve menâkıbma dair çeşitli bilgiler verdikten 
sonra hadis rivâyetindeki durumu, iman, halku'l-Kur'ân, devlet reisine karşı 
ayaklanma konusundaki görüşleri, bazı dinî konularda İslam büyükleri 
hakkında uygun olmayan sözleri gibi hususlarda Ebû Hanîfe'nin aleyhindeki 
nakilleri sıralamıştır. Ü2U Ancak el-Hatîb'in güvenilir olduğunu söylediği bu 
nakillerin bir kısmının, Târîhu Bağdâd 'da biyografilerini verirken ağır şekilde 
tenkit ettiği kimseler tarafından rivayet edilmesi, söz konusu haberlerin esere 
sonradan eklendiği şüphesini uyandırmaktadır. Şüphe uyandıran diğer bir 
husus da Ebû Hanîfe aleyhindeki rivayetlerin Târîhu Bağdâd'm bazı nüs- 
halarında altıda bir oranında daha az veya daha çok sayıda bulunmasıdır. ÜZgL 
Ayrıca Hanefîler'in ağırlıkta olduğu Bağdat'ta Târîhu Bağdâd'm yazılışından, 
el-Hatîb aleyhindeki ilk eseri kaleme alan Eyyûbîler'in Dımaşk kolu hükümdarı 
el-Melikü'1-Muaz-zam Şerefeddîn îsâ b. el-Melikü'1-Âdü'e (1218-1227) kadar ge- 
çen iki yüzyıl boyunca hiç kimsenin el-Hatîb'e reddiye yazmamış olması da bu 
açıdan düşündürücüdür. H^l 

Ebû Hanîfe aleyhindeki rivayetlere eserinde yer vermesi 

nedeniyle el-Hatîb'e çeşitli devirlerde reddiyeler yazılmıştır.HM Bunlardan 
bazıları şunlardır: 

1-el-Melikü'l-Muazzam îsâ b. Ebî Bekr el-Eyyûbî'nin (624) eS'Sehmu'l-Musîb 
fi'r-Reddi 'alâ EbîBekri'l-Haiîb adlı eseri. Bu eser değişik adlarla anılmaktadır. 
"Kitâbu'r-Red 'alâ Ebî Bekri'l-Haiîb Fîmâ Zekere fî Târîhihi fî Tercemeti'1-İmâm 
Sirâci'İ-Ümme EbîHanîfete'n-Nu'mân b. Sâb/f, 029. "es-Sehmu'i-Musîb fî 
Kebıdi'l-Hatîb", "er-Redd 'alâ Ebi Bekri'l-Hatîb", "es-Sehmu't-Musîb fi'r-Reddi 
'ale'l-Hatîb". 



324 



2-İbnu'l-Cevzî'nin torunu Sıbt tbnu'l-Cevzî'nin el-İniisâr ii İmâmi Eimmeti'l- 
Emsâr 'ıyla içinde el-Hatîb'e de cevap olan Mir'âiü'Z'Zamân adlı tarih kitabı. 

3-Ebu'l-Müeyyed Muhammed b. Mahmûd el-Hatîb el-Hâ-rizmî'nin (665) 
Câmiu Mesânîdi Ebî Hanîfe adfı eserinin mukaddimesinde yazdıkları. 

4-Muhammed Zâhid el-Kevserî'nin (1371/1952) Te'nî-bu'1-Hatîb 'alâ mâ 
Sâkahû fi Tercemeîi Ebî Hanîfe mine'l-Ekâzîb adlı eseri. H^ı Kevserî bu eserinde 
tenkitlerini Târîhu Bağdâd'öan iktibas ettiği 150 noktada toplamış ve el-Hatîb'i, 
İbnul-Cevzî gibi aleyhtarlarının görüşlerine dayanarak ağır bir dille tenkit et- 
miştir. Bu tenkitleri insaflı bulmayan Abdurrahmân b. Yahya el-Muallimi el- 
Yemânî, Kevserî'nln el-Hatîb'i eleştirmekle kalmayıp ileri gelen muhaddislere, 
bazı sahâbî ve tabiîlere, Mâlik, Şafiî ve Ahmed b. Hanbel gibi tanınmış 
imamlara ve selefin i'tikâdma dil uzattığını, bu arada birtakım sahih hadisleri 
de kabul etmediğini söyleyerek Te'nîbu'l-Hatîb'e geniş bir reddiye yazmaya 
başlamış, fakat okuyucuların ısrarı üzerine bir kısım notlarını Ta-lî'atü't-Tenkîl 
bimâ fî Te'nîbi'l-Kevserî mine'l-Ebâtîladıyla yayımlamış (Kahire 1368. 111 sayfa; 
aynca et-Tenkîl'in girişinde, s. 9-78), Kevserî de buna et-Terhîb bi Nakdi't-Te'nîb 
adlı küçük hacimli bir reddiye ile cevap vermiştir (Te'nîbu'i-Hatîb, s. 291-336; 
Ahmed Hayrî'nin notlarıyla yayımlanan Te'nîbul-Hatîb, s. 371 -418). Abdur- 
rahmân el-Yemânî daha sonra et-Tenkîl bimâ fî Te'nîbi'l-Kevserî mine'l-Ebâtîl 
adlı asıl reddiyesini tamamlayarak neşretmiştir. Bu eser daha sonra 
Muhammed Nâsıruddîn el-Elbânî ve Muhammed Abdürrezzâk Hamza'nm 
tahkikleriyle 2 cilt halinde basılmıştır.!!^ 

b- Başka Nedenlerden Dolayı Aleyhinde Söylenenler 

Talebesi Ebu'l-Hüseyn İbnu't-Tuyûrî başta olmak üzere bazı âlimler, el-Hatîb'in 
Dımaşk'a gittiği zaman hocası Muhammed b. 'Ali es-Sûrî'nin yazdığı birtakım 
kitapları onun bir yakınından ödünç aldığını ve Târîhu Bağdâd dışındaki 
eserlerinin birçoğunu es-Sûrî'nin kitaplarından faydalanarak yazdığını ileri 
sürmüşlerdir. I3M Ancak Zehebî, başta İbnu'l-Cevzî olmak üzere çeşitli kimseler 
tarafından ileri sürülen bu iddianın doğru olmadı ğmı belirtmekte, el-Hatîb'in 
es-Sûrî'den İlim ve hıfz bakımından daha üstün olduğunu söylemektedir.ÜM 
Ayrıca el-Hatîb'm önemli birçok eserini Sûr'a gitmeden önce yazdığı ve 
Muhammed b Ahmed el-Mâlikî'nin bu eserlerin bir listesini hazırladığı 

325 



bilinmektedir. J3£öl Öte yandan hayatının önemli bir kısmını Bağdat'ta geçiren 
ve orada vefat eden es-Sûrî'nin eserlerini yanma almayıp Sûr 1 da bırakmış 
olması da pek tutarlı görünmemektedir. H§±lel-Hatîb'i en ǰk tenkit edenlerin 
başında gelen İbnu'l-Cevzî'nin onun eserlerini takdir etmesi, hatta ed- 
Dârekutnî gibi ondan daha güçlü hafızlara nasip olmayacak sayıda kitap 
yazdığını ifâde etmesi de^^l bu eserlerin önemini ortaya koymaktadır. ÖM 

Târîhu Şîrâz müellifi Hibetullah b. Abdülvâris eş-Şîrâzî, el-Hatîb'in kendisine 
sorulan sorulara ancak birkaç gün sonra cevap verdiğini, ısrar edildiğinde de 
kızdığını söyleyerek hıfzını eserleri kadar güçlü bulmamaktaysa daü^l bu 
tutumu onun rivayet konusundaki titizliğinin bir belgesi sayılmalıdır. ÜM 

İlmî Şahsiyeti 

el-Hatîb gerek Bağdat'ta gerekse hadis tahsili İçin seyahat ettiği yerlerde 
karşılaştığı 1000'den fazla hocadan faydalanmış ve onlardan önemli kişilerin 
470 ÜMkadar eserini okunmuş^M 

Özellikle Dımaşk'ta bulunduğu yıllarda okuttuğu bu kınlardan 57'sinİn Kur'ân 
ilimlerine, 48'inin fıkha, 69'unun akâid zühde, 18'inin Arap diline, 44'ünün 
edebiyata, 158'inin tarihe ve hadis tarihine, 65'inin de sadece hadis metinlerine 
dâir eserler olmasıü^l onun hadis başta olmak üzere diğer İslâmî ilimler ve 
tarih yanında dil ve edebiyata da büyük ilgi duyduğunu, tanınmış şahsiyetlerin 
rivayet ettiği dinî ve edebî kitapların rivayet hakkını elde etme hususunda 
büyük gayret sarfettiğini göstermektedir. 

Biz el-Hatîb'in ilmi şahsiyetini dört başlık altında inceleyeceğiz:ܧ21 

a) Hadisçiliği 

Hadis tahsil etmek üzere İsfahan'a gittiği sırada hocası Berkânî, Ebû Nuaym el- 
lsfahânî'ye yazdığı tavsiye mektubunda el-Hatîb'in hadis ilminde üstün bir yeri 
bulunduğunu belirtmiş, samimiyetinden ve dindarlığından söz ederek ona 
anlayışlı davranmasını ve çok rivayette bulunmasını rica etmişti. Ü201 Gerçekten 
de el-Hatîb hadisleri anlama, ezberleme, muhafaza etme, rivayetlerin gizli 
kusurlarını, senedlerini, sahihlerini, gariblerini, ferd ve münkerlerini bilme 

326 



konusunda devrinin nâdir şahsiyetlerindendi. Biz daha önce İbn Mâkûlâ, el- 
Mu'temen es-Sâcî, Ebû 'Ali el-Beredânî, Ebû Bekr b. Nukta, Ebû İshâk eş-Şîrâzî, 
Ebu'l-Fityân Ömer b. Abdülkerîm, es-Sem'ânî ve Hafız Zehebfnin, el-Hatîb'i 
takdirle andıkları sözlerine yer vermiştik. H2H Bütün bu sözler onun hadis 
ilmine ne kadar çok vâkıf olduğunu göstermekte hatta onun hadisleri anlama 
ve hıfzetme hususunda ed-Dârekutnî'ye benzetüdiğini belirtmektedir. Bütün 
bunların yanında birtakım yahûdilerin, Hz. Peygamberin Hayber yahûdilerini 
cizyeden muaf tuttuğuna dair Hz. 'Ali'nin e! yazısını ihtiva eden bir belgeye 
sahip olduklarını ileri sürmelerine karşı el-Hatîb'in ortaya koyduğu delillerle 
bu belgenin sahte olduğunu ispatlamış olduğunu hatırlamakta fayda vardır. 
ÖM Ayrıca İbnu's-Salâh'm (643/1245) Mukaddimesi'nöe altmıştan fazla yerde 
el-Hatîb'in adının zikredilmesi ve es-Sem'ânî, Ebu'l-Kâsım İbn 'Asâkir, İbn 
Hallikân, Zehebî, Tâceddîn es-Subkî ve İbn Hacer gibi birçok tabakât âliminin, 
el-Hatîb'in yaşadığı devrin en büyük hadis otoritesi olduğunu belirtmeleri 
onun hadis ilimleri sahasındaki yerini göstermeye yeterlidir. 

el-Hatîb hadîs ilimleriyle ilgili olarak hadis, hadis usûlü, hadis ricali ve hadis 
metinleriyle ilgili çalışmalar gibi değişik alanlarda eserler meydana getirmiştir. 
Biz bunlara iieride el-Hatîb'in eserleri bölümünde değineceğiz. 

el-Hatîb, usûl-i hadîsin ilk müelliflerinden sayılan Râmehür-müzî (360/971) ile 
el-Hâkim en-Nîsâbûrî (405/ 1014) 'den sonra el-Kifâye fî İlmi'r Rivâye'süe bu 
alanın en geniş eserini kaleme almıştır. Ricâlü'l-hadîsin bazı konularında 
kendisinden önce Müslim, Dûlâbî, Abdülğânî el-Ezdî ve ed-Dârekutnî gibi 
âlimler çeşitli eserler vermekle beraber el-Hatîb Târîhu Bağdâd'\ yazarken ihti- 
yaç duyduğu bazı meselelerde, özellikle hadislerin senedlerinin uzaması 
nedeniyle râvî adlarındaki mübhem hususların giderilmesi için kapsamlı 
eserler meydana getirmiştir. İbn Hacer el-'As-kalânî (852/ 1448) 'nin belirttiği 
gibi onun müstakil bir eser yazmadığı pek az usûl-i hadîs konusu 
bulunmaktadır.!^ Daha sonra telif edilen hadîs usûlü kitaplarının en önemli 
kaynağını onun eserleri, özellikle el-Kİfâyeve el-Câmi' oluşturmaktadır. Ü2€ 

b) Fıkıhçılığı 

Fıkıh sahasında çalışmalar yapmasına ve ileri gelen Şafiî fa-kihlerden biri 
olmasına rağmen!!^ el-Hatîb'in muhaddisliği fakihü-ğinden üstündür. I3M Her 

327 



iki ilmi de iyi bildiğinden fıkıhla hadisin yanyana gitmesi gerektiğini 
savunmuş, el-Fakîh ve'1-Mütefakkih, Nasî-hatü Ehli'i-Hadîs adlı eserlerinde 
hadis talebelerini rivayetle daha az meşgul olmaya, hadisler üzerinde 
düşünmeye ve onların fıkhını anlamaya teşvik etmiştir. Fıkıhla meşgul olaniara 
da hadise önem vermeyi ve hükümlerinde ona dayanmayı öğütlemiştir. Ü2Z1 

c) Tarihçiliği 

el-Hatîb'in diğer bir yönü tarihçilik olmakla beraber hadisçiliği bu alanda da 
kendini göstermekte ve Târîhu Bağdâd 'in ihtiva ettiği 7831 biyografinin 500 
kadarını muhaddisier teşkil etmektedir. ÖM eî-Hatîb'in tarihçiliğine İbn 
Hallikân şöyle işaret etmektedir: "el-Hatîb (Önceleri) fakihti. Daha sonra hadis 
ve tarih, fıkıhçılığma üstün geldi. Û221 

d) Edebiyatçılığı 

el-Hatîb'in 451 (1062) yılında Dımaşk'a giderken yanında götürdüğü 
kütüphanesinde bulunan ve hocalarından dinleyerek istinsah etmek suretiyle 
sahip olduğu irili ufaklı 474 cilt eserden 44 tanesinin edebiyatla, 18 tanesinin de 
dil bilimleriyle ilgili olduğul2<M göz önüne alınınca onun Arap diline ve 
edebiyata olan düşkünlüğü kendini göstermektedir. Hatta Yâkût el-Hamevî 
(626) onu bir edebiyatçı olarak nitelemiştiri^Oll Bütün bunların yanında el- 
Hatîb'in yazdığı pek çok şiir onun edebiyatçılığını daha da pekiştirmiştir. Bu 
şiiriere kaynaklarda uzun uzadıya yer verilmiştir. 12021 İsteyenler oralardan 
bakabilirler.J^oŞl 

Eserleri 

Hayatı boyunca İlim öğrenmek ve öğrendiklerini yaymak için bütün fırsat ve 
imkanlarını değerlendiren el-Hatîb'in en verimli çalışma sahalarından biri de 
eser yazma sahasıdır. Ona göre eser yazmak bir kimsenin aklını bir tabak 
(tepsi) içinde insanlara sunması demektir.I2Q£ g u anlayışın teşvikiyle çeşitli ko- 
nularda İslam dünyasının her tarafına yayılmış eşine az rastlanan, özellikle 



328 



hadis âlimleri için önemli kaynak özelliğini hâiz pek çok eser yazmıştır, el- 
Hatîb kaynaklarda tanıtılırken "yaygın eserlerin sahibiJ^OŞl "meşhur imamların 
ve çokça eser yazan musannıflarm birii^OâL "eserlerin sahibiJ^l gibi tabirler 
kullanılarak onun velûd bir âlim olduğu ifâde edilmiştir. 

Kaynaklarda el-Hatîb'e nisbet edilen eserlerin sayısı 54İ2ÛS1 i | e İOOJ^I arasında 
değişmektedir. Onun 453 (1061) yılma kadar 54 kitap yazdığı, ayrıca hayatının 
son on yılında da birçok eser kaleme aldığı dikkate alınırsa 100 rakamının 
gerçeğe daha yakın olduğu söylenebilir. 12101 Zehebî Tezkiretü'l-Huffâz 'öa bu 54 
eserin adını verdikten sonra başka eserlerde zikretmiştir. GUI Yûsuf el-'Uş 
(1395/1975) müellifin büyüklü küçüklü 81 kitabının adını zikretmekte ve 
bunların 436 cüzden ibaret olduğunu söylerkenl^lZL Dr. Ekrem Ziya el-Ömerî bu 
sayının 86 olduğunu tesbit etmiştir. J2121 Ancak bu eserlerin bir kısmı el-Hatîb'in 
ölümünden sonra yanmıştır. İ2M Bu eserler hakkında geniş bilgiyi temel 
kaynaklar hariç şu kitaplarda bulabiliriz: 

1-Yûsuf el-'Uş, el-Hatîb el-Bağdâdî Müerrihu Bağdâd ve Muhaddisuhâ, s. 122- 
125. 

2- Dr. Ekrem Ziya el-Ömerî, Mevâridu'l-Hatîb, s. 55-84. 

3- Dr. Mahmûd et-Tahhân, e!-Hâftz el-Hatîb el-Bağdâdî, s. 126-280. 

4- Şuayb el-Arnavût'un Siyeru A'lâmi'n-Nübelâ'ya yaptığı nefis tahkik (18/289- 
292). 

5-Yusuf Kılıç, el-Hatîbul-Bağdâdî, s. 51-66. 

6-M. Yaşar Kandemir, Haiîb el~Bağdâdî, İslam Ansiklopedisi, (16/456-459). 

el-Hatîb'in eserlerini şu başlıklar altında incelemek uygun olacaktır.^lŞl 

A) Hadis 

1- el-Câmi'liAhlâki'r-Ravî ve Adâbi's-Sâmi'J^lâl Hadis öğrenim ve öğretimiyle 
ilgili 237 meseleye dair 1924 rivayeti se-nedleriyle birlikte ihtiva eden ve on 
bölümden meydana gelen eser Muhammed Re'fet Saîd (1-11, Kuveyt 1401/1981), 
Mahmûd et-Tahhân (1-11, Riyad 1403/1983) ve Muhammed Accâc el-Hatîb 
(Beyrut 1412/1991) tarafından yayımlanmıştır. Bekir b. Abdullah Ebû Zeyd, 

329 



eserin talebenin uyması gereken kurallarla ilgili bölümlerini Adâbu Tâlibi'l- 
Hadîs adıyla ayrıca neşretmiştir (Riyad 1411/1990). Prof. Dr. İsmail L. Çakan 
tarafından özetlenerek Ha-tîb Bağdâdî'ye göre Hadîs öğrenimi adıyla tercüme 
edilmiştir (İstanbul 1991). 

2-Şerefu Ashâbi'l-Hadîs J21Z1 Sünneti delil olarak kullanmayıp her şeyi akılla 
çözmek isteyen ve bundan dolayı muhad-dislere saldırıp onlarla alay eden Ehl- 
i Hadîs muhaliflerine karşı yazılmıştır. Eserin çeşitli baskıları yapılmış (Delhi 
1345; Lahor 1384/1964; nşr. ve thk. Mehmed Said Hatiboğlu, Ankara 1971, 
1991), Ebû Abdirrahmân Mahmûd tarafından "et-Takrîb li Musannefâtil-Hatîb" 
dizisinin ilk kitabı olarak Tehzîbu Şerefi Ashâbi'l-Hadîs adıyla ihtisar edilmiştir 
(Beymt-Rıyad 1414/1993). 

3-Nasîhaiü Ehli'l-Hadîs I2M. Eser genç yaşta ilim tahsil etmeye, hadis 
talebelerini sadece rivayetle kalmayıp hadisin fıkhını öğrenmeye, hadisler 
üzerinde düşünmeye ve ilmi yazılı kaynaklardan değil bizzat hocadan 
okumaya teşvik etmektedir. Risaleyi Abdülkerim b. Ahmed el-Vüreykât 
(Ürdün/Zerkâ 1408/1988), Muh-tasaru Nasihati Ehli'l-Hadîs adıyla Yûsuf 
Muhammed Sıddîk (Har-tum 1408), Mecmû'atü'r-Resâil fî 'Ulûmi'l-Hadîs 
içinde aynı adla Subhî el-Bedrî es-Sâmerrâî (Medine 1389/1969, s. 25-36), yine 
adla aynı mecmua içinde Nasr Ebû Atâ' (Riyad 1415/1994, s. 109-126) 
yayımlamıştır. İsmail Lütfi Çakan eseri Türkçe'ye çevirmiştir (MÜ-İFD, III, 
1985, s. 205-214; Hatîb Bağdâdî'ye Göre Hadîs Öğrenimi, istanbul, 1991, s. 97- 
116). 

4-İkîizâü'l-'İlm el-'AmelJ^M Müellifin, ilim yolcusunun her şeyden önce samimi 
bir niyete sahip olması, öğrendiğini bizzat yaşaması, ilmin sadece dünyevî 
menfeatler için öğrenilmesi gibi konulardaki öğütlerini hadislerle ve İslam 
büyüklerinin sözleriyle desteklediği eser Nâsıruddîn el-Elbânî'nin tahkikiyfe 
yayımlanmış (Dımaşk 1385, Beyrut 1386/1966, 1389/1969, 1397/1976, Er-ba'u 
Resâil min Kunûzi's-Sünne içinde, s. 150-226; 1387/1967; Kuveyt 1405), Ebû 
Abdirrahmân Mahmûd kitabı Tehzîbu İktizâi'l-'İlm el-'Amel adıyla ihtisar 
etmiştir (Beyrut-Riyad 1414 /l 993). 12201 

B) Hadis Usûlü 



330 



1- el-Kifâye fî İlmi'r-Rivâye I22ilüsûl-i Hadîsin ilk ve en önemli kaynaklarından 
biri olup hadis ilimlerini, hadis terimlerini ve usûl meselelerini bilmeden hadis 
rivayetine kalkışan kimseler için kaleme alınmış, daha önceki usûl kitaplarında 
temas edilmeyen pek çok hadis meselesi, sünnetin dindeki yeri, naslarm tearuz 
ve tercihi gibi konular senedleriyle birlikte işlenmiştir. Eser Haydarâbâd'da 
(1357/1938), Muhammed Hafız et-Tîcânî tarafından Kâhire'de (1972, 1976), 
Ahmed Ömer Hâşim tarafından Beyrut'ta (1405/1984, 1406/1986) 
yayımlanmıştır. 

2-Takyîdü'i-llm J222iOn babdan meydana gelen eserde önce hadislerin 
yazılmaması gerektiğine, ardından hadislerin yazılmasında bir sakınca 
bulunmadığına dair rivayetler sıralanmış, Kur'ân ile hadislerin birbirine 
karışması endişesinin ortadan kalkmasından sonra hadisleri yazıyla tesbit 
etmenin bir mahzuru bulunmadığı belirtilmiştir. Eseri Yûsuf el-'Uş tahkik 
ederek yayımlamıştır (Dımaşk 1949, 1974; Beyrut 1394/1988). 

3- er-Rıhle fî Tatebi'l-Hadîs 1223i Senedleriyle birlikte kaydedilen 81 rivayetin beş 
bölüm halinde incelendiği eserde hadis tahsili için yapılan seyahatin önemi, 
sahabenin, daha sonra da birçok İslâm büyüğünün bir hadis öğrenmek için bile 
olsa seyahatler yaptığı, âü isnâd elde etmek için uzun yolculukları göze alan 
birçok kimsenin emeline ulaşamadığı gibi hususlar incelenmektedir. Eseri önce 
Subhî es-Sâmerrâî Mecmû'aîü'r-Resâil fî Ulûmi'i-Hadîs içinde (Medine 
1389/1969. s. 37-72) hatalı şeklide yayımlamış, daha sonra Nûreddîn İtr 
tarafından iyi bir neşri yapılmıştır (Beyrut 1395/1975). Nûreddîn İtr, aynı 
konuda olup el-Hatîb'in zikretmediği 22 rivayeti esere itâve etmiş, ayrıca mu- 
haddislerin seyahatleri sırasında başlarından geçen ilginç olaydan 15'ini 
nakletmiştir. Eseri daha sonra Nasr Ebû Atâ' yine Mecmu'atü'r-Resâil fî 
'Ulûmi'l-Hadîs içinde tekrar yayımlamıştır (Riyad 1415/1994, s. 127-242). 

4-el-FasI li'1-Vasl el-Müdrec fî'n-Nakl (Kitâb fi'1-Fasl ve'i-VaslI^Dokuz cüz 
olduğu belirtilen eseri İbn Hacer el-'Askalâ-nî ihtisar etmiş ve çalışmasına 
Takrîbü't-Menhec bi Tertîbi'1-Müd-rec adını vermiştir. Değerli hocam 
Muhammed b. Matar ez-Zeh-rânî de el-FasI üzerinde bir doktora 
çalışması yapmıştır (1407/1984 Medine, el-Câmiatü'1-lslâmiyye). 

5-el-İcâze li'1-Ma'dûm vel-MechûlJ225l Henüz doğmayan çocuklar için icazet 
istediği var sayılan kimselere icazet vermenin caiz olup olmadığına dair 



331 



kendisine sorulan bir soru üzerine kaleme aldığı bir risale olup Subhî es- 
Sâmerrâî tarafından yayımlanan Mecmû'atü Resâil fî 'Ulûmi'l-Hadîs (Medine 
1389/1969, s. 73-77) ve Nasr Ebû Atâ' tarafından aynı adia neşredilen eser 
içinde (Riyad 1415/1994, s. 85-107) basılmıştır. Eser bazı kaynaklarda İcâzetü'l- 
Ma'dûm ve'1-Mechûl veya İcâzeiül-Mechûl ve'1-Ma'dûm ismiyle geçmektedir 
(Tezkire 3/1140; Siyer 18/292). el-Hatîb'in el-İcâze li'1-Mechûl adlı bir 
eserinden de söz edilmektedir (Siyer 18/292). J^M 

C) Hadis Ricali 

1- Muvazzıhu Evhâmi'1-Cem 1 ve't-TefrîkJ^M İsimleri baba ve dedelerinin 
isimleriyle aynı olan râvilerin, ayrıca farklı adlarla anılan kişilerin, dolayısıyla 
sikalarla zayıf râvilerin birbirine karıştırılmasını önlemek için yazılan eserlerin 
en önemlilerinden biridir. Kitapta Buhârî'nin ei-Târîhu'1-Kebîr'lnöe 74, çeşitli 
eserlerde Yahya b. Maîn'in 11, Ahmed b. Hanbel'in 4, Müslim'in 6, 'Ali b. el- 
Medînî, Seyf b. Ömer et-Temîmî, Zühlî, Fesevî, ibrahim el-Harbî, Ebû Dâvûd, 
İbn Ukde, ed-Dârekutnî ve Ahmed b. Abdan eş-Şîrâzî'nin birer ikişer vehimî 
tesbit edilmiştir. Eserde daha sonra iki veya daha çok isimle zikredilen râviler, 
en çok bilinen adlarıyla başlamak üzere alfabetik sırayla ele alınmıştır. Eser 
Abdurrahmân b. Yahya el-Muallimî (I-Il, Haydarâbâd 1378-1379/1959-1960; 
Beyrut 1405) ve Abdulmu'tî Emin Kal'acî (I-II, Beyrut 1987,1990) tarafından 
yayımlanmıştır. 

2-el-Mü'tenif fî Tekmileti'l-Muhtelif ve'1-Mü'telif (el-Mü'telif ve'1-Muhtelif) E281 
24 cüzden meydana gelen büyük bir cilt halindeki eser, müellifin ed- 
Dârekutnî'nin isim, künye, lakap ve nisbe-leri yazılışta aynı, okunuşta farklı 
kimselere dair el-Mü'telif ve'1-Muhtelif adlı kitabını, Abdülğanî eî-Ezdî'nin aynı 
adlı eserini de dikkate alarak bazı ilavelerle genişlettiği bir çalışmadır. Eserin 
Zâhiriyye (Hadis, nr. 285/140) ve Berlin (nr.10157) kütüphanelerinde nüshaları 
bulunmaktadır. Şâkir Mustafa, bu eserle el-Müt-iefik ve't-MüfteriK'm aynı 
kitap olabileceğini söylemektedir {Târîhu'l- 1 Arabi, 11, 103). 

3-ei-Müîtefik ve'i-Müfterik mine'1-Esmâ' ve'1-Ensâb 1229i Adları, künyeleri ve 
nisbeleri aynı olan kimselerin birbirine karıştırılmasını öniemek için kaîeme 
alman ve isimlerin ilk harfine göre alfabetik olarak sıralanan bir eserdir. 
Kitabın 18 cüzden meydana gelen ve talebesi Ebu'1-Feth İbnü'n-Nehhâs 

332 



tarafından Sa-fer 457'de {Ocak 1065) Dımaşk Câmi-i Kebîri'nde kendisine 
okunmak suretiyle rivayet edilen tam bir nüshası Beyazıt Deviet 
Kütüphanesinde olup fnr. 1208) II. cildinin birer nüshası da Sü-leymâniye 
(Esad Efendi, nr. 2097, 10-18. cüz) ve Millet (Feyzulkh Efendi, nr. 1515, 10-]. 9. 
cüzler) kütüphanelerinde bulunmaktadır. İbn Hacer el-Askafânî'nin eseri 
ihtisar etmeye başladığı, fakat tamamlayamadığı belirtilmektedir. Muhammed 
Sâdık Aydın, ei-Müttefik ve'I-Müfterik 'in ilk yarısını İmam Muhammed b. 
Suûd e!~İslâmiyye Üniversitesinde (Külliyem Usûli'd-Dîn, es-Sünne ve 
Ulûmuhâ, Riyad 1408) doktora çalışması olarak neşre hazırlamış, 
daha sonra eserin tamamını yayımlamıştır (l-III, Dımaşk 1417/1997). 

4- Telhîsu'l-Müteşâbih fi'r-Resmi ve Himâyetü Mâ Eşkele Minhu 'an Bevâdiri't- 
Tashîf ve'l-VehmI230l Eser usûl-i hadîsin iki önemli türü olan "el-Mü'telif ve't- 
Muhtelif ile "e I-Müttefik ve'I-Müfterik" bahislerinden meydana gelen 
müteşâbih konusuna dairdir. Müellif bu iki türü iki ayrı kitapta eie almış olup 
bunlardan el-Müiîefik vel-Müfterik günümüze ulaşmış, 24 cüzden meydana 
gelen hacimli bir eser olduğu söylenen el-Mü'telif ve'1-Muhtein nüshasına ise 
henüz rastlanmamıştır. el-Hatîb türleri Telhî-su'1-Müteşâbih'mde birlikte ele 
almış, muhaddislerin, yazılışları birbirine benzemekle beraber okunuşları farklı 
olan veya birbirlerine karıştırılması muhtemel bulunan isim, künye ve 
nisbelerini incelemiştir. İbnu's-Salâh, bu eserin el-Hatîb el-Bağdâdî'nin en 
değerli kitaplarından biri olduğunu, fakat admın muhtevasını ifâde etmediğini 
söylemektedir (Mukaddime, s. 365). e!-Hatîb'in talebesi İbn Mâkûlâ, hocasının 
bu üç daldaki kitapları ile el-Mü'tenif'me dayanarak el-İkmâr meydana 
getirmiştir. Telhî-sul-Müteşâbih Sükeyne eş-Şihâbî tarafından 2 cilt halinde ya- 
yımlanmıştır (Dımaşk 1405/1985). el-Hatîb'in bu esere 

5- Tâli'î-TelhîsJ^ll adıyla bir zeyil yazdığı belirtilmektedir. Bu zeylin 67 
varaktan ibaret son kısmı eksik bir nüshasının Dâru'l-Kütübi'l-Misrîyye'de 
bulunduğu (Telhîsu'l-Müteşâbih'm sonunda Fıhrtstü'l-Mahtûtât 
[MustalahuVHadîs], 1, 183) ve Me't-Tefeka min Esmâi'l-Muhaddisîn ve 
Ensâbihim Gayra Enne fî Ba'zihîZiyâdeti) Harfin Vâhidadıyla da anıldığı 
anlaşılmaktadır (A.g.e. 1, 283). 

6- el-Esmâu'1-Mübheme fi'1-Enbâi'I-Muhkeme I^Eser, bazı rivayetlerde "bir 
erkek, bir kadın, falanın amcası veya yeğeni" gibi mübhem ifâdelerle anılan 
veya sadece künyeleriyle zikredilen şahısların kim olduğunu ortaya çıkarmak, 

333 



bunların adlarının açıkça belirtildiği bir veya birden fazla rivayeti bir araya ge- 
tirerek bu mübhemiiği gidermek amacıyla kaleme alınmıştır. Mübhem isimler 
ihtiva eden 238 hadisin, kitaplarda geçtiği şekliyle mübhem isme göre tertib 
edilmeyip onların kimliklerini belirten rivayetlere göre alfabetik olarak 
sıralanması yüzünden eser fazla kullanışlı değildir. Nevevîbu eseri, mübhem 
ismin bulunduğu hadisin sahâbî râvîsinin adına göre alfabetik tarzda ve Kitâ- 
bu'1-İşârât ilâ Beyâni'l-Esmâi'l-Mübhemât adıyla yeniden düzenleyerek ihtisar 
etmiş, ayrıca birçok ismin okunuşundaki farklı kanaatini belirtmiştir, el- 
Esmâu'l-Mübheme, fzzeddîn Ali es-Seyyid tarafından yayımlanmış olup 
(Kahire 1405/1984) Nevevî'nin Kitâ-bu'l-İşârât'\ da bu neşrin sonunda yer 
almıştır (s.531-622). 

7-et-Tafsîl li Mübhemi'l-Merâsîli^ŞŞl Yûsuf el-'Uş, bu adla kaydettiği eserin (el- 
Hatîb el-Bağdâdî, s. 129) içindeki rivayetlerin mübhem râvî adlarına göre 
sıralanması sebebiyle ondan faydalanma imkanının az olduğunu belirtmekte, 
Nevevî'nin kitaptaki senedleri çıkarıp esere daha başka rivayetler ilâve ettiğini 
ve bu çalışmasına el-İşârât ile'l-Mübhemât adını verdiğini belirtmektedir. 
Brockelmann da el-Mübhem 'alâ Hurûfi'l-Mu'cem adıyla zikrettiği eserin 
Nevevî tarafından yapılan muhtasarına ait bir nüshanın Madrid Escurial 
Library'de (nr. 1597) bulunduğunu kaydetmektedir. (GAL Suppl., I, 564). 
Ancak bu muhtasar, hem adı hem de konusu bakımından el-Hatîb'in el- 
Esmâü'l-Mübheme fi'l-En-bâi'l-Muhkeme , s\y\e ilgili olarak Nevevî'nin 
düzenlediği Kitâbu'l-İşârât ilâ Beyâni'l-Esmâi'l-Mübhemât 'mı çağrıştırmakta, 
dolayısıyla adı geçen iki muhtasarın birbirine karıştırıldığı ihtimalini akla 
getirmektedir. 

8- Men Vâfekai Künyetuhu İsme Ebîh Mimmâ Lâ Yu'me-nu Vukû'u'l-Hatai Fîh 
I2ML Moğaltay b. Kılıç, el-Hatîb'in bu eserinden bazı isimleri seçerek Men 
Vâfekat Künyetuhu İsme Ebîh adında bir eser meydana getirmiştir. Bâsim 
Faysal Ahmed el-Cevâbire, 238 isim etrafında yapılan bu alfabetik seçmeyi 
Ebu'1-Feth el-Ezdî'nin Men Vâfeka İsmuhû İsme Ebîh ve Men Vâfeka İsmuhû 
Künyete Ebîh adlı eserleriyle birlikte yayımlamış, ayrıca esere künyesi 
babasının ismine benzeyen 160 kişiyi ilâve etmiştir {Kuveyt 1408/1988, s. 77- 
137). 

9-es Sabık ve'l-Lâhıkl^ŞŞl el-Hatîb'in, bir râvîden rivayette bulunan ve vefatları 
arasında 60 yıldan fazla bir müddet bulunan 230 râvîyi ilk isimlerine göre 

334 



alfabetik olarak ele aldığı bu eser değerli hocam Dr. Muhammed Matar ez- 
Zehrânî 'nin tahkikiyle es-Sâbık ve'1-Lâhık fî Teba'udi Mâ Beyne Vefâti 
Râviyeyn 'an Şeyhin Vâhid adıyla yayımlanmıştır (%ad 1402/1982). 

10- Gunyetü'l-Mültemis (fî) fzâhi'l-Mültebis J^Ml g azı kaynaklarda eserin adı 
Gunyetü'l-Muktebis fî Temyîzi'l-Mültebis olarak kaydedilmiştir. I^âZl 
Babalarının adları, isimlerinin başında "Ebû" kelimesinin bulunup 
bulunmamasına göre (Süleyman b. Muğîre, Süleyman b. Ebî Muğîre gibi) 
birbiriyle karıştırılan râvi-lere dairdir. Abdurrahmân b. Muhammed eş-Şerîf 
tarafından üzerinde yüksek lisans çalışması yapılan eseri (Camiatü'1-lmâm 
Muhammed b. Suûd el-lslâmiyye, Külliyetli Usûli'd-Dîn, es-Sünne ve 
Ulûmuhâ, Rıyad 1403) Nazar Muhammed el-Fâryâbî tahkik ederek 
yayımlamıştır (Kuveyt 1413).J23§1 

D) Hadis Metinleriyle İlgili Çalışmaları 

1- el-Fevâidü'1-Münîehabe es-Sıhâh ve'1-Garâib I2^1el-Hatîb bu çalışmasında, 
akranı olan Ebu'l-Kâsım Yûsuf b. Mu-hammed el-Mehrevân?nin 
rivayetlerinden beş cüzünü sahih olup olmaması açısından değerlendirmeye 
tâbi tutmuştur. Meh-revâniyyât adıyla da bilinen eserin 5 cüzden oluşan bir 
nüshası Dâru'l-Kütübi'z-Zâhiriyye'de (Mecmua, nr. 47, 1144 [2,3,4 ve 5. 
cüzler], Hadis, nr. 353), diğer nüshaları Millet (Feyzullah Efendi, nr. 555) ve 
Bursa Hüseyin Çelebi (nr 6/4 kütüphanelerinde bulunmaktadır. el-Hatîb'in, 
talebesi Ebu'l-Kâsım 'Ali b. ibrahim b. Ab-bâs el-Hasenî ed-Dımaşkî'nin 
rivayetlerinden seçip derlediği, aynı mahiyetteki başka bir çalışmasının 8 
{Mecmua, nr. 4/46), 13 (Mecmua, nr. 140/139) ve 14'Ünc (Mecmua, nr. 40/178) 
Cüzleri Dâru'l-Kütübi'z-Zâhiriyye'dedir. Bir diğer talebesi Ebû Muham-med 
Ca'fer b. Ahmed b. Hasen es-Serrâc el-Bağdâdî'nin 5 cüzden meydana gelen 
rivayetlerini de el-Fevâidü'1-Müntehabe es-Sıhâhu'l-'Avâlîadıyla tahrîc etmiştir. 
es-Sirâciyyât olarak da anılan eserin tamamı Dâru'l-Kütübi'z-Zâhiriyye'de 
bulunmaktadır (Mecmua, nr. 14, 27/8, 31/12, 98/3). 

2-Hadîsü's-Sitte mine'î-Tâbi'în ve Zikru Turukıh ve'htilâfu Vucûhihi^âOl (Mâ fîhi 
Sittetün Tâbî'iyyûni24ll Rivâyetü [Rivâyâ-tüj's-Siîte mine't-Tâbi 'în £421 Müellif 
bu eserinde, Hz. Peygamberin İhlâs sûresini kastederek söylediği, "sizden 
biriniz her gece Kur'ân'm üçte birini okumaktan âciz midir?" mealindeki hadi- 

335 



sin çeşitli rivayetlerini senedinde bulunan birbirinin akranı 6 tabiî dolayısıyla 
incelemektedir. Eser Muhammed b. Rızk b. Tarhûnî tarafından yayımlanmıştır 
(Ahsa 1412). Onun 3- Rivâyâtü'sSa-hâbe 'ani'î-Tâbi'în^âşi adıyla anılan ve bir 
cüz olduğu söylenen kitabı da muhtemelen aynı eserin farklı şekillerde 
kaydedilmesi ve okunması sonucunda ortaya çıkmıştır. 

4- Emâlîhi fi Mescidi Dımaşk I2M Eserin beşinci cüzü Dâ-ru'1-Kütübi 'z- 
Zâhiriyye'de bulunmaktadır (Mecmua, nr. 27/5). 

5-Emâli'l-Cevherî Tahrîcu Ebî Bekr el-Haiîb^âŞl iki imlâ meclisinde yazdırılan 
hadisleri ihtiva etmektedir (D.K.Z., Mecmua, nr. 105/6). 

6- Meclis min İmlâi Ebî Ca'fer Muhammed b, Ahmed b. MİimeJ^âl (D.K.Z., 
Mecmua, nr. 117/21). 

7- Avâlî EhâdîSİ Mâlik b. Enes om (D.K.Z., Mecmua, nr. 101, vr. 70-80). 

8- er-Ruvâî 'an Mâlik b. Enes ve Zikru Hadîsin li Külli Vâ- hid Minhum £481 
Mâlik b. Enes'ten rivayette bulunmuş 993 râvi hakkında bilgi veren eseri Ebu'l- 
Hüseyn Yahya b. Abdullah b. 'Ali b. Attâr Reşîdüddîn el-Kureşî (662/1264), 
sonuna bazı ekler ilave ederek Mücerredi) Esmâi'r-Ruvât ani'1-İmâm Ebî 
Abdiliah b. Mâlik b. Enes et-Esbahî adıyla ihtisar etmiştir. Alfabetik olan bu 
muhtasarın bir nüshası Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi'nde 
bulunmaktadır (111, Ahmed nr. 624/9, vr. 87b-103b). 

9- Müntehab min Hadîsi Ebî Bekr eş-Şîrâzî ve Gayrini^lül: (D.K.Z., Hadis, nr. 
330). 

10- Müntehab mine'z-Zühd ve'r-Rekâik E5Q1: (D.K.Z., Mecmua, nr. 120). 

11- Hadîsü Ca'fer b. Hayyân EŞH: (D.K.Z., Hadis, nr. 390).I252i 

E) Diğer Eserleri 

1-Târthu Bağdâd ev Medîneti's-SelâmI2^1:450 (1058) yılından önce Bağdat'ta 
yaşayan veya buraya gelen şahsiyetlerin, halife, vezir, kumandan gibi devlet 
adamlarının, şâir, kadı ve diğer mesleklere mensup 7831 kişinin hayatına dair 
bilgi verilen alfabetik bir eser olup Muhammed adıyla olanlarla başlamaktadır. 
Eserin I. cildi Bağdat'ın kuruluşu, müslümanlar tarafından fethi ve tarihi gibi 

336 



konular hakkındadır. 14 cilt halinde yayımlanan esere (Kahire 1349/1931) 
Abdülkerîm b. Muhammed es-Sem'ânî (562/1167), İbnu'd-Dübeysî (637/1239) 
ve İbnün-Nec-câr el-Bağdâdî (643/1245) gibi âlimler tarafından zeyiller yazıl- 
mıştır. Saîd b. Besyûnî Zağlûl, eserdeki hadislerin ve şahısların fihristini 
Fehârisö Târihi Bağdâd (Beyrut 1407/1986), zeyillerin fihristini de Feharisü 
Zuyûli Târihi Bağdâd (Beyrut 1407/1987) adıyla neşretmiştir. Eser en son 
olarak 18 cilt olarak basılmıştır (Beyrut ts.). 

2-el-Fakîh ve'l-Müiefakkihi^Şü: Şafiî mezhebinin eski fıkıh usûlü 
kaynaklarından biri olan eserin amacı, birbirini suçlayan fı-kıhçılarla hadisçileri 
yaklaştırmak ve bunların birbirinin bilgisine ve metoduna muhtaç olduğunu 
göstermek, özellikle muhaddis-ler için hadisin fıkhını bilmenin 
vazgeçilmezliğini ortaya koymaktır. Fıkıh usûlü konulan ile eğitim öğretim 
meselelerinin bir hadis-çi metoduyla ele alındığı eser İsmail ei-Ensârî 
tarafından 2 cilt 

halinde yayımlanmış (Riyad 1389/1969, Beyrut 1395/1975,1400/1980; 
Kahire 1395; el-Fakîh ve'İ-Mütefakkih ve Usûlül-Fıkh adıyla Kahire 
1397/1977), daha sonra Ebû Abdirrahmân Adi! b. Yûsuf ei-Azzâzî iki 
nüshasına dayanarak eseri neşretmiştir (1-11, Riyad 1417/1996). 

3- Mes'eletü'i-İhticâc bi'ş-Şâfi'î fîmâ Üsnide İleyh ye'r-Reddu 'ale't-Tâ'inîne bi 
'Izami Cehlihim 'Aleyh (el-İhîı'câc İi'ş-Şâ-fi'î fîmâ Üsnide İleyh ve'r-Reddu 
'ale'l-Câhilîn bi Ta'nihim Aleyh) 12551; Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed'in kısa 
hal tercümelerine de yer verilen eser Halîl Molla Hatır tarafından 
yayımlanmıştır (Riyad 1400). 

4- el-Cehr biTBesmele (el-Cehr bi-bismillâhirrahmânirra-hîm fi's-Salâî) E5_61: İki 
cüzden ibaret olduğu belirtilen eseri Zehenın sakıncalı görüldüğünü 
belirtmektedir. Eserin Süleymâniye Kütüphanesinde bulunan (Aşir Efendi, nr. 
190) bir cüzden ibaret nüshasmdaki bazı ifâdelerle ilk İki sayfası dışında hadis 
ve haberlerde senedlerin hazfedilmesi, bu nüshasının asıl eserin bir muhtasarı 
olabileceği kanaatini uyandırmaktadır. 

el-Hatîb el-Bağdâdî'nin hacimleri hakkında kaynaklarda bilgi verilen, ancak 
günümüze gelip gelmediği bilinmeyen eserleri de şunlardır:!^ el-Gusl li't- 
Cum'a (Guslü'l-Cum'a; 2 veya 3 cüz), el-Hiyel {1 cüz), Hadîsi) Abdirrahmân b. 
Semüre ve Turu-kuhû (2 cüz), İbtâlû'n-Nikâh bi Gayri Velî (1 cüz), el-Kazâ' bi'l- 



337 



Yemîn ma'a'ş-Şâhid (2. cüz, bu eser Sıhhatü'l-'Amei bi'1-Yemîn ve'ş-Şâhid 
adıyla da anılmaktadır), İbnül-Cevzî'nin, baz» hadislerini zayıf diye tenkit 
ettiği el-Kunût ve'i-Asâru'i-Merviyye fîhi 'ale 'htilâfihâ ve Tertîbihâ 'alâ 
Mezhebi'ş-Şâfiî (3 cüz veya 1 cüz), Mecmuu Hadîsi Ebî İshâk eş-Şeybânî (3 
cüz), Mecmuu Hadîsi Muhammed b. Sûka (4 cüz), Men Haddese ve Nesiye 
(Ahbâru Men Haddese ve Nesiye; 1 cüz), Menâkıbu Ahmed b. Hanbel, 
Menâkıbu'ş-Şâfiî (Târîhu Bâğdâd'öa her iki imamın biyografisini verdikten 
sonra onların hayatına dair birer kitap yazdığını söylemektedir; II, 73; iv, 423), 
Mücemür-Ruvâi (Müce-mür-Rivâye)'an Şube (er-Ruvât'an Şube; 8 cüz), 
Müselselât(3 cüz), hadislerdeki illetlere dair önemli bir eser olduğu belirtilen 
el-Mükmel fî (Beyâni)'İ-Mühmel (8 cüz), Müsnedü Ebî Bekri's-Sıddîk, Müsnedü 
Nu'aym b. Hemmâz el-'Usfânî (1 cüz), en-Nehy 'an Savmi Yevmi'ş-Şekk 
(Mes'ele fî Sıyâmi Yevmi'ş-Şekk fi'r-Red 'alâ men Raâ Vücûbehû, Mes'eletü 
Yevmi'1-Gaym), Râ-fi'u'1-İrtiyâb fi'1-Maklûb mine'1-Esmâ' ve'1-Ensâb (ve'i-Elkâb, 
Mak-lûbü'1-Esmâ've'l-Ensâb), Rivâyetü'I-Abâ' 'ani'1-Ebnâ (1 cü2), er-Rubâ'iyyâi 
{3 cüz), et-Tebyîn li Esmâi'l-Müdellisîn (Esmâu'1-Mü-dellisîn, 2 veya 4 cüz), 
Temyîzü'l-fBeyânü Hükmi'l-) Mezîd fî Muttasıli'l-Esânîd {8 cüz), Turuku 
Hadîsi Kabzi'l-'İlm (3 cüz ). 

Haklarında bilgi bulunmamakla birlikte bazı kaynaklarda şu eserler de el- 
Hatîb'e nispet edilmektedir: Beyânü Ehli'd-De-recâii'1-Vlâ, ed-Deiâil ve'ş- 
Şevâhid 'alâ Sıhhati'!- 'Amelbi Habe-ri'1-Vâhid, el-Esmâü'1-Mütevâti'e ve'l- 
Ensâbu'l-Mütekâfi'e, el-İn-ba" 'ani't-Enbâ', izâ Ukîmetü's-Salâi felâ Saiâte iHe'l- 
Mekiûbe, Kiîâb fîhi Hadîsü "el-İmâmü Zâmin ve'1-Müezzinu Mu'temen", Ki-tâb 
fîhi Hadîsü "Nazzarallâhu İmreen Semi'a minhâ Hadisen", Kitâb fîhi Huibeiü 
'Aişe fi's-Senâ' 'alâ Ebîhâ min Tahnci'l-Hatîb min Rivâyâtihî 'an Şuyûhihî, 
Talebu'l-'İlm Farîzatün 'alâ Külü Müslim, ei-Tenbîh ve'i-Tevkîf 'alâ Fezâili'l- 
Harîf, Müsnedü Saf-vân b. 'Assâl, el-Vudû'min Messi'z-Zeker, 

Bunların dışında kaynaklarda zikredilmemekle beraber Kitâbu'l- 
Ve):eyâî(GALSuppL, i, 564), Muhtasaru's-Sünen minAs-li'1-Haseni'l-Basrî 
(a.g.e., I, 564), Keşfu'l-Esrâr (Keşfu'z-Zımtm, II, 1486) ve Riyâzü'1-Üns ilâ 
Hadâiri'1-Kuds adlı eserler de el-Hatîb'e isnat edilmektedir. D.K.Z.'de kayıtlı 
olan son eserin (Tefsir, nr. 122/144) el-Hatîb'e ait olabileceğini (Yâsîn M. es- 
Sewâs, s. 193) Muhammed Accâc el-Hatîb pek muhtemel görmemektedir (el- 
Câmi' li Ahlâki'r-Râvî, naşirin mukaddimesi, I, 67).125§l 



338 



bibliyografya 

Abdullah b. Yûsuf eî-Cüdey 1 , Bk. el-Hatîb e! -Bağdadî, es-Stfât. 'Amr 
'Abdülmün'im Selîm, Lâ Difâan 'ani'l-Elbânî fe Hasb... Bel 

Difâan 'ani's-Selefiyye, Mektebetü's-Sahâbe, Şârika {Bir leşik Arap. Emirlikleri) 
1420/1999. Ateş, Ahmed, Haiîb el-Bağdâdî ve Takyîd al-'ilim Adlı Eseri", 

İlahiyat Fakültesi Dergisi, İstanbul 1952 /l, s. 91-103. 'Aynî, Ebû Muhammed 
Mahmûd b. Ahmed b. Musa eî-Aynî (öl. 855), 'Ikdu'l-Cumân fî Târîhi'z-Zamân, 
Topkapı Sarayı 

Ktp., III. Ahmed kısmı, nr. 2911 (Yusuf Kılıç'm el-Hatîbu'1-Bağdâdî'sinden 
naklen). Çakan, İsmail Lütfi, Hadîs Edebiyatı, M.Ü.İ.F. Vakfı Yayınları, Nr:35, 
İstanbul 1997. Ebû Bekr İbn Nukta, Muhammed b. Abdüiğanî b. Ebî Bekr b. 
Şucâ 1 el-Bağdâdî ei-Hanbelî (öi.629), ei-Takyîd li Ma'rifeti'r-Ruvâi ve's-Sünen 
ve'1-Mesânîd, 1-11, Hindistan, ts. Ebû İshâk es-Sarîfînî, Takıyyuddîn Ebû İshâk 
İbrâhîm b. Muhammed b. eî-Ezher el-'lrâkî es-Sarîfînî el-Hanbelî {öl. 641}, el- 
Müntehab mine's-Siyâk li Târihi Nîsâbûr, (thk. Muhammed Ahmed 
'Abdüîazîz), Dâruî-Kütübi'l-'İlmiyye, XXXVII, Dâru 'Âlemi'l-Kütüb, Riyad 
1412/1991 İslam Ansiklopedisi, Bk. Kandemir, M. Yaşar. İsmail Paşa, İsmail b. 
Muhammed Emîn Bâbenzâde el-Bağdâdî (öl. 1339), Hediyyetül- 'Arifin 
Esmâu'i-Müellifîn veAsâru'l-Musannifîn, 1-11, Milli Eğitim Basımevi, Ankara 
1951. Kandemir, M. Yaşar, "Hatîb el-Bağdâdî", İslam Ansiklopedisi, XVI, 452- 
460, Türkiye Diyanet Vakfı, İstanbul 1997. Kehhâle, Ömer Rıza, Mu'cemu'l- 
Müellifîn, i-XIII, Dımaşk 1957. Kevserî, Muhammed Zâhid el-Kevserî (öl. 
1371/1952), Te'nîbu'l- 

Hatîb 'alâ Mâ Sâkahu fî Tercemeti Ebî Hanîfe mine'l-Ekâzîb, Kahire 1361/1942. 
Kılıç, Yusuf, Bk. Yusuf Kılıç. el-Muallimî, Abdurrahmân b. Yahya el-Yemânî 
(Öİ.1386), et-Tenkîl bi Mâ fî Te'nîbi'l-Kevseri mine'l-Ebâtîl, (thk. Muhammed 
Nâsıruddîn el-Elbânî ve Muhammed Abdürrezzâk Hamza), 1-11, Mektebetü'l- 
Meârif, Riyad 1386/1406. Muhammed Nâsıruddîn el-Elbânî (öl. 1420/1999), 
Muhtasaru'I-li'l-'Aliyyi'l-Gaffâr, el-Mektebu'1-İslâmî, Beyrut 1412/1991. 
Münîruddîn Ahmed, Târîhu't-Ta'lîm İnde'l-Müslimîn (trc. Sâmî es-Sakkâr), 
Riyad 1401/1981. Sem'ânî, Ebû Sa'd Abdülkerîm b. Muhammed b. Mansûr et- 



339 



Temîmî es-Sem'ânî el-Horasânî (ö!. 562), el-Ensâb, (thk. Abdurrahmân el- 
Muallimî el-Yemânî), I-X, Muhammed Emîn Deme baskısı, Beyrut, 1980. es- 
Safedî, Salâhuddîn Halîl b. Aybek b. Abdullah (Öİ.764), el-Vâfîbi'1-Vefeyâî, I- 
XXII, Cern'iyyetü'l-Müsteşrikîne'i-Almâniyye, Beyrut 1962-1983. Subkî, Ebû 
Nasr Tâcuddîn Abdülvehhâb b. 'Ali (51.771), Tabakâ- 

tü'Ş'Şâfiiyyeti'l-Kübrâ, {thk. Abdülvehhâb el-Hulv ve Mahmûd et-Tannâhî), I- 
X, Matba'atü îsâ el-Bâbi'1-Halebî, Kahire 1383 (1964-1976). 

Tahhân, Mahmûd, el-Hâfız e!-Hatîb el-Bağdâdî ve Eseruhu fi 'Ulûmi'l-Hadîs, 
Dâru'l-Kur'âni'l-Kerîm, Beyrut 1401/1981. 

Uğur, Mücteba, Hadis İlimleri Edebiyatı, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları / 
202, Ankara 1996. 

Yâkût el-Hamevî, Şîhâbuddîn er-Rûmî (Öl. 626), Mu'cemu'1-Bul-dân, I-X, Dâru 
Sâdır, Beyrut, ts. 

Mu'cemu'l-Udebâ, I-VII, Dâru'l-Müsteşrik, Beyrut ve Kahire 1923-1930. 

Yusuf Kılıç, el-Hatîbu't-Bağdâdî ve Yararlandığı İlim Otoriteleri ve Hadis 
Râvîleri, İstanbul 1997. 

Yûsuf el-'Uş (öl. 1395/1975), el-Hatîb el-Bağdâdî Müerrihu Bağdâd ve 
Muhaddisuhâ, Matba'atü't-Terakkî, Dımaşk 1364/1945. 

Zehebî, Ebû Abdillah Şemsuddîn Muhammed b. Ahmed b. Osman b. Kaymaz 
et-Türkmânî (öl. 748), Düvelü'l-İslâm, Dâ-iretü'1-Meârifi'l-Osmâniyye, 
Hindistan 1364-1365. 

Siyeru A'lâmi'n-Nübelâ, (thk. Şuayb el-Arnavût ve Hüseyn el-Esed), I-XXV, 
Müessesetü'r-Risâle, Beyrut 1412/1992. 

Târîhu'l-İslâm ve Vefayâîu'l-Meşâhîri ve'i-'A'lâm, (thk. Ömer Abdüsseiâm et- 
Tedmurî), Dâru'l-Kitâbi'l-'Arabî, Beyrut 1982. 

Tezkiretü'l-Huffâz, I-V, Dârul-Kütübi'l-'İlmiyye, Beyrut, Gaffar (l-'Azîm) ve 
îzâhu Sahîhi'l-Ahbâri min Sakîmihâ, (thk. Dr. Abdullah b. Salih el-Berrâk), 1-11, 
Dâru'l-Vatan, Riyad 1420/1999. Ziriklî, Hayruddîn (öl.l396h.)T el-A'lâm 
Kâmûsu Terâcim li Eşhe-h'r-Hicâl ve'n-Nisâ mine'l-'Arabi ve'1-Musta'rabîn ve'l- 
Müsteşrikîn, I-XIII, Dâru'l-'İlmi li'1-Melâyîn, Beyrut 1980.12521 

340 



İH Nemci Sarı, el-Hatîb el-Bağdâdî ve Hadis İlmindeki Yeri, Ümmülkura 

Yayınları: 7-8. 

121 Nemci Sarı, el-Hatîb el-Bağdâdî ve Hadis İlmindeki Yeri, Ümmülkura 

Yayınları: 9-10. 

IŞI Aynî, 'ikdu'l-Cumân 21/ 183b. Yusuf Kılıç'm ei-Hatîbu'1-Bağdâdî ve 

Yararlandığı İlim Otoriteleri ve Hadis Râvîleri adlı eseri, s. 24'den naklen). 

M Zehebî, Siyeru A'lâmi'n-Nübelâ, 18, 270. 

I 5 -! Sem'ânî, ei-Ensâb, 5, 151; İbn 'Asâkir, Tebyînu Kezibi'l-Müftert, s. 268; İbnu'l- 

Cevzı, ei-Muntazam, 8, 265; Yâkût el-Hamevî, Mu'ce-mul-Udebâ, 4, 13; İbn 

Hallikân, Vefayâtu'l-A'yân, 1, 76; Zehebî, Tezkiretü'i-Huffâz, 3, 1135; Siyeru 

A'lâmi'n-Nübelâ, 18, 270; Sub-kî, Tabakâtü'ş-Şâfiiyyeti'l-Kübrâ, 4, 29; İbn Kesîr, 

ei-Bidâye ve'n-Nihâye, 12, 108; ibn Tağriberdî, en-Nucûmu'z-Zâhire, 5, 87; İb- 

nu'l-'İmâd, Şezerâtü'z-Zeheb, 3, 311; İsmâi! Paşa, Hediyyetü'! -'Arifin, 1,79. 

M Hediyyetü V Arifin, 1, 79; Kehhâle, Mu'cemu'i-Müellifîn, 2, 3. 

El eî-Haîîb'in evlenmemiş olması kuvvetle muhtemeldir. Zira kaynaklar onun 

Dımaşk ve Sûr şehirlerinde minarenin altında bulunan bir odada ve mescitte 

tek başına kaldığını kaydetmektedir. Bununla beraber aynı kaynaklar onun 

evlenmediğini ifâde etmemekte sadece geride eviat bırakmadığından söz 

etmektedir. Biz buna ileride değineceğiz. 

1§1 Bağdat'ın aşağısında, Dicle'nin güney-batı sahilindeki büyük bir köy. Yâkût 

el-Hamevî, Mu'cemu'l-Buldân, 2, 567. 

M Târîhu Bağdâd, 11, 359; Tezkire, 3, 1135; Siyer, 18, 270;Tahhân, el-Hâfız el- 

Haîîb e!-Bağdâdî, s. 30; İslam Ansiklopedisi, 16. 452; Yusuf Kılıç, s. 24. 

1101 el-Bidâye, 12, 108; Tannan, s. 30; İslam Ansiklopedisi, 16, 452; Yusuf Kılıç, 

S.23. 

mi Târîhu Bağdâd, 11, 359. 

11^1 Tabakâtü'ş-Şâfüyye, 4, 29; Tahhân, s. 30. 

1121 Târîhu Bağdâd, 11, 359 Nemci Sarı, el-Hatîb el-Bağdâdî ve Hadis İlmindeki 

Yeri, Ümmülkura Yayınları: 11-13. 

İM Târîhu Dımaşk, 1, 399; Mu'cemu'l-Udebâ, 4, 16; Vefayâtu'l-A'yân, 1, 76; 

Tezkire, 3, 1135; Siyer, 18, 270; Tabakâtü'ş-Şâfiiy-ye, 4, 29; en-Nucûrnu'z-Zâhire, 

5, 87; Şezerâtü'z-Zeheb, 3, 311; Hediyyetü V Arifin, 1,79. 

İM el-Vâfl bi'1-Vefeyât, 7, 190. Ay. bk. Tezkire, 3, 1143; Siyer, 18, 284. 

11^1 Ziriklî, el-A'lâm, 1, 166; Ekrem Ziya el-Ömerî, Mevâridu'l-Hatîb, s. 29. 

İM el-Muntazam, 8, 265. Ay. bk. Tahhân, s. 31; İslam Ans., 16, 452. 



341 



ÜS Mesela İbn Kesîr, el-Hatîb 391 yılında doğmuştur dedikten sonra temrîz 

sîgasıyla 392 yılında doğduğu da söylenmiştir diyerek 391 yılını tercih ettiğini 

ima etmiştir. el-Bidâye, 12, 108. Nemci Sarı, el-Hatîb el-Bağdâdî ve Hadis 

İlmindeki Yeri, Ümmülkura Yayınları: 13-14. 

1121 el-Muntazam, 8, 265. Ay. bk. 3 nolu dipnot. 

İM Tezkire, 3, 1136; Siyer, 18, 271; Tabakâtü'ş-Şâfiiyye, 4, 29. 

I2H Târîhu Bağdâd, 14, 75. 

1221 Mevâridul-Hatîb, s. 30. 

1231 el-Muntazam, 8, 265; Vefayâtu'l-A'yân, 1, 76. 

İM Târîhu Bağdâd, 14,75. 

1251 Târîhu Bağdâd, 1, 351; el-Muntazam, 8, 265. 

İM Târîhu Bağdâd, 9, 359. Ay. bk. Tezkire, 3, 1137; Siyer, 18, 277; el-Bidâye, 12, 

108. 

İM Târîhu Bağdâd, 4, 369. Ay. bk. e!-Bidâye, 12, 108. 

12Ş1 Münîruddîn Ahmed, Târîhu't-Talîm İnde'l-Müslimîn, s. 28; islam Ans., 

16,453. 

1221 Târîhu Bağdâd, 1, 351. Ay. bk. Mevâridul-Hatîb, s. 30; Tahhân, s. 32. 

13Pİ Târîhu Bağdâd, 4, 372. Ay. bk. Tezkire, 3, 1137; Siyer, 18, 274. 

13H Tabakâtü'ş-Şâfiiyye, 4, 30. 

1321 Siyer, 18, 277. 

1331 Târîhu Bağdâd, 8, 104. 

İM Târîhu Bağdâd, 1, 417. Ay. bk. ei-Muntazam, 8, 265; Tezkire, 3, 1136; Siyer, 

18, 271; Tabakâtü'ş-Şâfiiyye, 4, 29. 

1351 Târîhu Bağdâd, 12, 451. Ay. bk. Tezkire, 3, 1136; Siyer, 18,272. 

M Tezkire, 3, 1136: Siyer, 18, 273; Mevâridu'l-Hatîb, s. 36. 

İM Yusuf Kılıç, s. 26. 

M Târîhu Bağdâd, 10, 385; Tebyînu Kezibi'l-Müfterî, s. 271; Mu'cemul-Udebâ, 

4, 32. 

İM Târîhu Bağdâd, 11, 359. 

1401 Tezkire, 3, 1137; Siyer, 18, 275; Tabakâtü'ş-Şâfiiyye, 4, 30. 

1411 Târîhu Bağdâd, 5, 67; 10, 383; 11, 115. Ay. bk. Tahhân, s. 38. 

1421 Mektubun içeriği hakkında daha ayrıntılı bilgi için bk. Mu'cemu'l-Udebâ, 4, 

42; Yusuf Kılıç,.s.32. 

1431 Mevâridu'l-Hatîb, s. 40 ve sonrası. 

İM Târîhu Bağdâd, 7, 278. Ay. bk. Tahhân, s. 38. 

1451 Târîhu Bağdâd, 6, 314. 
İM Siyer, 18, 280. 
JM Tahhân, s. 41. 



342 



lâ§l Yûsuf el-'Uş, el-Hatîb el-Bağdâdî Müerrihu Bağdâd ve Muhad-disuhâ, s. 
172. 

1421 Tabakâtü'ş-Şâfüyye, 4, 29. 

IŞOl Tebyînu Kezibi'l-Müfterî, s. 268; Tezkire, 3, 1139; Siyer, 18, 279; Tabakâtü'ş- 
Şâfüyye, 4, 34; Şezerâtü'z-Zeheb, 3, 312. 

IŞil Târîhu Dımaşk, 1, 399; el-Muntazam, 8, 269; Mücemül-Udebâ, 4, 16; 
Tezkire, 3, 1139; Siyer, 18, 279; el-Vâfî bi'1-Vefeyât, 7, 192; Tabakâtü'ş-Şâfüyye, 
4,35. 

isa el-Muntazam, 8, 265; Siyer, 18, 277; Şezerâtü'z-Zeheb, 3, 312. 
1531 el-Muntazam, 8, 265; Mu'cemu'l-Udebâ, 4, 18; Tezkire, 3, 1138; Siyer, 18, 273, 
277; el-Vâfî, 7, 194; Tabakâtü'ş-Şâfüyye, 4, 30. 
15İİ Târîhu Bağdâd, 13, 221. 
1551 Târîhu Bağdâd, 11, 34. 
1561 Mevâridu'i-Hatîb, s. 43; Tahhân, s.44. 
15Z1 Tahhân, s. 45, 118. 

15Ş1 eİ-Ensâb, 5, 151; Tahhân, s. 118-119. 
1521 Târîhu Bağdâd, 11,391. 

16Pİ el-Muntazam, 8, 265; Mu'cemu'l-Udebâ, 4, 18; Tezkire, 3, 1141; Siyer, 18, 280; 
el-Vâfî, 7,192-193; Tabakâtü'ş-Şâfüyye, 4, 35; el-Bidâye, 12, 108, 109; Şezerâtü'z- 
Zeheb, 3, 312. el-Muntazam ve Mu'cemu'S-Udebâ'da Sa'd b. Muâz'm Hendek 
günü şehit ol duğu belirtilmektedir. Oysa Sa'd b. Muâz Hendek savaşında, 
kolundaki atardamarı derin bir şekilde kesen ok darbesi almış ve Medine'ye 
yaralı olarak taşınmıştır. Daha sonra Resûlullah saliaüâhu aleyhi ve sellem onu 
Benî Kureyza Yahudileri hakkında hüküm vermesi İçin hakem tayin etmiştir. 
Sa'd b. Muâz bu hâdiseden sonra vefat etmiştir. Bk. İbn Hacer, el-isâbe fi 
Temyî-zi's-Sahâbe, 3, 70-72. 

1611 el-Munîazam, 8, 265; Mu'cemu'l-Udebâ, 4, 19; Tezkire, 3,1141. 

1621 Târîhu Dımaşk, 1, 399; Mu'cemu'l-Udebâ, 3, 1142; Tezkire, 3 1142. 

1631 Tebyînu Kezibi'l-Müfterî, s. 268-269; el-Muntazam, 8, 301; Tezkire, 3, 1145; 

Tabakâîü'ş-Şâfiiyye, 4, 36. 

M Târîhu Bağdâd, 9, 399-404; Siyer, 18-274; el-Bidâye, 12, 109. 

1651 Mevâridu'i-Hatîb, s. 43. 

1661 Târîhu Bağdâd, 9, 403; el-Munîazam, 8, 266; Siyer, 18, 274. 

16Z1 Târîhu Bağdâd, 9, 403; el-Muntazam, 8, 266. 

I 6 !! Bu kitapların bir üstesi için bk. Tahhân, s. 281-301. 

1621 Târîhu Bağdâd, İT, 392. 

İM ei-Muntazam, 8, 266; Tezkire, 3,1138; el-Bidâye, 12, 109. 



343 



IZH Târîhu Dımaşk, 4, 349; el-Bidâye, 12, 109 özet olarak. 

IZ21 Târîhu Dımaşk, 4, 349; el-Bidâye, 12, 109 özet olarak. 

£21 el-Bidâye, 12, 109. 

İM Târîhu Dımaşk, 4, 349; Mu'cemu'l-Udebâ, 4, 34-35; Tezkire, 3, 1141-1142; 

Siyer, 18, 281-282; el-Vâfî, 7, 195; en-Nucûmu'z-Zâ-hire, 5, 87. 

£51 Mevâridul-Hatîb, s.44; Yusuf Kılıç, s. 30. 

İM Mu'cemu'l-Udebâ, 4, 29. 

IZZ1 Tezkire, 3, 1139; Siyer, 18, 278-279. 

IZü İslam Ans., 16, 454. 

£21 el-Muntazam, 8, 265; Mu'cemu'l-Udebâ, 4, 18; Tezkire, 3, 1142; Siyer, 18, 277; 

ei-Vâfî, 7, 194. 

IŞ01 ei-Muntazam, 8, 266; Mevâridu'l-Hatîb, s. 45. 

18-11 Tezkire, 3, 1139. Nemci Sarı, el-Hatîb el-Bağdâdî ve Hadis İlmindeki Yeri, 

Ümmülkura Yayınları: 14-25. 

IŞ21 ei-Muntazam, 9, 100. 

İM Târîhu Dımaşk, 1, 401; el-Muntazam, 8, 266; Mu'cemu'l-Udebâ, 4, 44; 

Tezkire, 3, 1144; Siyer, 18, 286. 

İM el-Muntazam, 8, 269; Mu'cemu'l-Udebâ, 4, 45; Tezkire, 3, 1144; Siyer, 18, 286. 

İM el-Hatîb'in Dımaşk'a götürdüğü kitapların listesi için bk. Tahhân-, s. 281-301. 

M el-Muntazam, 8, 269; Mu'cemu'l-Udebâ, 4, 27; Tezkire, 3, 1143-1144; Siyer. 

18, 285; Tabakâtü'ş-Şâfiiyye, 4, 35. 

I8-Z1 Aynı yerler. 

1881 el-Muntazam, 8, 269; Mu'cemu'l-Udebâ. 4, 27; Tabakâtü'ş-Şâfiiyye, 4, 33'. 

1821 el-Muntazam, 8, 269; Mu'cemu'l-Udebâ. 4, 27; Tabakâtü'ş-Şâfiiyye, 4, 33'. 

1201 Târîhu Dımaşk, 1, 401; ei-Muntazarn, 8, 266; Mu'cemu'l-Udebâ, 4, 44; 
Tezkire, 3, 1144. 

I2H Tebyînu Kezibi'l-Müfterî, s. 269-270; Mu'cemu'l-Udebâ, 4, 44-45; Tezkire, 3, 
1144; Siyer, 18, 286-287; Vefayâtu'l-A'yân, 1, 93; Tabakâtü'ş-Şâfiiyye, 4, 37. 
1221 Aynı yerler. 

1231 el-Muntazam, 8, 269-270; Mu'cemu'l-Udebâ, 4, 16-17; Vefayâ-tu'1-A'yân, 1, 
93; Tezkire, 3, 1144-1145; Siyer, 18, 287; Şezerâ-tü'z-Zeheb, 3, 312. 
I2M Tebyînu Kezibi'l-Müfterî, s. 269-270; Mu'cemu'l-Udebâ, 4, 44-45; Vefayâtu'l- 
A'yân, 1, 93; Tezkire, 3, 1144; Siyer, 8, 286; Taba-kâtü'ş-Şâfiiyye, 4, 37. 
1251 Aynı yerler. 

1261 Bk. Mu'cemu'l-Udebâ, 4, 43-44; Siyer, 18, 294. 

I2Z1 Bu rüyalar için bk. Tezkire, 3, 1145; Siyer, 18, 287-288; el-Vâfî, 7, 197; 
Tabakâtü'ş-Şâfiiyye, 4, 37. Nemci Sarı, el-Hatîb el-Bağdâdî ve Hadis İlmindeki 
Yeri, Ümmülkura Yayınları: 25-28. 



344 



1281 Mu'cemu'l-Udebâ, 4, 30; Tezkire, 3, 1138. 
1221 Tezkire, 3, 1141; Siyer, 18, 281. 

110Q1 Mu'cemu'l-Udebâ, 4, 30; Tezkire, 3, 1138; Siyer, 18, 277; Tabakâtü'ş-Şâfiiyye, 
4, 33; Şezerâtü'z-Zeheb, 3, 312. 

lioil el-Muntazam, 8, 267; Mu'cemu'l-Udebâ, 4, 32-33; Tezkire, 3, 1138; Siyer, 18, 
278; Şezerâtü'z-Zeheb, 3, 312. 

11021 ei-Muntazam, 8, 267; Mu'cemu'l-Udebâ, 4, 22; Tezkire, 3, 1141; Siyer, 18, 
281; el-Vâfî, 7, 196. 

HM Hocası Ebû Bekr el-Berkânî'nin, Ebû Nuaym'a yolladığı mektupta bu açıkça 
ifâde edilmiştir. Bk. 40 nolu dipnot. 

HM Gerek hac yolculuğunda gerekse Bağdat'a dönerken onun Kur'an-ı Kerîırvi 
hatmettiğine daha önce değinmiştik. Bk. 48 ve 79 nolu dipnotlar. 
11251 İslam Ans., 16, 454. 

11261 Mu'cemu'l-Udebâ, 4, 31-32; Tezkire, 3, 1138; Siyer, 18, 277-278; Tabakâtü'ş- 
Şâfiiyye, 4, 34-35. 

liozi Mu'cemu'l-Udebâ, 4, 32-33; Tezkire, 3, 1138; Siyer, 18, 278. 

HM el-Câmir li Ahlâki'r-Râvfnin mukaddimesinde bu konuyu işlemiştir. 

11021 Bk. İktizâu'l-'İim el-'Amel, s. 158-159 Nemci Sarı, el-Hatîb el-Bağdâdî ve 

Hadis İlmindeki Yeri, Ümmülkura Yayınları: 29-30. 

lüfil Ay. bk. eî-Tenkîi bi mâ fi Te'nlbi'i-Kevserî mine'l-Ebâtîl, 1, 127 (1 nolu 

dipnot). 

imi Mevâridu'l-Hatîb, s. 56; Yusuf Kılıç, s. 58. 

HM Ebû İshâk es-Sarîfînî, el-Müntehab mine's-Siyâk ii Târihi Nlsâ-bûr, s. 107; 

Siyer, 18, 277; el-Vâfî, 7, 196; Tabakâtü'ş-Şâfiiyye, 4, 32; İslam Ans., 16, 455; 

Yusuf Kılıç, s.43. 

H131 Siyer, 18, 277; el-'Uluvv HVAliyyi'l-Gaffâr, 2, 1336. 

HM et-Tenkîl, 1, 126-128 

ma MuhtasaruVUluvv, s. 46-47, 273. 

HM Mecelletü'l-Hikme, I, Leeds 1414/1993, s. 290. 

H13. Lâ Difâan 'ani'l-Elbânî fe Hasb... Bel Difâan 'aniVSelefiyye, s. 29-30. 

H181 Cevâbu'l-Hatîb el-Bağdâdî (İ'tikâdu'l-Hatîb), s.64-65. 

H121 eİ-Fetvâ eİ-Hameviyye ei-Kübrâ Tahkiki, s. 369-370. 

HM el-'Uluvv HVAliyyi'l-Gaffâr (VAzîm) Tahkiki, 2, 1337. 

HM el-Hâfız el-Hatîb e!-Bağdâdî, s. 60-61. 

HM Tebyînu Kezibil-Müfterî, s. 271. 

HM Vefayâtu'l-A'yân, 1, 76. 

HM Tezkire, 3, 1137; Siyer, 18, 274. 

HM Tabakâtü'ş-Şâfiiyye, 4, 30. 

HM Şezerâtü'z-Zeheb, 3, 311-312. 

HM el-Muntazam, 8, 267. Ay. bk. Siyer, 18, 289; Tabakâtü'ş-Şâfiiyye, 4, 34. 

345 



Ü281 et-Tenkîl, 1, 126-130. 
H291 el-Bidâye, 12, 109. 

HM en-Nucûmu'z-Zâhire, 5, 87. 

I13H İslam Ans., 16,455. 

HM Târîhu Bağdâd, 1,354 

11331 Târîhu Bağdâd, 11, 274. 

HM Târîhu't-Ta'iîm İnde'S-Müslimîn, s. 31. 

HM el-Hâfiz el-Hatîb el-Bağdâdî, s. 60. Nemci Sarı, el-Hatîb el-Bağdâdî ve Hadis 

İlmindeki Yeri, Ümmülkura Yayınları: 30-34. 

HM A.g.e., s. 68. 

HM A.g.e., s. 69-75. 

HM Bk. 3 nolu dipnot. 

113-21 ei-Hatîb'ten rivayette bulunmuştur. Bk. Tezkire. 3, 1136; Siyer,18, 273; 

Tahhân, s. 39. 

HM İslam Ans., 16, 453. 

Hâil Tabakâîü'ş-Şâfüyye, 4, 30. 

11421 3, 1136-1137. 

11431 18,273-274. 

HM Bk. 3 noiu dipnot. 

H4Ş1 ei-Hatîb kendisinden rivayette bulunmuştur. Bk. Tahhân, s. 91. 

H461 el-Hatîb kendisinden rivayette bulunmuştur. Bk. islam Ans., 16,453. 

HâZl Nemci Sarı, el-Hatîb el-Bağdâdî ve Hadis İlmindeki Yeri, Ümmülkura 

Yayınları: 34-39. 

HM Bu sözler için bk.Tahhân, s. 108-112; Yusuf Kılıç, s. 39-40. 

HM Tebyînu Kezibi'l-Müfterî, s. 268; Tezkire, 3, 1137; Siyer, 18, 275; Tabakâtü'ş- 

Şâfiiyye, 4, 31. 

HŞfil Mu'cemu'l-Udebâ, 4, 18; Tezkire, 3, 1137; Siyer, 18, 276; Tabakâtü'ş-Şâfüyye, 

4,31. 

USU Tezkire, 3, 1138; Siyer, 18, 276; el-Vâfî, 7, 196; Tabakâtü'ş-Şâ-fiiyye, 4, 32. 

HM et-Takyîd ii Ma'rifeti'r-Ruvât ve's-Sünen ve'1-Mesânîd, 1, 170; Nüzhetü'n- 

Nazar, s. 48. 

HM et-Takyîd, 1, 170. 

HM Tezkire, 3, 1138; Siyer, 18, 276; Tabakâîü'ş-Şâfüyye, 4, 32. 

H551 Siyer, 18, 276; Tabakâîü'ş-Şâfüyye, 4, 32. 

HM el-Ensâb, 7, 166. 

HM el-Ensâb, 7, 166. Ay. bk. Mu'cemu'l-Udebâ, 4, 30; Şezerâtü'z-Zeheb, 3, 312. 

11581 Siyer, 18,270. 



346 



H521 Düvelü'l-İslâm, 1, 199. Nemci Sarı, el-Hatîb el-Bağdâdî ve Hadis İlmindeki 

Yeri, Ümmülkura Yayınları: 39-41. 

11601 Siyer, 18, 199. 

M el-Muntazam, 8, 267. Ay. bk. 115 nolu dipnot. 

Û621 Târîhu Bağdâd, 2, 56. 

H631 Târîhu Bağdâd, 4, 412. 

HM el-Muntazam, 8,267. 

İ16Ş1 Siyer, 18,289. 

116ü ilk iki kitabı ei-Muntazam'dan önce yazmış olması kuvvetle muhtemeldir. 

Çünkü el-Muntazam 1 da bu iki kitaptan nakiller ve bu iki kitaba ihâieler vardır. 

Üçüncü kitabı ise büyük ihtimalle e I-Muntazam'd an sonra yazmıştır. Bk. 

Tahhân, s. 105, 1 nolu dipnot. 

HM ei-Muntazam, 8, 269; ei-Has 'alâ HıfziVİim, s. 30. 

116Ş1 el-Muntazam, 8, 269. 

11621 et-Tenkîl, 1, 128-129; İslam Ans., 16, 455. 

HM Târîhu Bağdâd, 13, 323-454. 

UZU Tahhân, s. 307. 

HM Tahhân, s. 307-341. 

Uza Tahhân, s. 106-107, 307-309. 

HM Bu reddiyeler için bk, Tahhân, s. 341-342; İslam Ans., 16, 455-456; Yusuf 

Kılıç, s, 45-47. 

11751 Delhi 1350; Kahire 1351/1932; Beyrut 1985. 

HM Kahire 1361/1942; Beyrut 1401/1981; nşr. Ahmed Hayrî, ys. 1410/1990. 

H7Z1 Kahire, ts.; Mektebetü'i-Meârif, Riyad 1406. Nemci Sarı, el-Hatîb el-Bağdâdî 

ve Hadis İlmindeki Yeri, Ümmülkura Yayınları: 41-45. 

HM el-Muntazam, 8, 266; Mu'cemuKJderjâ, 4, 21-22; Mu'cemul-Buldân, 3, 434; 

Siyer, 18, 283. 

HM Siyer, 18,283. 

HM Tahhân, s. 119. 

USU Târîhu Bağdâd, 3, 103; Yûsuf el- 'Uş, s. 159. 

11821 e!-Muntazam, 8, 266; el-Has 'alâ Hıfzi'l- 'İlm, s. 30. 

11831 İslam Ans., 16, 455. 

HM Mu'cemu'l-Udebâ, 4, 27-28; Tezkire, 3, 1142: Siyer, 18, 283; el-Vâfî, 7, 194. 

11^1 İslam Ans., 16,454. Nemci Sarı, el-Hatîb el-Bağdâdî ve Hadis İlmindeki 

Yeri, Ümmülkura Yayınları: 45-46. 

HM Tahhân, s.68. 

HM Mevâridul-Hatîb'te bu sayı 474 "tür. 

11881 Yûsuf el- 'Uş, s. 144-145; Mevâridul-Hatîb, s. 50, 81. 

118-21 Nemci Sarı, el-Hatîb el-Bağdâdî ve Hadis İlmindeki Yeri, Ümmülkura 

Yayınları: 46-47. 

347 



Ü2Q1 Bk. 40 nolu dipnot. 

Û2H Bk. Lehinde Söylenenler bölümü. 

HM Bk. 58no!u dipnot 

H231 Nüzhetü'n-Nazar, s. 48. 

11241 Bunun müşahhas örnekleri için bk. Tahhân, s. 377-486 Nemci Sarı, el-Hatîb 

el-Bağdâdî ve Hadis İlmindeki Yeri, Ümmülkura Yayınları: 47-49. 

112Ş1 Vefayâîu'l-A'yân, 1, 76; Tezkire, 3, 1137; Siyer, 18, 274. 

H261 Vefayâtu'l-Afyân, 1, 76. 

H2Z1 İslam Ans., 16, 454-455. Nemci Sarı, el-Hatîb el-Bağdâdî ve Hadis İlmindeki 

Yeri, Ümmülkura Yayınları: 49. 

HM islam Ans., 16, 455. 

11221 Vefayâtu'i-Ayân, 1, 76. Nemci Sarı, el-Hatîb el-Bağdâdî ve Hadis İlmindeki 

Yeri, Ümmülkura Yayınları: 49-50. 

12M Mevâridu'i-Hatîb, s. 50, 81; Yûsuf el- 'Uş, s.144-145. 

12M Mu'cemul-Udebâ, 4, 13. 

12021 Mu'cemu'l-Udebâ, 4, 25, 37-38; Tezkire, 3, 1145; Siyer, 18. 295-296; el-Vâfî, 7, 

199; el-Bidâye, 12, 109-110; Yusuf Kılıç, s. 68-72. 

12021 Nemci Sarı, el-Hatîb el-Bağdâdî ve Hadis İlmindeki Yeri, Ümmülkura 

Yayınları: 50. 

12M Tezkire, 3, 1141; Siyer 18, 281. 

12M Tabakâtü'ş-Şâfiiyye, 4, 30. 

12M Târîhu Dımaşk, 1, 398. 

12M Tezkire, 3, 1135; Siyer, 18, 270. 

12M el-Muntazam, 8, 266; Tezkire, 3, 1139-1140; Siyer, 18, 289-292. 

12M ei-Ensâb, 5, 151; el-Muntazam, 8, 266; Vefayâtu'i-A'yân, 1, 92; Şezerâtü'z- 

Zeheb, 3, 312; Hediyyetü'i- 'Ârifîn, 1, 79. 

12101 e!-Ensâb, 5, 151; Vefayâtul-A'yân, 1,79. 

121H 3, 1140. 

I 2 ! 2 ! el-Hatîb ei-Bağdâdî Müerrihu Bağdâd ve Muhaddisuhâ, s. 120-134; Tahhân, 

s. 122-125. 

12131 Mevâridu'l-Hatîb, s. 55-84. 

12M Bk. 87 nolu dipnot. 

12151 Nemci Sarı, el-Hatîb el-Bağdâdî ve Hadis İlmindeki Yeri, Ümmülkura 

Yayınları: 50-52. 

12161 Tahhân, s. 428-436, 468-469; İ. Lütfi Çakan, Hadîs Edebiyatı, s.14-21; 

Mücteba Uğur, Hadis ilimleri Edebiyatı, s. 135; Yusuf Kılıç, s. 51. 

1213 Tahhân, s. 209-216; Yusuf Kılıç, s. 54. 

12181 Tahhân, s. 236-238; Yusuf Kılıç, s. 64. 

12121 Tahhân, s. 203-208; Yusuf Kılıç, s. 52. 



348 



12201 Nemci Sarı, el-Hatîb el-Bağdâdî ve Hadis İlmindeki Yeri, Ümmülkura 

Yayınları: 53-54. 

12211 Tahhân, s. 414-427, 465-468; Hadîs Edebiyatı, s. 194-195; Hadis İlimleri 

Edebiyatı, s. 135; Yusuf Kılıç, s. 53. 

12221 Tahhân, s. 239-245; Ahmed Ateş, "ei-Hatîb el-Bağdâdî ve Takyîd al-'iîim 

Adlı Eseri", İlahiyat Fakültesi Dergisi, I, istanbul 1952, s. 100-103; Yusuf Kılıç, s. 

54. 

12231 Tahhân, s. 217-222; Yusuf Kılıç, s. 54. 

12241 Tahhân, s. 123; Yusuf Kılıç, s. 51-52. 

12251 Tahhân, s. 250-253; Yusuf Kılıç, s. 52. 

12261 Nemci Sarı, el-Hatîb el-Bağdâdî ve Hadis İlmindeki Yeri, Ümmülkura 

Yayınları: 54-56. 

12271 Tahhân, s. 129-139; Yusuf Kılıç, s. 54. 

I2M Tezkire, 3, 1140; Siyer, 18, 291; Tahhân, s. 125; Yusuf Kılıç, s. 64. 

12221 Tahhân, s. 162-173; Yusuf Kılıç, s. 53. 

I23J1 Tahhân, s. 174-188; Yusuf Kılıç, s. 54-55. 

12311 Tahhân, s. 189-191. 

12321 Tahhân, s. 148-161; Yusuf Kılıç, s. 51. 

12331 Tahhân,s. 124; Yûsuf el- 'Uş, s. 129; Yusuf Kılıç, s. 61, 65. 

12341 Tahhân, s. 125; Yusuf Kılıç, s. 53. 

12351 Tahhân, s. 140-147; Yusuf Kılıç, s, 65. 

12361 Tahhân, s. 192-199. 

I23Z1 el-Muntazam, 8, 266; Tezkire, 3, 1140; Siyer, 18, 290; Mevâri-du'1-Hattb, s. 

72; Yusuf Kılıç, s. 60 

12381 Nemci Sarı, el-Hatîb el-Bağdâdî ve Hadis İlmindeki Yeri, Ümmülkura 

Yayınları: 57-61. 

12391 Tahhân, s. 254-259; Yusuf Kılıç, s. 59. 

12401 Tahhân, s. 200-202. 

12411 Siyer, 18, 292. 

12421 Tahbân, s. 124 

12431 Tahhân, s. 124 

I2M Tahhân, s. 122; Yusuf Kılıç, s. 56. 

12451 Tahhân, s. 122. 

12461 Tahhân, s. 123. 

12421 Tahhân, s. 122; İslam Ans., 16, 458; Yusuf Kılıç, s. 57. 

12481 Siyer, 18, 290; Tahhân s.124. 

12491 İslam Ans., 16, 458. 

125P1 Tahhân, s. 124; Yusuf Kılıç, s. 62. 

349 



12511 İslam Ans., 16, 458; Yusuf Kılıç, s. 60. 

12521 Nemci Sarı, el-Hatîb el-Bağdâdî ve Hadis İlmindeki Yeri, Ümmülkura 

Yayınları: 62-64. 

12531 Tahhân, s. 274-280; Hadîs Edebiyatı, s. 270-271; Yusuf Kılıç, s.55-56. 

I25Ü Tahhân, s. 223-235; Yusuf Kılıç, s. 75-101. . 

12551 Tahhân, s. 124; Yusuf Kılıç, s. 52. 

12561 Tahhân, s. 248-249; Yusuf Kılıç, s. 58. 

J25Z1 Bu eserler hakkında ayrıntılı bilgi için bk. Tezkire 3, 1139-1140; Siyer, 18, 

289-292; Tahhân, s. 122-125; İslam Ans., 16, 459; Yusuf Kılıç, s. 51-66. 

125İİ islam Ans., 16, 459. Nemci Sarı, el-Hatîb el-Bağdâdî ve Hadis İlmindeki 

Yeri, Ümmülkura Yayınları: 64-69. 

12521 Nemci Sarı, el-Hatîb el-Bağdâdî ve Hadis İlmindeki Yeri, Ümmülkura 

Yayınları: 75-77. 



Hamd Alemlerin Rabbi Allah(Sübhaneu ve Teala)'adır. 



350